Adil Okay
‘ve seyirci kalanlardan
beklediğimiz,
en azından utanmalarıdır…’
Brecht
Mamak mektupları sergileniyor. Mamak kadınlar koğuşundan yazılmış ve
‘sakıncalı’ bulunarak el konulmuş, 26 yıl sonra sahibini arayan
mektuplar. 12 Eylül darbesinin zindanlara tıktığı 650 bin insanın
çığlığı, çeyrek asır sonra kulaklarımızı tırmalıyor. Nereden çıktı bu
mektuplar, bu çığlık diyoruz. Tam unutmuşken, gömdüğümüzü sanmışken
anılar mezarlığına, nereden çıktı. Gözlerimiz yanıyor. Kulağımız
çınlıyor. Mektuplardaki mısralar, notalar bizi alıp o günlere götürüyor.
Zamana direnen şiirler vardır, sözler, semboller. İşte bu mektuplarda
zamana, zindanlara, zulme direniş var. Umut var. Yaşama sevinci.
Mektuplardaki güller solmamış. Güvercinler yaralı ama yaşıyor. Mısralar
hâlâ ok gibi zindanların duvarlarını ve zamanı aşıp kalbimize
saplanıyor. Hele hele türkü söylemenin, ıslık çalmanın bile yasak olduğu
zindanlarda notaların önemini anlıyoruz mektuplarda. Oya gibi işlenmiş
notalar sembollere dönüşmüş. Hâlâ türkü söyleyebiliyoruz, türkülerimizi
ve marşlarımızı unutmadık diyorlar. Aklıma Victor Hara geliyor. Aynı
dönemde Şili’de zindanda türkü söyleyen, bu nedenle elleri kesilip
öldürülen Victor Hara. Ve faşizmin diğer kurbanları.
Acılar yarıştırılmaz biliyorum. Ama 12 Eylül darbesinden kısa bir süre
önce cezaevinden firar etmiş bir insan olarak ben, darbe sonrası
cezaevlerinin, hele hele Mamak ve Diyarbakır zindanlarının nasıl birer
insan aklının anlamakta zorlanacağı zulüm evlerine dönüştüğünü bizzat
yaşayan tanıklardan öğrenince, ‘ben de işkence gördüm, mahpus yattım’
demeye utanıyorum.
12
Mart bir tragedya, 12 Eylül ise bir soykırımdır diyen haydar Ergülen’e
katılıyorum. Ve bu ‘soykırım’ karşısında aydınların-yazarların çeyrek
asırlık suskunluklarını anlamakta zorlanıyorum. Evet, biliyorum ki
kapitalizm sadece solu ezmemiştir, edebiyata da ölümcül bir darbe
indirmiştir. Birkaç örnek dışında, hem yazarlar hem okurlar bu dönemi
yok saymışlardır. Bu erozyon, suskunluk bu gün de devam ediyor. Ümit
ediyorum ki Mamak mektupları insanları geçmişle yüzleşmeye götürür.
Elbette 12 Eylül kurbanları ah vah istemiyor. Acınmak istemiyor.
Kaybolan yıllarının hesabını istiyor. Bir dönemin ve suçluların
yargılanmasını istiyorlar. Biz diyorlar, 146/1 den yani anayasal düzeni
silah yoluyla değiştirmekten yargılandık. Yıllarca Nazilerin toplama
kamplarını çağrıştıran zindanlarda yattık. Peki, ama bizim yapmak
isteyip yapamadığımızı, yani anayasal düzeni zorla değiştirmeyi,
yapanlar, neden ellerini kollarını sallayarak geziyor. Onlar Kenan Evren
ve çetesi ve işkencecileri 146/1 den yargılanmalı değil mi?
12
Eylül mezaliminden kurtulanların bir bölümünün ömrü sürgünde geçti. Ya
cezaevlerinde her gün işkence görenler. Ölen ve öldürülenler? Yıllar
sonra şartlı tahliye yasasıyla dışarı çıkanların yaşadığı travma?
Kaybettikleri gençlikleri ve sağlıkları? Bunları kim anlatacak? Ve
nasıl? O insanların birer rakamdan ibaret olmadığını, hayatta iken
duyguları, özlemleri, heyecanları, sevdaları olan, yaşamayı bizim kadar
hak eden insanlar olduğunu ne zaman anlayacak-anlatacağız.
Yukarıda da söylediğim gibi, bir avuç insan yazıyor, çiziyor, belgesel
hazırlıyor. Ancak sesleri duyulmuyor. Türkiye’nin hatta dünyanın
tanıdığı yazar, şair ve sanatçıların büyük çoğunluğu bu konuya, darbeden
sonraki on yıla, 1980–1990 arası döneme değinmiyor. Yok sayıyor.
Değinenler de birkaç istatistikî bilgi verip sonra da ya topyekûn inkâr
yolunu seçiyor ya da sadece solun yaptığı hataları anlatıyor. Yani
‘gibi’ yapıyor, gerçeğin çok küçük bölümünü, buzdağının görünen yüzünü
gösteriyorlar. Darbe kurbanı insanları arka plan- aksesuar- meze olarak
kullanmaya devam ediyorlar.
Demem o ki, bu ülke geçmişiyle hesaplaşmadığı, darbeciler
yargılanmadığı, 12 Eylül tutsaklarının itibarları iade edilmediği,
örneğin Ankara’nın ortasına darbe kurbanlarının anıtı dikilmediği sürece
de kanamaya devam edecek.
Sonsöz: Soner Önder’in, Avusturalya’nın Aborjinlerden yüz yıl
sonra özür dilemesi üzerine yazdığı güzel yazıda söylediği gibi:
‘Travmanın oluşumunda, “katilin” yaptığı eylemi inkar etmesi kadar,
olaya tanıklık eden “üçüncü kişi/toplum ve devletlerin” suskunluğu
belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu nedenle “tanınma, kabul ve özür”
gibi tarihi adımlar, travmatik bir tarihi sona erdirip yeni bir dönemin
kapısını aralamaktadır. (…)Dün gözyaşlarını dökmekten utanmayan siyah
bir Aborjin’dim… Yüreğimin yarası bir nebze iyileşiverdi. Hrant Dink’in
eşinin söylediği gibi “acılarla akraba” olmaktan bir an çıktım. Ama ne
yazık ki yüreğim halen yaralı, halen post-travmatik sancılarla kuşatılı…
Bir “özür” için yalvarmıyorum, sadece hakkım olanı istiyorum. Yüzyıl
gecikse de… Hakkım olanı!’
adilokay@hotmail.fr