Salim Turgut
Yaşantımızın
neredeyse tamamına hükmeden 12 Eylül’ü tüm çıplaklığıyla genç kuşaklara
anlatmak dönemi yaşayanların tarihsel bir sorumluluğu. Geleceği
kurgulayabilmek için geçmişle yüzleşmek şart. Geçmişin tüm
yaşanılanlarını öznelliğe kaçmadan saflığı ile anlatarak bugün derslerin
çıkartılmasında önemli olacağını düşünüyorum.
Tarihi bilince çıkartmak belgeselleri
yaygınlaştırmakla olur. 12 Eylül’ü tüm çıplaklıyla deşifre edecek
belgeseller henüz yapılmadı. 12 Eylül’e göndermeler yapılan filmler,
romanlar, şiirler yazıldı ama 12 Eylül ile gerçek anlamda yüzleşme bir
türlü gerçekleştirilemedi. Edebiyatçılar ve sinemacılar dönemden kısa
kesitleri yansıtarak geçmişi bilince çıkartırken, 78’lilerde süreci
güncelleştirme ve darbecileri cepheden karşıya alma eylemleri
gerçekleştirmeye başladı. Bu süreç hem karanlık bir tarihin
aydınlanmasına ışık tutacağı gibi hem de dönemin sorumlularını deşifre
edip onların yargılanmasına da zemin oluşturacak önemli adımlar olarak
görülmeli.
12 Eylül’ün insanlık adına yaptığı
utanç tablosu istatistiksel birer tablo olarak biliniyor. 12 Eylül
karanlığında yapılanlar ard arda sıralanıp derlendiğinde istatistik öne
çıkıyor. Ama 12 Eylül sadece istatistiki bir tablodan ibaret değil.
12 Eylül işkenceleri, katliamları,
idamları ve eza evlerinin yanı sıra, en basit insani taleplere karşı
olmak anlamına da geliyor. Eza evinde yatan bir tutsağın görüşünün
engellenmesi, avukatı ile görüştürülmemesi ve bir mektubun verilmemesi
gibi en basit insani taleplerin bile yasak olduğu bir tarihsel dönemi
ifade etmesi açısından önemli. 12 Mart’ta darbeciler devrimcileri
cezaevlerine atmakla yetinirken, 12 Eylülcüler tutsakları teslim almaya
yöneldi. Cezaevleri, eza evlerine dönüştürüldü.
12 Eylül’ün tüm sol güçler üzerine
balyoz gibi indiği dönemde gözaltına alınıp işkenceden geçirildikten
sonra eza evlerine gönderilenler 12 Eylül’ün utanç tablosunu tam olarak
ifade etmiyor. Birde tutuklanmayıp da yurt dışına çıkmak zorunda
bırakılanlar var.
Yurt dışına çıkanların büyük bir kısmı
Avrupa’ya giderken, bir kısmı da Suriye üzerinden Lübnan’a geçer. 12
Eylülcülerin ellerine düşmeden yeniden dönmek üzere Lübnan’a giden
Türkiyeli devrimciler orada da başka bir tehlike olan İsrail’in
saldırıları ile karşılaşırlar. Lübnan’daki Filistin kamplarında kalan
Türkiye solunun farklı fraksiyonlarından devrimciler, hem askeri
eğitimlerini tamamlarken hem de İsrail’e karşı direnirler.
Filistin kamplarında eğitim sürecine
giren Türkiyeli devrimcilerin gözü kulağı Türkiye’dedir. Her gün
radyolar dinlenir. 12 Eylül’ün vahşeti gün gün izlenir. Radyo ve
gazetelerden öğrendikleri yeterli değildir… Ülkeden yeni gelenlerden
gelişmelerin tüm ayrıntıları tekrar tekrar sorularak dinlenilir.
Tutsak düşen yoldaşlardan kısa kısa
kartlar, mektuplar alınır. Mektuplardan kelimelere fazlasıyla yüklenen
anlamlar / yorumlar çıkartılır… Bütün kartlarda, mektuplarda karşıdakine
moral aşılayan ifadeler vardır; ‘İyidirler’ ve ‘siz kendinize iyi bakın’
dilekleri vardır. Acılar bal eylenmiştir…
Sevgili Dostum Adil Okay da
Filistin’de hem İsrail saldırılarına karşı mücadele edip eğitimini
tamamlarken, hem de Türkiye’den haber bekleyen, kulağını radyolardan
ayırmayan bir devrimcidir. Adil, Filistin’de savaş ve eğitimlerden boşta
kalan zamanlarında günlüğüne notlar düşer. 1981 – 1982 yıllarına ait
olan bu güncelleri yıllar sonra yeniden bulduğunda çocuklar gibi
sevinir. Çünkü günlük artık tarihsel bir belge olmuştur. Dönemin tüm
gerçekliğini yirmili yaşlardaki bir gencin duygu ve düşünceleri ile
kaleme almaktadır.
Adil Okay geçen süre içerinde
Fransa’ya geçmiş ve orada yıllara varan bir sürgün hayatı yaşadıktan
sonra ülkeye dönmüştür. Okay artık, 12 Eylül döneminde ülkeden çıkan
yirmili yaşlarındaki genç bir devrimci değildir. Zaman ona edebi
özellikler katmış ve şiir ve öykü kitapları yayınlamıştır. Kaçak bir
devrimci olarak çıktığı ülkeye edebiyatçı olarak yeniden girmiştir.
Ülkeye döndükten sonra şiir ve öykü kitapları yayınlanan Okay, son
olarak 12 Eylül ve Filistin Günlüğü’nü yayınladı. Okay’ın edebiyatçı
yönü ağır basmasına rağmen ‘12 Eylül ve Filistin Günlüğü’ edebi bir eser
değildir. Günceyi özellikle dönemin ruh halini yansıtması ve belge
özelliği taşıması açısından hiç değiştirmeden yayınlamıştır. Kitabı bir
anı kitabı olarak değil de bir belgesel olarak düşünmüş ve
iddianamelere, mektuplara, günceye ve fotoğraflara hiç rötuş yapmamış /
değiştirmemiş. Okay, bununla dönemin ruh halini okuyucunun daha iyi
anlayarak dönemi yaşamasını istemiş.
Adil Okay belgelerden yola çıkarak
birçoğumuzun birlikte yaşadığı bir döneme ayna tutuyor. Kitapta adı
geçen birçok devrimci şu anda aramızda değil. Bir kısmı İsrail işgaline
karşı savaşta, bir kısmı ülkeye dönerken ya da döndükten sonra
öldürülürken bir kısmı da yaşanılan süreçlerin bir sonucu olarak yaşama
veda etmişler. Kitap bir anlamda da onların 12 Eylül’ün karanlık
sayfalarında unutulmasını engelliyor. Bellekleri tazeliyor.
Kitap, belgelere dayalı bazı
isimlerden yola çıkılarak yazılsa da bu kitap hepimizin kitabı. Dönemin
aydınlanmasında, tarihin güncellenmesinde, belleklerin tazelenmesinde
işlev görecek bir çalışma. Kitabı, 12 Eylül’ü anlatan mükemmel bir kitap
olarak algılamamak gerekir. Döneme belgelerle yaklaşan ve hepimizin
tarihinin bir şekilde kesiştiği önemli bir kitap olarak değerlendirmek
gerekir. Kitabı okuyan herkes bir şekilde geçmişe dönecek, anılarını
güncelleyecek ve geçmişi ile yüzleşecektir.
Saf, idealist ve inanç yüklü
gençliğimizi yeniden anımsamak için Adil Okay’ın Ütopya yayınlarından
çıkan 12 Eylül ve Filistin Günlüğü kitabını okumanızı öneririm.
Mayıs 2008