"Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir."

• Anasayfa • Dergi Arşivi • Konular • Linkler • Abonelik • Sitede Ara •   Ziyaretçi Defteri

 

 

Edebiyatımızda Yılmaz Güney
İsmail Biçer

 

                                                                                             “Gözleri, bilinci ve bedeni,

                                                                yoğun düşüncelerin

 ağırlığına dayanamadı…

Bıraktı kendini…”
           (“Salpa”, Y. Güney)

 

Yılmaz Güney hakkında çok şeyler söylendi ve kaleme alındı… Sinema, hapishane ve mücadele dolu yaşamı doğal olarak yoğun bir şekilde irdelenirken, çok önemli ve başarılı edebiyatçı/yazar kimliği, arka planda kaldı.

A. Ömer Türkeş’in söylemiyle: “Nazım Hikmet’in, Melih Cevdet’in, Oktay Rifat’ın romanlarını gölgeleyen şair kimlikleriyse, Yılmaz Güney’in romanlarını unutturan onu bir efsaneye dönüştüren sinema hayatıdır.”

Yılmaz Güney’in Adana’da başlayan yaşamı, edebiyata olan sevdasını da içinde geliştirip büyütür. 1950’li yıllarda (Lise öğrencisiyken) öyküleri yayınlanır; edebiyat-sanat-düşünce adına çıkan bazı dergilerin Adana temsilciliklerini üstlenir.

Yılmaz Güney’i, hapishane yaşamıyla tanıştıran da onun yazma tutkusudur.

1956 yılında, “On Üç” adlı dergide yazmış olduğu “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı hikâyesinde, ‘komünizm propagandası’ yaptığı gerekçesiyle yargılanıp tutuklanır. “On Üç” az sayıda basılan, üniversite önlerinde dağıtılan ve genç edebiyatçıların merakla alıp okuduğu bir dergidir. İlk gençlik öyküleri daha sonraki yıllarda “Ölüm Beni Çağırıyor” adıyla kitaplaşır.

Edebiyata öykücülükle başlayan Yılmaz Güney’in yazma tutkusu, romanla devam eder;  edebiyat açısından çok ciddi sayılacak eserler ortaya çıkarır.

Edebi değerler taşıyan eserlerinin altında, çok okuyan, sürekli yazan, yaşadığı çağın ve toplumun sorunlarını gören, bunları dile getiren devrimci bir kişilik yatar… Bu dönemde sinemaya çok ciddi bakmaz. Fakat edebiyatındaki toplumcu-gerçekçi anlayış, sinemasına da yansır; o güne kadar sinemada ciddi anlamda işlenmemiş toplumsal sorunları, yoğun olarak işler. Yaşar Kemal’in yazdığı “Bu Vatanın Çocukları” adlı roman, Yılmaz Güney’in ilk filmi olmuştur.

“Boynu Bükük Öldüler” adlı kitabı 1972 yılı “Orhan Kemal Roman Ödülü” alır. İlk romanı olmasına rağmen başarılı bir denemesidir. Hapishane’nin zor ve çetin koşulları içerisinde yazar: “ ‘Boynu Bükük Öldüler’ Nevşehir Cezaevinde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde rutubetli bir duvara yaslı ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım. Altmış üç haziranında sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayınlanması olanaklarını aradım, bulamadım. Altmış altıda, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım ‘Çirkin Kral’dı.”

Romanında anlattığı, Çukurova insanlarının acı dolu yaşamıdır… Sadece Çukurova mı?.. O yılların Türkiye’sinde benzer acıları yaşayan tüm insanların gerçeğidir… İlk olmasına karşın, dil ustalığı, doğal ve akıcı üslubu oldukça belirgindir.

Sinemada ‘Çirkin Kral’ adıyla anıldığı yıllarda yazmaktan uzak durmaz… Yazdığı senaryoların altında, inkâr edilemez biçimde edebiyatçılığının izlerini ve birikimlerini görürüz. Sinemasına, edebiyatından akıp gelen bir dil ve katkı vardır. Bu; romanlarının, öykülerinin, mektuplarının dilidir… Ayrıca edebiyat-sinema arasında kurulmuş sıcak ve uyumlu ilişkinin de göstergesidir. 

 

 

 “Umut” adlı filmi, ilk kez “Sinema-Tek”te gösterildiğinde, o dönemin ünlü yönetmenlerinden biri ayağa fırlayarak: “İşte! Türk sineması’nın ilk toplumsal-gerçekçi filmi!”  diye bağırarak sevincini dile getirir. Sanatçı dostu Tuncel Kurtiz, kendisiyle yapılan bir söyleşide: “Hiç kimse Yılmaz’ın yerini dolduramaz! Yılmaz, Yılmaz Güney’dir. Kendisidir. Yılmaz’dır.” diyerek O’nun büyük ve özgün sanatçı kimliğine vurgu yapar.

O yıllar: Aydınlarımızın, sanatçılarımızın ve birçok öğrenci önderlerinin yakalandığı, işkence ve soruşturmalar sonucunda cazaevlerine konulduğu, (Deniz Gezmiş-Yusuf Aslan-Hüseyin İnan’ların idam edildikleri) 12 Mart’ın zorlu ve karanlık yıllarıdır. Yılmaz Güney’in baskı gördüğü, peşini bırakmayan sıkıntılı bir dönemin de başlangıcı bu yıllardır. İnatla yazmaya devam eder ve sinema dünyasında da yürümeye çabalar.

“Salpa”,  “Sanık”, “Hücrem” ve “Selimiye Mektupları”nı, ilk romanı gibi cezaevi’nde yazar. İlk üç (roman), “Selimiye Üçlüsü” olarak adlandırılır. “Selimiye Mektupları” ise, Yılmaz Güney’in yazılarından oluşan bir eserdir.

 Feridun Andaç, bu üç eser ve içlerinden “Salpa” için şu değerlendirmeyi yapar: Yılmaz Güney, bu ürünleriyle, yazın yaşamına yeniden dönerken, bir anlamda, sanatçı konumunun bilincine varışının da hesaplaşmasını yapar, bu bakış açısının ilk örneklerini verir. Bu hesaplaşmanın öyküsü olan “Salpa”da, geldiği büyük kentte tutunamayan birinin değişme sancıları öncesindeki hesaplaşma ‘an’ı, güvensizlik, korku, tedirginlik ağındaki yaşamında onu sürükleyen bir sorgulayışa, arayışa iter. Sınıfsal, toplumsal bilincin uyanışıyla, özgür olabilme bilincinin oluşumu da işte bu aşamadan sonra oluşur.”

“Sanık”, 12 Mart döneminde tutuklanarak yargılanan Yaşar Yılmaz’ın öyküsüdür. Baskı, işkence, direnme; hapishane koşullarının getirdiği ağır şartlar karşısında, çözülme korkusu ve bireyin kendisiyle olan hesaplaşmasıdır. “Hücre”de ise hesaplaşma sırası Yılmaz Güney’e gelmiştir: “Toplumsal değişimler insanı eğitir, etkiler, bilincini değiştirirdi. Oysa ben kitle mücadelelerinden ne kadar uzaktım.” 

Yılmaz Güney’in edebiyattan, sinemadan, yaşamdan yana tavrı net ve açıktır.

Kültür ve sanata bakış açısının temelinde “diyalektik materyalizm” yatar ve toplumsal  kurtuluşu “bilimsel sosyalizm”de görür.

O, kültür ve sanatın toplum üzerindeki değiştirici, dönüştürücü gücünü her fırsatta ifade eder. Sanatı ve edebiyatı, toplumun değişiminde bir araç olarak görürken, sanatın kendi estetiğinden taviz vermeden, kaba ölçülerden uzak durması, ajitasyon ve propaganda dili kullanmaktan kaçınarak, kendi dilini devreye sokması ve yaratısına bu şekilde devam etmesi gerektiğini savunur:

“(…) Sanatçı yetenekleri, duyarlığı, ustalığı, sabırlı bir çalışma içerisinde kazanılabilir şeylerdir. O, kitlelerin içinde erimek, halkının organik bir parçası olmak zorundadır. Sadece doğru fikirleri ve toplumsal yaşamı, hikaye, şiir, roman, film vb. kalıplar içinde kabaca yansıtan, sanatı kuru slogan düzeyine indiren tutum, niyeti ne olursa olsun, devrimci sanata layık olamaz. Böylesi ucuzluklarla mücadele etmek devrimci görevdir.” Bu savunduklarını gerek edebiyatında gerek sinemasında bilinçli bir şekilde uygular; başına gelecekleri bilerek korkmadan ifade eder.

O’nun, sosyalizm’e olan inancını, en berrak haliyle ileriki yıllarda (1978’de Toptaşı Cezaevi’nde keleme aldığı “Oğluma Hikayeler” çalışmasında), görmek mümkün: “Oğluma Hikayeler yazmayı, daha 1972’lerde, Selimiye’de düşündüm. Devrimci bir öze sahip olan sanatçı, oğluna devrimci bir miras bırakmalıydı…Oğluma, oğlum vesilesiyle bütün dünya çocuklarına en içten armağanımdır bu hikayeler. Onların olumlu gelişmelerinin dokusundaki kıl kadar pay sahibi olmak bizim için onur vericidir.”         

 

1977 yılında kaleme aldığı “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” adlı eseri, o yılların kent gecekondularında, sefalet içinde yaşayan insanların yaşantısını anlattığı gibi,  hapishane yaşamına da yapılmış bir yolculuktur.

Yılmaz Güney’in eserleri, döneminin tanığı eserlerdir. Bu ülkede yaşanmış ve izleri silinmemiş konu ve olayların birer panoramasıdır… Bu ülkenin hapishanelerinde,  kırsal kesimlerinde, kent varoşlarında, fabrikalarında yaşanmış ve günümüzde de yaşanmakta olan gerçekler… Ezilen, sömürülen insan gerçeğine tutulmuş ayna; toplumsal adaletsizliğe karşı bilinçli bir vurgudur.

Toplumsal gerçekleri ve günün konularına bakış açısını, sadece sinema ve edebiyat alanında değil, siyasi yazılarında, kendisiyle yapılan söyleşilerde, yapmış olduğu çağrı ve konuşmalarda bir düşünce adamı olarak da dile getirir: “(…) Hangi safları seçersek seçelim, seçtiğimiz saflar bize çeşitli görevler yükler. Bu görevlerin yerine getirilmesi, bizi sınıfsal değerlere göre adlandırır. Ya ezilen halkların ve sınıfların fedakâr, yiğit, bilinçli, unutulmaz savaşçıları olarak, bilinen-bilinmeyen kahramanları olarak tarihe geçeriz… ya da halk düşmanları olarak, nefretle anılarak tarihin kara sayfalarına, tarihin çöplüğüne. Ya anamıza, babamıza, karımıza ve çocuklarımıza, bizden sonraki kuşaklara şerefli insanların mirasını bırakırız…ya da onların, yakınlarımızın, uzun bir süre utanacakları, hatırladıkça yüzlerini kızartacak acı bir miras. Biz, çocuklarımıza şerefli, onurlu bir miras bırakmalıyız.”   

Amacım, Yılmaz Güney’in eserlerindeki konu kurgularının ya da karakterlerinin nasıl oturtulup oturtulmadığı, mekânların nasıl oluşturulup oluşturulamadığının eleştirisi değil... İncelendiğinde, bu sıraladıklarım konusunda oldukça başarılı olduğunu görürüz. Birileri eserlerini çok politik bulabilir. Bu doğru… Yılmaz Güney’in yaşadığı dönem ve bu dönemin toplusal gerçekleri göz önüne alındığında, eserlerini politik bir kategoriye sokabiliriz ve bunda da hiçbir sakınca yoktur.  Konusu itibari ile de romanları ‘toplumsal- gerçekçi roman’ türüne girer. O yılların, bütün edebiyat ve sanat (roman, öykü, şiir, tiyatro, müzik) türlerinde bu anlayış ve çabanın önde olduğunu görmek mümkün.

Zaten roman (buna hikâye türünü de dahil edebiliriz), ele aldığı konuları gerçek ya da gerçeğe uyacak bir biçimde tasarlanmış hayat olaylarından almaz mı?..

Yılmaz Güney, tutuklu kaldığı yıllarda da üretmesini bilmiş, yenik düşmemiş, inandığı ‘bilimsel sosyalizm’e karşı en ufak bir endişe bile duymamış bir sanatçı ve inançlı bir devrimcidir.  Dışarısı kadar içerisi de onun için üretmenin yeri olmuştur. Aynı zamanda bir öğretmendir… Okuma yazma bilmeyen mahkûmlara okuma-yazma öğretir, onlarla bilgi ve birikimlerini paylaşmayı asla ihmal etmez.

Her ne kadar, edebiyatçı yanı sinemasının gerisinde kalmış olsa da, onun sinemasına ve sinemadaki yaratısına yön veren edebiyatıdır. 

Bu yazıda ifade etmeye çalıştığım, O’nun öne çıkmamış edebiyatçı yanını ortaya koymak ve bu işte ne kadar ciddi ve başarılı olduğunu vurgulamaktır.

Yılmaz Güney’in birikimine, doğru mücadelesine, geride bırakmış olduğu sinemasına bir o kadar da edebiyatına sahip çıkmak gerekir.

Bu topraklar üzerinde yaratılmış edebiyat, Yılmaz Güney’in eserlerini ve mücadelesini içine almadan eksik kalır.

 


mail@guneydergisi.com

GÜNEY Üç Aylık Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi
K Ü N Y E, Abone ve İlan Koşulları

Bu sayfa en son 16.10.2007 tarihinde güncellendi.

Güney dergisinde ve sitesinde yayınlanan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

@