Önsöz:
Tarih boyunca savaşları yaratanlar
hep erkekler olmuştur; ama en çok kadınlar acı çekmiştir.İnsanlığın
önünde kurulu en büyük duvar olan savaşın birer taşıdır, aynı zamanda
ustasıdır erkekler. Kadınlardır, bu büyük duvardan düşen taşların ve bu
taşların altında ezilen ustaların yasını çekenler. Büyük bir iştahla
memesine sarılan bebeğinin ölümüne, yaşanmışlıklarının talan edilişine
tanıklık edenler onlardır. Onlardır,her daim bakışlarını yollarda
eskitenler;her daim yüreğinde bir ağaç gibi acıyı büyütenler.
I.Düş:
Gövdesinde binlerce yıla
tanıklık etmiş kıvrımları taşıyan çok yaşlı bir dut ağacı vardı.
Kurumuş kalın gövdesi ve uzun dalları bulutları kucaklamak istercesine
gökyüzüne doğru uzanmıştı. Üzerine her renkten sayısız bez parçası
bağlanmıştı. Her bir bez parçası bir dilek, bir mektuptu umuttan
gökyüzüne. Uzun bir duaya durmuştu dut ağacı.
Beyaz tülbenti kana bulanmış genç bir
anne oturuyordu o dut ağacının altında. Ağacın dalına astığı bebeğinin
kanlı kundağına sabitlenmişti bakışları. Kül
yığınları arasından geçerek ona doğru
ilerledim. Yanık kokan kınalı ellerine dokundum. Hissetmiyordu. Kirli
yüzü solgundu. Un ufak olmuş bir cam bardak gibi darmadağındı.
Gözlerinin hemen altındaki
merdivenimsi kıvrımlara tırmanıp, büyük bir şelalenin
gizlediği bir mağaranın girişini andıran gözbebeğinden içeriye
doğru yavaşça süzüldüm. Geniş bir yola dönüşen kılcal damarlarında
yürümeye başladım. Orada gökyüzü yoktu. Gökyüzü yerine gökyüzü
büyüklüğünde paslı bir metal levha vardı. Pas yağıyordu gök levhasından.
İçinde çocukların, delikanlı kızların, genç anne-babaların, yaşlıların,
yakıldığı çok büyük ve derin kuyular vardı. Fokur fokur insan
çığlıkları kaynıyordu. Kapkara yüzünde, gözü, kulağı ve ağzı olmayan
milyonlarca asker vardı; düşleri, ninnileri, masalları öldürmeye ayarlı
muazzam bir ordu. Çok büyük tarlalar vardı; sürekli tanklarla
sürülüp,silah tohumları ekilen tarlalar. Ağaç dalları silah
tomurcuklarıyla doluydu. Her yerde kablolar vardı; insanların
beyinlerine bağlı gri kablolar. İnsanlar vardı; masalları unutup,
ekranlarla büyüyen mutsuz insanlar. Cam suratları belirsiz
yalnızlıkların yansımalarını taşıyordu. Tankların paletlerinden çıkan
gıcırtıları müzik olarak dinliyorlardı. Herkesin fişi prizdeydi.
Acı üreten uzun bacalı fabrikalar
arasında yürümekten yoruldum.Bu fabrika artıklarının akıtıldığı küçük
derenin kenarına oturdum. Dereden akan su acıydı. Sular kabardı.
Dalgalar oluştu. Dalgalar beni alıp uzaklara götürdü. Genç annenin
gözlerinden akan bir damla gözyaşı içinde dışarıya aktım. Gözlerinin
altındaki kıvrımlardan yanağına,yanağından toprağa yuvarlandım. Genç
kadın
hala dut ağacında asılı duran bebeğinin
kanlı kundağına bakıyordu.Şiddetli bir acıyı yaşıyordu sessizce.
Bedenini esen hafif rüzgara bırakarak, yanık bir sesle uzun bir ağıda
başladı.
Yaşlı dut ağacının dallarına asılı
duran kanlı kundak ve renkli bezlerin tamamı yanmaya
başladı.Gözlerinden yere düşen bir damla göz yaşını yanıma alarak oradan
uzaklaştım.
I.Kare:
Soğuk bir kış günüydü. Yağmur
damlacıkları, hafif bir rüzgar eşliğinde hüzünle dans ediyordu. Boyaları
dökülmüş yaşlı bir kamyon, öksüre öksüre, çamura bata çıka ilerliyordu.
Çamur tarlalarına gömülmüş naylon çadırın hemen önündeki taşın
üzerinde oturan genç bir kadın kamyona bakıp,sessizce ağlıyordu.
Başındaki kirli tülbentiyle gözlerinden akan yaşları silmeye
çalışıyordu. Gözyaşları,katmerli bir acıyı taşıyordu. Başını çatlamış
nasırlı elleri arasına aldı. Ayaklarının altındaki çamura uzun uzun
baktı. Sonra derin bir nefes alıp, başını yukarıya kaldırdı. Gri
gökyüzünde gümüş bir kolyeyi andıran dizili bulutlara baktı. İçinde
bütün ayrılıkları, bütün uzaklıkları taşıyan bakışları, ağıt yakarak
dolaşıyordu bulutların arasında.
I.Deneme:
Evrendeki sonsuz ayrılıkların,
sonsuz uzaklıkların yarattığı şiddetli acıları, ancak yüreğinin büyük
bir kısmı yakılan, geri kalanını da yollarda kaybeden genç bir annenin
binlerce yıllık gözleri taşıyabilir. Şeffaflaşan bu gözbebek-lerine
dalmaya, hangi yürekli insan cesaret edebilir Sevgili Gökyüzü. Başka
kim bu trajik öykünün sırlarıyla yüzleşme gücünü gösterebilir ki.
Bazen bir bakış, yazılmış en uzun
şiirdir.Bakışlar ah bakışlar…
***
O gümüşi bulutlardan aldığı
gözyaşlarını oluk oluk toprağa akıtıyordu. Berrak bir acının en somut
imgesi olan bakışları, çamurları eze eze gözden kaybolmaya yüz tutan
yorgun kamyona kilitlenmişti. Kamyon ufuk çizgisine gömüldüğü zaman
ıslak gözyaşlarını alıp, sessizce naylon çadırın içine girdi. Derin bir
kederi yüzlerinde taşıyan yaşlı iki kişinin arasından geçerek, sessizce
bir kenara oturdu. Derin kederin derin suskunluğuna uzandı.
Barbarlığın sıradanlaştığı,bakışların
anlamsızlaştığı bir zamanda gömülmüştü suskunluğuna. Gözlerin
belleksizleştiği yerde dilini kesip, lal iklimlerin içine
ekmişti kendini. Bakışlarıyla anlatır
olmuştu her şeyi. Uzun öykülerin birer kelimesiydi gözyaşları.‘Bir of
çeksem karşıki dağlar yıkılır’ diyordu bir ozan. Ama hüzünlü bir göz
dağa bakarsa eğer, dağ un ufak olur, tufanlar estirir köklerinde.Ve öyle
bir göz var ki bakarsa sevinçle, kum tarlalarını kocaman ormana
çevirir, buz dağlarının doruklarında cennetler inşa eder. Ah gözlerin
dili olsa da, yaşanmışlıkları bir bir anlatsa…
Birileri,umutlarını budayarak
sürgüne göndermişti onları buralara. Düşlerini yakmıştı birileri.
II.Deneme:
Sürgünün tarihi,iktidarların
tarihiyle başlar Sevgili Gökyüzü.İktidarların en şiddetli öfkesi,en
acımasız yüzüdür sürgün. Granitleşen bir yüreğin kör hukuku- dur. Paslı
bir kılıçtır boyun eğmeyenin iradesine. Kılcal damarlarının kesilmesi-dir
bir insanın, bazen de bir kavmin.
Sürgün,insanoğlunun en barbar
bakışıdır.
Ne kadar güzel olursa
olsun,sürgün ikliminde yaşamak imkansızdır Sevgili Gökyüzü. Sürgünde
aldığın her nefes, ciğerlerini parçalayan yakıcı bir gaz oluverir. Her
dakika, her saniye kor bir ateşin avuçlarında yanarsın. Sürgüne
gönderilen bir insan, kurak bir iklime gönderilen bir söğüt ağacı
gibidir. Tıpkı, iskete kuşlarının kendi iklimleri dışında bir başka
iklime götürüldüğü zaman uzun süre yaşayamaması gibi. Yani okyanusun
ihtişamlı zenginliğinden bir balığı alıp, bir akvaryuma koymaya
benzer. Zamanın karanlık kuyulara dönüştüğü, toprağın kutsallığının
bittiği, kısacası güzel olan her şeyin ölümüne tanıklık ettiğin bir
yerdir sürgün.
Sürgünün tarihi,tanrıların
tarihiyle başlar Sevgili Gökyüzü.Dinsel rivayetlere göre tanrının,
topraktan yarattığı ilk insan olan Adem’e verdiği ilk cezadır sürgün.
Bu sürgünde Adem üç yüz yıl boyunca hep acı çekmiş, hep ağlamış.
Yaratıldığı toprağından, kokusuna bile aşina olmadığı bir başka toprağa
sürülmenin yarattığı acıdan başka ne olabilir Adem’in bu şiddetli acısı.
Barbarlığın en trajik keşfidir
sürgün.
Tarihin akışı içinde iktidarlar bu
cezayı kutsadılar Sevgili Gökyüzü. Sürgün bir erdem olan adaleti
isteyenlerin önüne konulan ateşli bir yol olmuştur her daim. Ve sürgün
insana verilebilecek en ağır cezadır Sevgili Gökyüzü.
***
Genç kadın her geçen gün biraz daha
soluyordu bu yerde.Ne toprağına, ne suyuna, ne de iklimine alışmıştı.
Çadırın kapısından çok ama çok uzaklara, yaşanmışlıklara doğru baktı.
Mavi bir ateş belirdi gözbebeklerinde. Gözbebekleri
büyüdü,büyüdü;büyüyüp bir volkan gibi patladı.
II.Kare:
Dondurucu bir kış
gecesiydi.Karanlığın içinde gri bir halı gibiydi kar tarlaları. Bir köy
vardı, kar tarlalarına saçılmış, cehennemsi bir ateşin içinde hüngür
hüngür ağlayan bir köy.Lanetli bir halaya durmuş masmavi alevlerin
avuçlarında eriyip gidiyordu.
Somurtkan asker maskeleri
bağırıyordu. Koşuşturan postal gölgeleri altında çiğnenen insan
çığlıkları kara bir duman olup, karanlık semalarda gözden
kayboluyordu. Çığlıkların içinde boğuluyordu postal gölgeleri. Her yer
miğfer, her yer silah kokuyordu.Biçareliğin gözbebekleri
yanıyordu.Birileri ölüyordu…
Bir ev vardı,duvarları büyük
taşlardan örülmüş;damı kalın ağaç gövdeleri üzerine kurulmuş bir
ev.Pencerelerinin eski tahta çerçeveleri eski bir maviyle boyanmıştı.
Bir kale kapısını andıran yorgun kapısı boydan boya yarılmıştı.Bir ev
vardı, sayısız bebeğe beşik, sayısız genç kızın mahrem düşlerine ortak
olmuş bir ev. Bir annenin ninnilerini, bir ninenin uzun kış akşamlarında
anlattığı masallarını dinleyerek büyüyen.Bir ev vardı,kaçak tütün
kokusu, kaçak çay tadı sinmiş bir ev; bir dedenin alın kıvrımlarında
biriken yorgun terini yüreğinde taşıyan. Bir ev vardı,şimdi soysuz bir
ateşin avuçlarında bir avuç küle dönüşen bir ev.
Kapı yarıklarından öfkeli alevler
fışkırıyordu.Bir yer,bir şeyler yanıyordu…
Dağlara bakıp oğluna adaklar adayan bir
annenin duaları,genç bir kadının dağları mesken tutmuş eşine duyduğu
tutkulu özlemi, dudaklardan akan bir demet gülüş yanıyordu.Dağlar
arasına sıkışmış masallar,bebeklerin kulaklarını dolduran ninniler,oyun
oynayan neşeli çocuk sesleri bir çığlık oluyordu.
Karalara bulanmış beyaz
tülbentli genç bir anne bebeğinin yanan beşiğine, yüzü kirli bir çocuk
yanan ninnilerine, masallarına, genç bir baba dedesinin yanan terine
bakıyordu perişan bir halde. Her şey kara bir bulut oluyordu
gözbebeklerinde. Ağlıyordu. Sıkı sıkı bebeğine sarılıyordu.
İnsanların acılarından yaptırdığı
apoletleriyle küçük bir komutan,kendisinden daha büyük karanlık bir
sesle gürlüyordu: ‘Sabahleyin hiç birinizi burada görmeyeceğim.’
Ehriman’ın dehşet verici karanlık dünyasından kopup gelen bu karanlık
ses, kül yığınına dönüşen gözyaşlarına çarpıp yankılanıyordu. Belirsiz
bir yolun haritasıydı ellerine tutuşturulan.
Karanlık yerini yavaş yavaş gri
bir aydınlığa bırakırken,karanlık gölgeler de büyük kayaların
dibindeki sığınaklarına çekiliyordu. Taş duvarlı evlerin yanan damları
çökmüş, tahta kapı ve pencere çerçeveleri duman olmuştu. Köy
meydanındaki kalın gövdeli dut ve ceviz ağaçları hala yanıyordu.
Ortalıkta sere serpe uzanan kurşunlanmış hayvanlar hala taze kan
kokuyordu.
Yaşananlara tanıklık etmiş
katmerli bulutlar gökyüzünde volta atıyordu. Bu trajik tabloya yüreği
dayanamayan bulutlar, sessizce ağlamaya başladı. İri, kara gözyaşları
döküyordu, karalar bağlamış köy üstüne. Yağmur damlacıkları birer kurşun
olup, ateşin yüreğine saplanıyordu. Köyü eriten alevler bir bir
ölüyordu. Gözyaşları yağmur damlaları içinde eriyip giden genç kadın
kucağındaki bebeğine, kucağında eşini büyüten dağları gösteriyordu.
Bir Anı:
Bundan tam bir buçuk yıl
önceydi.Şimdi ağladıkları yerden,davul-zurna sesleri yükseliyordu. Üç
gün iki gece sürmüştü düğünleri. Kara gözlerine kara sürmeler çekmişti.
Ellerine, saçlarına kınalar yakmıştı. Beyaz gelinliği içinde, eşiyle
halaya durmuştu.Ne tatlı bir yorgunluğu yaşamıştı.Mutluluğu gözüne
sığmayan eşi Kendal’ın ellerini sıkıca tutmuştu. Kendal damatlıkları
içinde ne şık duruyordu. Ala gözlüydü.Yanık tenliydi.İnce uzun
boyluydu.Mutluydu.O an ne çok mutluydu ikisi de.Ne çok mutluydu herkes.
Düğünden sonra mutlulukları uzun
sürmemişti.Köye sürekli askerler gelmeye başlamıştı. Mutluluklarına
asker kokuları bulaşmıştı. Karlı bir kış gününde yine askerler köyü
kuşatmıştı. O gün kadın-erkek,çocuk-yaşlı herkesi köy meydanına
topladılar.Birileri nefretle onlara bağırıp,gerillalar hakkında sorular
soruyordu.
O dondurucu havada saatlerce aynı
sorular yankılandı. Havada uçuşan kelimeler birer birer
donuyordu.Herkes susmuştu.Bu suskunlukları öfkeli sesi daha da
kudurtuyordu. Genç, yaşlı bütün erkeklerin kalabalıktan ayrılmaları
emredildi. Sert ve soğuk bir sesle soyunmaları istendi. Herkes
büyük bir şaşkınlık içinde birbirine bakmaya başlamıştı. Aynı emir
defalarca tekrarlandı. Emre uymayan köyün erkeklerini dipçikleyerek
zorla soydular. Sonra da karın üzerinde uzanmaları emredildi.
Sinirden gözleri patlayacakmış gibi duran erkekler çaresizce
söyleneni yaptı.Köyün kadınları ve çocukları hemen önlerinde çırılçıplak
ayakta duran babalarını, çocuklarını, kardeşlerini ve eşlerini büyük bir
utançla seyrediyordu. Seyretmek de bir emirdi. Sırtında ve karnında
postal izlerini taşıyan erkekler, saatlerce karın üzerinde öylece
kaldı. Bu kadar işkenceden sonra son hakaret ve küfürlerini savuran
komutan,askerlere toparlanma emrini verdi. Sonra beyaz karları
kirleterek gözden kayboldular. Hüngür hüngür ağlayan kadınlar eşlerinin
elbiselerini alıp, adeta donmuş bedenlerini kaldırmaya çalışıyordu.Hiç
kimse birbirine bakamıyordu.
Kendal yüzünü kara gömmüştü.
Çaresizliğin gözyaşları yanaklarında küçük buz parçacıklarına
dönüşmüştü. Soğuktan hiçbir yanı hissetmez olmuştu. Onu kaldıran eşinin
yüzüne bakamıyordu.
O günden sonra geceler uzamıştı
Kendal için.Geceleri yatağına,eşinin yanına gidemiyordu. Sabahlara
kadar yerdeki minderin üzerinde oturup derin derin düşünüyordu. Bu
uzun gecelerin birinde dört aylık eşini çağırıp uzun uzun
konuştular. Bir damla gözyaşı aktı eşinin gözlerinden. Taze gelin
kokusuyla sarıldı kocasının boynuna. Kendal da şiddetli bir sevgiyle
eşine sarılıp, saçlarını uzun uzun kokladı.
Birkaç gün sonra gecenin geç
saatlerinde sessizce kapıları çalındı.‘Merak etme’ diyordu Kendal eşine:
‘Merak etme;bundan böyle aşkın tohumları yeşerecek bu topraklarda. Her
horoz ötümünde düşlerine geleceğim…’ Sonra usulca kapıyı açıp, taş
duvarın karanlığına gizlenmeye çalışan gölgelere doğru ilerledi.
Dudağında yarım bir gülümsemeyle karanlığın içinde kaybolan kocasına
hamile olduğunu söyleyememişti.
Aradan aylar geçmişti.Tan
vakitlerinin kadim bekçisi olan horozların özlem kokan sesiyle
büyütüyordu karnındaki bebeğini. Her geçen gün biraz daha
şiddetleniyordu sancıları.Acıya rağmen bu sancılar onu biraz daha mutlu
ediyordu. Sonbaharın serin bir gününde ağlayan bir çocuk sesi yükseldi
bacaları arasında. Çok yorgun ve alnında ter tanecikleriyle büyük ve
rangarenk çiçek desenli yün döşek üzerinde uzanmıştı. Temizlenerek
ona uzatılan bebeğini terli avuçlarına alırken; ‘hoş geldin Kendal’
diye mırıldanmıştı.
Bundan tam bir buçuk yıl önceydi.Şimdi
ağladıkları yerden davul-zurna sesleri yükseliyordu. Mutlulukları için
herkes halaya durmuştu. Geldiği eve bereket,
mutluluk getirsin diye ayaklarının
dibinde kırılan testinin içindeki renkli şekerleri büyük bir coşkuyla
toplayan köyün yaramaz çocukları ne çok mutluydu. Kınalı elleriyle
silmişti eşinin geniş alnında biriken ter taneciklerini.
Bundan bir buçuk yıl önce
davul-zurna seslerinin yükseldiği yerde, acının tohumları ekiliyordu
şimdi. Kına yerine isler yakmıştı ellerine köyün genç kızları.
***
Gittikçe şiddetlenen yağmur,hala
dağlarda dolaşan buğulu gözleri sırılsıklam
etmişti. Sırılsıklam olmuştu yüreği.
Üşüyordu. Üşümekten hiçbir yanı hissetmiyordu. Eşini arıyordu,
yüreğinde büyüttüğü acıları anlatsın diye.Eşini arıyordu, üşüyen
benliğini ısıtsın diye.Herkes gibi o da yalnızdı, çaresizdi, öfkeliydi.
Gökyüzü yırtılmıştı; karalar
bağlamıştı. Birdenbire bağırırcasına ağlamaya başladı bebeği.Gün boyu
süt emzirmediğini anımsadı.Göğsünde dizili düğmeleri teker teker çözdü.
Bereketli memesini çıkarıp,bebeğinin ağzına koydu. Bebeği, acıkan bir
bebek gibi saldırdı yaşam kaynağına. Minik elleriyle sıkıca tuttuğu
annesinin memesini uzun uzun emdi.Uzun uzun emzirdi. Kirlenmiş
tülbentiyle açığa çıkan memesini örttü. Bebeği ıslanmasın diye
ıslatıyordu kendini. Öpüp kokladığı bebeğine sıkıca sarıldı.
III.Kare:
Zaman,insanla anlam kazanır,insanla
zaman olur Sevgili Gökyüzü. İnsan varsa zaman bir değerdir,insan yoksa
zaman bir varlık durumudur sadece.
***
İnsanla anlam kazanan zamanlar,
bir damla gözyaşı olup,insanla şekillenen mekanlara düşmüştü. Zaman ve
mekan küçük su birikintileri gibi donmuştu. İnsansızlaşan karanlık
zamanlarda belirsiz bir yola çıkmışlardı.
Çok eski bir kamyondu;her tarafı
çürümüş kasasının üstüne eski bir çadır çekilmişti. Her tarafı
yağlanmış bu kirli çadırın altında onlarca insan vardı. Yüreği közlenmiş
binlerce insandan yalnızca onlarcasıydı. Kadın, erkek, genç yaşlı, hatta
hala ağzı taze süt kokan bebeklerdi. Eski kamyon, acı yüklüydü; sürgün
yüklüydü.
Kamyon,dondurucu bir kış gecesinde
büyük bir gürültüyle ilerliyordu karanlığın içinde uzayıp giden asfalt
yolda. Kamyonun kırık dökük kasasındaki insanlar dondurucu rüzgardan
korunmak için birbirine sokulmuştu.Erkekler ceketlerini başına çekmişti.
Kadınlar eşlerine,çocuklar annelerine sokulmuştu. Anneler soğuktan
ağlayan çocuklarına sıkı sıkı sarılmıştı.Ama bütün çabaları boşunaydı.
Çünkü birbirine sokulan herkes hala çok üşüyordu. Öksürükler
öksürükleri takip ediyordu. Kirli bir battaniye ile bebeğini sıkıca
saran bir anne, birbirine sokulanlara sokulmamıştı.Sokulabileceği
kocasını dağlara emanet etmişti. Rüzgar, bir jilet gibi çarpıyordu
solgun yüzüne.Öfke dolu bakışlarını taşıyan gözleri yorgundu. Kızgınlığı
soğuktan kızarmış o masum yüzüne sığmıyordu.Artık bedeni dondurucu
soğuğu hissetmiyordu. Kat kat
sardığı bebeğine sürekli olarak
bakıyordu. Her seferinde daha bir sıkı bastırıyordu göğsüne. Yaşlı
kamyon,birbirini takip eden yolun ortasındaki beyaz kesik çizgileri
geride bırakarak,gecenin ayaz karanlığını yara yara ilerliyordu.
Zaman donmuş,yol uzamıştı.Karanlık
koyulaştıkça,ayaz daha bir demleniyordu. Gecenin güne dayandığı
saatlerde,kamyonun çıkardığı sesler derin bir ağıt oluyordu. Şu an
kamyonun kasasında çaresizliği yaşayan bu insanlar, her zaman günün bu
vakitlerinde uyanır,onları bekleyen işlere koşardı. Bu saatlerde
horozlar öterdi. Şu an bebeğine sımsıkı sarılan genç anne, uzaktaki
eşinin fısıltılarını duymak için bu saatlerde pencereye dayardı başını.
Ama şimdi gittikçe eşinin fısıltılarına uzaklaştığını biliyordu. Son
bir umutla kulak kabartmıştı acımasız rüzgarın uğultusuna. Sağır
olmuştu adeta. Hem horoz seslerini de duymuyordu artık.Tek duyabildiği
bebeğinin ağlama sesiydi. Darmadağın olmuş yaşanmışlıkları yollara
dökülüyordu.
Birden kucağındaki bebeğinin
saatlerdir ağlamadığını hatırladı. Bir an yüreğinin derinliğinden bir
şeyin koptuğunu hissetti. Titreyen elleriyle kirli battaniyeyi yavaşça
araladı. Aralamasıyla kapatması bir oldu. Gözbebekleri titremeye
başladı. ‘Ne güzel mışıl mışıl uyuyor’ diye mırıldandı. ‘Geçmişimden
bana kalan biricik varlığım’ diye düşündü.Gözlerini kapayıp,derin bir
nefes aldı.Titreyen elini tekrar battaniyeye uzattı. Elleri battaniyeye
yaklaştıkça daha fazla titremeye başladı.Battaniyenin köşesinden tutup,
uyuyan bebeğinin yüzüne baktı. Uyandırmamak için donmuş yüzünü hafifçe
okşadı. Yüzü morarmıştı. Battaniyenin içinden minik ellerini
çıkarıp,ovalamaya başladı.Ovalayıp ovalayıp öpüyordu. Küçücük ayaklarını
sıcak nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu. Dudağında tuhaf bir gülümsemeyle:
‘Acıkmış olmalısın’ diyerek, memesini çıkarıp bebeğinin ağzına koymaya
çalıştı. Ama ne bebek memeye uzandı, ne de anne memeyi onun ağzına
koyabildi.‘Galiba derin bir uykuya dalmış benim küçük bebeğim.Hava da
çok soğuk, üşütmesin...’ diyerek onu yeniden kirli battaniyeyle sardı.
Kundaktaki bebeğini sıkıca göğsüne bastırdı. Kirli battaniyeyi uzun
uzun kokladı. Faltaşı gibi açılan gözleri kaydı.Kucağında donmuş
bebeğiyle sessizce düşüp bayıldı.
Yol uzadıkça uzamıştı.Demlendikçe
demlenmişti acıları.Kamyon yolun kenarına çekildi.Baygın yatan genç
anne hala bebeğini kucağında taşıyordu. Öyle bir sıkı sarılmıştı ki,
kilitlenen kollarını hiç kimse açamamıştı. Adeta kolları
betonlaşmıştı. Ölü topraklar serpilmiş solgun yüzüne soğuk sular
dökülürken, ayılıyordu yavaş yavaş. Uyandı, bebeğine baktı.
Etrafındakilerin konuşmalarını duymuyordu. Derin bir sessizliğe
gömülmüştü. Herkes aşağıya indi. Onu da indirdiler. Donmuş bebeği
kucağından almaya çalıştılar. Ama tüm çabaları boşa gidiyordu. Sonra
hemen yanında duran buzlanmış taşın üstüne çöktü. Son bir kez bebeğinin
yüzüne baktı.Tekrar yavaşça yüzünü örttü. Acıların ve ayrılıkların
mabedine dönüşen gözlerini hemen yanında duran annesine dikti.Uzun uzun
bakıştılar. Yaşadıklarını gözleriyle anlatıyordu annesine. Ancak her
şeyini yitirmiş bir anne, onun içinde kopan fırtınaları
anlayabilirdi. Annesine bebeğini uzatırken gözbebekleri titredi. Hiç
ağlamadı.
Hiç konuşmadı. Suskunluğuna gömdü bütün
çığlıklarını. Gökyüzüne doğru donmuş ellerini açıp dua eden koyu yeşil
çam ağaçları dibinde kazdıkları çukura gömdüler bebeği.Ağlayan gözlerden
yaş akmaz olmuştu. Acıları pıhtılaşmıştı
yüreklerinde. Bebeğini yüreğine gömüp,
gömdü kendini lal iklimlerin yüreğine.
II.Düş:
Bir köy vardı. Baharın
mırıldandığı ninnileri dinleyen bir köy. Baharın tüm ihtişamını gözler
önüne serdiği bir gündü.Bir anne sıcaklığıyla köyü kucaklayan dağlar
yemyeşildi.Dağların ağaç desenli eteklerinde kelebekler, kuşlar
uçuşuyordu. Yemyeşil bir halıyı andıran otların üstünde,cıvıl cıvıl kuş
sesleri eşliğinde birbirini kovalıyordu köyün haylaz çocuklar. Çocuk
yaşta bir çoban, küçük derenin kenarına çökmüş koyunlarına kaval
çalıyordu. Çok büyük bir şemsiye gibi olan dut ağacının gölgesinde
oturan köyün yaşlıları, büyük bir coşkuyla kaçak demli çaylarını
yudumluyordu. Delikanlı kızlar, şalvarlarını göbeklerine çekip, tütün
tarlalarının kenarında yetişmiş olan yabani otları
topluyordu.Elleri,ayakları çamura bulaşmış delikanlı erkekler, su
arklarının kenarlarını düzeltiyordu. Hayvanlar, insanlar ve doğa
büyüleyici bir uyum içindeydi. Zamanın içinde erimiş bütün renkler
doğaya akmıştı. Yeşil, ağaçlara; kırmızı-sarı,çiçeklere; ne çok
yakışmıştı mavi,gökyüzüne.
Yemyeşil bir dut ağacı vardı.
Kocaman memelerinde yetiştirdiği bal tatlısı dutlarıyla çocukları
besleyen koca bir ana.Her zaman beşik olmuştu ağlayan çocuklara.
Gölgesinde, kucağında bebeğiyle başını eşinin omzuna dayamış bir anne
oturuyordu. Gözlerinden mutluluk akıyordu. Bakışları,baharın tazeliğini
taşıyordu. Sonsuz bir enerjinin kaynağı olan gözbebeklerinden içeriye
daldım. Gözbebekleri sonsuz bir evrene açılan gizemli bir kapıydı. Üç
güneş vardı. Rengarenk bulutlar dans ediyordu altın sarısı gökyüzünde.
Beni büyüleyen ezgiler eşliğinde mavi kırlarda dolaştım. Bilmediğim
meyveler, duymadığım çiçekler,görmediğim ağaçlar vardı. Her renkten
insanlar, her türden hayvanlar vardı. Bütün canlılar birbiriyle
konuşuyordu. Beyaz sularda yüzüyordu,tarlalarda çalışıp terleyen in-
sanlar. Çocukların sevinçleri bir rüzgar olup, ayaklarımın altındaki
masmavi otları okşayarak esiyordu. Bu rüzgarların akıntısına bıraktım
kendimi. Önüme çıkan kapıdan çıkıp,baharın taze kokularına karıştım.
Bir dut ağacı vardı.Gölgesinde mutlu
insanların oturduğu bir dut ağacı. Baharın taze kokularında yüzen köye
bakıyordu. Bir köy vardı. İnsanların mutlu, özlemlerini
ertelemeden,dileklerini dilek ağacına bağlamadan yaşadığı bir köy.
***
Soğuk bir kış günüydü. Gök
yırtılmıştı. Naylon çadırın altında,yaşlı adam çatlamış elleriyle
önündeki tabakasından bir sigara sarıyordu. Yaşlı kadın köşede sessizce
uyukluyordu. Genç bir kadın vardı.Bebeğini toprağa diktiği günden beri
,sesini de toprağa gömen bir anne. Gözlerini kısmış, yağan yağmurlara
dalmıştı. Bakışları yağmur damlacıkları arasında dolanıyordu.
Sonra eşinin beze sarılı resmini
çıkarıp uzun uzun baktı.Lal iklimlerde yeşerdi hafif bir gülümseme.
…
Gölgeler
suya iner sen gidince
Bir derin
çizgi bırakır alnımda sesin
Suyun
aynasında kırılır yüzüm
Gölgeler
yüzüme iner sen gelince…
Sonsöz:
Evrenin en yüksek noktasından
dünyaya bakıyordu bir anne. Dilek ağaçlarındaki bütün dilekleri,bir de
boş kundakları avucuna almıştı.
Bakıyordu. Baktıkça, kahraman
komutanlar,sonbaharda kuruyan yapraklar gibi birer birer
soluyordu.Dağılıyordu büyük ordular.Yıkılan duvarların altında kalan
ustalar toprak oluyordu.
Bakıyordu.Baktıkça,genç bir anne
insan kanıyla sulanmış toprağı sürüyordu. Başka bir anne torbasındaki
barış tohumlarını ekiyordu. Genç bir adam elinde sımsıkı tuttuğu
silahını atıp,yollara kilitlenmiş yorgun bakışları topluyordu.
Bakıyordu.Baktıkça,nineler
çocuklara uzun uzun masallar anlatıyordu. Dedeler torunlarıyla,torunlar
çocuklarıyla oynuyordu.
Bakıyordu.Baktıkça,bir gülümseme,
bin gülümseme yeşeriyordu yitirmişliğin
avuçlarında…
İzmir