"Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir."

• Anasayfa • Dergi Arşivi • Konular • Linkler • Abonelik • Sitede Ara •   Ziyaretçi Defteri

 

 

Faysal Ceylan / Lâl İklimler

 

 

                                                 Önsöz:

 

     Tarih boyunca savaşları yaratanlar hep erkekler olmuştur; ama en çok kadınlar acı çekmiştir.İnsanlığın önünde kurulu en büyük duvar olan savaşın birer taşıdır, aynı  zamanda  ustasıdır erkekler. Kadınlardır, bu büyük duvardan düşen taşların ve bu taşların altında ezilen ustaların yasını çekenler. Büyük bir  iştahla memesine sarılan bebeğinin ölümüne, yaşanmışlıklarının  talan edilişine tanıklık edenler onlardır. Onlardır,her daim bakışlarını yollarda eskitenler;her daim yüreğinde bir ağaç gibi acıyı büyütenler.

 

                                                 I.Düş:

 

      Gövdesinde  binlerce yıla tanıklık  etmiş  kıvrımları  taşıyan çok yaşlı bir dut ağacı vardı. Kurumuş  kalın  gövdesi ve uzun dalları bulutları kucaklamak istercesine gökyüzüne doğru uzanmıştı. Üzerine her renkten  sayısız bez parçası bağlanmıştı. Her bir bez  parçası bir dilek, bir mektuptu umuttan  gökyüzüne. Uzun bir duaya durmuştu dut ağacı.

 Beyaz tülbenti kana bulanmış genç bir anne oturuyordu o dut ağacının altında. Ağacın dalına astığı bebeğinin kanlı kundağına sabitlenmişti bakışları. Kül

yığınları  arasından  geçerek ona doğru ilerledim. Yanık  kokan  kınalı ellerine dokundum. Hissetmiyordu. Kirli yüzü solgundu. Un ufak olmuş bir cam bardak gibi darmadağındı.

      Gözlerinin hemen altındaki merdivenimsi  kıvrımlara tırmanıp, büyük     bir şelalenin  gizlediği      bir  mağaranın  girişini  andıran gözbebeğinden  içeriye  doğru yavaşça  süzüldüm. Geniş bir yola dönüşen kılcal damarlarında yürümeye başladım. Orada gökyüzü yoktu. Gökyüzü yerine gökyüzü büyüklüğünde paslı bir metal levha vardı. Pas yağıyordu gök levhasından. İçinde çocukların, delikanlı kızların, genç anne-babaların, yaşlıların, yakıldığı çok büyük ve derin  kuyular vardı. Fokur fokur  insan çığlıkları kaynıyordu. Kapkara yüzünde, gözü, kulağı ve ağzı olmayan  milyonlarca  asker vardı; düşleri, ninnileri, masalları öldürmeye ayarlı muazzam bir ordu. Çok büyük tarlalar vardı; sürekli tanklarla sürülüp,silah tohumları ekilen tarlalar. Ağaç dalları silah  tomurcuklarıyla  doluydu. Her  yerde kablolar vardı; insanların beyinlerine bağlı gri kablolar. İnsanlar vardı; masalları unutup, ekranlarla büyüyen mutsuz insanlar. Cam suratları belirsiz yalnızlıkların  yansımalarını  taşıyordu. Tankların paletlerinden çıkan gıcırtıları müzik olarak dinliyorlardı. Herkesin fişi prizdeydi.

     Acı üreten uzun bacalı fabrikalar arasında yürümekten yoruldum.Bu fabrika artıklarının akıtıldığı küçük derenin kenarına oturdum. Dereden akan su acıydı. Sular kabardı. Dalgalar oluştu. Dalgalar beni alıp uzaklara götürdü. Genç annenin gözlerinden  akan bir damla gözyaşı içinde dışarıya  aktım. Gözlerinin  altındaki kıvrımlardan yanağına,yanağından toprağa yuvarlandım. Genç kadın

 

hala dut ağacında asılı duran bebeğinin kanlı kundağına bakıyordu.Şiddetli bir acıyı yaşıyordu sessizce. Bedenini  esen  hafif rüzgara bırakarak, yanık  bir sesle uzun bir ağıda başladı.

     Yaşlı dut ağacının dallarına asılı duran kanlı kundak ve renkli bezlerin   tamamı yanmaya başladı.Gözlerinden yere düşen bir damla göz yaşını yanıma alarak oradan uzaklaştım.

 

                                                 I.Kare:

          

      Soğuk bir kış günüydü. Yağmur damlacıkları, hafif bir rüzgar eşliğinde hüzünle dans ediyordu. Boyaları dökülmüş yaşlı bir kamyon, öksüre öksüre, çamura bata çıka  ilerliyordu. Çamur  tarlalarına  gömülmüş naylon çadırın hemen önündeki taşın üzerinde oturan genç bir kadın kamyona bakıp,sessizce ağlıyordu. Başındaki kirli  tülbentiyle gözlerinden akan yaşları silmeye çalışıyordu. Gözyaşları,katmerli bir acıyı taşıyordu. Başını çatlamış nasırlı elleri arasına aldı. Ayaklarının altındaki çamura uzun uzun baktı. Sonra derin bir nefes alıp, başını yukarıya kaldırdı. Gri gökyüzünde gümüş bir kolyeyi andıran dizili bulutlara baktı. İçinde bütün ayrılıkları, bütün uzaklıkları taşıyan bakışları, ağıt yakarak dolaşıyordu bulutların arasında.

 

                                                 I.Deneme:

 

     Evrendeki sonsuz ayrılıkların, sonsuz uzaklıkların yarattığı şiddetli acıları, ancak yüreğinin  büyük bir kısmı yakılan, geri kalanını da yollarda kaybeden genç bir annenin  binlerce yıllık gözleri taşıyabilir. Şeffaflaşan bu gözbebek-lerine dalmaya, hangi yürekli insan cesaret  edebilir Sevgili Gökyüzü. Başka kim bu trajik öykünün sırlarıyla yüzleşme gücünü gösterebilir ki.

     Bazen bir bakış, yazılmış en uzun şiirdir.Bakışlar ah bakışlar…

                                                       ***            

  O gümüşi bulutlardan aldığı gözyaşlarını oluk oluk toprağa akıtıyordu. Berrak bir acının en somut imgesi olan bakışları, çamurları eze eze  gözden kaybolmaya yüz tutan yorgun kamyona kilitlenmişti. Kamyon ufuk çizgisine  gömüldüğü    zaman ıslak gözyaşlarını alıp, sessizce  naylon çadırın içine girdi. Derin bir kederi yüzlerinde taşıyan yaşlı iki kişinin arasından geçerek, sessizce bir kenara oturdu. Derin kederin derin suskunluğuna uzandı.

   Barbarlığın sıradanlaştığı,bakışların anlamsızlaştığı bir zamanda gömülmüştü suskunluğuna. Gözlerin  belleksizleştiği yerde dilini kesip, lal iklimlerin içine

ekmişti kendini. Bakışlarıyla anlatır olmuştu her şeyi. Uzun öykülerin birer kelimesiydi gözyaşları.‘Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır’ diyordu bir ozan. Ama hüzünlü bir göz dağa bakarsa eğer, dağ un ufak olur, tufanlar estirir köklerinde.Ve öyle bir göz  var ki bakarsa  sevinçle, kum  tarlalarını  kocaman  ormana çevirir, buz  dağlarının doruklarında cennetler inşa  eder. Ah gözlerin dili olsa da, yaşanmışlıkları bir bir anlatsa…

   

   

      Birileri,umutlarını budayarak sürgüne göndermişti onları buralara. Düşlerini yakmıştı birileri.  

                                       II.Deneme:

 

      Sürgünün tarihi,iktidarların tarihiyle başlar Sevgili Gökyüzü.İktidarların en şiddetli öfkesi,en acımasız yüzüdür sürgün. Granitleşen bir yüreğin kör hukuku- dur. Paslı bir kılıçtır boyun eğmeyenin iradesine. Kılcal damarlarının  kesilmesi-dir bir insanın, bazen de bir kavmin.

      Sürgün,insanoğlunun en barbar bakışıdır.

      Ne kadar güzel olursa olsun,sürgün  ikliminde  yaşamak  imkansızdır Sevgili Gökyüzü. Sürgünde aldığın her nefes, ciğerlerini parçalayan yakıcı bir gaz   oluverir. Her dakika, her saniye kor bir ateşin avuçlarında yanarsın. Sürgüne gönderilen bir insan, kurak  bir iklime gönderilen bir söğüt ağacı gibidir. Tıpkı, iskete kuşlarının kendi iklimleri dışında  bir başka  iklime götürüldüğü  zaman uzun süre yaşayamaması gibi. Yani okyanusun  ihtişamlı zenginliğinden bir balığı  alıp, bir akvaryuma  koymaya  benzer. Zamanın karanlık kuyulara dönüştüğü, toprağın kutsallığının bittiği, kısacası güzel olan her şeyin ölümüne tanıklık ettiğin bir yerdir sürgün. 

     Sürgünün tarihi,tanrıların tarihiyle başlar Sevgili Gökyüzü.Dinsel rivayetlere göre tanrının, topraktan  yarattığı  ilk insan olan Adem’e verdiği ilk cezadır  sürgün. Bu sürgünde Adem üç yüz yıl boyunca hep acı çekmiş, hep ağlamış. Yaratıldığı toprağından, kokusuna bile aşina olmadığı bir başka toprağa sürülmenin yarattığı acıdan başka ne olabilir Adem’in bu şiddetli acısı.

      Barbarlığın en trajik keşfidir sürgün.

      Tarihin akışı içinde iktidarlar bu cezayı kutsadılar Sevgili Gökyüzü. Sürgün bir erdem olan adaleti isteyenlerin önüne konulan ateşli bir yol olmuştur her daim. Ve  sürgün insana verilebilecek  en ağır cezadır Sevgili Gökyüzü.

                                                          ***

     Genç kadın her geçen gün biraz daha soluyordu bu yerde.Ne toprağına, ne suyuna, ne de iklimine alışmıştı. Çadırın  kapısından çok ama çok uzaklara, yaşanmışlıklara doğru baktı. Mavi bir ateş  belirdi gözbebeklerinde. Gözbebekleri büyüdü,büyüdü;büyüyüp bir volkan gibi patladı.

         

                                                 II.Kare:

     

   Dondurucu bir kış gecesiydi.Karanlığın içinde gri bir halı gibiydi kar tarlaları. Bir köy vardı, kar tarlalarına saçılmış, cehennemsi bir ateşin içinde hüngür  hüngür ağlayan bir köy.Lanetli bir halaya durmuş masmavi alevlerin avuçlarında eriyip gidiyordu.

      Somurtkan asker maskeleri bağırıyordu. Koşuşturan postal gölgeleri altında çiğnenen insan çığlıkları kara bir duman olup, karanlık  semalarda  gözden   kayboluyordu. Çığlıkların içinde  boğuluyordu postal gölgeleri. Her yer  miğfer, her yer silah kokuyordu.Biçareliğin gözbebekleri yanıyordu.Birileri ölüyordu…

 

 

     Bir ev vardı,duvarları büyük taşlardan örülmüş;damı kalın ağaç gövdeleri  üzerine kurulmuş bir ev.Pencerelerinin eski tahta çerçeveleri eski bir maviyle boyanmıştı. Bir kale kapısını andıran yorgun  kapısı boydan boya yarılmıştı.Bir ev vardı, sayısız bebeğe beşik, sayısız genç kızın mahrem düşlerine ortak olmuş bir ev. Bir annenin ninnilerini, bir ninenin uzun kış akşamlarında anlattığı masallarını dinleyerek büyüyen.Bir ev vardı,kaçak tütün kokusu, kaçak çay tadı sinmiş bir ev; bir  dedenin alın  kıvrımlarında biriken  yorgun terini yüreğinde taşıyan. Bir ev vardı,şimdi soysuz bir ateşin avuçlarında bir avuç küle dönüşen bir ev.

      Kapı yarıklarından öfkeli alevler fışkırıyordu.Bir yer,bir şeyler yanıyordu…

Dağlara bakıp oğluna adaklar adayan bir annenin duaları,genç bir kadının  dağları mesken tutmuş eşine duyduğu tutkulu özlemi, dudaklardan akan bir demet gülüş yanıyordu.Dağlar arasına sıkışmış masallar,bebeklerin kulaklarını dolduran ninniler,oyun oynayan neşeli çocuk sesleri bir çığlık oluyordu.

      Karalara  bulanmış beyaz  tülbentli  genç bir anne bebeğinin yanan beşiğine, yüzü kirli bir çocuk yanan ninnilerine, masallarına, genç bir baba  dedesinin  yanan terine bakıyordu perişan bir halde. Her şey kara  bir bulut  oluyordu gözbebeklerinde. Ağlıyordu. Sıkı sıkı bebeğine sarılıyordu. 

  İnsanların acılarından yaptırdığı  apoletleriyle küçük bir komutan,kendisinden daha büyük  karanlık bir sesle gürlüyordu: ‘Sabahleyin hiç birinizi  burada görmeyeceğim.’ Ehriman’ın dehşet verici karanlık dünyasından kopup gelen bu karanlık ses, kül  yığınına dönüşen gözyaşlarına çarpıp yankılanıyordu. Belirsiz bir yolun haritasıydı ellerine tutuşturulan.

      Karanlık yerini yavaş yavaş gri bir aydınlığa bırakırken,karanlık gölgeler de büyük  kayaların  dibindeki sığınaklarına çekiliyordu. Taş duvarlı evlerin yanan damları çökmüş, tahta kapı ve pencere çerçeveleri duman  olmuştu. Köy  meydanındaki kalın gövdeli dut ve ceviz ağaçları hala  yanıyordu. Ortalıkta sere serpe uzanan kurşunlanmış hayvanlar hala taze kan kokuyordu.

      Yaşananlara tanıklık etmiş katmerli  bulutlar gökyüzünde volta atıyordu. Bu trajik tabloya yüreği dayanamayan bulutlar, sessizce ağlamaya başladı. İri, kara gözyaşları  döküyordu, karalar bağlamış köy üstüne. Yağmur damlacıkları birer kurşun olup, ateşin yüreğine saplanıyordu. Köyü eriten alevler bir bir ölüyordu. Gözyaşları yağmur damlaları içinde  eriyip  giden genç kadın kucağındaki  bebeğine, kucağında eşini büyüten dağları gösteriyordu.

                                             

                                               Bir Anı:

 

      Bundan tam bir buçuk yıl önceydi.Şimdi ağladıkları yerden,davul-zurna  sesleri  yükseliyordu. Üç gün iki gece sürmüştü düğünleri. Kara gözlerine kara sürmeler çekmişti. Ellerine, saçlarına kınalar yakmıştı. Beyaz gelinliği içinde, eşiyle halaya durmuştu.Ne tatlı bir yorgunluğu yaşamıştı.Mutluluğu gözüne sığmayan eşi Kendal’ın ellerini sıkıca tutmuştu. Kendal damatlıkları içinde ne şık duruyordu. Ala gözlüydü.Yanık tenliydi.İnce uzun boyluydu.Mutluydu.O an ne çok mutluydu ikisi de.Ne çok mutluydu herkes.

  

 Düğünden sonra mutlulukları uzun sürmemişti.Köye sürekli askerler gelmeye başlamıştı. Mutluluklarına asker kokuları bulaşmıştı. Karlı bir kış gününde yine askerler köyü kuşatmıştı. O gün kadın-erkek,çocuk-yaşlı herkesi köy meydanına topladılar.Birileri nefretle onlara bağırıp,gerillalar hakkında sorular soruyordu.

O dondurucu  havada  saatlerce aynı sorular yankılandı. Havada uçuşan  kelimeler birer birer donuyordu.Herkes susmuştu.Bu suskunlukları öfkeli sesi daha da kudurtuyordu. Genç, yaşlı  bütün erkeklerin kalabalıktan ayrılmaları emredildi. Sert ve soğuk  bir sesle  soyunmaları  istendi. Herkes  büyük  bir şaşkınlık içinde birbirine bakmaya  başlamıştı. Aynı emir defalarca tekrarlandı. Emre  uymayan köyün erkeklerini  dipçikleyerek zorla soydular. Sonra da karın  üzerinde  uzanmaları emredildi. Sinirden  gözleri  patlayacakmış  gibi duran erkekler çaresizce söyleneni yaptı.Köyün kadınları ve çocukları hemen önlerinde çırılçıplak ayakta duran babalarını, çocuklarını, kardeşlerini ve eşlerini büyük bir utançla seyrediyordu. Seyretmek de bir emirdi. Sırtında ve karnında postal  izlerini  taşıyan erkekler, saatlerce karın üzerinde öylece kaldı. Bu kadar işkenceden sonra son hakaret ve küfürlerini savuran komutan,askerlere toparlanma emrini verdi. Sonra beyaz karları  kirleterek gözden  kayboldular. Hüngür hüngür ağlayan kadınlar eşlerinin elbiselerini alıp, adeta donmuş bedenlerini  kaldırmaya  çalışıyordu.Hiç kimse birbirine bakamıyordu.

      Kendal yüzünü kara gömmüştü. Çaresizliğin  gözyaşları yanaklarında küçük buz  parçacıklarına  dönüşmüştü. Soğuktan hiçbir  yanı hissetmez olmuştu. Onu kaldıran eşinin yüzüne bakamıyordu.

      O günden sonra geceler uzamıştı Kendal için.Geceleri yatağına,eşinin yanına gidemiyordu. Sabahlara  kadar  yerdeki  minderin  üzerinde oturup  derin derin düşünüyordu. Bu uzun  gecelerin  birinde dört aylık eşini çağırıp uzun uzun   konuştular. Bir damla gözyaşı aktı eşinin gözlerinden. Taze gelin kokusuyla sarıldı kocasının boynuna. Kendal da şiddetli bir sevgiyle eşine sarılıp, saçlarını uzun uzun kokladı.

  Birkaç gün sonra gecenin geç saatlerinde sessizce kapıları çalındı.‘Merak etme’ diyordu Kendal eşine: ‘Merak etme;bundan böyle aşkın tohumları yeşerecek bu topraklarda. Her horoz ötümünde düşlerine geleceğim…’ Sonra usulca kapıyı  açıp, taş duvarın karanlığına gizlenmeye çalışan gölgelere doğru ilerledi. Dudağında yarım bir gülümsemeyle karanlığın  içinde kaybolan kocasına hamile olduğunu söyleyememişti.

      Aradan aylar geçmişti.Tan vakitlerinin kadim bekçisi olan horozların özlem kokan sesiyle büyütüyordu  karnındaki  bebeğini. Her geçen gün biraz daha  şiddetleniyordu sancıları.Acıya rağmen bu sancılar onu biraz daha mutlu ediyordu. Sonbaharın serin bir gününde ağlayan bir çocuk sesi yükseldi bacaları arasında. Çok  yorgun ve alnında ter  tanecikleriyle büyük ve rangarenk  çiçek desenli yün döşek  üzerinde  uzanmıştı. Temizlenerek ona  uzatılan  bebeğini terli avuçlarına alırken; ‘hoş geldin Kendal’ diye mırıldanmıştı. 

  Bundan tam bir buçuk yıl önceydi.Şimdi ağladıkları yerden davul-zurna sesleri yükseliyordu. Mutlulukları  için  herkes  halaya  durmuştu. Geldiği  eve bereket,

 

mutluluk getirsin diye ayaklarının  dibinde kırılan testinin içindeki renkli    şekerleri büyük bir coşkuyla toplayan köyün yaramaz çocukları ne çok mutluydu. Kınalı elleriyle silmişti eşinin geniş alnında biriken ter taneciklerini.                                  

      Bundan bir buçuk yıl önce davul-zurna seslerinin yükseldiği yerde, acının  tohumları ekiliyordu şimdi. Kına yerine isler  yakmıştı ellerine köyün genç kızları.

                                                 ***

     Gittikçe şiddetlenen yağmur,hala dağlarda dolaşan buğulu gözleri sırılsıklam

etmişti. Sırılsıklam olmuştu yüreği. Üşüyordu. Üşümekten hiçbir  yanı   hissetmiyordu. Eşini arıyordu, yüreğinde büyüttüğü acıları anlatsın diye.Eşini arıyordu, üşüyen benliğini ısıtsın diye.Herkes gibi o da yalnızdı, çaresizdi, öfkeliydi.

      Gökyüzü yırtılmıştı; karalar  bağlamıştı. Birdenbire bağırırcasına  ağlamaya başladı bebeği.Gün boyu süt emzirmediğini anımsadı.Göğsünde dizili düğmeleri teker teker çözdü. Bereketli memesini çıkarıp,bebeğinin ağzına koydu. Bebeği,  acıkan bir bebek gibi saldırdı yaşam kaynağına. Minik elleriyle sıkıca tuttuğu annesinin memesini uzun uzun emdi.Uzun uzun emzirdi. Kirlenmiş tülbentiyle açığa çıkan memesini örttü. Bebeği ıslanmasın diye ıslatıyordu kendini. Öpüp kokladığı bebeğine sıkıca sarıldı.

 

                                                 III.Kare:

 

     Zaman,insanla anlam kazanır,insanla zaman olur Sevgili Gökyüzü. İnsan varsa zaman bir değerdir,insan yoksa zaman bir varlık durumudur sadece.     

                                                 ***

      İnsanla  anlam  kazanan zamanlar, bir damla gözyaşı olup,insanla şekillenen mekanlara düşmüştü. Zaman ve mekan küçük su birikintileri gibi donmuştu. İnsansızlaşan karanlık zamanlarda belirsiz bir yola çıkmışlardı.

    Çok eski bir kamyondu;her tarafı çürümüş kasasının üstüne eski bir çadır  çekilmişti. Her tarafı yağlanmış bu kirli çadırın altında onlarca insan vardı. Yüreği közlenmiş binlerce insandan yalnızca onlarcasıydı. Kadın, erkek, genç yaşlı, hatta hala ağzı taze süt kokan bebeklerdi. Eski kamyon, acı yüklüydü; sürgün yüklüydü.

     Kamyon,dondurucu bir kış gecesinde büyük bir gürültüyle ilerliyordu  karanlığın içinde uzayıp giden asfalt yolda. Kamyonun kırık dökük kasasındaki insanlar dondurucu rüzgardan korunmak için birbirine sokulmuştu.Erkekler ceketlerini başına çekmişti. Kadınlar eşlerine,çocuklar annelerine sokulmuştu. Anneler soğuktan ağlayan çocuklarına sıkı sıkı sarılmıştı.Ama bütün çabaları boşunaydı. Çünkü  birbirine sokulan herkes hala çok üşüyordu. Öksürükler öksürükleri takip  ediyordu. Kirli bir battaniye ile bebeğini  sıkıca saran bir anne, birbirine sokulanlara sokulmamıştı.Sokulabileceği kocasını dağlara emanet etmişti. Rüzgar, bir jilet gibi çarpıyordu solgun yüzüne.Öfke dolu bakışlarını taşıyan gözleri yorgundu. Kızgınlığı soğuktan  kızarmış o masum yüzüne  sığmıyordu.Artık bedeni dondurucu soğuğu hissetmiyordu. Kat kat

 

sardığı  bebeğine sürekli olarak bakıyordu. Her seferinde daha bir sıkı bastırıyordu göğsüne. Yaşlı  kamyon,birbirini takip eden yolun ortasındaki beyaz kesik çizgileri geride bırakarak,gecenin ayaz karanlığını yara yara ilerliyordu. 

    Zaman donmuş,yol uzamıştı.Karanlık koyulaştıkça,ayaz daha bir  demleniyordu. Gecenin güne dayandığı saatlerde,kamyonun çıkardığı sesler derin bir ağıt oluyordu. Şu an kamyonun kasasında çaresizliği yaşayan bu insanlar, her zaman günün bu vakitlerinde uyanır,onları bekleyen işlere koşardı. Bu saatlerde horozlar öterdi. Şu an bebeğine  sımsıkı sarılan genç anne, uzaktaki eşinin  fısıltılarını duymak için bu saatlerde pencereye dayardı başını. Ama şimdi gittikçe eşinin fısıltılarına  uzaklaştığını  biliyordu. Son bir  umutla  kulak  kabartmıştı  acımasız rüzgarın uğultusuna. Sağır  olmuştu  adeta. Hem horoz seslerini de duymuyordu artık.Tek duyabildiği bebeğinin ağlama sesiydi. Darmadağın olmuş yaşanmışlıkları yollara dökülüyordu.

      Birden kucağındaki bebeğinin saatlerdir ağlamadığını hatırladı. Bir an  yüreğinin  derinliğinden bir şeyin koptuğunu hissetti. Titreyen elleriyle kirli  battaniyeyi yavaşça  araladı. Aralamasıyla  kapatması bir oldu. Gözbebekleri titremeye başladı. ‘Ne güzel mışıl mışıl uyuyor’ diye mırıldandı. ‘Geçmişimden bana kalan biricik varlığım’ diye düşündü.Gözlerini kapayıp,derin bir nefes aldı.Titreyen elini tekrar battaniyeye uzattı. Elleri battaniyeye yaklaştıkça daha fazla titremeye başladı.Battaniyenin köşesinden tutup, uyuyan bebeğinin yüzüne baktı. Uyandırmamak için donmuş yüzünü hafifçe okşadı. Yüzü morarmıştı. Battaniyenin içinden minik ellerini çıkarıp,ovalamaya başladı.Ovalayıp ovalayıp öpüyordu. Küçücük ayaklarını sıcak nefesiyle ısıtmaya  çalışıyordu. Dudağında tuhaf bir gülümsemeyle: ‘Acıkmış olmalısın’ diyerek, memesini çıkarıp bebeğinin ağzına koymaya çalıştı. Ama ne bebek memeye uzandı, ne de anne memeyi onun ağzına  koyabildi.‘Galiba derin bir uykuya dalmış benim küçük bebeğim.Hava da çok soğuk,  üşütmesin...’ diyerek onu yeniden kirli  battaniyeyle sardı. Kundaktaki  bebeğini  sıkıca göğsüne  bastırdı. Kirli battaniyeyi uzun uzun kokladı. Faltaşı  gibi  açılan gözleri kaydı.Kucağında donmuş bebeğiyle sessizce düşüp bayıldı.      

      Yol uzadıkça uzamıştı.Demlendikçe demlenmişti acıları.Kamyon yolun  kenarına çekildi.Baygın yatan genç anne hala bebeğini kucağında taşıyordu. Öyle bir sıkı sarılmıştı ki, kilitlenen kollarını hiç kimse  açamamıştı. Adeta kolları  betonlaşmıştı. Ölü topraklar serpilmiş solgun yüzüne soğuk sular dökülürken, ayılıyordu yavaş yavaş. Uyandı, bebeğine baktı. Etrafındakilerin konuşmalarını duymuyordu. Derin bir sessizliğe  gömülmüştü. Herkes  aşağıya indi. Onu da indirdiler. Donmuş bebeği kucağından almaya çalıştılar. Ama tüm çabaları boşa gidiyordu. Sonra hemen yanında duran buzlanmış taşın üstüne çöktü. Son bir kez bebeğinin yüzüne baktı.Tekrar yavaşça yüzünü örttü. Acıların ve ayrılıkların mabedine dönüşen gözlerini hemen yanında duran annesine dikti.Uzun uzun bakıştılar. Yaşadıklarını gözleriyle  anlatıyordu  annesine. Ancak her şeyini yitirmiş bir anne, onun içinde  kopan  fırtınaları  anlayabilirdi. Annesine bebeğini  uzatırken gözbebekleri titredi. Hiç ağlamadı.

 

Hiç konuşmadı. Suskunluğuna gömdü bütün çığlıklarını. Gökyüzüne  doğru  donmuş ellerini açıp dua eden koyu yeşil çam ağaçları dibinde kazdıkları çukura gömdüler bebeği.Ağlayan gözlerden yaş akmaz olmuştu. Acıları pıhtılaşmıştı 

yüreklerinde. Bebeğini  yüreğine gömüp, gömdü kendini lal iklimlerin yüreğine.

 

                                                 II.Düş:

 

      Bir köy vardı. Baharın  mırıldandığı  ninnileri dinleyen bir köy. Baharın tüm ihtişamını gözler önüne serdiği bir gündü.Bir anne sıcaklığıyla köyü kucaklayan dağlar yemyeşildi.Dağların ağaç desenli eteklerinde kelebekler, kuşlar  uçuşuyordu. Yemyeşil bir halıyı andıran otların üstünde,cıvıl cıvıl kuş sesleri eşliğinde birbirini kovalıyordu köyün haylaz çocuklar. Çocuk yaşta bir çoban, küçük derenin kenarına çökmüş  koyunlarına kaval çalıyordu. Çok büyük bir şemsiye gibi olan dut ağacının gölgesinde oturan köyün  yaşlıları, büyük bir coşkuyla kaçak demli çaylarını  yudumluyordu. Delikanlı kızlar, şalvarlarını  göbeklerine çekip, tütün tarlalarının kenarında yetişmiş olan yabani otları topluyordu.Elleri,ayakları çamura bulaşmış  delikanlı erkekler, su arklarının  kenarlarını  düzeltiyordu. Hayvanlar, insanlar ve doğa  büyüleyici bir uyum  içindeydi. Zamanın  içinde erimiş bütün renkler  doğaya  akmıştı. Yeşil, ağaçlara; kırmızı-sarı,çiçeklere; ne çok yakışmıştı mavi,gökyüzüne.

      Yemyeşil  bir dut ağacı  vardı. Kocaman  memelerinde  yetiştirdiği  bal tatlısı dutlarıyla çocukları besleyen koca bir ana.Her zaman beşik olmuştu ağlayan  çocuklara. Gölgesinde, kucağında bebeğiyle başını eşinin omzuna dayamış bir anne oturuyordu. Gözlerinden mutluluk akıyordu. Bakışları,baharın tazeliğini taşıyordu. Sonsuz bir enerjinin kaynağı olan  gözbebeklerinden  içeriye daldım. Gözbebekleri sonsuz bir evrene açılan  gizemli bir kapıydı. Üç güneş vardı. Rengarenk bulutlar dans ediyordu altın sarısı gökyüzünde. Beni büyüleyen ezgiler eşliğinde mavi kırlarda dolaştım. Bilmediğim meyveler, duymadığım çiçekler,görmediğim ağaçlar vardı. Her renkten  insanlar, her türden hayvanlar vardı. Bütün canlılar birbiriyle  konuşuyordu. Beyaz sularda yüzüyordu,tarlalarda çalışıp terleyen in- sanlar. Çocukların sevinçleri bir rüzgar olup, ayaklarımın altındaki masmavi otları okşayarak esiyordu. Bu rüzgarların akıntısına bıraktım kendimi. Önüme çıkan kapıdan çıkıp,baharın taze kokularına karıştım.

    Bir dut ağacı vardı.Gölgesinde mutlu insanların oturduğu bir dut ağacı. Baharın taze kokularında yüzen köye bakıyordu. Bir köy vardı. İnsanların mutlu, özlemlerini ertelemeden,dileklerini dilek ağacına bağlamadan yaşadığı bir köy.

                                                 ***

     Soğuk bir kış günüydü. Gök yırtılmıştı. Naylon çadırın altında,yaşlı adam  çatlamış  elleriyle önündeki tabakasından bir sigara  sarıyordu. Yaşlı kadın köşede sessizce uyukluyordu. Genç bir kadın vardı.Bebeğini toprağa diktiği günden beri ,sesini de toprağa  gömen bir anne. Gözlerini kısmış, yağan yağmurlara dalmıştı. Bakışları  yağmur  damlacıkları  arasında  dolanıyordu.

 

Sonra  eşinin beze sarılı resmini çıkarıp uzun uzun baktı.Lal iklimlerde yeşerdi hafif bir gülümseme.

                             …

                             Gölgeler suya iner sen gidince

                             Bir derin çizgi bırakır alnımda sesin

                             Suyun aynasında kırılır yüzüm              

                             Gölgeler yüzüme iner sen gelince…

 

                                                 Sonsöz:

     

      Evrenin en yüksek  noktasından  dünyaya  bakıyordu bir anne. Dilek  ağaçlarındaki bütün dilekleri,bir de boş kundakları avucuna almıştı.                                      

      Bakıyordu. Baktıkça, kahraman komutanlar,sonbaharda kuruyan yapraklar gibi birer birer soluyordu.Dağılıyordu büyük ordular.Yıkılan duvarların altında kalan ustalar toprak oluyordu.

     Bakıyordu.Baktıkça,genç bir anne insan kanıyla sulanmış toprağı sürüyordu. Başka bir anne torbasındaki barış  tohumlarını  ekiyordu. Genç bir adam elinde sımsıkı tuttuğu silahını atıp,yollara kilitlenmiş yorgun bakışları topluyordu.

     Bakıyordu.Baktıkça,nineler çocuklara uzun uzun masallar anlatıyordu. Dedeler torunlarıyla,torunlar çocuklarıyla oynuyordu.

     Bakıyordu.Baktıkça,bir gülümseme, bin gülümseme yeşeriyordu yitirmişliğin

avuçlarında…

 

İzmir

 


mail@guneydergisi.com

GÜNEY Üç Aylık Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi
K Ü N Y E, Abone ve İlan Koşulları

Bu sayfa en son 16.10.2007 tarihinde güncellendi.

Güney dergisinde ve sitesinde yayınlanan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

@