Not: Aşağıdaki yazı yıllar önce
yazılmıştı. Koşullar çok fazla değişmediği, darbeciler hala
yargılanmadığı ve darbe anayasası değişmediği için tekrar yolluyorum.
Korkuluk ol
‘…birden şarkılar sustu
nergis kokularını şehre getiren
dağ çocuklarının düşleri
panzerler altında ezildi
ne gazi unvanı verildi onlara
ne şehit
körpe bedenlerde nişan yara
izleri…’
Çocuksunuz ve dışarı çıkmama
cezası alıyorsunuz. Ah özgürlük, diyorsunuz.
Sevmediğiniz bir dersin
sonunu sıkıntıyla bekliyorsunuz. Kapıyı çarpıp çıkma hakkınız yok. Ancak
zil çalınca özgürleşeceksiniz.
Toplu taşıma aracı
yolcususunuz. Canınızın çektiği bir yerde duramıyor, saatlerce sürecek
yolculuğun sonunu, ya da sizin karar verme özgürlüğünüzün olmadığı,
‘ihtiyaç molası’ saatini bekliyorsunuz. Diziniz ağrıyor, çişiniz geliyor
veya sigara içme özlemiyle yanıp tutuşuyorsunuz.
Reşit bir kadın olduğunuz
halde, evlenmeden önce, geceleri baba evinden izinsiz çıkamayan büyük
çoğunluktansınız. Sabahı, sevgilinize ulaşacağınız saati tutsaklık
duygusuyla bekliyorsunuz.
Hayatınızı idame ettirmek
için sevmediğiniz bir işte, cumartesi dahil altı gün çalışıyorsunuz.
Özellikle cumartesileri esarete isyan ediyorsunuz.
Hastanedesiniz. Hasta veya
refakatçi olarak günler, geceler boyu hapishaneyi çağrıştıran hastane
odasında kalmak zorundasınız. Evinizi, arkadaşlarınızı, komşunuzu, tavla
oynamayı, balık tutmayı ya da fal bakmayı, baktırmayı yani
‘özgürlüğünüzü’ özlüyorsunuz.
Uçağa binme olanağınız oldu
mu hiç. Varsayımlar çıtasını yükselteyim. ‘ÇÜK’ yani çok ünlü kişi,
basın diliyle VİP olanaklarını kullanıyor ve birinci sınıfta yolculuk
yapıyorsunuz. O konfora rağmen uçağın yere inmesini ve ‘özgürleşmeyi’
bekliyorsunuz.
Ya yıllarca
gökyüzünü, toprağı, ağaçları, çiçekleri, arkadaşlarını, sevgililerini
göremeden yaşayan insanlar. Kader mahkumları. Politik tutuklular. Savaş
tutsakları. Suçlu ya
da suçsuz cezaevlerinde yatan insanlar. Ya da kimine göre suçlu, kimine
göre suçsuz. Ya onlar. Ya günün birinde onlardan birinin yerinde olma
olasılığınız. O zaman mı tutuklu ve hükümlü haklarını, onlara yapılan
haksızlığı öğreneceksiniz. Mektup yazma, gazete, kitap edinebilme, görüş
günleri, tedavi olanakları. Dünyanın en geri ülkelerinde bile var olan
bu haklar sizden veya eşinizden, kardeşinizden esirgendiğinde mi‚’Hop
nerede kaldı mahkum hakları, insan hakları?’ diye itiraz edeceksiniz.
Belki de günün birinde, şu
veya bu nedenle gireceğiniz cezaevindeki yaşantınız‚ ’Islah, topluma
kazandırma’ değil, sistematik işkenceye dönüştüğünde kininiz bilenecek.
Belki de ’masum’ girdiğiniz
cezaevinden, kin ve nefret dolu, intikam için fırsat kollayan potansiyel
suçlu olarak çıkacaksınız.
Belki de sesiniz
duyulmadığından, başka çareniz kalmadığından intihar edeceksiniz.
Uzun yıllar
sürgün yaşayan bir 12 Eylül mağduruna, 1992 infaz affından sonra avukatı
‘Gel teslim ol. 48 saatte çıkarsın.’, demişti. Daha önce cezaevleriyle
tanışan, mapus hayatı olan ‘sürgün’, ‘hayır’ demişti. ‘’24 saat bile
gönüllü giremem ‘oraya’. ‘Geliyorum ama teslim olmam, onlar yakalarsa
yatarım.’’ Avukatı anlayamamıştı nedenini. Çünkü mapus yatmamıştı. Büyük
olasılıkla onun yaşadığı yukarıda saydığım küçük esaret cezalarıydı.
Yaramazlık yaptığı için babası veya annesinin verdiği bir günlük ‘evden
çıkmama’ cezası gibi.
Eşkiya filmini çoğunuz
görmüşsünüzdür. Ben ilk izlediğimde iyi yapılmış bir macera filki
demiştim. O kadar. Baraj nedeniyle boşaltılan köylerle ilgili sunulan
fotoğraf karesi çok küçüktü. ‘Savaş’ bahanesiyle zorla boşaltılan
binlerce köyle ilgili hiç bir görüntü yoktu. Ne de bir cümle.
Toprakları, evleri, anıları özgürlüklari ellerinden alınan insanlar yok
sayılmıştı. Filmin müziği övgüye değerdi ve oyuncular mükemmel
oynuyorlardı. Film de kimin aşkının daha büyük olduğunu sormuştum
birlikte izlediğim arkadaşlarıma. Esas adamın değil, kötü adamın aşkının
daha büyük olduğu üzerinde hem fikir olmuştuk. Diğer soru, esas oğlanın
neden intihar ettiğiydi. Aslında yanıt senaryodaki bir cümlede gizliydi.
Ama ‘mapus yatmayanlar’ın anlaması zordu. ‘’Yeniden o hücreye dönemem,
çıldırırım’’ demişti eşkiya, ‘’teslim ol’’ çağrılarına yanıt olarak.
İşte o cümle.
12 Eylül
darbesinden sonra, ’suçlu-suçsuz’ kaç yüz bin kişinin yıllarca
hapishanelerde çürütüldüğünü, sonra beraat ettiğini, değil tazminat
ödenmesi, bu mağdur insanlardan özür bile dilenmediğini biliyor musunuz.
Ve bu zulmü uygulayan yasadışı çetenin, yani anayasayı silah zoruyla
değiştirip, iktidarı darbe ile ele geçiren Kenan Evren ve şürekasının
hala yargılanamadığını, işledikleri suçların cezasını çekmediklerini
biliyor musunuz. Bir gecede yaşı büyütülüp idam edilen 17 yaşındaki
çocuğun, Erdal Eren’in kemik dokusunu alıp, asıl yaşını ortaya çıkarıp,
12 eylül çetesini mahkum etmeye yetecek delil bulabileceğinizi biliyor
musunuz. İşkencehanelerde sakat kalan insan sayısını, bu gün hala tedavi
görenlerin varlığını biliyor musunuz? Biliyorsanız bilmeyenlere
anlatıyor musunuz.
Rifat Ilgaz’ın dediği gibi:
Korkuluk oluyor musunuz en azından!
“…Yollar kesilmiş
alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş
yöreni
Fırıl fırıl alıcı
kuşlar tepende
Benden geçti mi
diyorsun
Aç iki kolunu iki
yanına
Korkuluk
ol…“
adilokay@hotmail.fr