Ana Sayfa Sayılar Güney 39 Boynu Bükük Öykü ve Romanlar

Ziyaretçi Defterinden

Üye Özel Menüsü

İçerik Tıklama Görünümü : 3146754
Şu anda 105 konuk çevrimiçi

Giriş Yap



Boynu Bükük Öykü ve Romanlar PDF Yazdır e-Posta
Makale İçeriği
Boynu Bükük Öykü ve Romanlar
II.
Tüm Sayfalar

I. Bir sanatçıyı sanatçı kılan, eserlerindeki evrensel yapıdır.

Kimi sanatçılar, yoğun çalıştıkları ve başarılı oldukları dalda yeşerim gösterirler. Bu görünüm diğer sanatsal çalışmalarını geride bırakır. Hatta görünmez kılar.

Yılmaz Güney denince, akla ilk gelen sinemacılığıdır.

Oysa aynı sanatçının roman ve öykücülükteki başarısından pek söz edilmez.

Daha 1955 yılında yazıp yayımlattığı Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde dilinin kıvraklığı ve toplumsal içerikli konusu dikkat çekmiş, baskıya uğramış ve cezalandırılmıştır.

Her baskı gören sanatçı gibi soyut dil ve anlatım perdesine bürünen Güney, hayali tasarımlardan bilinç aktarmayı yöntem seçer; olmazı olur kılma uğraşı içine girer.

Gençlik öykülerinde, yazılarını sanatsal anlamda yorumlar. Vedat Günyol’a gönderdiği 31 Ağustos 1957 tarihli mektubunda, “Ben bir bakıma kendim için yazıyorum. Hani insanın bir iç huzursuzluğu vardır ya, işte ben yazılarımda bu huzursuzluğumu kısmen bile olsa atıyorum.” der.

“Sosyal sürrealist” olarak tanımladığı bir anlayışla yazdığı ilk dönem öykülerinde önemli olan bugün değil, yarındır. Öyle ki; bir öykünün yarını yoksa, o öykü başarılı değil demektir. Sanatçının Sürüngenler öyküsü, sanatsal anlamda buna örnek gösterilebilir.

“... Kapı yeniden çalıyor. Biri daha. İlk gelen adam, yeni gelene ‘Gel birbirimizi öldürelim’ diyor. İkinci gelen, biraz düşünüyor. ‘Peki’ diyor. Duvardaki büyük çiviyi çıkartıyorlar. ‘Bak’ diyor. ‘Üç dedim mi, tam yüreğimin üstüne saplayacaksın.’ Çıplanıyorlar. Çırılçıplak oluyorlar. Yüreklerinin üzerine kömürle çember çiziyorlar. ‘Buraya tam’ diyorlar. Bir, iki, üç... Çivileri saplıyorlar. İkisi birden düşüp ölüyorlar. Elim ağzımda ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırıyorum. İlk gelen bana ‘Gökyüzlerini parlatmamız hiç de işimize yaramadı’ diyor, ‘başkaları için’ diyor. Başını sallıyor iki yana ‘başkaları için’...”

Öyküleri yaşamdan bir kesittir. Ezilen insanın psikolojisini, kendi psikolojik yapısıyla pekiştirerek verir. Halkın istemleri ile bu istemlere akışını iyi yorumlar, düşle gerçeğin sentezini yapar ve şiirsel bir dille vermeyi başarır.

Soyut anlatımın işleyişini, somut bir dizgeyle yapar.

“Siyah önlüklü okullu kızlar geldi. Suları seyreden adamların gözlerindeki maviyi kızların gözüne koydu. Adamların gözleri renksiz, karanlıktı... Aralarında konuşup bağırdılar. Biz resimden çıkıyoruz deyip gittiler.” (Mavisiz Yalnızlık öyküsü)

1970 sonrası cezaevi yılları, sanatçının dönüşüm yıllarıdır.

Yazarın içinde bulunduğu toplumun çelişkilerini iyi bilmesi, tahlil etmesi, düşünsel anlamda yorumlaması, onu, toplumcu-gerçekçi sanat anlayışına yöneltir.

1974 yılında kullandığı şu sözler, yeni anlayışına ışık tutar:

“Safım açık ve bellidir. Emekçi yoksul halkımın safında bilimsel sosyalizme inanan, sosyalizm acemisi bir sanatçıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde olmaya çalışacağım... Bu yüzden başıma gelecek belaları göğüslemeye şimdiden hazırım. Hak yolunda, halk için ölüm en şerefli ölümdür...”

Yaşamdan, inançlardan esinlenerek yazar öykülerini. Kurgular arkadaşlık üzerine kuruludur. Yapının ilk taşlarını atarken kahramanlarının adlarını sıkça kullanması, akıcılığı zedeler çoğunca. Bu kahramanlar ezilmiş insan tipidir: geçim derdine düşen, durmadan kaçan, sonuçta hep yenilen...

Birçok sanatçı gibi öykü türüyle başlaması, dilinin destansı olmasında büyük rol oynar.

Yılmaz Güney’in öz ve biçim olarak oluşturduğu, özelde oğluna genelde tüm çocuklara miras bırakmayı düşlediği devrimci anlatımlardır Oğluma Hikâyeler yapıtındaki öyküleri.

Bu ürünlerle olay öykücülüğüne bir geçiş yapar. Acındıran, mesaj veren, yol gösteren... Kahramanlar çocuklardan oluşmazsa, fabl masallarıyla özdeşlik kazanır. Konunun sonunda ders vermesi, Marksist düşünceyi alfabetik olarak öğretme çabası, anlatımı çocuklara öğütler şeklinde sonlandırması, bundandır.

Bilinçsizliğin de bilincin bir süreci olduğu gerçeğinden yola çıkar ve bunun dilini kullanır yapıtlarında.

O, ne yapacağını, nasıl yapacağını bilen, bu uğurda en kararlı ve korkusuz adımları atan insanlar yetiştirmekten yanadır. Ona göre bir insanın kendi hayatını değiştirme savaşı, dünyayı değiştirmekle yakından ilgilidir.

Hücrem romanı, bu düşüncenin ürünüdür. Kendi felsefesinin manifestosu... Romanda yer alan Çocukluk Günleri ve Çırak adlı uzun öyküleri için Güney, şöyle der:

“... Geçmişi doğru ve açık yüreklilikle değerlendirmeden bugünü anlamak olanaksızdır... / Kendimize bile açıklamaktan ürktüğümüz olaylar vardır. Şu iyi bilinmelidir ki, mutlak gizlilik yoktur. En gizli tuttuğumuz şeyleri bile bilenler vardır. / Bu hikâyeleri okurken, alabildiğine kendimizi düşünelim, en ince ayrıntılarını anımsamaya çalışalım hayatımızın. Kendimizle, geçmişimizle hesaplaşmanın ilk adımı sayalım. Üzülmekten, pişmanlık duygularına kapılmaktan, ağlamaktan korkmadan...”

Çocukluk Günlerinde, belgesel bir film anlatıcısı anlatımıyla dile getirir kendini:

“Beş yaşıma kadar beni hiç sokağa salmadılar. Beş yaşıma kadar; hiç. Şımarık olmayayım diye, istediğim hiçbir şeyi yapmadılar. İstemediğim ne varsa, canımı sıkan ne varsa yaptılar. Mahallenin çocuklarıyla tam anlamıyla bir oyun oynadığımı hatırlamıyorum. Hep pencereden bakardım onlara. İmrenirdim, onlar gibi oynamak isterdim; bırakmazlardı. Babama göre çocuk ‘terbiyesiz, ahlaksız, serseri’ olurmuş sokakta ve sokaktaki bütün çocuklar terbiyesizdi onun için. Oysa benim için hiç de öyle değildiler, ben de onlar gibi suların, çamurların içinde debelenmek, kavga etmek, küfürlü konuşmak, sigara, kibrit kutularıyla, gazoz kapaklarıyla oynamak, ona buna pipimi göstermek ve onlar gibi sidik yarıştırmak istiyordum...”

Çıraklık öyküsünde anlatımı birinci ve üçüncü kişilerin ağzıyla verir, okuru şaşırtır. Daha çok çocuk psikolojisinden bir kesittir işlenen. Çocukluk-gençlik ya da çırak-kalfa sürecinin yer, zaman betimi yapılır. Kullanılan dil ile kurgular arası bağlantı öylesine sağlam verilir ki, bir solukta okumadan bırakmak olanaksız gibidir.

“Çıplak bir kadın göğsünü ilk kez bu çeşme başında gördü Kadir. On altı yaşındaydı, içi bir hoş oldu, titredi. Musluğu açarken ve su kovalarını, tenekelerini alırken eğiliyorlardı. Sutyenleri yoktu, iç çamaşırları yoktu. ‘İşte İstanbul,’ diyordu Kadir, bakıyordu, içinde ateşler dolanıyordu, önünde toplanıyordu sonra, taşınmaz oluyordu. İrili ufaklı bir sürü yoksul göğüs, çilli, esmer, beyaz, diri, sarkık ve sessiz, yel vurdukça görünen bacaklar ve işte İstanbul şehri.”

Anlatımı, gülümseten mesajlarla süslediği de olur.

“Pis pis güldü peder, yarı alaylı.

- Biz unutsak da sosyalistler unutmaz seni, dedi, başıyla Konyalıyı göstererek.

Kadir ilk kez duyuyordu ‘sosyalist’ sözünü. Anlamını bilmeden baktı delikanlıya...”

Öykülerinde kahramanlar; oraya buraya atılmış, çocukluğunu yaşamamış, ayağına pabuç alınmamış, renkli şekerlerin özlemi içinde bırakılmış, sürekli ağlatılmış, değişik renkli ve değişik dilli insanlardır.