|
Sayfa 1 / 7 “Shaw’un kahkahasında, (Lunaçarski’nin tanımıyla) bir ‘zehir’ vardır;
güler, çünkü yeryüzündeki saçmalığın daha fazla sürmeyeceğinden emindir; ama her şeyin hiç de gülünç olmadığını da çok iyi bilir. İşte bu, ‘bilebilmenin mutluluğu’dur!”1
Hikâye malumunuz: UNESCO, Nâzım Hikmet’in 100. yıldönümü olan 2002 yılının “Nâzım Hikmet Yılı” olarak kutlanmasını onaylamış ve tüm üye ülkelere bu yolda tavsiyede bulunmuştu. Bu karar, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın girişimi, Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın başvurusuyla gerçekleşmişti.2 Talay’ın “100. Yıl” ile hedeflediği neydi? Bakın bu konuda Talay ne diyor: “Anadolu’daki Hitit, Roma, Bizans, Selçuk, Osmanlı, Cumhuriyet dönemi eserleri arasında nasıl bir ayrım yapmıyorsak, nasıl hepsini koruyorsak ve nasıl hepsine sahip çıkıyorsak; Türkçe’mizi zenginleştiren, manevi mirasımızı sanatta, şiirde, edebiyatta ulusal ve evrensel değerlere ulaştıran yazarlarımızı, şairlerimizi desteklemek ve benimsemek de bizim en tabii görevimizdir.”3 “Kültür Bakanlığı olarak Nâzım’ın ideolojisiyle değil sanatı ile ilgiliyiz”!4 Nâzım olmaktan çıkarılmış zararsız bir Nâzım ikonu! Evet, “100. Yıl” bunu hedefliyordu… Ve de “100. Yıl Kutlamaları”yla5 hayli revaçtaydı bizim komünist Nâzım! Ancak komünistliği, TKP üyesi olması, yani onu niteleyen “tehlikeli” yanları törpülenip, ehlileştirilerek veya mutad olduğu üzere sansürlenerek! İşte bir örnek: “Kültür Bakanlığı, en büyük Türk ozanının ünlü bir şiirini ‘Fazıl Say:6 Nâzım’ CD’sinde Genco Erkal’a sansürlettirdi… T.C. Kültür Bakanlığı, 2001 yılında, ‘Türk bestecilerinin eser üretimlerini teşvik projesi’ kapsamında, Nâzım’ın en ünlü şiirlerinden biri, Türkiye’nin en büyük orkestrasının ve en tanınmış piyanistinin eşliğinde, en başarılı Nâzım yorumcusu olarak tanınan saygın tiyatro sanatçısı Genco Erkal’a sansürlenerek okutturuluyor. Bu sansür CD’de ve Fazıl Say’ın babası Ahmet Say’ın içeriğini hazırladığı CD’nin kitapçığında belgeleniyor. Fazıl Say’ın çalışmasında ‘Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış…’ diyerek geçiştirilen, Genco Erkal’in seslendirdiği şiirde bu dizeden hemen sonra, inanılmaz bir biçimde, tam beş dize atlanmakta ve ‘Mahallenin veremlileri’ne geçilmektedir. CD kitapçığında da bu beş dize yoktur. Sansürlenen dizelerse şunlardır: ‘Affetmedi bu Ermeni vatandaş / Kürt dağlarında babasının kesilmesini. / Fakat seviyor seni, / Çünkü sen de affetmedin / Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına…’ Nâzım Hikmet, faşizan bir yönetim tarafından yıllarca hapislerde çürütüldükten sonra görece özgürlüğünün daha ilk günlerinde, korkmadan, çekinmeden bu tarihsel gerçeği haykırabilmiştir. Üzerinden tam yarım yüzyıl geçtikten sonra, Nâzım’ın dizelerinin ve bu dizelerde dile getirilen gerçeğin, üstelik de Türkiye’nin en ünlü sanatçıları aracılığıyla sansür edilmesi tek kelimeyle utanç vericidir.”7 Utanç verici olanlar sadece bununla mı sınırlı? Elbette değil; bunların yanında “Kılıçoğlu Anadolu Lisesi Tiyatro Grubu’nun 22 Mayıs’ta Büyükşehir Belediyesi Kültür Merkezi’nde oynadığı Kuvayi Milliye Destanı’nın, yoğun ilgi üzerine bir kez de Yunus Emre Kültür Merkezi’nde sahnelenmesine karar verildi. Salonu önce öğrencilere ücretsiz olarak tahsis eden kültür merkezi yetkilileri, Milli Eğitim ve Valilik görevlilerinin araya girmesiyle daha sonra 300 milyon lira kira talep ettiler. Okul yönetimi kira ücretini ödeyemeyince oyun önceki akşam Büyükşehir Belediyesi Kültür Merkezi’nde sahnelendi. Ancak bu kez Milli Eğitim Müdürü Mithat Özdemir, Nâzım’ın Mehmet Akif’i eleştirdiği ve ‘Bizim İstiklal Marşı’nda aksayan bir taraf var / Bilmem ki nasıl anlatsam’ diye başlayan dizelerinin sansürlenmesini istedi.8 Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç ve Milli Eğitim Müdürü Özdemir’in yanı sıra çok sayıda öğretmen, veli ve öğrencinin izlediği oyunda sansürlenen bölüme gelindiğinde oyuncular bir süre sustular. İzleyicilere sırtlarını dönerek sansürü protesto eden öğrenciler, oyun sonunda Nâzım’ın fotoğrafına dönerek uzun süre büyük ozanı alkışladılar”!9 Ve bir örnek daha: “8 Kasım 2001 tarihinde Anadolu Ajansı, Kültür Bakanlığı’nın Şişli Belediyesi’nin işbirliğiyle Nâzım Hikmet’in 100. doğum yılı dolayısıyla bir anıt yaptıracağı haberini geçiyordu. Heykeltıraş Tankut Öktem’in yapacağı bronz anıt 3 metre 20 santimetre boyundaydı, 60 milyara mal olacak ve Nâzım Hikmet’in doğum günü olan 15 Ocak 2002’de törenle açılacaktı. Ancak Şişli Belediyesi, Nâzım Hikmet Anıtı’nı Maçka’ya dikmekten vazgeçti. Yerine ‘kitsch’ bir havuz yapılan anıtın nereye taşınacağı ise hâlâ belirsiz… Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, anıtın yıkılıp yerine havuz yapılmasına gerekçe olarak ‘dikkatsiz hesaplamaları’ gösterip, ‘Anıt çok güzel ama kavşak küçük kaldı, Nâzım Hikmet anıtını daha büyük bir alana taşıyoruz’ diyordu!”10 Paul Eluard’ın, “Asıl şair, şiir yazan değil, insanları şair yapandır,” nitelemesine layık özellikleri yanında11 O’nun: Dünyayı değiştirmek isteyen bir devrimci! Komünist! Özgürlük savaşçısı! Hasretlerin ve ayrılıkların bilgesi! TKP’li! Nâzım Hikmet olduğu gözardı edilmeye kalkışıldı… Hatta, hatta Server Tanilli’nin, “Düpedüz, karanlık bir dönemden geçiyoruz. Ama iyimserlik gerek; karanlığı tanımlamak, onu aşmak için,”12 diye betimlediği koşullarda, “Orhan Pamuk’ un Kar romanı ile ilgili reklam, televizyon ve yazı furyası 100. yaşını kutladığımız Nâzım Hikmet’i unutturdu”!13 “100. Yıl”da Nâzım’ın başına ge(tiri)lenler sadece bu kadarla sınırlı mıydı? Elbette değil!
|