|
Sayfa 1 / 6 ABD savaşta. ABD savaşta olduğunda ya da savaşa hazırlandığında, ABD’nin sinema sanayiinin merkezi de tabii savaşta olacaktır, ya da savaş hazırlığı için “yurtseverlik” görevini yerine getirecektir.
ABD 11 Eylül 2001’den bu yana resmen ilan edilmiş bir savaş yürütüyor. Adı “terörizme karşı savaş” olarak konmuş, gerçekte halklara karşı yönelen bu savaşta şimdi yeni saldırı hedefi Irak. ABD’nin Irak’a askeri müdahalesine, İngiltere dışındaki bütün emperyalist güçler de itiraz ediyor. Fakat ABD için saldırı kesin. Sorun saldırıp saldırmama değil, zamanlama sorunu. Zamanlama sorununda da, bütün dünyanın itirazına rağmen saldırganlık görüntüsünün ortadan kaldırılması için kamuoyunun hazırlanması gerekiyor. Özellikle Avrupa’daki görüntüdeki direnişin kırılması gerekiyor. ABD’de de yaratılan “yurtsever” şovenist dalganın yüksekte tutulması gerekiyor. Bu noktada Hollywood, kitlelerin savaş için kazanılmasında belirleyici bir göreve-işleve sahip. Ortalığı bir savaş filmleri dalgasının kaplaması tesadüf değil. Bu dalga 11 Eylül’den epey önce Hollywood’un harika çocuğu Steven Spielberg’in “Er Ryan’ı Kurtarmak” filmiyle 1998’de başladı. Ben bu film üzerine yazdığım yazıda; “Bu film, ABD’nin kurulduğundan bu yana yürüttüğü savaşlardan birinin anlatımı içinde, gerçekte ABD’nin yürüttüğü bütün savaşları da aklayan bir yiğitlik anıtı. (…) (Bu filmde) Amerikan yurtseverliği körüklenmekte, ABD’nin yürüttüğü onlarca haksız (dergide anlam değiştiren bir dizgi yanlışlığı yapılmış. “Haksız” yerine “haklı” yazılmıştır! Sayı 8, sayfa 64’te alıntı yapılırken düzeltilmiş hali basılmıştır.) savaş da unutturulmaya çalışılmaktadır. Bugün de dünyanın her yanında savaşa hazır ABD ordusu (…) cilalanmakta, “Amerikan Yurtseverliği”nin gerçek taşıyıcısı olarak kutsanmaktadır.” (Bkz. Güney sayı 7, sayfa 64) demiş, bu filmin bazılarının değerlendirdiği gibi “savaş karşıtı” bir film değil, “iyinin, doğrunun, güzelin”, “demokrasinin” vb. savunucusu olarak gösterilen ABD için bir savaş propagandası filmi olduğu tespitini yapmıştım. Bu film kullandığı teknikle, subjektif kamerayı ustaca kullanmasıyla seyirciyi sanki savaş alanına taşır görünen tavrıyla, bir savaş filmleri furyasının başlangıcı oldu. (“Taşır görünen” diyorum, film nihayet filmdir, gerçek filme sığmayacak kadar korkunçtur. Bunu sinemanın ustalarından Samuel Fuller “savaş filmi” bağlamında şöyle ifade ediyor: “Sinemada savaş gerçekliğini ve savaştaki duyguları aktarabilmek için sinema salonuna bir makineli tüfek yerleştirip, seyircilerin bir bölümünü taramak gerekirdi…”) Pentagon bu filmi o kadar sevdi ki, Savunma Bakanlığının önerisiyle Spielberg’e bu filmi dolayısıyla ABD ordusunun “Yüksek Hizmet Nişanı” verildi. (Bkz. Güney sayı 10, sayfa 70) “Er Ryan’ı Kurtarmak” filmini Hollywoodlu Almanlardan Roland Emmerich’in çektiği, Mad Max’la ünlenen Mel Gibson’un oynadığı “Vatansever / The Patriot” izledi. Adı üzerinde Amerikan patriotizmi –siz bunu saldırgan şovenizm olarak da okuyabilirsiniz!– bu kez İngiltere’ye karşı “bağımsızlık savaşı” yıllarına taşınarak körükleniyor, ABD için savaş propaganda tamtamları çalınıyordu. (Bu filmin değerlendirmesi için bkz. Güney sayı 15, sayfa 93 ve devamı.) Ardından Michael Bay’ın “Pearl Harbor”uyla savaş propagandası en utanmaz biçimiyle sunuldu seyircilere. (Bu filmin değerlendirmesi için de bkz. Güney sayı 17, sayfa 94 ve devamı.) Hollywood yeni düşmanların kimler olacağını, savaşın kimlere karşı yürütüleceğini de gösterdi kitlelere. Denzel Washington’un “iyi oğlan”ı oynadığı Sıkıyönetim’de düşman açıkça Arap “teröristler”di. “Peacemaker” isimli filmde ise Bosnalı bir Sırp çantasında el bombası New York’ta terörist eylem peşinde gösteriliyordu. Sonra 11 Eylül geldi. 11 Eylül geldiğinde Hollywood, kitleleri “şer ekseni”ne karşı “iyilik ekseni”nin başı ABD’nin savaşı için hazırlama görevini zaten yeterince yerine getirmişti. 11 Eylül’ün ertesinde kısa bir ikircim dönemi yaşandı. Önceden 11 Eylül’ün hemen ertesinde vizyona girmesi planlanan savaş propagandası filmlerin vizyona girmesi, içinde “terörü özendirebilecek” sahneler olabileceği nedeniyle biraz ertelendi. Bu arada ne mi oldu?! Söyleyeyim: Bush’un önemli danışmanlarından biri olan Karl Rowe Kasım 2001’de Hollywood’un en önemli prodüktörleri ve rejisörleri ile “fikir alış verişinde bulunmak!” için bir toplantı yaptı. Toplantının konusu “terörizme karşı savaşta Hollywood’un rolü” idi! Oliver Stone, Robert Redford gibi kimi “çizgi dışı” sinema sanatçılarının rezillik olarak adlandırıp katılmayı reddettikleri, CBS isimli kanalın anchormanı Dan Rather’in “Askeriyenin Hollywoodlaştırılması” olarak değerlendirdiği bu toplantıda, Hollywood’a Pentagon’un ve Bush yönetiminin istekleri doğrudan iletildi. Hollywood kendini bu taleplere uydurdu. 11 Eylül öncesi çekilmiş savaş filmleri peşpeşe –tabii kimi rötuşlarla– piyasaya sürülmeye başlandı. 2002 yılında doğrudan savaş propaganda fimleri olarak; – John Moore’un çektiği “Hedefte” isimli filmde Bosna’da “kontrol uçuşu”(!) yaparken uçağı düşürülen bir Amerikan pilotunun tek başına bütün olumsuzlukları üzerlerinde toplayan Sırp milislerine karşı kahramanca(!) savaşmasını konu alan filmi; – Ridley Scott’un çektiği ve 1993’te Somali’de yerel savaş ağalarının savaşçıları tarafından düşürülen helikopterde olan Amerikalı askerlerin “vahşi!” yerlilere karşı nasıl yiğitçe savaştığını konu alan “Kara Kartal Düştü” isimli film; – Mel Gibson’un başrolünü oynadığı; Vietnam savaşında ABD’yi aklayan “Biz Askerdik” isimli film; – (Şimdilik) Son olarak da John Woo’nun çektiği “Rüzgarla Konuşanlar” isimli film… gösterime girdi. Bu filmlerin tümünün kimi ortak özellikleri var: Hepsi doğrudan savaş filmleri. Hepsinde savaşın bir tarafında iyilik, güzelliğin, “demokrasi”nin-özgürlüğün, batının yüce(!) değerlerinin vb. savunucusu ABD var. Hepsinde ABD askerlerinin akıllara durgunluk veren yiğitlikleri var. Hepsinde yiğit ABD askerlerinin karşısındaki düşmanlar, yalnızca ABD’nin değil, her türlü insanî değerin düşmanı ve bunlar aslında hep birey olarak değil, hepsi birbirine benzer vahşi, savaşçı bir kitle olarak çıkıyor karşımıza. Hepsinde savaş ABD açısından haklı ve fakat kanlı ve kirli; korkunç ve fakat gerekli bir şey olarak gösteriliyor. Ve tabii hepsinin sonunda hep nazlı nazlı dalgalanan ABD bayrağı altında yiğit Amerikan askerleri kazanıyor. Burada en son gördüklerim içinde yer alan “Rüzgarla Konuşanlar” üzerinde durmak istiyorum.
|