Ana Sayfa Sayılar Güney 21 Nâzım Hikmet - Nâzım Hikmet kişi olarak değerlendirilirken, bütünlüklü yaklaşım belirleyicidir
Nâzım Hikmet - Nâzım Hikmet kişi olarak değerlendirilirken, bütünlüklü yaklaşım belirleyicidir PDF Yazdır e-Posta
Makale İçeriği
Nâzım Hikmet
Nâzım Hikmet, siyasi kişiliği
Nâzım Hikmet' in öne çıkan özelliği sanatçılığıdır
...çok yönlü bir sanatçı...
Ekber Babayef'in Değerlendirmesi
Louis Aragon ve Jean Paul Sartre Nazım Hikmet üzerine
Pablo Neruda Nazım Hikmet üzerine
...devrimin, komünizmin, enternasyonalizmin propagandasını yapan bir şair...
..partili olan bir şair...
Nâzım Hikmet kişi olarak değerlendirilirken, bütünlüklü yaklaşım belirleyicidir
Özel hayatında Nâzım
Tüm Sayfalar
► Nâzım Hikmet'in devrimci ve komünist harekete yararlılıkları çoktur. Buna rağmen siyasi kişiliği solda da tartışma konusudur. Nâzım Hikmet'in sanatçı kişiliğiyle ayrılmaz bir biçimde bağlı olan siyasi kişiliği -bir bütün olarak Nâzım Hikmet kişi olarak- değerlendirilirken, bütünlüklü yaklaşım; ve konumları tarihi gelişme içinde değerlendirme belirleyicidir.
Bu bağlamda Nâzım Hikmet'in değerlendirilmesinde önce onun doğrudan siyasi sorunlarla ilgilenen siyasi yazı, makale vb.nin çok sınırlı olduğu bilinmelidir. Şimdiye kadar yayınlanmış olanların önemli bölümü onun Türkiye'de legal basında takma isimlerle yayınlanmış olan kimi yazıları ve yurtdışında da yapılmış kimi mülakatlar vb.dir. (Onun örneğin 1951'de Sovyetler Birliği'ne gittikten sonraki dönemde TKP /MK üyesi olarak MK toplantılarına sunduğu yazılar, toplantılarda yaptığı katkılar vb., bunun yanında TKP yayın organları, bu arada TKP'nin sesi radyosu için yazıları vb. konusunda durum açık değildir.) Hal böyle olduğu içindir ki, onun siyasi kişiliği değerlendirilirken şiirlerinde, oyunlarında vb. söylediklerine; değişik insanların tanıklıklarına ve değerlendirmelerine (örneğin Hikmet Kıvılcımlı, K. Tahir, Vâlâ Nureddin, H. İzzettin Dinamo, Şevket Süreyya Aydemir, Vera Tulyakova, Ekber Babbaev, Radi Fiş, Aziz Nesin, Mehmet Fuat, Asım Bezirci vb.) de dayanılmak zorundadır. Ve bu dayanmalarda dikkatli olunmak zorundadır. Çünkü birincisi anılarda anı yazarlarının kendi lehlerine yanılma payı oldukça büyüktür, ikincisi değerlendirmelerde de tabii ki değerlendirmeyi yapanın siyasi yaklaşımları önemli, bir çok halde belirleyici rol oynamaktadır. Örneğin Şevket Süreyya Aydemir için Nâzım Hikmet'i kemalist rejimle uzlaştırmak, barıştırmak -onun kendi kendisini de temize çıkarmak için- belirleyici önemdedir. Onun Nâzım Hikmet'i hep bu bakış açısıyla değerlendireceği açıktır. Mehmet Fuat'ın Nâzım Hikmet'i mümkün olduğunca anti-Stalinist göstermesi, onu burjuvazi için kabul edilebilir hale getirmeye çalışması, onun siyasi yaklaşımına uygun tavırdır vb.

► Nâzım Hikmet'in ilk gençliğindeki siyasi kişiliğinin belirleyici özelliği Türk milliyetçiliğidir.
Sanata girişi mistik yaklaşımlarla ve milliyetçi tavırlarla olur.
Nâzım Hikmet'in henüz çocukluktan delikanlılığa geçtiği bu ilk döneminin bu özelliğini Nâzım Hikmet bizzat kendisi çeşitli konuşmalarında tespit ediyor. Bu dönemin mistik / şoven tavırlarını adlandırıyor. Nâzım Hikmet'in bu erken dönemi -19 yaşına kadar olan dönemi-, hem içerik hem biçim açısından eskinin devamı olan ve onun bütün eserinde belirleyici olmayan bir dönemdir.
Bu dönemi Nâzım Hikmet'in hayatında belirleyici bir dönemmiş gibi göstermek, onu sahiplenmek isteyen burjuvazinin tavrıdır ancak.
Bu dönemle ilgili olarak, Birinci Dünya Savaşı ertesinde bugünkü Türkiye topraklarının da önemli bölümünün işgal altında olduğu ve Türk milliyetçiliğinin aynı zamanda -ve hatta öncelikle- emperyalizme karşı bağımsızlıkçılık tavrı olduğu unutulmamalıdır.
0Nâzım Hikmet sosyalistlerle karşılaştığı ve sosyalist eserlerle temasa geldiği anlardan itibaren hızlı bir dönüşüme uğrar, sosyalizme-komünizme sempati duymaya başlar. Kendini sosyalist-komünist olarak görür ve eğitmeye yönelir. Eğitimini KUTV'de görür.

Nazım Hikmet► Nâzım Hikmet kendisini Bolşevik Parti'nin iktidarda olduğu Moskova'ya ilk kez gittiği 19. yaşından itibaren bütün hayatı boyunca komünist olarak değerlendirir. Bunu açıkça ilan eder; burjuvazinin bütün uzlaşma satın alma girişimlerini boşa çıkartır ve "yürekten bağlandığı" komünizm davası için ölümü bile göze alır. Ömrünün 13 yılını hapiste geçirir. Ve fakat "sol memenin altındaki cevahiri kararmaz ."


"Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler" şiirinde şöyle yazar:

"HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER
Dünyadan memleketinden insandan
umudun kesik değil diye
ipe çekilmeyip de
atılırsan içeriye
yatarsan on yıl on beş yıl
daha da yatacağından başka
sallansaydım ipin ucunda
bir bayrak gibi keşke
demeyeceksin
yaşamakta ayak direyeceksin.
Belki bahtiyarlık değildir artık
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak.
İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin
kuyunun dibindeki taş gibi
fakat öbür tarafın
öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına
sen ürpermelisin içerde
dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.
İçerde mektup beklemek
yanık türkü söylemek bir de
bir de gözünü tavana dikip sabahlamak
tatlıdır ama tehlikelidir.
Tıraştan tıraşa yüzüne bak
unut yaşını
koru kendini bitten
bir de bahar akşamlarından.
bir de ekmeği
son lokmasına dek yemeyi
bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.
Bir de kim bilir
sevdiğin kadın seni sevmez olur
ufak iş deme
yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir
içerdeki adama.
İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena
dağları deryaları düşünmek iyi
durup dinlenmeden okumayı yazmayı
bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana
bir de ayna dökmeyi.
Yani içerde on yıl on beş yıl
daha da fazlası hattâ
geçirilmez değil
geçirilir
kararmasın yeter ki
sol memenin altındaki cevahir.

[Mayıs 1949]"
(Nâzım Hikmet, Şiirler 4, sayfa 190-191)

Nâzım Hikmet'in "paşa torunluğu" ve "mistik / şoven Türk şairliğinden" işçi sınıfının ve ezilenlerin komünist sanatçısı olma yolculuğunun başında iken yaptığı nefis muhasebesini şöyle yapmıştır:

"Oturdum Batum'da Fransa Otelinde, masanın başına. Ayakları, yalnız ayakları mı, her bir yanı oymalı, yaldızlı, girintili, çıkıntılı oval bir masa. Rokoko... Üsküdar'daki yalının misafir odasında da rokoko bir masa vardır... Ro-ko-ko... Karadeniz kıyısından Ankara'ya, sonra ordan Bolu'ya yaptığım otuz beş günlük, otuz beş yıllık yayan yolculukla, öğretmenlik ettiğim kasaba, kısacası, uzun lafın kısası, İstanbullu paşazadenin, daha doğrusu paşa torununun, Anadoluyla tanışması, bu kere de Batum'da Fransa otelinde rokoko masanın üstünde duruyor, yırtık, kirli, kanlı bir yazma gibi serilmiş rokoko masanın üstüne... Bakıyorum, ağlamak geliyor içimden. Bakıyorum, utanıyorum yine Üsküdar'daki yalıdan. Karar ver oğlum, diyorum kendi kendime karar ver... Karar verildi. Ölmek var, dönmek yok. Dur acele etme oğlum. Koyalım soruları da şu masanın üstüne, Anadolunun yanı başına. Neyini verebilirsin? Ne verebilirsin? Her şeyimi, her şeyi... Hürriyetini? Evet! Hapisanelerde kaç yıl yatabilirsin bu uğurda?... Gerekirse ömrüm boyunca. İyi ama, sen kadınları seversin, yiyip, içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa'yı, Asya'yı, Amerika'yı, Afrika'yı dolaşabilmek için can atıyorsun. Anadoluyu Batum'daki rokoko masanın üstünde bırakıp da Tiflis'ten Kars'a ordan da Ankara'ya döndün mü, beş altı yıla kalmaz mebus olursun, bakan olursun, kadın, yemek içmek, sanat, dünya... Bırak! Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim. Peki, asılmak da var, boğulmak da komünist olursan, diye sormadın mı kendi kendine Batum'da? Sordum. Öldürülmekten korkuyor musun? diye sordum. Korkmuyorum, dedim. Birden düşünmeden mi? Hayır. Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı. Sonra sakatlığa, topallığa, sağırlığa razı mısın bu uğurda? diye sordum. Verem illetine, yürek hastalıklarına, körlüğe? Körlük mü?... Körlük... Dur, hiç düşünmemiştim kör de olunabileceğini bu uğurda. Kalktım. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Dolaştım odanın içinde... Eşyaları ellerimle yoklayarak, kapalı gözlerimin karanlığında odayı dolaştım. İki kere tökezlenip yere kapandım. Ama gözlerimi açmadım... Sonra masanın başında durdum. Gözlerimi açtım. Razıyım körlüğe de... biraz çocukça, belki de biraz komik... Ama doğrusu bu. Ne kitaplardan, ne ağız propagandasıyla, ne de sosyal durumum yüzünden geldim geldiğim yere... Beni geldiğim yere Anadolu getirdi. Kıyısından şöyle bir üstünkörü seyrettiğim Anadolu. Yüreğim getirdi beni geldiğim yere... İşte böyle..."
(Emin Karaca, Sevdalınız Komünisttir, sayfa 30-32)

► Nâzım Hikmet'in bilinen az sayıdaki açık siyasi yazılarından birinde o açıkça 1936 Anayasasını ve proleter demokrasiyi savunur.
(Bkz. Yeni Ana Kanun Dolayısıyla Sovyet Demokrasisi... 1936 Selamet Matbaası;
Nâzım Hikmet, Bütün Eserler cilt 8, Sofya, sayfa 234-247;
... birikim sayı 155, Sezai Sağıroğlu'nun "Nâzım Hikmet, Akıntıya Kürek Çeken Bir Komünist" yazısı)
Nâzım Hikmet 1936 Sovyetler Birliği Anayasası'nı şöyle değerlendirmektedir:
"Bu suretle görüyoruz ki, yeni ana kanunun birinci faslı Sovyetlerde Sosyalizm prenspilerinden, isteklerinden ric'at edildiğini değil, bilâkis Sovyetlerde Sosyalizmin zaferini ilân ve tespit etmektedir."
Bunları yazan Nâzım Hikmet aynı dönemde resmi TKP tarafından "Troçkist", "dönek", "hain" ilan edilmiş olan kişidir!

►Nâzım Hikmet, sanat, edebiyat üzerine yazılarında açıkça marksist -leninist sanat anlayışını savunur.
(Bkz. Güney / yurtdışı sayıları, sayı 12, Nâzım Hikmet'in sanat anlayışı üzerine kısaca... ve bu yazımız)

► Nâzım Hikmet'in Lenin'in, Stalin'in önderliğindeki Sovyetler Birliği'ne, orada inşa edilmeye çalışılan sosyalizme karşı tavrı komünistçedir; Sovyetler Birliği'ni "kendi vatanı" olarak gören enternasyonalist bir tavıra sahiptir.
Nâzım Hikmet'in Sovyetler Birliği'nden Türkiye'ye geri dönüşünde yazdığı

"Veda" şiiri şöyledir:

"VEDA
SSSR-den 1924 senesinde ayrılırken
SSSR
gidiyoruz artık,
ver elini ver,
vedalaşalım!
Sevdik,
seviyoruz seni,
nasıl severse kurşun yaralı duvarların
Marks'ın resmini!
Mujiklerinin toprağı sevdiği kadar
sevdik
seviyoruz
seni!
Rusya!
917 tevellütlü Rusya!
Seni Kafkasya'dan
ta
Sibirya'ya
kadar yaya
dolaşmış gibi tanıyoruz!...
Hâlâ mataralarımızın dibinde
kaynar suyu var karlı istasyonlarının!
Rusya,
Lenin'in memleketi,
gördük sende nasıl kemale ermiş
şaha kalkan kütlelerin kudreti!...
Bugün şehirlerden uzak
raylarda uyuyan,
45 kişilik boş vagonlardan,
taze kan kokusu gibi yükseldi burnumuza,
919 kızıllarının neşesi!
Sesimizde bıyık burdu inkilabın en delikanlı çağı!
Sibirya rüzgârlarıyla haykırdık:
kurşun çarmıhına sanki biz çakmışız gibi
Kolçağı!
Senin 1 Mayıslarını gördük!
Uğultularla duyduk
kocaman bir çan gibi haykıran Kızıl Meydanı!
Kızıl başlı, tunç memeli komsomolkaların,
çıplak ayaklarıyla
kafamızda fır döndürdü Karmanyolu!
Rusya,
imtihana hazırlanan bir mektepli aşkıyla,
komünizm alfabesini okuyan Rusya!
Ey, kableltarih devrimizin penceresinden
herkesten önce burnunu çıkaran diyar!
Ey yalınayak
koşarak
mersedes motorlarını geçen memleket!
Biz de seninle gördük aynı yastıkta,
traktör ordularıyla dolu rüyalarını!
Seyyareden seyyareye köprü kuran
bir radyo gibi duyduk,
senin damarlarında vuran
elektrik aşkını!...
Kooperatiflerle dükkânların,
hükümet bankalarıyla hepmanların,
gırtlak gırtlağa kavgasını biliyoruz!
Ve diyoruz
sana:
Sular düşürdü seni nepe
korkma fakat
kaptandır er - ka - pe!
yüzeceksin!
Ve sanma ki durdun,
yüzüyorsun!...
Rusya!
Senden ayrılırken kafamızda,
Engels'in materyalizmi gibi ölmez
hatıralar
var!
SSSR
gidiyoruz artık,
ver elini ver
vedalaşalım!...

Moskova, 1924
(Nâzım Hikmet, Şiirler 8, sayfa 210 -212)


Lenin'in ölümü üzerine yazdığı "Ustamızın Ölümü" şiiri ise şöyledir:

"USTAMIZIN ÖLÜMÜ
Ses
Gelin,
kızıl tank taburları gibi dağları düzleyerek gelin!
Kömür, benzin, gaz kokusu yansın nefesinizde,
mavi işbaşı gömleklerinizi giyerek gelin!
Gelin,
sesinizde çınlatarak
siyah tuğla bacaların düdük sesini!
Gelin,
Aydınlıkçılar kadar sıkı ve sağlam gelin!
Bir haberim var size,
telgıraf direklerinin demir saçlarını titreten bir haber.
Fakat
en büyük tehlike,
en büyük keder,
kıramaz birbirine kenetlenen kolların zincirini,
kenetlenin!
Öldü Lenin!
Yankı
Yalan!
Yalan!
Yalan!
Kemiyetten keyfiyete atlayan
yığınların rehberi ölmez.
Öl-mez,
ölemez,
yüzyılların dönüm yerini en önde geçen adam.
Fırtınalarda feneri ilkönce seçen adam
nasıl yumar
ebediyen gözlerini?
Yalan!
Yalan! Yalan!
Yalan söylüyorsun ulan,
ebediyen duymamak olur mu hiç
Lenin'in sözlerini?
Yankının yankısı
Okuyun!
Okuyun haykırarak,
okuyun sesinizle demir çubukları kırarak,
okuyun lenin'den bir satır!
Öldü büyük ustamız,
öl-dü!...
Ölüm
protoplazmın ataletidir!
Fakat
bugün
her
proleter,
yarın
yarınki sınıfsız cemiyette her yeni doğan çocuk
bulacak kendi maddesinde Lenin'in şuurunu!
Öldü büyük ustamız,
öl-dü.
Lakin arkasında kolu bağlı bırakmadı bizi.
Bize sanatın sırrını öğretip öldü.
Tamamlayacağız
şaheserimizi!

1924"
(Nâzım Hikmet, Şiirler 8, sayfa 207-209)

► Nâzım Hikmet, 1922'den itibaren, yani 19 yaşından itibaren, yeni kurulmuş ve kurucu önderlerini kemalistlerin bir komplosunda yitirmiş olan ve Komintern'in üyesi olan TKP'nin üyesidir. Rusya'da bulunduğu sürece aynı zamanda RKP (B) -daha sonra SBKP (B) üyesidir. Kendini hep partili bir şair olarak kavramıştır. Bu bağlamda 1930'lu yılların ortalarında resmi TKP kaynaklı troçkist / kemalist / burjuva ajanı vb. suçlamaları ve TKP'den atıldığı ilanı vardır:
01920'li yılların sonlarında Türkiye'de adı var kendi yok TKP'yi canlandırmak amacıyla TKP'nin Komintern nezdindeki dış bürosuna rağmen bir TKP'nin kuruluşunun içinde yer almıştır.
Mehmet Fuat bu konuda, "Yeniden toparlanmak isteyen bazı yakın arkadaşları, Hamdi Şamilof başkanlığında yeni bir parti kurarlarken, onu zorlayarak parti sekreterliğine getirdiler. Böylece hiç istemediği halde gene siyasal bir görev yüklenmiş oldu." (Nâzım Hikmet, Mehmet Fuat, Adam Yayınları, İstanbul 2000, sayfa 88) diyor.
Nâzım Hikmet'i yalnızca bir şair / sanatçı olarak görüp göstermek isteyen, böylece burjuvazi için kabul edilebilir hale getirmek isteyen bir yaklaşımın ürünüdür bu tespit. Nâzım Hikmet burada "zorlanarak" siyasi görev yüklenen bir zavallı konumuna düşürülmektedir. Nâzım Hikmet'e yapılacak en büyük hakaretlerden, ayı dostluğundan biridir bu.

► Nâzım Hikmet'in resmi TKP dışında bir TKP'nin kuruluşu içinde yer alması, TKP'nin o andaki (Şefik Hüsnü) yönetiminin göstermeye çalıştığının aksine, Nâzım Hikmet açısından hiç bir şekilde "troçkizmin", Komünist Enternasyonal'e karşı bir tavrın vb. ifadesi değildir. Bunu ispatlar yeter belge ve tanıklık vardır. Nâzım Hikmet troçkist, dönek vb. ilan edilir, partiden atıldığı ilan edilir, teşhir edilir.
Bu girişimin sürdürülmesinin objektif olarak zaten güçsüz olan partiyi güçlendirecek yerde daha da zayıflattığını ve burjuvaziye yaradığını gördüğü noktada, Nâzım Hikmet TKP'nin resmi yöneticilerinden "kendinden yararlanılması"nı talep etmeye başlar.
Daha sonra TKP, önceden Nâzım Hikmet hakkında söylediklerinin hiçbir özeleştirisini yapmadan -en azından kamuoyuna bu yönde bir açıklama vb. yoktur- Nâzım Hikmet'e sahip çıkar.
Nâzım Hikmet 1951'de yeniden Sovyetler Birliği'ne kaçtıktan sonra, kooptasyon yoluyla önce TKP dış bürosu, sonra da TKP MK üyeliğine getirilir.
- Nâzım Hikmet aslında TKP'nin -Komintern tarafından da desteklenen- 1930'lu yıllardaki suçlamalarını hak etmeyen bir konumdadır. Resmi TKP'nin kendisi daha sonra Nâzım Hikmet konusunda oportunistçe -faydacı bir çizgi izlemiştir.
- Nâzım Hikmet'in siyasi kişiliğiyle ilgili olarak, onun komünist kimliğine gölge düşüren kimi önemli yanlışları vardır. Bunlar:
0 Nâzım Hikmet, gerek emperyalizme karşı tavrı, gerek Sovyetler Birliği konusunda tavrı, gerek Türkiye dışındaki devrimci hareketlere, ulusal kurtuluş hareketlerine karşı tavırları itibarıyla proleter enternasyonalisti bir konumdadır.
(Onun İspanya iç savaşı üzerine yazdığı şiirler, Hindistan, Çin devrimi üzerine yazdığı şiirler; savaşa karşı şiirleri vb. enternasyonalizm ruhunun en güzel örnekleridir.)
Ancak Kemalist diktatörlük altındaki genç TC'nin "iç" ulusal sorunları bağlamında Nâzım Hikmet bu sorunun önemini görmeyen ve yer yer açıkça Türk milliyetçisi konumları savunan bir tavra sahiptir. Bu noktada o, o günkü TKP'nin çizgisinin birebir savunucusu konumundadır.
TKP'nin Türkiye'de Ermeni ve Kürt sorununa yaklaşımı kabaca şöyle idi:
Türk egemenlerinin "tehcir" dedikleri olgu yok sayılıyordu; sorun en iyi halde dünya savaşında emperyalistlerin saldırısına uğrayan Osmanlı-Türk imparatorluğunun kendini savunma refleksi olarak görülüyordu.
TKP'nin ne 1920, ne 1926 programında, ne de bildiğimiz yayınlarında "tehcir"den söz edilmez.
Her ne kadar programlarda genel düzlemde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı savunuluyorsa da, Kürtlerin ezilen bir millet konumunda olduğu ve bu durumdan kaynaklanan hakları savunulmaz.
Genel tavır olarak takınılan ve kendi başına yanlış olmayan çeşitli milliyetlerden emekçilerin birliğini öne çıkaran tavır, ezen ulusun şovenizminin teşhiri ve ezilen ulusun ayrılma hakkının kayıtsız koşulsuz savunulması ile birleştirilmediği zaman, ve evet TC gibi çok uluslu ve fakat Türk ulusu dışında bir ulus tanımayan bir devlette ikinciye bağlı olarak yapılmadığı zaman ezen ulus şovenizminin pozisyonuyla birleşmektedir.
Nâzım Hikmet'in ne Ermeni "tehciri" ne de Kürt isyanları bağlamında yazdığı bir şiir, bildiğimiz takındığı bir özel tavır yoktur. Fakat TKP'nin bu isyanların tümünü emperyalizmin satın aldığı Kürt feodallerinin genç burjuva cumhuriyetine saldırısı, gerici ayaklanma vb. olarak değerlendirdiğini biliyoruz.
Nâzım Hikmet bir dizi şiirinde -örneğin Kurtuluş Savaşı Destanı'nda- emperyalizme karşı mücadeleden söz ederken o mücadelenin içinde çeşitli milliyetlerden emekçilerin omuz omuza yer aldığını çok güzel betimlemelerle, imgelerle ortaya koymaktadır. Fakat sonrası?
Son dönemlerinde Bedirxan'la yazışmalarından Türkiye'de Kürt ulusunun varlığından söz ettiğini biliyoruz. Burada da fakat yine emekçilerin birliğini öne çıkarma çabası içinde, Türk şovenizmine açık tavır, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ayrı devlet kurma hakkı olarak kayıtsız, koşulsuz savunulması yoktur.


Nâzım Hikmet Bedirxan'a yazdığı bir mektupta şöyle demektedir:

"... Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan tarihiyle, kültürüyle Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu'nun bir parçasında yaşar. Anadolu'nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu'nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının, sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri "Vurun Kürt uşağı namus günüdür!" diye başlar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketine tanımayı vadettikleri millet ve insan haklarını tanımadı, hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü. Bu devir, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması devridir. Bu inkârla bu uzlaşmanın aynı devirde başgöstermesi sadece bir rastlantı değildir. Bugün Türkiye Cumhuriyetini Orta ve Yakın Doğuda emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren Türk politikacıları Kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklara tanıdığı hakları bile Kürt milletine tanımıyor.
Türk ve kürt halklarının Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü Türk idarecilerini korkutuyor. Her iki millet kardeş milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti'nin tarafsız bir dış politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor. Gerçek Türk yurtseverleri Kürt kardeşlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için yaptığı kavgayı can ve gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek Kürt yurtseverleri de Türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor.
Anadolu'da yaşayan Türkler'le Kürtler'in arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle elele vererek halklarımızı daha kolayca ezmek istiyorlar. Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlere, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve milli haklarını inkâr edenlere, halkları birbirine düşürüp sırtlarından rahatça geçinenlere, emperyalizmin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır.
Ancak böyle bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir."

(Özgür Gelecek, Ocak 1989, aktaran, Mehmet Bayrak, ...Kürdoloji Belgeleri, Özge Yayınları, sayfa 530)

TKP'nin tümünde de var olan ve Komintern tarafından da sorgulanmayan bu tavırlar Nâzım Hikmet'in proleter enternasyonalisti tavırlarına gölge düşüren, onu bu bağlamda Türk milliyetçisi / şovenist konuma düşüren tavırlardır.
Nâzım Hikmet'in bu tavrının geri planında, Türkiye'de Kemalist Devrim'in ve kişi olarak da Mustafa Kemal'in olduğundan daha olumlu değerlendirilmesi yatmaktadır.
Kemalist devrim gerçekte Stalin'in belirttiği gibi "güdük antiemperyalist bir üst tabaka devrimidir", güdük antiemperyalist devrim, Türkiye'nin sömürgeleştirilmesi tehlikesi savuşturulduktan sonra rotasını emperyalist dünyanın bir parçası olarak kalma, onun bir parçası olarak gelişmeye çevirmiştir. Kemalist iktidar evet kendinden daha da gerici iç güçlerin -yer yer emperyalizmin de desteğindeki- saldırılarına karşı kendi iktidarını korumak ve sağlamlaştırmak için savaşmıştır. Fakat solundaki hiç bir güce de gelişme imkânı vermemiş, azgınca saldırmıştır.
Komünistlerin kemalist iktidara karşı tavrı, onu işçi-köylü devrimi ile devirmek için mücadele tavrı olmalıydı. Bu yer yer programatik olarak böyle tespit edilmesine rağmen, pratikte kemalist iktidara karşı uzlaşıcı, onun sol kuyruğu olunan bir siyaset izlendi. Kemalist iktidara karşı mücadele yerine, daha çok kemalist iktidarın kendisinden daha gericilere karşı korunması TKP'nin siyasetini belirleyen tavır oldu.
TKP programatik olarak işçi-köylü devriminin şartlarının olgunluğunu tespit etmesine rağmen, pratik tavrıyla -örneğin Kürt isyanlarındaki tavrı- hep kemalist burjuva iktidarı, emperyalist-feodal saldırılara karşı koruma ve ondan kapitalizmi geliştirmesini bekleme durumuna girdi.
Bunda kemalist Türkiye'nin uluslararası alanda, emperyalistlerin saldırı üssü olmasına izin vermeyen olumlu tavrı da kuşkusuz önemli rol oynadı.
Fakat hangi saiklerle olursa olsun kemalist iktidarın işçi-köylü düşmanı, devrim düşmanı yönü vurgulanıp ona karşı uzlaşmaz sınıf mücadelesinin örgütlenmesi yerine, onun giderek zayıflayan güdük antiemperyalist "inkilapçı" yanının öne çıkarılması yanlıştı, bu tavır TKP'yi adeta kemalist iktidarın kuyruğu haline getiriyordu.
Bu bağlamda Nâzım Hikmet'in 1938'de "orduyu" ve "donanmayı" isyana teşvikten yargılandığı sırada Mustafa Kemal'e yazdığı -ve ona uluştırılmayan- mektup, herhangi bir taktik oyun vb. değil, Nâzım Hikmet'in ve o günkü TKP'nin görüşlerini birebir yansıtan bir mektuptur. Kuşkusuz biraz şair duyarlılığı ile ajitasyon dili vardır. Ve fakat esas sorun savunulan özdür:
Mustafa Kemal inkılâpçıdır! O büyük inkılâplar yapmıştır! Ona karşı onun ordusunu isyana teşvik etmek komünistlerin aklının ucundan bile geçmez!!!

"Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek Katına
Türk ordusunu 'isyana teşvik' ettiğim iddiasıyla onbeş yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını "isyana teşvik etmekle" töhmetlendiriliyorum.
Türk inkılâbının ve senin adına and içerim ki suçsuzum.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam yurdumu seven bir yüreğim var.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Yurdumun ve inkılâpçı senin karşında alnım açıktır.
Yüksek askeri makamlar, devlet ve adâlet, küçük, bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılâp ve yurt haini değilim ki; bunu bir an olsun düşünebileyim.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felâketi ile alâkalandırmak istemezdim.
Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu "İnkılâp askerini isyana teşvik" damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.
Başvurabileceğim an inkılâpçı baş sensin.
Kemalizmden ve senden adalet istiyorum.
Türk inkılâbının ve senin başına
and içerim ki suçsuzum.
Nâzım Hikmet Ran"

(Emin Karaca, "Sevdalınız Komünisttir", s. 219-220)


Nâzım Hikmet'in buradaki tavrı bir komüniste yakışmayan, onun komünist kimliğinde leke olarak duran yanlış bir tavırdır. Kemalizme ve Kemal'e hayranlık derecesinde bir bağlılık söz konusudur burada.

► Nâzım Hikmet'in onun komünist siyasi kimliğine leke düşüren bir başka yanlışı Stalin konusunda ve SBKP'nin revizyonist yozlaşması konusundaki tavrıdır.
Nâzım Hikmet bütün dünya komünistleri gibi Stalin'i büyük bir komünist önder olarak değerlendiriyor, onu seviyor, bunu açıkça ilan etmekten çekinmiyordu.
1951'de Moskova'ya ayağını bastığında Stalin'den "beni yaratan" diye söz eden Nâzım Hikmet idi.
Stalin'in ölümü üzerine yazdığı şiirde söyledikleri bütün dünya komünistlerinin duygularını en güzel şekilde ifade ediyordu.


"5 MART 1953
İlkönce kim kime metin ol kardeşim-
diyecek,
ilkönce kim kime başsağlığı dileyecek?
Hepimizindi o,
hepimizindir
Yoldaşlarım,
acınızı duyuyorum,
sizin duyduğunuz gibi tıpkı,
aynı şiddetle.
Kardeşlerim,
hüngür hüngür ağlamak geliyor içimden,
tutuyorum kendimi sizin gibi tıpkı
aynı metanetle.
Seviyorum onu,
Marks'ı, Engels'i, Lenin'i, sevdiğim gibi
sevdiğiniz gibi,
aynı muhabbetle,
aynı hürmetle.
Yoksul esir halkımın dostuydu o.
-hangi halkın dostu değildi ki-
bütün emekçi insanlık
beyaz, siyah, sarı
baktı akıllı güzel gözlerine onun,
baktı hayranlıkla, hayretle:
orda aşikâne yollar
orda yollar apaydınlık
orda kurtuluş,
bahtiyarlık
her birine...
Halkımın savaş bayrağıdır o.
halkımın ölümü, göze alarak,
kaç kereler,
"Barış, bağımsızlık, hürriyet" sözleri yerine
yazdı iki hecelik adını onun
fabrika duvarlarına,
yazı tahtasına okulların
ve köy türkülerine.
Yoldaşlarım.
Sovyet insanları,
günler ağır
Onsuz geçilecek bu ağır günler
sarsıntısız, çatlaksız
ama onunla ve Lenin'le beraber
yani... partisiyle
yani... partisi başta
Bu parti eşi emsali görülmedik bir çeliktendir
Bu çeliğin adı:
boydan boya ömrünü vermek emrine halkın
boydan boya ömrünü vermek..."

(H. Yeşil, Stalin Eleştirileri Üzerine, Dönüşüm Yayınları, sayfa 183-185)

Daha sonra bilindiği gibi Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) 20. Parti Kongresinde egemenliği bütünüyle ele geçiren revizyonistler Marksizm-Leninizm'e -Marksizm-Leninizm'i ilerletme adına- cepheden saldırıya geçtiler. Bu saldırıda bütün dünyada Marksizm-Leninizm savunucusu olarak tanınan, sayılan, bütün dünyada burjuvazinin en nefret ettiği kişi olan Stalin'in kişi olarak "katil, cani, manyak" olarak gösterilip demonte edilmesi belirleyici bir rol oynuyordu. Saldırı Stalin'in partisi, zaferler kazanmış dünyanın en büyük komünist partisinin, Nâzım'ın bütün dünya komünistleri gibi kendi partisi olarak gördüğü SBKP'nin andaki önderleri tarafından getiriliyordu. Ve onlar bunu yaparken alçakça bir şekilde Sovyetler Birliği'nde yanlış bir biçimde gelişmiş olan, gerçekten de sosyalizme ters olan kişiye tapma kültüne karşı mücadele adına; yine karşı devrimin bastırılması mücadelesi içinde yapılmış olan kimi yanlışlıkları düzeltme adına yapıyorlardı. Gerek SBKP içinden gerekse bir çok Komünist Parti içinden bir çok komünist, revizyonist Kruşçef'in derdinin gerçekte yapılan kimi yanlışlıkları düzeltmek değil, Marksizm-Leninizm'i revizyondan geçirip emperyalizmle uzlaşmak, birleşmek olduğunu görmedi. 20. Parti Kongresi'nin Stalin'e yönelttiği alçakça saldırıları, sosyalizmin yolunun temizlenmesi için yapılan cesur bir özeleştiri olarak kavradı. (SBKP'nin 20. Kongresi, bütün dünyada tüm Komünist Partileri tarafından -bu arada ÇKP ve AEP tarafından da- Marksizm-Leninizm'in zafer kongresi olarak selamlandı.)
Nâzım Hikmet de böyle olanlardan biriydi.
20. Parti Kongresi üzerine yazdığı şiirde ve aynı dönemde yazdığı "Komünistlere Bir Çift Söz" şiirinde, Nâzım Hikmet 20. Parti Kongresi'nin adeta bir Lenin'e geri dönüş kongresi olarak gördüğünü ifade eder.


"YİRMİNCİ KONGRE
Yirminci Kongre'ye geldi Lenin,
gülüyordu mavi, badem gözleri.
Açılıştan önce girdi içeri.
Kürsünün dibindeki basamağa
oturdu ve başladı not almağa.
Farkında bile değil heykelinin.
Lenin'le aynı dam altında olmak,
duymak elimizde, ferahlıyarak,
akıllı elinin insanlığını.
Yirminci Kongre'ye geldi Lenin.
Sovyetler Birliği'nin üzerinde
ak bulutlar gibiydi tanyerinde
bereketli umutların yığını."

(Nâzım Hikmet, Şiirler 6, sayfa 73)


"KOMÜNİSTLERE BİR ÇİFT SÖZ
Komünistler bir çift sözüm var size:
ister devlet başında olun, ister zindanda,
ister sıra neferi, ister parti kâtibi,
Lenin girebilmeli, her zaman, her mekânda
işinize, evinize, bütün ömrünüze
kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi.
1956"

(Nâzım Hikmet, Şiirler 6, sayfa 74)

Bu tavır Nâzım Hikmet'in 20. Parti Kongresi'nde olanın aslında tam bir revizyonizm hakimiyeti olduğunu görüp kavramadığını gösteren, onu objektif olarak Kruşçef revizyonizmine övgüye götüren bir tavırdır. Fakat Nâzım Hikmet bu dönemde bu tavrında aslında (ÇKP ve AEP de dahil olmak üzere) Dünya Komünist Hareketi'nin genel tavrı içindedir.
Hemen ardından yazdığı "Hacı oğlu Salih" şiirinde, Sovyetler Birliği'nde karşıdevrim-devrim çatışmasında suçsuz yere mahkûm edilen bir dizi komünistin de itibarının iade edilmesini sevinçle karşıladığını gösteren bir tavır içindedir. Kişiye tapmaya karşı mücadele, haksız yere mahkûm edilmiş komünistlerin itibarının iadesi vb.nin gerçekte Marksizm-Leninizm'e genel saldırının bir maskesi olduğunu görmemektedir.


"HACI OĞLU SALİH
Hacı oğlu Salih memleketimdendi,
Karadeniz'den.
Kocaman gözlü, kocaman burunluydu,
dazlaktı.
Komünistti on dokuzdan.
Dövüştü,
hapse düştü,
yattı Ankara'da, Kırşehir'de.
Sonra geçti bu yana,
yani ikinci vatana.
Baytardı. Kirofabat köylerinde hasta keçilere baktı.
Yıllar, eğrilen bir yün ipliği gibi aktı
namuslu, çalışkan parmaklarından.
Sonra, 49'da, Moskova'da, Martın onuncu gecesi,
oturmuş, Engels'i okuyordu,
geldiler, götürdüler,
sürdüler Altay Bucağına.
Ne bir dağ devrildi içinde,
hattâ ne bir toprak parçası kaydı.
Yalnız, inme indi sağına,
altmış yedi yaşındaydı.
Altı yıl, Hacı oğlu Salih
kutladı İnkılâbın yıldönümünü
tel örgüler ve kurt köpekleriyle çevrili.
Ve öldü bir bahar günü
elli kişilik barakasında.
Bu akşam Moskova'da bayram eyledik,
kutladık İnkılâbın yıldönümünü:
Dolaştı türkü söyleyerek meydanları Marks
Engels
Lenin
ve Temize çıkma kâadı Salih'in...

Moskova, 1956"
(Nâzım Hikmet, Şiirler 6, sayfa 75-76)

1961 Ekim'inde yapılan SBKP 22. Parti Kongresi'nde, bu kez "gizli rapor"larda vb. değil açıkça alınan bir kongre kararında Stalin "ciddi bir şekilde Lenin'in vasiyetini çiğnemiş, iktidarı kötüye kullanmış, namuslu sovyet insanlarına karşı kitlesel biçimde şiddet uygulamış ve kişiye tapmayı körüklemiş" olmakla suçlanıyor, ve tabutunun V.I. Lenin'in mozolesinde tutulması doğru değildir kararı alınıyordu. Nâzım Hikmet bu dönemde yazdığı bir şiirde şöyle diyordu:

"taştandı tunçtandı alçıdandı kâattandı iki santimden yedi metreye kadar
taştan tunçtan alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik şehrin bütün meydanlarında
parklarda ağaçlarımızın üstündeydi taştan tunçtan alçıdan ve kâattan gölgesi
taştan tunçtan alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın
odalarımızda taştan tunçtan alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik
yok oldu bir sabah
yok oldu çizmesi meydanlardan
gölgesi ağaçlarımızın üstünden
çorbamızdan bıyığı
odalarımızdan gözleri
ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce ton taşın
tuncun alçının ve kâadın.

13.12.961, Moskova"
(Nâzım Hikmet, Şiirler 7, sayfa 105)


Bu şiir kuşkusuz kişinin putlaştırılmasına karşı çıktığı noktada önemli bir yanlışa tavır takınmaktadır. Ancak Nâzım Hikmet'in bu şiiri Stalin'e saldırıyla, Marksizm-Leninizm'e saldırının aslında üstüste bindiği, özdeşleştiği bir ortamda, Marksizm-Leninizm'e saldırının "kişiye tapmaya karşı mücadele" maskesi ardında gizlendiği bir ortamda, objektif olarak modern revizyonizmin Stalin'in şahsına -kişiye tapmaya- karşı kampanyayla birleştirdiği Marksizm-Leninizm'e saldırının bir parçası, onun bir silahı olarak işlev görmüştür, bu gün görmektedir.
Bugün buna ek olarak tabii bu şiir, Nâzım Hikmet'i burjuvaziyle barıştırmanın da önemli araçlarından biridir. Nâzım Hikmet eserleri içinde, Nâzım Hikmet'in Stalin'i öven şiirinin yer almaması, -bu şiirin yer aldığı biyografilerde de şiirin tümünün yer almaması, tam da Stalin'in isminin aslında "barış, bağımsızlık, hürriyet" sözcükleriyle özdeşleştiği söylenen dizelerin atlanması (Bkz. Sevdalınız Komünisttir, sayfa 256, 257 ve Mehmet Fuat, sayfa 594-595) buna karşı fakat ismi bile olmayan anti-Stalinist şiirin yer alması tesadüf değildir.
Aynı şekilde Hacıoğlu Salih şiiri de bir yönüyle gerçek bir yanlışa karşı yönelmektedir. Evet, karşıdevrimin bastırılması mücadelesinde mutlaka yanlışlar da yapılmış, deyim yerindeyse kurunun yanında yaş da yanmıştır. Burada Nâzım Hikmet'in tavrı açısından sorun, neden 20. Parti Kongresi'nden sonra sorusunda yatmaktadır. Hacıoğlu Salih'i Nâzım önceden de tanıyordu! Stalin'in taştan, tunçtan, kâattan çizmeleri şehrin bütün meydanlarında 20. Parti Kongresi'nden önce de vardı! Gerçek komünist tavır, yanlışlara görüldüğü anda karşı çıkılmasıdır! Herhangi bir otorite çıkıp "bu yanlıştır" dedikten sonra o koroya katılmak, en iyi halde artçıların yapacağı iştir, öncülerin, komünistlerin değil!
(Bu bağlamda , Mehmet Fuat'ın Nâzım Hikmet kitabında Nâzım Hikmet'in Moskova'ya 1951'de gelişinin hemen ertesinde aşırı Stalin övgüsünden duyduğu rahatsızlığı çeşitli kişilere ve çeşitli vesilelerle dile getirdiği, bunu bizzat Stalin'in önünde açmasından korkulduğu için onun Stalin'le görüştürülmediği içerikli bir bilgi veriliyor. Bkz. 584 / 585... Bunun doğru olması halinde de kişiye tapmaya karşı açıktan tavır takınan şiirin 22. Parti Kongresi'nden sonra yazılmış olduğu olgusu değişmez.)
Kaldı ki, komünistler o dönemde Stalin'e, onun şahsında yaratılan kişiye tapmaya karşı mücadelenin gerçekte revizyonizmin üzerini örten bir perde olduğunu görmek, bu perdeyi çekip atmak görevine sahiptiler. Nâzım Hikmet'in bunu beceremediği, objektif olarak bu bağlamda revizyonist koronun bir parçası olduğu olgudur.
SBKP'nin 20. Parti Kongresi ertesinde, özellikle de 1960'dan itibaren SBKP'nin çok açık bazı revizyonist tezlerine karşı ÇKP'nin ve AEP'nin bir mücadele yürüttüğünü biliyoruz. Bütün ağır hata ve eksikliklerine rağmen bu mücadele devrimci Marksizm'in modern revizyonizme karşı savunulması mücadelesi idi.
Nâzım Hikmet bu mücadele fazla derinleşmeden -Haziran 1963'te- öldü.
Yaşamının son yıllarında Uluslararası Komünist Hareket içinde yürüyen polemikler hakkında olumlu veya olumsuz açık bir tavrını bilmiyoruz.
Ancak partisi TKP'nin bu mücadelede hep modern revizyonizmin saflarında yer aldığını biliyoruz.
Nâzım'ın son yıllarında TKP içindeki etkinliği konusunda çeşitli değişik kaynaklar, TKP içinde yönetimi elinde tutan revizyonistlerin ona fazla güvenmediklerini -Nâzım Hikmet'i fakat kullandıklarını, Nâzım Hikmet'in de bu durumdan -kendini parti askeri bir şair olarak görmekte, geçmişteki ayrı parti kurmanın başına getirdiği belaların da deneyimiyle "parti disiplini" dediği şeyi çok önemli görmektedir- onun da zaten partide belirleyici olmak gibi bir iddiası olmadığını göstermektedir.
Bu konuda Emin Karaca, Tacettin Karan'ın tanıklığını şöyle aktarıyor:
"O yıllardaki Nâzım Hikmet'in parti anlayışının bir tanığı var günümüzde. Yukarılarda sözünü ettiğimiz Paris'e geldiğinde onu da Sovyetler Birliği'ne götürmek için ikna etmeye çalıştığı Tacettin Karan. Paris'e gelişlerinden birinde oturup tartışıyorlar. Tacettin Karan'ın henüz yayımlanmayan el yazılı notlarından aktarmak istiyorum. Uzun konuşmalarının bir yerinde Tacettin Karan şunları söylüyor kendisine:


"Bak abi! Bizim Partinin mazisini pek bilmem. Onu incelemek için de doküman bulamadım. Kulaktan dolma, çoğu uydurma malumata dayanarak parti hakkında bir hüküm vermek istemem. (...) Şefik Hüsnü'nün vatana dönmeden önce Komintern'de partiyi temsil etmek için, senin de yakın(!) arkadaşın olan Lâz İsmail'i tayin etmesinden bu yana, bu alçak herifin yaptıklarını, canlı şahitler sayesinde biliyorum. Fakat, kusura bakma abi, sen nasıl hâlâ o adamla yan yana gelebiliyorsun? (...) Üstelik onu şefiniz, genel sekreteriniz olarak kabulleniyorsunuz?
- Peki sen ne yapardın bizim yerimizde olsaydın?
- Vururdum p...'i hiç gözümü kırpmadan!
- öyle şey olur mu evladım! Bu bizim prensiplerimize uymaz. Parti disiplinine çok aykırıdır senin dediğin!
- Vay canına! Arkadaşlarını dışlama için, onlara casus demek, Sibirya'ya sürdürmek, binbir işkence ve kahır içinde ölmelerine sebep olmak sizin prensiplerinize uyuyor mu yani?
- Oğlum dikkat et, herkesle böyle konuşma! Her şeyden evvel bir parti var. Bir disiplini var o partinin."
Sonunda Tacettin Karan'ı ikna edip götüremez Sovyetler Birliği'ne Nâzım Hikmet..."

(Emin, Karaca, Sevdalınız Komünisttir, sayfa 272-274)

Yine de kendisine karşı uygulanan -onu mümkün olduğunca parti işlerinden dışlamaya çalışan tavırlardan rahatsızlığını dile getirmektedir Nâzım Hikmet. Mehmet Fuat şöyle aktarıyor:
"İçerde dışarda izlenmekte olduğunu, davranışlarının denetlendiğini ya açık açık gördü, ya da kuşkulandı. Birtakım şeylere ise hiç akıl erdiremedi.
Örnekse 1961 Ekiminde yapılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi XXII. Kongresi'ni izlemeye çağrılmamıştı. Arkadaşı İsmail Bilen'e kongreyi izlemek istediğini belirtmiş, Merkez Komitesi'nin buna izin vermediği yanıtını almıştı. Neden izin vermediklerine bir türlü aklı ermiyordu.
Kongreden birkaç hafta sonra Sovyet Komünist Partisi Merkez Komitesi üyelerinden biriyle karşılaştı. Kongrelere katılmasına neden izin vermediklerini öğrenmek istediğini söyleyince çok şaşırdı adam:
"Biz İsmail Bilen'e sizi kongrelerimize getirmesini hep söyleriz. O da her zaman sizin hasta yattığınızı, kongreye katılacak durumda olmadığınızı açıklayarak özür diler. Bu kez de hasta olduğunuzu sanıyorduk."
Çok eski bir arkadaşının onu gözlerden uzak tutmak için oynadığı bu oyun inanılır şey değildi. Bunu yapan bir insan kim bilir daha neler yapabilirdi? Çok üzüldü şair. 1961'den sonra Sovyet Komünist Partisi'yle, araya İsmail Bilen'i sokmadan, doğrudan ilişki kurmaya özen gösterdi."
(Mehmet Fuat, sayfa 670-671)
Nâzım Hikmet, Sovyeler Birliği'nde bir şeylerin iyi gitmediğini, özellikle bürokratizmin, adam kayırmacılığın vb. sosyalizmin temelini oyduğunu sanatçı duyarlılığı ile sezinlemiş, ve bunu eserine de yansıtmıştır. 1957'de yazdığı "İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu" isimli oyun, Sovyetler Birliği'nde gelişen bürokratizmin ve revizyonizmin alay dolu, sert bir eleştirisidir. Onun bu oyunda Sovyetler Birliği'ndeki bürokratizm-revizyonizme getirdiği eleştiri, onun mensubu olduğu TKP'nin tavrından değişik, çok ileri bir tavırdır.
Nâzım Hikmet'in siyasi kişiliğinin genel değerlendirmesinde, onun yanlış pozisyonları bağlamında onun yaşadığı dönemde genelde Uluslararası Komünist Hareketi'nin, özelde onun mensubu olduğu TKP'nin pozisyonlarının ne olduğuna da bakmak gerekir; bunun yanında onun bu yanlış pozisyonlarının marksist-leninist bir eleştirinin konusu olup olmadığına ve onun bu eleştirilere karşı tavrının ne olduğuna bakmak gerekir.
İkinci olarak Nâzım Hikmet'in siyasi kişiliğinin değerlendirilmesinde, o bir TKP'li olmasına rağmen, TKP neyse Nâzım Hikmet de odur kolaycılığına kaçılmamalıdır. Çünkü Nâzım Hikmet hiç bir dönemde TKP'nin siyasetinde -belki kendisinin kurulmasında yer aldığı ve Genel Sekreter seçildiği 1929 muhalif TKP'si dışında- belirleyici olmamıştır.
Nâzım Hikmet'in Kemalizme hayırhah yaklaşımı, Türkiye'de milli mesele konusunda Türk milliyetçisi pozisyonları, sadece ona ait olan yanlışlar değildir. TKP ve Komintern de bu bağlamda Nâzım Hikmet'in konumundadır. Ve bildiğimiz kadarıyla -İbrahim Kaypakkaya'ya gelene dek- bu pozisyonların esasta marksist-leninist bakış açısından bir eleştirisi yoktur.
Hayatının son döneminde modern revizyonizmin gelişmesine -bunu sezinleyip yer yer eleştirmesine rağmen- yeterli bir mücadele yürütmemesi, yer yer objektif olarak modern revizyonizmin zaferine katkıda bulunan tavırlar içine girmesi, önemli yanlışlar, sapmalar, onun komünist kimliğinde önemli lekelerdir.

 



 
viagra online cheap