Ana Sayfa Sayılar Güney 20 Nazım Hik­met şi­iri­nin bi­çim­sel özel­lik­le­ri
Nazım Hik­met şi­iri­nin bi­çim­sel özel­lik­le­ri PDF Yazdır e-Posta
Makale İçeriği
Nazım Hik­met şi­iri­nin bi­çim­sel özel­lik­le­ri
SA­NAT­TA İÇE­RİK VE Bİ­ÇİM
NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİ­NİN İÇE­Rİ­Ğİ
ÖN­CE Şİ­İR
NA­ZIM­LA Şİ­İR ARA­SIN­DA­Kİ AY­RI­LIK­LAR
A. ÖL­ÇÜ (VE­ZİN)
B. UYAK (KA­Fİ­YE)
C. NA­ZIM Bİ­Çİ­Mİ
Na­zım Hik­met’in Ru­ba­ile­ri
NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİN­DE Rİ­TİM
NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİN­DE Lİ­RİZM
NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİ­NİN Dİ­Lİ VE ÜS­LU­BU
Tüm Sayfalar

nâzım bizimdir!

Şi­ir de­di­ğin şe­yin şek­li, es­ki Yu­nan ma­bet­le­ri gi­bi pü­rüz­süz, süs­süz, şa­ta­fat­sız, ay­dın­lık ve muh­te­va­yı en iyi su­ret­te ve­re­bi­lir, be­lir­te­bi­lir ol­ma­lı  - NA­ZIM HİK­MET

Nazım HikmetGİ­RİŞ
Her ya­za­rın, oza­nın, res­sa­mın, yon­tu­cu­nun (hey­kel­ci), si­ne­ma ya­pım­cı­sı­nın ya­şa­mı, ya­şam­dan edin­di­ği dü­şün­ce­le­ri, dün­ya gö­rü­şü, –kı­sa­ca– sı­nıf sa­va­şı­mın­da tut­tu­ğu yer ile ya­pıt­la­rı ara­sın­da bir ko­şut­luk (pa­ra­lel­lik) var­dır. O ge­rek ken­di ya­şa­mın­dan, ge­rek­se –ge­nel ola­rak– ya­şa­mın bü­tü­nün­den al­gı­la­dık­la­rı­nı, kav­ra­dık­la­rı­nı, bu al­gı­la­ma ve kav­ra­yış so­nun­da ulaş­tı­ğı dün­ya gö­rü­şü ve sı­nıf sa­va­şı­mın­da tut­tu­ğu yer doğ­rul­tu­sun­da, fa­kat bir sa­nat po­ta­sı için­de sü­rek­li yo­ğu­rur. Po­ta­da onun göz­lem­le­ri, bil­gi­le­ri, kül­tü­rü vb. de var­dır. Ama yi­ne de po­ta­da­ki en can­lı, en be­lir­le­yi­ci öğe onun dün­ya gö­rü­şü­dür, sı­nıf sa­va­şı­mın­da tut­tu­ğu yan­dır.
Bu yo­ğur­ma sı­ra­sın­da sa­nat­çı san­ki bir es­ri­me için­de­dir. İçi dı­şı sev­gi do­lu­dur, umut do­lu­dur; öf­ke, kin yük­lü­dür. So­nun­da or­ta­ya kan ter için­de bir ede­bi­yat ürü­nü, bir re­sim, bir yon­tu, bir mü­zik par­ça­sı, bir si­ne­ma ya­pı­tı çı­kar.
Ne­den böy­le­dir bu? Ne­den bir sa­nat ya­pı­tın­da onun ya­ra­tı­cı­sı­nı, o ya­ra­tı­cı­nın ka­fa­sı­nın için­de­ki­le­ri de gö­rü­rüz? Sa­nat­çı ken­di­ni çev­re­sin­den ya­lı­tan bir va­zo­da, bir se­ra­da, bir şa­to­da de­ğil­dir de on­dan. İçin­de ken­di­nin de yer al­dı­ğı gü­rül gü­rül akıp du­ran ko­ca­man bir ya­şam var­dır or­ta yer­de. Hak­sız­lık­la­rı, sö­mü­rü­sü sür­gü­nü, iyi­lik­le­ri yi­ğit­lik­le­ri ile akıp gi­den bir ya­şam… Sa­nat­çı iş­te o ya­şa­mın için­de­dir. İşi de bi­ze onu an­lat­mak­tır. An­cak onu an­lat­mak, ser­gi­le­mek sa­nat­çı­nın ilk işi­dir. Us­ta sa­nat­çı­lar bu­nun­la kal­maz­lar, bi­ze ya­şa­mın di­ya­lek­ti­ği­ni de kav­ra­tır­lar. Gü­zel bir ya­şa­mın düş­le­ri­ni, dü­şün­ce­le­ri­ni aşı­lar­lar. Da­ha iyi bir ya­şa­mın yol­la­rı­nı gös­te­rir­ler. Öy­le­si bir ya­şa­ma ulaş­mak için is­tek uyan­dı­rır­lar içi­miz­de. Bu is­te­ği ey­le­me dö­nüş­tür­me­de di­renç ve­rir­ler, güç ka­tar­lar bi­ze. Yer­yü­zü­nün en bü­yük hak­sız­lı­ğı, en bü­yük al­çak­lı­ğı olan sö­mü­rü­ye kar­şı bi­zi da­ha sa­vaş­kan ya­par­lar.
Bir ya­zar ya da bir ozan ya­şam­la sım­sı­kı bir bağ için­de­dir. Duy­gu­la­rı­nı, et­ki­le­şi­mi­ni, dü­şün­ce­le­ri­ni, dav­ra­nış bi­çim­le­ri­ni, her şe­yi­ni on­dan alır. Bu da onun ya­şa­mı ile ya­pıt­la­rı­nın bü­tün­leş­me­si de­mek­tir. Na­zım Us­ta’nın de­yi­miy­le “Şa­ir, şi­ir ya­zar­ken baş­ka şah­si­yet, ko­nu­şur­ken ve­ya kav­ga eder­ken baş­ka şah­si­yet de­ğil­dir. Şa­ir bu­lut­lar­da uç­tu­ğu­nu veh­me­den (sa­nan / Faz­lı Ka­ra­ğı­lı - FK) de­je­ne­re (soy­suz, yoz / FK) de­ğil, ha­ya­tın için­de, ha­ya­tı teş­ki­lat­lan­dı­ran bir va­tan­daş­tır.” (“Ya­şa­mı ve Ya­pıt­la­rıy­la Na­zım Hik­met”, Ek­ber Ba­ba­yef, Cem Ya­yı­ne­vi 1976, s. 141)
Ama bir ozan, bir öy­kü, bir ro­man ya­za­rı ya­şa­mı ya da çö­züm­le­di­ği bir ya­şam par­ça­sı­nı ol­du­ğu gi­bi ak­tar­maz bi­ze. Öy­le ol­say­dı, söz­ge­li­mi, mah­ke­me tu­ta­nak­la­rı­nın en iyi ro­man ya da en iyi öy­kü ol­ma­sı ge­rek­mez miy­di? Öy­le ya, ne­ler yok­tur ki o tu­ta­nak­lar­da… Aşk, hır­sız­lık, ca­na kıy­ma, ya­lan do­lan… Hem de ta­nık­lı ta­pık­lı. Ama kim­se o tu­ta­nak­la­rı alıp ro­man, öy­kü di­ye oku­maz. Çün­kü bir ro­man­cı ya da öy­kü­cü yan­sıt­ma­sı­na yan­sı­tır ya­şa­mı, ama on­dan ayık­la­ma­lar da ya­par, ken­din­den kat­kı­lar da ka­tar. En önem­li­si de, çö­züm­le­di­ği ola­ya bir doğ­rul­tu ve­rir. Oku­ru dü­şün­dü­ren, et­ki­le­yen, de­ğiş­ti­ren, ge­liş­ti­ren de iş­te bu doğ­rul­tu­dur.
Söy­le­dik­le­ri­miz öte­ki sa­nat­lar için de, ör­ne­ğin re­sim için de ge­çer­li­dir. Res­sam bir do­ğa par­ça­sı­nı, bir can­lı­yı, bir nes­ne­yi ol­du­ğu gi­bi kon­dur­maz tu­a­li­ne. Bu­nu ya­pan fo­toğ­raf­tır. Oy­sa res­sam fo­toğ­raf­çı­nın yap­tı­ğı işi yap­maz. O da tıp­kı bir ozan, bir ro­man­cı, bir öy­kü­cü gi­bi ayık­la­ma­cı­dır. Kop­ya­cı de­ğil­dir.
Ha­ni bir öy­kü var­dır:
Ada­mın bi­ri, tar­la­da­ki bir ağa­cın kar­şı­sı­na geç­miş, ağa­cın res­mi­ni yap­ma­ya baş­la­mış. Kuş­lar­la yük­lüy­müş ağaç. Adam çiz­miş et­miş, bo­ya­mış; so­nun­da bi­tir­miş res­mi­ni. Öy­le­si­ne ben­zet­miş ki res­mi­ni tar­la­da­ki ağa­ca, so­nun­da kuş­lar tar­la­da­ki ağaç­tan kalk­mış­lar, ada­mın res­min­de­ki ağa­ca kon­ma­ya baş­la­mış­lar.
Ora­dan ge­çen bir bil­ge sor­muş res­sa­ma:
“Ne ya­pı­yor­sun sen?”
Res­sam,
“Gör­mü­yor mu­sun, re­sim ya­pı­yo­rum,” de­miş.
“Ne res­mi bu?”
“Tar­la­da­ki ağa­cın res­mi… Hem bak, bu­nun re­sim ol­du­ğu­nu şu kuş be­yin­li kuş­lar bi­le an­la­dı­lar…”
Gül­müş bil­ge ki­şi:
“İyi ama, o ağaç tar­la­da za­ten var…”
Bu ma­sal­sı an­la­tı­nın ver­mek is­te­di­ği ile­ti şu­dur:
Han­gi sa­nat da­lı olur­sa ol­sun, bir nes­ne­yi, bir ol­gu­yu, bir ya­şa­mı ol­du­ğu gi­bi yan­sıt­mak, sa­nat­sal ya­ra­tı­cı­lık­la il­gi­siz bir uğ­ra­şı­dır; dü­pe­düz tak­lit­çi­lik­tir, kop­ya­cı­lık­tır. Tak­lit­çi­lik ve kop­ya­cı­lı­ğın ise sa­nat­ta hiç mi hiç ye­ri yok­tur.
Ya­şa­mı yan­sıt­mak de­mek, onun için­de­ki çe­liş­ki­le­ri, hak­sız­lık­la­rı, na­mus­suz­luk­la­rı, bu uğur­da ya­pı­lan sa­va­şım­la­rı, çe­ki­len acı­la­rı, ya­şa­nan se­vinç­le­ri, bah­ti­yar­lık­la­rı vb. or­ta­ya koy­mak, böy­le­ce in­san­la­rın dü­nü an­la­ma­la­rı­nı, bu­gü­nü kav­ra­ma­la­rı­nı, ya­rı­nı se­ze­bil­me­le­ri­ni, hat­ta apa­çık gö­re­bil­me­le­ri­ni sağ­la­mak de­mek­tir.
Aşa­ğı­da­ki sa­tır­lar Puş­kin’e (1799-1837) ait­tir. Bu sa­tır­lar­da ka­pi­ta­liz­min şa­ha kalk­tı­ğı sı­ra­lar­da İn­gi­liz emek­çi­le­ri­nin çek­ti­ği acı­la­ra, uğ­ra­dı­ğı hak­sız­lık­la­ra kar­şı onun du­yar­lı yü­re­ği­nin atış­la­rı­nı, is­ya­nı­nı gö­rü­yo­ruz:
“İn­gi­liz fab­ri­ka iş­çi­le­ri­ni din­le­yin bir, saç­la­rı­nız di­ken di­ken ola­cak­tır. Ne kor­kunç iş­ken­ce­ler, ne akıl al­maz ezi­yet­ler! Ne so­ğuk­kan­lı bir bar­bar­lık, öte yan­da, ne kor­kunç bir yok­sul­luk! Sa­nır­sı­nız Fi­ra­vun­la­rın pi­ra­mit­le­ri ya­pı­lı­yor, Mı­sır­lı­la­rın kır­baç­la­rı al­tın­da Ya­hu­di­ler ça­lı­şı­yor. De­ğil ta­bii, sa­de­ce Bay Smith’in ip­lik­le­ri ile Bay Jack­son’ın iğ­le­ri ya­pı­lı­yor. Ay­rı­ca şu da var: Bir kö­tü dav­ran­ma, bir suç de­ğil bu. Her şey ya­sa­la­rın ke­sin sı­nır­la­rı için­de ya­pı­lı­yor. Der­si­niz ki, İn­gi­liz iş­çi­sin­den da­ha ta­lih­si­zi yok­tur her­hal­de; ama bir ba­kı­yor­su­nuz, ye­ni bir ma­ki­ne icat ol­muş, ha­di bu kez al­tı bin in­san bir an­da ko­vu­lu­yor, tü­mü gün­lük ge­çi­min­den olu­yor.” (Puş­kin’den alın­tı­la­yan: Bo­ris Suç­kov, Ger­çek­çi­li­ğin Ta­ri­hi, Adam Ya­yın­la­rı, Ey­lül 1982, s. 80)
Rus Puş­kin’e ne olu­yor? İn­gi­liz emek­çi­le­ri­nin ya­şa­mın­dan, on­la­rın iş­siz bı­ra­kıl­ma­la­rın­dan, gün­lük ge­çim­le­rin­den edil­me­le­rin­den ona ne? Hem, İn­gi­liz emek­çi­le­ri­ne uy­gu­la­nan 150 yıl ön­ce­ki “kor­kunç iş­ken­ce­ler”den, “akıl al­maz ezi­yet­ler”den, o “so­ğuk­kan­lı bar­bar­lık”tan, o “kor­kunç yok­sul­luk”tan bi­ze ne? Bun­lar 150 yıl ön­ce ol­muş bit­miş şey­ler… Şim­di or­ta­lık gül­lük gü­lis­tan­lık!…
Ha­yır, Puş­kin Us­ta bu sa­tır­la­rıy­la bu­gü­nü de an­la­tı­yor, dev­ran böy­le sü­rüp gi­der­se ya­rın da böy­le ola­ca­ğı­nı sez­di­ri­yor.
Şim­di de sö­zü Gor­ki’ye (1868-1936) ge­ti­re­lim. Bo­ris Suç­kov’un an­la­tı­mıy­la O, “Ka­pi­ta­lizm ta­ra­fın­dan in­sa­nın aşa­ğı­laş­tı­rıl­ma­sı­nın, ka­ba, hoy­rat bir ha­le ge­ti­ril­me­si­nin de­rin­lik­le­ri­ni kor­kunç bir yü­rek­li­lik­le, acı bir ger­çek­lik­le göz­ler önü­ne ser­miş­tir. İn­sa­nın yü­rek­ler acı­sı ha­li ve bas­ba­ya­ğı âdi­li­ği kar­şı­sın­da Tols­toy’un bi­le du­rak­sa­yıp kı­sa kes­ti­ği yer­le­ri ‘so­nu­na ka­dar’ hiç sa­kın­ma­dan gö­tür­müş­tür. Gor­ki, in­sa­nın ka­pi­ta­lizm ko­şul­la­rın­da­ki ha­li­nin ür­künç­lü­ğü­nü, bu sis­te­min iç­sel bir par­ça­sı ola­rak ele al­dı­ğı ya­lın, her gün­kü ol­gu­lar­la ver­miş­tir. Gor­ki’nin ka­ba­lı­ğı ve zor­ba­lı­ğı çe­şit­li bi­çim­le­ri için­de ve­ri­şi, ken­din­de bir amaç ol­ma­yıp sırf sö­mü­rü­ye da­ya­lı top­lu­mun in­san­lık­dı­şı ni­te­li­ği­ni ka­nıt­la­mak için­di. Gor­ki, ça­lı­şan in­sa­nın vah­şi kı­lı­ğı­na gir­me­si­nin, için­de ya­şa­dı­ğı do­ğa­ya ay­kı­rı ko­şul­la­rın bir so­nu­cu ol­du­ğu­nu; ama, öte yan­da, ken­di ben­cil so­nuç­la­rı­na ulaş­ma ama­cıy­la hiç­bir şey­den, hat­ta suç iş­le­mek­ten ve aşa­ğı­lık yol­la­ra baş­vur­mak­tan sa­kın­ma­yan bur­ju­va bo­zun­tu­la­rı­nın sı­nır­sız ben­cil­lik­le­ri­nin, aç­göz­lü­lük­le­ri­nin, acı­ma­sız­lık­la­rı­nın sa­de­ce ve sa­de­ce ken­di sı­nıf­sal öz­le­ri­nin do­ğal bir an­la­tı­mı ol­du­ğu­nu gös­ter­miş­tir.” (age, s. 148-149)
Gor­ki’nin iğ­renç su­rat­la­rı­nı çiz­di­ği Ma­ya­kin, Vas­sa Zhe­lez­no­va, Pyotr Ar­ta­mo­nov ve Dos­ti­ga­yev­ler bi­rer ak­ba­bay­dı­lar, bi­rer yır­tı­cı ya­ra­tık­lar­dı. On­lar Puş­kin’in sö­zü­nü et­ti­ği Bay Smith gi­bi, Bay Jack­son gi­bi ki­şi­sel ve sı­nıf­sal çı­kar­la­rın­dan baş­ka ya­sa, il­ke, ah­lak­sal de­ğer ta­nı­maz­lar­dı.
İyi de, bu­ra­da ke­sip at­tı mı Gor­ki? Ge­tir­me­di mi ar­ka­sı­nı?
Gor­ki, bir yer­den son­ra sö­zü­nü ke­sip at­ma­dı, ar­ka­sı­nı da ge­tir­di. O, “Tols­toy’un bi­le du­rak­sa­yıp kı­sa kes­ti­ği yer­le­ri so­nu­na ka­dar hiç du­rak­sa­ma­dan” gö­tür­dü. Gor­ki ezi­len, aşa­ğı­la­nan, ilik­le­ri­ne de­ğin sö­mü­rü­len in­san­la­ra çı­kış, kur­tu­luş yo­lu­nu da gös­ter­di. Çün­kü O, ya­şa­mı, ya­şa­mın di­ya­lek­ti­ği­ni, Di­ya­lek­tik Ma­ter­ya­liz­mi ta­nı­yor­du. Ya­pıt­la­rı­na bir doğ­rul­tu ver­me­si de bu yüz­den­di. Ör­ne­ğin “Ana” bu­nun en açık ka­nı­tı de­ğil mi­dir? Dos­to­yevs­ki de, Tols­toy da iş­le­ri­ni ya­rım bı­rak­tı­lar. On­lar çö­ken bir sı­nı­fı an­lat­tı­lar. Bun­da da çok ba­şa­rı­lıy­dı­lar. Fa­kat Gor­ki Us­ta yük­se­len sı­nı­fı, pro­le­tar­ya­yı an­lat­tı. Ste­fan Zwe­ig’ın de­di­ği gi­bi, “Ken­di etin­den bir ağız ya­rat­tı ken­di­si­ne (Rus­ya)… Rus hal­kı­nın ya­şa­mı­nı, hor­lan­mış, ezil­miş, ca­nı­nı yi­tir­miş Rus emek­çi­si­ni bü­tün in­san­lık bi­lip öğ­ren­sin di­ye çık­tı Rus­ya’nın dev ana­rah­min­den.” (age, s. 149-150)
Bu­ra­ya ka­dar söy­le­dik­le­ri­mi­zi bir to­par­la­ya­lım:
Us­ta sa­nat­çı­lar, bü­yük sa­nat­çı­lar in­sa­nı, in­sa­nın ya­şa­mı­nı an­la­tır­lar; ama ye­tin­mez­ler bu­nun­la. Söz­le­ri­ni ora­da ke­sip at­maz­lar. İn­sa­nı ger­çek kur­tu­lu­şa ulaş­tır­mak is­ter­ler. On­la­ra yol gös­te­rir­ler, ışık tu­tar­lar ön­le­ri­ne. Sa­nat­la­rı­nın asıl iş­le­vi­nin bu ol­du­ğu­na ina­nır­lar. O yüz­den de Yıl­maz Gü­ney, “Hal­kın sa­nat­çı­sı, hal­kın sa­vaş­çı­sı­dır,” de­me­miş miy­di?
Ar­tık sö­zü Ana­do­lu’nun dev ana­rah­min­den do­ğan Na­zım Hik­met’e ge­ti­re­bi­li­riz. An­cak ya­zı­nın açık­lık ka­za­na­bil­me­si için ki­mi ko­nu­la­rı ir­de­le­mek­te ya­rar var.

 


SA­NAT­TA İÇE­RİK VE Bİ­ÇİM
Bu der­gi­de sa­nat­ta içe­rik (muh­te­va) ve bi­çim (şe­kil) ko­nu­sun­da çok­ça du­rul­du, üze­rin­de çok ya­zı­lar ya­zıl­dı. (Bkz. “Gü­ney” der­gi­si, aşa­ğı yu­ka­rı tüm sa­yı­lar.) Ora­lar­da­ki dü­şün­ce­le­ri tek bir tüm­ce için­de özet­le­mek ge­re­kir­se, içe­rik asıl­dır, bi­çim on­dan son­ra ge­lir. Ya­ni sa­nat­çı­nın ön­ce söy­le­mek is­te­di­ği bir şe­yi ola­cak, onu na­sıl ve ne yol­da söy­le­me­si ge­rek­ti­ği onun ikin­cil kay­gı­sı ola­cak. Bi­zim ya­zı­mı­zın te­mel ama­cı, Na­zım Hik­met şi­iri­ni bi­çim­sel yön­den ele al­mak­tır. O yüz­den içe­ri­ğe iliş­kin uzun uza­dı­ya söz söy­le­me­miz ge­rek­li de­ğil­dir. An­cak Na­zım Hik­met gi­bi bir us­ta­nın söy­le­mek is­te­di­ği çok sö­zü var­dı. Onun şi­ir­le­rin­de yal­nız­ca ken­di hal­kı­nın de­ğil, tüm in­san­lı­ğın nab­zı atı­yor­du. Ona gö­re ya­zar “ya­şa­mın öğ­ret­me­ni”ydi. “İn­san­la­rın önü­ne en bü­yük so­run­la­rı, in­san na­sıl ya­şa­ma­lı so­ru­su­nu ko­yan ki­şi”ydi. “Ya­zar her za­man hal­kı­nın en ye­şil da­lıy­dı, an­lı­yor mu­su­nuz? Eğer ya­zar, ata­la­rı­nın na­sıl ya­şa­dık­la­rın­dan ha­ber­siz­se, ana­yur­du­nun vic­da­nı ola­maz”dı. “Dü­şün­ce ile­ri sür­me hak­kı­na sa­hip ola­maz”dı. (“Na­zım­la Söy­le­şi”, Ve­ra Tul­ya­ko­va Hik­met, Cem Ya­yı­ne­vi 1989, s. 13)
Bu ne­den­ler­den ötü­rü, sa­nat­ta içe­rik­le bi­çim ara­sın­da­ki o sım­sı­kı bağ­dan ötü­rü ön­ce Na­zım’ın içe­ri­ğe iliş­kin dü­şün­ce­le­ri­ni kı­sa­ca be­lirt­me­li­yiz.

 


NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİ­NİN İÇE­Rİ­Ğİ
Na­zım Hik­met ko­mü­nist ol­du­ğu­nu söy­le­yen bir şa­ir­dir. Ni­te­kim ken­di­siy­le ya­pıl­mış bir söy­le­şi­de “1923’ten be­ri Ko­mü­nist Par­ti­si üye­si” ol­du­ğu­nu, “övün­dü­ğü tek şe­yin de bu” ol­du­ğu­nu be­lir­tir (Char­les Dobzyns­ki’nin Na­zım Hik­met’le yap­tı­ğı gö­rüş­me­den, “Na­zım Hik­met, Ko­nuş­ma­lar”, Adam Ya­yın­la­rı, 1987, s. 133) İş­te Na­zım’ın şi­ir­le­ri­ne doğ­rul­tu ve­ren, onun şi­ir­le­ri­nin içe­ri­ği­ni dol­du­ran bu dün­ya gö­rü­şü­dür. El­bet Na­zım, hep ko­mü­niz­mi iş­le­yen, onu yü­cel­ten şi­ir­ler yaz­ma­dı. Öz­lem­le­ri­ne, sev­gi­ye, in­san­la­rın iyi yan­la­rı­na, kö­tü yan­la­rı­na vb., vb. iliş­kin şi­ir­ler de yaz­dı. Hat­ta bu yol­da­ki şi­ir­le­ri ço­ğun­luk­tay­dı. Fa­kat han­gi te­ma üze­ri­ne ya­zar­sa yaz­sın, onun şi­ir­le­ri­ne ege­men olan ba­kış, Di­ya­lek­tik Ma­ter­ya­lizm­dir. Sev­gi­le­ri­ni, se­vinç­le­ri­ni, öf­ke­le­ri­ni hep bu ba­kış açı­sı ile yo­ğu­ra­rak iş­le­di. O yüz­den ki­mi ırk­çı fa­şist­le­rin, sos­yal fa­şist­le­rin on­dan yal­nız­ca sev­gi, öz­lem şi­ir­le­ri oku­ma­la­rı­nın, onu bağ­lı ol­du­ğu dün­ya gö­rü­şün­den so­yut­la­ma, o gö­rüş­ten ko­par­ma, ye­ni ku­şak­la­ra da onu böy­le ta­nıt­ma ça­ba­sın­dan öte hiç­bir an­la­mı yok­tur.
Na­zım Hik­met şu­nu iyi bi­li­yor­du: “Şa­irin so­rum­lu­lu­ğu mü­hen­dis­le­rin, tek­nis­yen­le­rin so­rum­lu­lu­ğun­dan bir dam­la ol­sun az de­ğil­dir. Bi­la­kis da­ha da bü­yük­tür… Şa­ir ru­hun mü­hen­di­si­dir. Onun se­si, mil­yon­lar­ca in­sa­na, on­la­rın ru­hu­na hi­tap et­mek­te­dir. Ke­li­me­nin bu mu­az­zam gü­cü, her şa­iri gu­rur­lan­dır­ma­lı, onu so­rum­lu­luk bi­lin­ci­ne ka­vuş­tur­ma­lı­dır. Ba­rış ve ül­ke­le­ri­nin sa­ade­ti için mü­ca­de­le eden na­mus­lu şa­ir­ler bu gö­re­vi ga­yet iyi bil­me­li­dir­ler. Şa­irin ha­ya­tı ile ede­bi fa­ali­ye­ti ara­sın­da hiç­bir ay­rı­lık ola­maz. Bi­ri pra­tik­te, bi­ri şi­ir­de iki ay­rı ha­yat ya­şa­mı­yo­ruz. Tek bir vü­cu­duz.” (Al­tı­nı biz çiz­dik / FK) (Erem Me­li­ke Ro­man’dan ak­ta­ran: Aziz Ça­lış­lar, age)
Na­zım’ın bu söz­le­ri, Na­zım de­ni­lin­ce akıl­la­rı­na yal­nız­ca onun yurt öz­le­mi­ni, aşk­la­rı­nı ge­ti­ren­le­rin kof­lu­ğu­nu açık­lık­la or­ta­ya koy­mu­yor mu? Ya­zı­nın gi­ri­şin­de de­ğin­di­ği­miz gi­bi, “Şa­ir, şi­ir ya­zar­ken baş­ka şah­si­yet, ko­nu­şur­ken ve­ya kav­ga eder­ken baş­ka şah­si­yet” mi­dir? Kav­ga eder­ken baş­ka şah­si­yet ol­ma­yan şa­ir, se­ver­ken mi baş­ka şah­si­yet ola­cak­tır? “Bi­ri pra­tik­te, bi­ri şi­ir­de” ol­mak üze­re “iki ha­yat ya­şa­ma­dı­ğı­mı­za” gö­re, “şa­irin ha­ya­tı ile ede­bi fa­ali­ye­ti ara­sın­da” ne gi­bi bir ay­rı­lık ola­bi­lir? “Bir sos­ya­list şa­ir­de mem­le­ket ve hal­kı­nın sev­gi­si na­sıl konk­re (so­mut / FK), el­le tu­tu­lur bir top­ra­ğa ve göz­le gö­rü­lür, ses­le ko­nu­şu­lur in­san­la­ra ait bir sev­gi­dir, ama on­lar bu­nu bi­le­mez­ler,” der Na­zım Hik­met ve şöy­le sür­dü­rür söz­le­ri­ni: “On­lar, sev­gi­le­ri­ni bi­le mü­cer­ret (so­yut / FK) bir mah­luk ola­rak şi­ir­le­ri­ne ge­çi­rir­ler. Hal­bu­ki, ben, sos­ya­list şa­ir, mem­le­ke­ti­mi ve hal­kı­mı, tıp­kı ka­rı­mı sev­di­ğim gi­bi etiy­le, ke­mi­ğiy­le se­vi­yo­rum.” (“Ke­mal Ta­hir’e Ma­pu­sa­ne­den Mek­tup­lar”, s. 201)
Ke­mal Ta­hir’e yaz­dı­ğı bir baş­ka mek­tup­ta da şöy­le söy­ler:
“Mem­le­ke­ti­ni ve mem­le­ke­ti­nin ça­lı­şan in­san­la­rı­nı sev­me­yen in­san, dün­ya­yı ve dün­ya­nın ça­lı­şan in­san­la­rı­nı se­ve­mez ve dün­ya­yı ve dün­ya­nın ça­lı­şan in­san­la­rı­nı sev­me­yen in­san ken­di mem­le­ke­ti­ni ve ken­di mem­le­ke­ti­nin ça­lı­şan in­san­la­rı­nı se­ve­mez. Sev­me­yen in­san da ede­bi­yat, re­sim, mi­mar­lık fi­lan ya­pa­maz. Bi­zim yük­sek mi, de­rin mi, bil­mem, fa­kat ha­lis ede­bi­yat ya­pa­bil­me­miz, bu sev­gi­yi yü­re­ği­mi­zin ba­şın­da du­ya­bil­me­miz­den­dir. (…) Mü­him ve edil­me­miş bir laf et­me­dim, ama doğ­ru bir laf et­tim ve doğ­ru laf ori­ji­nal laf­tan da­ha de­ğer­li­dir.” (age, s. 202)
Na­zım’ın şu söz­le­ri de O’nun şi­ir­le­ri­nin içe­ri­ği­ni da­ha doğ­ru kav­ra­ma­mı­zı sağ­la­ya­cak­tır:
“Par­tim dı­şın­da ede­bi­yat yok­tur be­nim için, çün­kü be­nim için on­suz ya­şam yok­tur. Şi­ir­le­rim, okur­la­rı­mın tüm so­run­la­rı­na ya­nıt ver­sin is­ti­yo­rum. Bir de­li­kan­lı bir kı­zı sev­di­ğin­de, şi­ir­le­ri­mi oku­sun. Yaş­lı bir ada­mı ölü­mün ke­de­ri kap­la­dı­ğın­da, şi­ir­le­ri­mi oku­sun. İn­san­lar 1 Ma­yıs gös­te­ri­le­ri­ne gi­der­ler­ken, şi­ir­le­ri­mi oku­sun­lar. Bü­rok­ra­tın bi­ri si­ze kö­tü bir oyun oy­na­dı­ğın­da, şi­ir­le­ri­mi oku­yun. Ko­mü­nist ya­zar, tüm in­san duy­gu­la­rı­nı ya­nıt­la­mak zo­run­da­dır.” (“Na­zım’dan Anı­lar”, Alek­sandr Fev­rals­ki, Cem Ya­yı­ne­vi 1979, s. 84)
Ha­li­de Edip (Adı­var), Na­zım’ın şi­ir­le­rin­de­ki ide­olo­ji­ye ka­fa­sı­nı ta­kar ve O’nun için şun­la­rı söy­ler: “İç­le­rin­de ‘Ta­ran­ta-Ba­bu’ ve sırf ide­olo­ji pro­pa­gan­da­sı olan par­ça­lar çı­ka­rı­lır­sa ‘Be­ner­ci Ken­di­ni Ni­çin Öl­dür­dü?’ de­re­ce­sin­de­ki eser­le­riy­le genç­ler ara­sın­da, hat­ta bu de­vir­de dâ­hi sı­fa­tı­nı ala­bi­le­cek­ler var­dır.” (Ha­li­de Edip bu söz­le­ri, Yü­cel der­gi­sin­den ken­di­siy­le gö­rüş­me ya­pan­la­rın “Bu­gün­kü genç­ler hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?” so­ru­su­na kar­şı­lık söy­ler.)
Na­zım bu söz­le­re hem içer­ler, hem se­vi­nir. En çok da şu “ide­olo­ji” me­se­le­si­ne gü­ler. “Hey ser­sem ba­yan,” der ken­di ken­di­ne, “Ben bir dâ­hi de­ği­lim, fa­kat iyi bir sa­nat­kâ­rım ve bu­nu her şey­den ön­ce ide­olo­ji­me borç­lu­yum. Eğer si­zin sa­nat­kâr­la­rı­nız yok­sa, ide­olo­ji­ni­zin bu­gün ar­tık iyi sa­nat­kâ­ra muh­te­va ola­ma­ya­cak ka­dar te­fes­süh et­miş (çü­rü­müş, ko­kuş­muş / FK) ol­ma­sın­dan ge­lir.” (“Ke­mal Ta­hir’e Ma­pu­sa­ne­den Mek­tup­lar”, s. 124)
Na­zım, “Her şey­den ön­ce bir ya­zar”dır, “Fa­kat ay­nı za­man­da bi­lim­sel sos­ya­list”tir. Ona gö­re, “XX. yüz­yıl­da yü­ce­li­ği­nin do­ru­ğu­na ula­şan Sos­ya­list öğ­re­ti­yi bil­me­den hiç­bir şey ola­ma­yız; yal­nız şa­ir de­ğil, ge­nel­lik­le dü­şü­nen in­san da ola­ma­yız.” (abç / FK) (“Sa­nat ve Ede­bi­yat Üs­tü­ne”, Na­zım Hik­met / Aziz Ça­lış­lar, s. 33)
İş­te Ha­li­de Edip’in de, baş­ka­la­rı­nın da, hat­ta Na­zım’ı yal­nız­ca bir aşk meşk şa­iri bel­le­yen­le­rin de an­la­ma­dık­la­rı bu­dur.
Sos­ya­list şa­ir ol­mak, Na­zım Hik­met’in her za­man yü­celt­ti­ği bir şey­dir: “Söz yok, ile­ri­ci şa­ir ol­mak iyi şey, gü­zel şey. Ama da­ha gü­ze­li sos­ya­list şa­ir ol­mak”tır. (age, s. 33)
İn­san dü­şü­nen, ta­sar­la­yan, im­ge­ler ku­ran, kav­ga eden, acı çe­ken, se­ven, se­vi­nen bir var­lık­tır. An­cak Na­zım Hik­met’e gö­re salt “in­san” sö­zü so­yut bir la­kır­dı­dır. Çün­kü “Sa­de­ce ‘in­san’ sö­zü, sa­de­ce ‘ağaç’ sö­zü gi­bi hiç­bir şey an­lat­maz. İn­san de­di­ğin, her şey­den ön­ce, sos­yal, ta­ri­hi, konk­re bir var­lık­tır. Es­ki Yu­nan’da in­san baş­kay­dı, Or­ta­çağ­da in­san baş­ka ve yir­min­ci as­rın in­sa­nı baş­ka­dır. Bu ka­dar da yet­mez. Bü­tün ta­rih dev­re­le­rin­de in­san sos­yal çev­re­si­nin, sos­yal sı­nı­fı­nın da in­sa­nı­dır.
İş­te bun­dan do­la­yı­dır ki, ben, mü­cer­ret, bü­tün de­vir­ler ve bü­tün sos­yal şart­lar için bir ve ay­nı olan in­san­dan bah­se­den ede­bi­ya­tı, fel­se­fe­yi an­la­mam. Çün­kü böy­le bir ede­bi­yat, böy­le bir fel­se­fe sa­hi­ci, can­lı, pra­tik­te­ki in­san­dan de­ğil, el­le tu­tu­lup göz­le gö­rül­me­yen, mü­cer­ret, laf­zi (sö­ze da­ya­nan / FK) bir in­san­dan dem vu­rur (söz eder / FK). Mü­cer­ret in­san, be­nim an­la­dı­ğım ma­na­da, sa­hi­ci in­sa­nın göl­ge­si bi­le de­ğil­dir.
Bi­ze sa­hi­ci in­san­la­rın içi­ni, dı­şı­nı, kav­ga­la­rı­nı, ih­ti­ras­la­rı­nı an­la­tan bir ede­bi­yat la­zım.” (abç / FK) (“Sa­nat, Ede­bi­yat, Kül­tür, Dil”, Adam Ya­yın­la­rı 1991, s. 199)
Ek­ber Ba­ba­yef’in der­le­di­ği şi­ir­le­ri­nin bi­rin­ci cil­di­ne yaz­dı­ğı ön­sö­ze şöy­le baş­lı­yor­du:
“Bu ki­ta­bın ya­za­rı yü­re­ği­ni, ka­fa­sı­nı, ka­le­mi­ni, boy­dan bo­ya öm­rü­nü hal­kı­na ver­miş ol­mak­la övü­nen sı­ra­dan bir Türk şa­iri­dir. Öte yan­dan bu şa­ir, adı, coğ­raf­ya­sı, ır­kı, mil­li­ye­ti ne olur­sa ol­sun, mil­li ba­ğım­sız­lık, sos­yal ada­let, ba­rış için dö­vü­şen her hal­kın bu uğur­da­ki sa­vaş­la­rı­nı şi­ir­le­rin­de öv­müş­tür. On­la­rın za­fer­le­ri­ni, öz hal­kı­nın za­fer­le­ri; ye­nil­gi­le­ri­ni, öz hal­kı­nın ye­nil­gi­le­ri; se­vinç­le­ri­ni, acı­la­rı­nı öz hal­kı­nın se­vin­ci, acı­sı bil­miş­tir. Bu ki­tap­ta bu acı­lar­dan, bu se­vinç­ler­den, bu ye­nil­gi­ler­den, bu za­fer­ler­den yan­kı­lar da var.
Bu ki­tap, bir yan­dan da, bir tek in­sa­nın ba­şın­dan ge­lip ge­çen­le­rin hi­kâ­ye­si­dir: Sev­da­la­rı­nın, has­ret­le­ri­nin, ya­şa­yış ve ölüm kar­şı­sın­da­ki dav­ra­nış­la­rı­nın, kor­ku­la­rı­nın, has­ta­lık­la­rı­nın, umut­la­rı­nın, bah­ti­yar­lık­la­rı­nın, inanç­la­rı­nın hi­kâ­ye­si.” (Na­zım Hik­met, Bü­tün Eser­le­ri, Sof­ya 1967, C. 1, s. 5)
Ne­den?
Çün­kü “Da­va­sı, me­se­le­si ol­ma­yan ki­tap, ki­tap de­ğil­dir. (…) Bü­tün bü­yük ki­tap­lar, ro­man, şi­ir fi­lan, in­san­la­rın kar­şı­sın­da­ki bir da­va­yı, bir me­se­le­yi ele alan, onu ede­bi­yat çer­çe­ve­si ve ka­nun­la­rı ve im­kân­la­rıy­la hal­le ça­lı­şan ki­tap­lar­dır. Bu da­va ve me­se­le ne ka­dar in­sa­na ya­kın, ne ka­dar ken­di dev­ri­nin ve hiç ol­maz­sa, ya­kın ge­le­ce­ğin, da­va­sı ve me­se­le­si olur­sa, o ka­dar bü­yük ve de­ğer­li olur. Da­va­sı olan ki­tap, kav­ga­sı olan ki­tap de­mek­tir. Kav­ga­sız ki­tap, ha­re­ket­siz ki­tap­tır; ha­re­ket­siz ki­tap ise ölü­dür.” (Ce­za­evin­den Me­met Fu­at’a Mek­tup­lar, Adam Ya­yın­la­rı 1995, s. 31)
Yi­ne­le­miş de ol­sak, bir kez da­ha vur­gu­la­ya­lım: Na­zım Hik­met, “da­va­sı, me­se­le­si olan” bir ozan­dır. O’nun da­va­sı, me­se­le­si Sos­ya­lizm­dir. Şi­ir­le­ri­nin içe­ri­ği­ni de bu da­va, bu me­se­le oluş­tu­rur.
Na­zım Hik­met, “Yü­re­ği­ni, ka­fa­sı­nı, ka­le­mi­ni, boy­dan bo­ya öm­rü­nü hal­kı­na ver­miş ol­mak­la övü­nen” ve bu övün­cü, bu kı­van­cı ek­sik­siz hak et­miş sı­ra­dan ol­ma­yan bir ozan­dır. Evet, O, bu övün­cü, ek­sik­siz hak et­miş­tir. O’nun ben­ze­ri ozan­lar Dün­ya Ede­bi­ya­tın­da par­mak­la sa­yı­la­cak ka­dar az­dır. Türk Ede­bi­ya­tın­da ise… Onun­la ki­mi boy öl­çüş­tü­re­ce­ğiz? Bu sa­vı­mız­da ile­ri git­ti­ği­mi­zi as­la dü­şün­mü­yo­ruz. (El­bet­te ki­mi de­ğer­li, dev­ri­mi is­te­yen, öz­le­yen, sa­vu­nan ozan­la­rı­mı­zın hak­kı­nı ye­me­den söy­le­dik bu sö­zü.)
Na­zım Hik­met ev­ren­sel bir ozan­dır. Çün­kü O, “adı, coğ­raf­ya­sı, ır­kı, mil­li­ye­ti ne olur­sa ol­sun, mil­li ba­ğım­sız­lık, sos­yal ada­let, ba­rış için dö­vü­şen her hal­kın bu uğur­da­ki sa­vaş­la­rı­nı şi­ir­le­rin­de” hep öne çı­kar­mış, yü­celt­miş­tir. “On­la­rın za­fer­le­ri­ni, öz hal­kı­nın za­fer­le­ri; ye­nil­gi­le­ri­ni, öz hal­kı­nın ye­nil­gi­le­ri; se­vinç­le­ri­ni, acı­la­rı­nı öz hal­kı­nın se­vin­ci, acı­sı bil­miş­tir.” Onun bi­rey­sel gi­bi gö­rü­nen “sev­da­la­rı, has­ret­le­ri, kor­ku­la­rı, umut­la­rı, bah­ti­yar­lık­la­rı, inanç­la­rı”, ay­nı za­man­da Dün­ya halk­la­rı­nın da sev­da­la­rı, has­ret­le­ri, kor­ku­la­rı, umut­la­rı, bah­ti­yar­lık­la­rı, inanç­la­rı de­ğil mi?
Na­zım Hik­met, bu­nu ya­par­ken han­gi “alet”i kul­lan­dı? Şi­irin han­gi ola­nak­la­rın­dan, na­sıl ya­rar­lan­dı?
Ek­ber Ba­ba­yef’in şi­ir­le­ri­ni top­la­dı­ğı ki­tap­la­rı­nın bi­rin­ci cil­din­de O, “kul­lan­dı­ğı ale­ti, gü­cü­nün yet­ti­ği ka­dar na­sıl yont­ma­ya, söy­le­mek is­te­di­ği tür­kü­le­ri en te­miz bir ses­le söy­le­ye­bil­sin di­ye onu na­sıl iş­le­me­ye ça­lış­tı­ğı­nın he­sa­bı­nı” da ve­ri­yor. (age, ay­nı yer)
Şim­di sı­ra bu “He­sap”ta. Ya­ni O’nun şi­iri­nin bi­çi­min­de, bi­çim­sel özel­lik­le­rin­de. Ko­nu­yu bi­raz ge­niş­çe bir açı­dan ir­de­le­ye­lim.

 


ÖN­CE Şİ­İR
Şi­ir ne za­man doğ­du? İlk şi­iri kim ya da kim­ler, ne­re­de, na­sıl, ni­çin söy­le­di? Bun­la­rı kim­se bil­mi­yor. Ger­çek­te “ilk şi­ir” di­ye bir kav­ram­dan yo­la çık­mak, onun ön­ce bir ki­şi ta­ra­fın­dan söy­len­miş ola­bi­le­ce­ği­ni öne sür­mek, kuş­ku­suz, doğ­ru de­ğil. Çün­kü in­san­laş­ma bir ki­şiy­le baş­la­ma­dı. Dil, in­sa­nın öte­ki ey­lem­le­ri, ye­ti­le­ri gi­bi, eme­ğin sü­reç­le­ri için­de be­lir­di. O yüz­den de ilk şi­ir­ler, or­tak iliş­ki­ler so­nu­cu top­lum­sal bir ya­ra­tı ola­rak or­ta­ya çık­tı.
An­cak ilk in­san­lar dü­şün­ce­le­ri­ni, duy­gu­la­rı­nı, sö­zün ya­nı sı­ra, bir­ta­kım be­den­sel de­vi­nim­ler­le be­lirt­ti­ler. Bun­dan da raks doğ­du. Bu de­vi­nim­ler dış dün­ya­nın, ör­ne­ğin bir hay­va­nın, ır­ma­ğın, de­ni­zin, gök­yü­zü­nün vb. tak­li­di­ne da­ya­nı­yor­du. Bu dış dün­ya ise açık­la­na­mı­yor­du; ya­ni düş­sel­di, bü­yü­ler­le do­luy­du. Şi­irin te­me­li de iş­te bu bü­yü­le­re yas­la­nı­yor­du. Be­den­sel de­vi­nim­ler­le süs­le­nen ve bü­yü­ye yas­la­nan bu söz­ler (şi­ir­ler), ka­ba ri­tim­ler­le (mü­zik) di­le ge­ti­ri­li­yor­du.
Özet­le ilk şi­ir­ler,
a) öl­çü­lü (ve­zin­li), uyak­lı (ka­fi­ye­li) ve ki­mi söz sa­nat­la­rı ile yük­lüy­dü;
b) be­den­sel de­vi­nim­ler­le söy­le­ni­yor­du;
c) ka­ba da ol­sa, mü­zik eş­li­ğin­de dil­len­di­ri­li­yor­du.
İlk şi­ir­ler, ile­ti­şim için baş­vu­ru­lan bü­yü­lü bir an­la­tım yo­luy­du. Ya­zı­nın bu­lu­nu­şu duy­gu ve dü­şün­ce­le­rin ile­ti­şi­mi­ni hem ko­lay­laş­tır­dı hem de ka­lı­cı­laş­tır­dı. Ni­te­kim He­si­odos (M.Ö. 8. yy.) köy­lü­le­rin ya­şa­mı­nı ve gün­cel iş­le­ri şi­ir­le an­lat­tı. Ver­gi­li­us da (M.Ö. 70-19) ta­rım­sal uğ­ra­şı­la­rı şi­ir­le öv­dü. An­tik ça­ğın ün­lü dev­let ada­mı So­lon (M.Ö. 640-584) dü­şün­ce­le­ri­ni öl­çü­lü uyak­lı söz­ler­le di­le ge­tir­di. Ho­me­ros’un (M.Ö. 9. yy.) çağ­lar bo­yu ya­şa­yan İl­ya­da ve Odys­se­ia des­tan­la­rı ise uyak­sız, fa­kat es­ki Yu­nan di­li­ne öz­gü bir ve­zin­le ya­ra­tıl­mış­lar­dı.
İs­lam­lık ön­ce­si Türk ede­bi­ya­tın­da “yır” adı ve­ri­len şi­ir­le­ri (des­tan, sa­gu ve ko­şuk­lar) söy­le­yen şa­ir­le­re çe­şit­li Türk top­lu­luk­la­rı şa­man, ozan, oyun, bak­sı gi­bi ad­lar ver­di­ler. Ni­te­kim bu ki­şi­ler de ay­nı za­man­da bü­yü­cü, he­kim, rak­kas ve mü­zik­çi idi­ler. Şa­ir­ler şi­ir­le­ri­ni ko­puz de­nen bir çal­gı­nın eş­li­ğin­de söy­ler­ler­di. Söz­lü ge­le­nek­te ge­li­şen bu dö­nem ede­bi­ya­tı­nın ve­rim­le­ri des­tan, sa­gu (ağıt), ko­şuk (yi­ğit­lik, sev­gi, do­ğa şi­ir­le­ri), sav (ata­sö­zü) vb.dir. Sa­gu, Ko­şuk ve Sav ör­nek­le­ri­ni Kaş­gar­lı Mah­mut’un (11. yy.) Di­va­nü Lü­ga­at –it– Türk (Türk Dil­le­ri Söz­lü­ğü) ad­lı ya­pı­tın­da gö­rü­yo­ruz. Bu şi­ir­ler sı­ğır adı ve­ri­len sü­rek av­la­rın­da, şö­len­ler­de (ge­nel kur­ban tö­ren­le­ri), yuğ­lar­da (yas tö­ren­le­ri) söy­le­nir­di. Bü­tün ve­rim­ler –bu ara­da sav­lar da– uyak­lı ve öl­çü­lü idi.
Gö­rül­dü­ğü gi­bi, “dil”in ilk ve­ri­mi şi­ir­dir.
Şi­irin ne ol­du­ğu üze­ri­ne çok söz­ler edil­di bu­gü­ne de­ğin. Ne var ki, her çağ ve her­kes için ge­çer­li ola­bi­le­cek bir ta­nım çık­ma­dı or­ta­ya. Bu du­rum, bir ba­kı­ma, şi­irin aşı­rı öz­nel­li­ğin­den ile­ri ge­li­yor­du ya da ki­mi ozan­lar şi­iri böy­le gö­rü­yor­lar ve onu ken­di çev­ren­le­ri (ufuk­la­rı) ile sı­nır­lı­yor­lar­dı. Bir de şi­ir, için­de çok faz­la ve de­ği­şik öğe ba­rın­dı­rı­yor­du. Na­zım Hik­met’in an­la­tı­mıy­la, “El­bet­te­ki şi­ir­de ha­yal kuv­ve­ti, şa­ira­ne mu­hay­yi­le kud­re­ti (ozan­ca im­ge­lem gü­cü / FK) ol­ma­lı, doğ­ru. El­bet­te şi­irin için­de re­sim, mü­zik, mi­mar­lık, hey­kelt­raş­lık un­sur­la­rı ol­ma­lı. Fa­kat bü­tün bun­lar, enin­de so­nun­da, şek­le ait me­se­le­ler­dir.” Na­zım Hik­met’e gö­re, “Şe­kil ba­kı­mın­dan şi­iri tah­dit et­mek (sı­nır­la­mak / FK), şi­ir yal­nız mu­si­ki­dir, şi­ir­de re­sim ol­ma­ma­lı fa­lan gi­bi müs­bet ya­hut men­fi mut­lak ka­ide­ler (olum­lu ya da olum­suz ke­sin ku­ral­lar / FK) koy­mak ne ka­dar yan­lış­sa, şi­irin muh­te­va ba­kı­mın­dan sa­ha­sı­nı tah­dit et­mek de o ka­dar yan­lış olur.” (“Bur­sa Ce­za­evin­den Va-Nu’la­ra Mek­tup­lar”, Cem Ya­yı­ne­vi 1970, s. 65)
Şi­irin öl­çü­lü (ve­zin­li), uyak­lı (ka­fi­ye­li, mu­kaf­fa) ol­ma­sı, ço­ğu kez, onun na­zım’la (ko­şuk­la) an­lam­daş ola­rak al­gı­lan­ma­sı­na ve bu bi­çim­de kul­la­nıl­ma­sı­na yol aç­mış­tır. Oy­sa na­zım ay­rı, şi­ir ay­rı­dır.

 


NA­ZIM­LA Şİ­İR ARA­SIN­DA­Kİ AY­RI­LIK­LAR

Na­zım Arap­ça bir söz­cük. As­lı nazm; “sı­ra­la­ma”, “diz­me”, “dü­ze­ne koy­ma” de­mek. Di­li­mi­ze “na­zım” ola­rak gir­miş ve öl­çü­lü, uyak­lı an­la­tım bi­çi­mi­ni be­lirt­mek, öte­ki an­la­tım bi­çi­min­den, ya­ni düz­ya­zı­dan (“ne­sir”den) ay­rı­lı­ğı­nı ad­lan­dır­mak için kul­la­nıl­mış. Bu­gün bu ede­bi­yat kav­ra­mı­nı yer yer “ko­şuk” söz­cü­ğü ile kar­şı­lı­yo­ruz. (Bu sa­tır­la­rın ya­za­rı, di­li­mi­zin ke­sin­kes öz­leş­ti­ril­me­sin­den ya­na ol­ma­sı­na kar­şın, “ko­şuk”un “na­zım”dan tü­re­miş baş­ka­ca kav­ram­la­rı tam kar­şı­la­ma­dı­ğı dü­şün­ce­siy­le “na­zım” söz­cü­ğü­nü yeğ­le­mek zo­run­da kal­mış­tır.)
Es­ki­den na­zım­la ya­zıl­mış ya­zı­la­ra man­zum, kü­çük na­zım par­ça­la­rı­na man­zu­me, na­zım ya­zar­la­rı­na da nâ­zım de­nir­di. (Bi­zim Na­zım Hik­met’in ilk adı da bu­ra­dan ge­li­yor: Dü­zen­le­yen, dü­ze­ne ko­yan.)
Na­zım­la ya­zıl­mış par­ça­lar, ya­ni man­zu­me­ler kup­ku­ru­dur; he­ce öl­çü­süy­le ya­zıl­mış­sa he­ce­nin, aruz öl­çü­süy­le ya­zıl­mış­sa aru­zun tı­kır­tı­la­rın­dan baş­ka ses gel­mez ku­la­ğı­mı­za. İç­le­rin­de şi­irin öte­ki öğe­le­ri­nin hiç­bi­ri yok­tur çün­kü. Aşa­ğı­da­ki par­ça Meh­met Emin Yur­da­kul’un (1869-1944) “Ana­do­lu” ad­lı man­zu­me­si­nin bir bö­lü­mü­dür:
Yü­rü­yor­dum: ağ­lı­yor­du ır­mak­lar,
Yü­rü­yor­dum: dü­şü­yor­du yap­rak­lar,
Yü­rü­yor­dum: sa­rar­mış­tı yay­la­lar,
Yü­rü­yor­dum: ekil­miş­ti tar­la­lar.
Öl­çü ta­mam: He­ce­nin 11’li ka­lı­bıy­la ya­zıl­mış; ya­ni her di­ze­de 11 he­ce var.
Dör­der he­ce­den son­ra iki­şer kez du­rak ya­pıl­mış: 4 + 4 + 3
Uyak­lar da ta­mam: ır­mak-yap­rak / yay­la-tar­la (–lar he­ce­le­ri re­dif)
Ama yi­ne de şi­ir de­ğil. Çün­kü iç­ten­lik­ten, im­ge­den, öz­gün de­yiş­ler­den uzak bir söz yı­ğı­nı.
Türk­çü Meh­met Emin bu man­zu­me­yi yaz­dı­ğın­da kırk beş yaş­la­rın­da fi­lan­dı. Na­zım Hik­met aşa­ğı­da­ki şi­iri Kur­tu­luş Sa­va­şı­’na ka­tıl­mak üze­re Ana­do­lu’ya çık­tı­ğın­da ya­zı­yor; ya­şı da on se­kiz. İki­si de, üç aşa­ğı beş yu­ka­rı, ay­nı yıl­lar­da yaz­mış­lar şi­ir­le­ri­ni ve ay­nı te­ma­yı iş­le­miş­ler:
De­re­ye dü­şen ba­har bir da­ha çı­ka­ma­mış,
Ne gü­zel mem­le­ket! Yük­sek dağ­la­rın­da kış;
De­re­sin­de ilk­ba­har, yol­la­rın­da son­ba­har,
Al­tın gü­ne­şin­de de ya­zın sı­cak­lı­ğı var.
(Na­zım Hik­met’in “İne­bo­lu” ad­lı şi­iri­nin son bö­lü­mü)
Bu da he­ce öl­çü­süy­le, 14’lü ka­lıp­la ya­zıl­mış: 7 + 7
Uyak­lar: çık­ma­mış-kış / son­ba­har-var
“Yol­lar­da­ki son­ba­har”, “Al­tın gü­neş­te­ki ya­zın sı­cak­lı­ğı”, he­le “De­re­ye dü­şüp de bir da­ha çı­ka­ma­yan ba­har” im­ge do­lu öz­gün de­yiş­ler de­ğil mi?
Bu par­ça bir şi­ir­dir. Çün­kü öl­çü­lü, uyak­lı olu­şu­nun ya­nı sı­ra, im­ge­ler­le do­lu öz­gün bir ni­te­li­ği var­dır.
Şi­irin tam bir ta­nı­mı ya­pı­la­ma­sa bi­le, yu­ka­rı­dan be­ri söy­le­dik­le­ri­mi­zi göz önü­ne ala­rak –ek­sik faz­la– şu özel­lik­le­ri­ni sa­ya­bi­li­riz:
a) Şi­ir­de zen­gin im­ge­ler, öz­gün bu­luş­lar, de­yiş­ler var­dır. İyi bir şa­ir me­caz­lar­dan, çe­şit­li an­lam ve söz sa­nat­la­rın­dan us­ta­lık­la ya­rar­la­nır.
b) Söz­ler ri­tim­li­dir.
c) Ses­le­rin uyum­lu (ahenk­li) ol­ma­sı göz önün­de tu­tu­lur. An­cak Na­zım Hik­met’in an­la­tı­mıy­la “Şi­ir­de­ki ahen­gin bir saz, hat­ta bir ke­man de­ğil, bir or­kest­ra, çe­şit­li alet­le­rin kom­bi­ne­zon­lar­la ses ver­di­ği bir or­kest­ra ahen­gi ol­ma­sı” ge­re­kir. (Ek­ber Ba­ba­yef’ten ak­ta­ran: Aziz Ça­lış­lar, Sa­nat ve Ede­bi­yat Üs­tü­ne Na­zım Hik­met, s. 67)
ç) Din­len­di­ği ya da okun­du­ğun­da ki­şi­de gü­zel­du­yu­sal (es­te­tik) bir et­ki­len­me ya­ra­tır.
Na­zım­la ya­ra­tıl­mış ürün­le­rin tü­mü M. E. Yur­da­kul’un yu­ka­rı­ya bir bö­lü­mü­nü al­dı­ğı­mız man­zu­me­si dü­ze­yin­de (da­ha doğ­ru­su dü­zey­siz­li­ğin­de) tat­sız tuz­suz şey­ler de­ğil­dir el­bet. Çün­kü önü­müz­de bu yol­la oluş­muş bir Di­van Ede­bi­ya­tı (11. yy. – 19. yüz­yı­lın ikin­ci ya­rı­sı), İs­lam­lık ön­ce­si dö­nem­den gü­nü­mü­ze de­ğin sü­rüp ge­len bir Halk Ede­bi­ya­tı, Ba­tı’nın et­ki­si­nin sa­na­ta da yan­sı­ma­sıy­la olu­şan bir Tan­zi­mat Ede­bi­ya­tı (1860-1895), bir Ede­bi­yat-ı Ce­di­de –öte­ki adıy­la Ser­vet-i Fü­nun Ede­bi­ya­tı– (1896-1901) ve son­ra bir XX. Yüz­yıl Ede­bi­ya­tı var­dır. Bu dö­nem­ler için­de pek çok ozan gel­di geç­ti. On­la­rın üret­tik­le­ri­nin bü­yük ço­ğun­lu­ğu bu­gün­kü ede­bi­yat an­la­yı­şı­mı­za, be­ğe­ni­le­ri­mi­ze uy­gun düş­me­se bi­le, na­zım­la ya­zıl­mış ol­ma­la­rı­na kar­şın, “man­zu­me” de­ğil, “şi­ir”dir. Çün­kü her na­zım şi­ir de­ğil­dir ama, her şi­ir bir na­zım­dır. Şi­irin man­zum ol­ma­sı, ya­ni na­zım bi­çi­min­de ya­zıl­ma­sı ya da söy­len­me­si, so­nuç­ta, bi­çim­sel bir ni­te­lik­tir. Onun öz­sel ni­te­lik­le­ri­nin ço­ğal­ma­sı için yu­ka­rı­da be­lirt­me­ye ça­lış­tı­ğı­mız özel­lik­le­ri de ta­şı­ma­sı ge­re­kir.
Bi­lin­di­ği gi­bi, na­zım üç öğe­den olu­şur:
A. Öl­çü (Ve­zin),
B. Uyak (Ka­fi­ye),
C. Na­zım Bi­çi­mi.

 

 


A. ÖL­ÇÜ (VE­ZİN)

Öl­çü ye­ri­ne “öl­çek”, “tar­tı” te­rim­le­ri de kul­la­nı­lır; “ve­zin”, es­ki­den kul­la­nı­lan, şim­di­ler­de –sey­rek de ol­sa– ki­mi ya­zı­lar­da gö­rü­len Arap­ça bir söz­cük. Bir ede­bi­yat kav­ra­mı ola­rak öl­çü, şi­ir­de (ge­niş an­la­mıy­la na­zım­da) “sö­zün öl­çü­sü”, “söz öl­çe­ği” de­mek­tir; di­ze­ler­de he­ce­le­rin sa­yı­la­rı­nın denk­li­ği­ne ya da he­ce­le­rin uzun­luk ve kı­sa­lık­la­rı­na gö­re sı­ra­lan­ma­sı, öl­çü­len­me­si an­la­mı­na ge­lir.
Bu ta­nım­dan da an­la­şı­la­ca­ğı üze­re, iki tür­lü öl­çü var­dır:
a. He­ce Öl­çü­sü,
b. Aruz Öl­çü­sü.
a. He­ce Öl­çü­sü ve Na­zım Hik­met
He­ce öl­çü­sü İs­lam­lık ön­ce­si dö­nem­de, Halk Ede­bi­ya­tın­da, or­tak ürün­ler olan ma­ni­ler­de, tür­kü­ler­de, 20. yüz­yı­lın baş­la­rın­dan 1950’le­re ka­dar ki­mi ay­dın­la­rın şi­ir­le­rin­de kul­la­nıl­mış­tır. Halk ara­sın­da par­mak he­sa­bı da de­nir.
Bu ad­lan­dır­ma, her di­ze­de­ki he­ce­le­rin par­mak­la sa­yı­la­rak eşit­li­ğin de­net­len­me­si­ni be­lir­tir. Ya­ni he­ce öl­çü­sü ile söy­len­miş ya da ya­zıl­mış şi­ir­le­rin ilk di­ze­sin­de kaç he­ce var­sa on­dan son­ra­ki di­ze­ler­de de o ka­dar he­ce bu­lun­ma­sı ge­re­kir.
Na­zım Hik­met, ilk şi­iri­ni yaz­dı­ğı 1913’ten 1922 yı­lın­da yaz­dı­ğı Aç­la­rın Göz­be­bek­le­ri ad­lı şi­iri­ne ka­dar olan dö­nem için­de hep he­ce öl­çü­sü­nü kul­lan­mış­tır. As­lın­da baş­ka bir öl­çü­yü kul­lan­ma­sı da ola­nak­sız­dır. Ger­çi de­de­si­nin oku­du­ğu şi­ir­ler­den ötü­rü ku­la­ğı aru­za az bu­çuk yat­kın­dır, ama he­nüz onun üs­te­sin­den ge­le­bi­le­cek yaş­ta de­ğil­dir. Ser­best öl­çü­yü ise ta­nı­ma­sı za­ten ola­nak­sız­dır. Çün­kü Os­man­lı ül­ke­sin­de onu bi­len eden kim­se yok­tur he­nüz.
1913 yı­lın­da 11 ya­şın­da iken yaz­dı­ğı “Fer­yad-ı Va­tan”da ve son­ra­ki şi­ir­le­rin­de pek çok öl­çü ha­ta­la­rı ya­par. Onun he­ce öl­çü­sü­nü ku­sur­suz bi­çim­de kul­lan­dı­ğı şi­iri “Ser­vi­lik­ler” adı­nı ta­şır (1916). Bu şi­irin ki­mi yer­le­ri­ni de Yah­ya Ke­mal dü­zelt­miş­tir.
Na­zım Hik­met 1921-1924 yıl­la­rı ara­sın­da Sov­yet­ler Bir­li­ği’nde­dir. Ora­da hem ye­ni bir dün­ya gö­rü­şü hem de ye­ni bir sa­nat an­la­yı­şı ka­za­nır. Ni­te­kim 1922’de yaz­dı­ğı şi­iri­nin adı Aç­la­rın Göz­be­bek­le­ri’dir. Şi­irin yal­nız­ca adı bi­le O’nun ka­zan­dı­ğı ye­ni dün­ya gö­rü­şü­nü hay­kır­mak­ta, şi­irin yal­nız­ca bi­çi­mi, ya­ni dı­şı bi­le köh­ne ede­bi­yat dün­ya­sı­nın al­tı­nı üs­tü­ne ge­tir­mek­te­dir.
Öy­le bir bi­çim o gü­ne de­ğin gö­rül­me­miş­tir: Di­ze­ler ba­sa­mak ba­sa­mak, di­ze­le­rin ki­mi yer­le­ri aruz­la, ki­mi yer­le­ri he­ce ile, ki­mi yer­le­ri ise ne aruz­la ne he­ce ile… Son de­re­ce vu­ru­cu im­ge­ler; sert, kes­kin uyak­lar… Bu ara­da Na­zım’ın bi­rer fis­ke vu­ru­şuy­la o gör­kem­li, o göz ka­maş­tı­rı­cı ede­bi­yat put­la­rı­nın (Ab­dül­hak Ha­mit­ler, Meh­met Emin­ler vs., vs.) bi­rer bi­rer yer­le­re ya­tı­şı…
Fa­kat bü­tün bun­lar O’nun es­ki şi­irin sağ­la­dı­ğı tek­nik ola­nak­la­rı tü­müy­le yad­sı­dı­ğı an­la­mı­na gel­mez. Ni­te­kim 1956’da baş­la­mak üze­re ki­mi şi­ir­le­ri­ni baş­tan so­na he­ce öl­çü­süy­le yaz­dı­ğı gi­bi (Kar­lı Ka­yın Or­ma­nın­da, Yıl­ba­şı, Ka­vak, Ja­pon Ba­lık­çı­sı, Kız Ço­cu­ğu, Bu­lut­lar Adam Öl­dür­me­sin, Se­nin Bay­ra­mın, Ma­vi Li­man, Ce­viz Ağa­cı, Sağ Elim, Gün­ler, Se­her Vak­ti, Ölü Nez­val­le Soh­bet, İz­mir­li Teğ­men vb.), pek çok şi­iri­nin şu­ra­sın­da bu­ra­sın­da he­ce öl­çü­sü­nü (Bu ara­da tek tük de ol­sa aruz öl­çü­sü­nü de) kul­lan­mış­tır:

BU VA­TA­NA NA­SIL KIY­DI­LAR?

İn­san olan va­ta­nı­nı sa­tar mı?    (4 + 4 + 3)
Su­yun içip ek­me­ği­ni ye­di­niz.    (4 + 4 + 3)
Dün­ya­da va­tan­dan aziz şey var mı?    (6 + 5)
Bey­ler bu va­ta­na na­sıl kıy­dı­nız?    (6 + 5)

Onu di­dik di­dik di­dik­le­di­ler,     (6 + 5)
saç­la­rın­dan tu­tup sü­rük­le­di­ler,     (6 + 5)
gö­tü­rüp kâ­fi­re “Bu­yur…” de­di­ler.    (6 + 5)
Bey­ler bu va­ta­na na­sıl kıy­dı­nız?     (6 + 5)

Eli ko­lu zin­cir­le­re vu­rul­muş,     (4 + 4 + 3)
va­tan çı­rıl çıp­lak ye­re se­ril­miş.     (6 + 5)
Otur­muş göğ­sü­ne Tek­sas­lı ça­vuş    (6 + 5)
Bey­ler bu va­ta­na na­sıl kıy­dı­nız?     (6 + 5)

(…)
Bu şi­ir­de bi­çim­sel yön­den şun­lar dik­ka­ti­mi­zi çe­ki­yor:
Şi­ir 11’li he­ce öl­çü­süy­le ya­zıl­mış.
Du­rak­lar hep ay­nı yer­de de­ğil: Ki­mi di­ze­ler­de “dört dört üç” ka­lı­bı, ki­mi di­ze­ler­de de “al­tı beş” ka­lı­bı kul­la­nıl­mış.
İlk dört­lü­ğün ikin­ci di­ze­sin­de Na­zım Hik­met halk ozan­la­rı­nı anım­sa­tan bir he­ce ek­sil­ti­si yap­mış: “Su­yun içip ek­me­ği­ni ye­di­niz” di­ze­sin­de­ki “su­yun” söz­cü­ğü­nün “su­yu­nu” ol­ma­sı ge­re­kir­di. An­cak o za­man 1 he­ce faz­la ola­ca­ğı için öl­çü bo­zu­lur­du. Ger­çi Na­zım Hik­met baş­ka bir an­la­tım­la bu­nun üs­te­sin­den ge­lir­di; fa­kat o bi­ze halk ozan­la­rı­nın böy­le­si an­la­tım ku­sur­la­rı­nı anım­sa­tı­yor.
O, top­rak­tan öğ­re­nip
ki­tap­sız bi­len­dir.
Ho­ca Nas­red­din gi­bi ağ­la­yan     (5 + 5)
Bay­burt­lu Zih­ni gi­bi gü­len­dir.    (5 + 5)
Fer­hat’tır,    3
Ke­rem’dir    3   (6 + 5)
ve Ke­loğ­lan­dır…    5
Yol gö­rü­nür onun ga­rip se­ri­ne,    (6 + 5)
ana­lar, ba­ba­lar umu­du ke­ser,    (6 + 5)
kah­pe fe­lek eder ona oyu­nu.    (6 + 5)
(…)
(Türk Köy­lü­sü’nden)

Rü­ya­da gör­düm ya­ri,    (3 + 4)
açıl­mış me­me­le­ri,    (3 + 4)
şöy­le bel­den yu­ka­rı    (4 + 3)
bu­lut­la­rın ara­sın­dan Ay gi­bi gi­der.
(…)
(İb­ra­him’in Rü­ya­sı’ndan)

(…)
Da­ha pa­zar        (4)
ku­rul­ma­dı,        (4)
ku­ru­la­cak.     (4)
Esen rüz­gâr        (4)
du­rul­ma­dı,     (4)
du­ru­la­cak.    (4)
Boy­nu da­ha        (4)
vu­rul­ma­dı,        (4)
vu­ru­la­cak.    (4)
(…)
(Şeyh Bed­red­din Des­ta­nı’ndan)

Bir cüm­le­nin ta­mam­lan­dı­ğı (Da­ha pa­zar ku­rul­ma­dı, ku­ru­la­cak ve di­ğer­le­ri) di­ze­ler­de­ki he­ce­ler top­lan­dı­ğın­da he­ce öl­çü­sü­nün 12’li ka­lı­bı­nı el­de ede­riz: 4 + 4 + 4.
Bir ör­nek de Bah­ri Ha­zer’den ve­re­lim:
(…)
Dal­ga bir dağ­dır,        (5)
ka­yık bir ge­yik!        (5)
Dal­ga bir ku­yu,             (5)
ka­yık bir ko­va!        (5)
Çı­kı­yor ka­yık,             (5)
ini­yor ka­yık;         (5)
dev­ri­len                (3)
bir atın            (3)
sır­tın­dan inip,        (5)
şah­la­nan                (3)
bir ata            (3)
bi­ni­yor ka­yık!        (5)
(…)

Bu­ra­da da ilk 6 di­ze­de he­ce­nin 5 + 5 ka­lı­bı­nın, son­ra­ki di­ze­ler­de de (3 +3) + 5 = 6 + 5 ka­lı­bı­nın kul­la­nıl­mış ol­du­ğu­nu gö­rü­yo­ruz.
Na­zım Hik­met’in he­ce öl­çü­süy­le yaz­dı­ğı şi­ir­le­ri çok de­ğil­dir. Çün­kü, dik­kat edi­lir­se, he­ce öl­çü­sü (bu ara­da aruz da) im­ge­le­rin, duy­gu ve dü­şün­ce­le­rin tüm bo­yut­la­rı için­de an­la­tı­mı­nı en­gel­le­yen bir kös­tek­tir. Öy­le ya, di­ye­lim ki gü­zel bir söy­le­yiş bul­du­nuz, içi­niz­den ge­çir­di­ği­niz­le tam ör­tü­şü­yor; fa­kat şi­irin ta ba­şın­dan be­ri kul­la­na­gel­di­ği­niz öl­çü­ye uy­mu­yor; sö­zü­nü­zün he­ce­le­ri ek­sik ya da faz­la; is­ter is­te­mez o söy­le­yiş­ten vaz­ge­çe­cek­si­niz… Bu da or­ta­ya za­yıf bir şi­ir çık­ma­sı­na yol aç­maz mı?
Ki­mi halk ozan­la­rı­nın şi­ir­le­rin­de çok yer­siz, tu­tar­sız, do­ğal ol­ma­yan söy­le­yiş­ler­le kar­şı­laş­ma­mı­zın ne­den­le­rin­den bi­ri bu­dur.
Na­zım Hik­met, “âşık şi­iri” de de­ni­len halk ozan­la­rı­nın şi­ir­le­ri­nin ve on­la­ra öy­kü­nen ki­mi ay­dın­la­rın şi­ir­le­ri­nin yal­nız­ca bu ek­sik­li­ği­ne de­ğil, asıl onun öte­den be­ri ay­nı ka­lıp­lar için­de ay­nı tem­le­ri yi­ne­le­yip du­ran tek­dü­ze­li, kı­sır, bi­rey­ci, ses­len­di­ği top­lu­mu uyu­şuk­lu­ğa iten yö­nü­ne kar­şı çı­kar. 1922’de yaz­dı­ğı “Ye­ni Sa­nat” ad­lı şi­irin­de ge­le­nek­sel âşık şi­iri­ni “üç te­lin­de üç sıs­ka bül­bül öten üç tel­li saz”a ben­ze­tir. Oy­sa kit­le­le­ri de­vi­ni­me ge­ti­re­cek, coş­tu­ra­cak olan bu “üç tel­li saz” de­ğil, bir or­kest­ra­dır:
Ba­na bak!
Hey!
Ava­nak!
Elin­den o mı­zıl­tı­yı bı­rak­sa­na!
Sa­na
üç te­lin­de üç sıs­ka bül­bül öten
üç tel­li saz
ya­ra­maz!
(…)
Sa­pan­lar gü­le­şi­yor tar­la­lar­la,
tar­la­lar­la!
Coş­tu çal­gı­cı ba­şı,
esi­yor or­kest­ram,
dağ­lar­la dal­ga­lar­la, dağ gi­bi dal­ga­lar­la, dal­ga gi­bi
dağ-lar-la.
Na­zım Hik­met’in âşık şi­iri­ne iliş­kin bu tu­tu­mu, onun ki­mi söy­le­yiş özel­lik­le­ri­ni dış­ta­la­dı­ğı an­la­mı­na gel­mez. O, âşık şi­iri­nin, halk tür­kü­le­ri­nin söy­le­yiş­te­ki ki­mi in­ce­lik­le­ri­ni iler­le­te­rek ba­zı şi­ir­le­rin­de kul­lan­mış­tır. (Bu ko­nu­ya ay­rı­ca de­ği­ni­le­cek.)
b. Aruz Öl­çü­sü ve Na­zım Hik­met
Aruz, Arap­lar­ca bu­lun­muş ve yi­ne on­lar ta­ra­fın­dan 8. yüz­yıl­da sis­tem­leş­ti­ril­miş­tir. İs­lam­lı­ğın ya­yıl­ma­sı ile ön­ce İran­lı­la­ra, ar­ka­sın­dan da Türk­le­re geç­miş. 11. yüz­yıl­dan baş­la­ya­rak bü­tün Di­van Ede­bi­ya­tı bo­yun­ca, Tan­zi­mat ve Ser­vet-i Fü­nun dö­nem­le­rin­de ay­dın­lar­ca Türk şi­irin­de kul­la­nıl­mış­tır. 20. yüz­yı­lın baş­la­rın­da he­ce öl­çü­sü­ne dö­nül­müş­se de ki­mi ozan­lar­ca kul­la­nı­mı sür­dü­rül­müş­tür. Aru­zu son ola­rak Yah­ya Ke­mal Be­yat­lı’nın (1884-1958) şi­ir­le­rin­de gö­rü­yo­ruz.
Os­man­lı ozan­la­rı aru­zu çok dal­lı bu­dak­lı bir bi­çi­me ge­tir­miş­ler. Ama biz el­den gel­di­ğin­ce te­rim kul­lan­mak­tan ka­çı­na­rak ka­ba­ca şöy­le açık­la­ya­bi­li­riz:
Arap­lar fâ­ilâ­tün fâ­ilâ­tün fâ­ilâ­tün fâ­ilün gi­bi, mü­te­fâ­ilûn fe­ûlün mü­te­fâ­ilûn fe­ûlün vs, vs, vs. gi­bi bir sü­rü ka­lıp­lar uy­dur­muş­lar. Bu söz­le­rin hiç­bir an­la­mı yok­tur. İç­le­ri boş bi­rer ker­piç, tuğ­la ka­lı­bı gi­bi­dir­ler. Na­sıl ki ker­piç ya da tuğ­la el­de et­mek için o ka­lıp­la­ra ça­mur dol­dur­mak ge­re­ki­yor­sa, aruz ka­lıp­la­rı­nı da o ka­lıp­la­ra uyan söz­cük­ler­le (di­ze­ler­le) dol­dur­mak ge­re­kir. Bu iş ya­pı­lır­ken şu nok­ta göz önün­de tu­tu­lur: Ka­lı­bın kı­sa ve uzun he­ce­le­ri ile sö­zün kı­sa ve uzun he­ce­le­ri bir­bir­le­riy­le tam ça­kış­ma­lı­dır. Eğer uzun söy­len­mi­yor­sa so­nu ün­lü bir harf­le bi­ten he­ce­ler kı­sa, ün­süz bir harf­le bi­ten he­ce­ler uzun sa­yı­lır.
Her­han­gi bir ka­lı­bın kı­sa he­ce­le­ri­ni nok­ta, uzun he­ce­le­ri­ni çiz­gi ile gös­te­re­rek ka­lıp­la söz ara­sın­da­ki uyu­mu ör­nek­len­di­re­lim:
mü – te – fâ – i – lûn / mü – te – fâ – i – lûn
.        .     –    .     –       .       .      –     .     –
Ay­nı yön­tem­le bir de şu söz­le­ri (di­ze­yi) işa­ret­le­ye­lim:
Şu u – çan ne – dir/ ke – le – bek mi – dir?
.   .      –    .      –     .      .       –     .       –
(İ. Sa­fa)
Gö­rü­lü­yor ki ka­lıp­ta­ki nok­ta ve çiz­gi­ler­le (kı­sa ve uzun he­ce­ler) söz­de­ki nok­ta ve çiz­gi­ler (kı­sa ve uzun he­ce­ler) bir­bir­le­riy­le tam ça­kı­şı­yor. Bu de­mek­tir ki, bu söz­ler üst­te­ki ka­lıp­la ya­zıl­mış.
Bir di­lin ya­pı­sal özel­lik­le­ri ile o dil­de kul­la­nı­lan ko­şuk (na­zım) öl­çü­sü uyum için­de­dir. Ni­te­kim Türk­çe, söz­cük­ler­de­ki he­ce­le­ri eşit uzun­luk­ta söy­len­di­ğin­den aru­za hiç uy­gun düş­me­miş, o yüz­den de Sel­çuk­lu ve Os­man­lı ozan­la­rı Arap­ça ve Fars­ça’dan çok­ça söz­cük­ler ala­rak şi­ir­le­rin­de kul­lan­mış­lar­dır. Öte yan­dan es­ki Yu­nan ve La­tin şi­ir­le­rin­de, uzun­lu-kı­sa­lı he­ce­le­ri olan baş­ka­ca dil­ler­de­ki şi­ir­ler­de Arap­la­rın aru­zu­na ben­zer öl­çü­ler kul­la­nıl­dı­ğı­nı bi­li­yo­ruz.
Aruz üze­ri­ne söy­le­ne­bi­le­cek da­ha pek çok şe­yi at­la­ya­rak da ol­sa, bu­gün ar­tık hiç­bir pra­tik de­ğe­ri ol­ma­yan bun­ca la­kır­dı­yı şu­nun için et­tik: Na­zım Hik­met aru­zu bir âhenk öğe­si ola­rak ele al­mış, an­cak hiç­bir şi­iri­ni baş­tan so­na bu öl­çüy­le yaz­ma­dı­ğı gi­bi, tek tük şi­ir­le­ri­nin ki­mi bö­lüm­le­rin­de bu öl­çü­den ya­rar­lan­mış­tır. Bu­nu ya­par­ken de –he­ce öl­çü­sün­de ol­du­ğu gi­bi– aru­zun da ge­le­nek­sel­leş­miş di­zi­liş bi­çi­mi­ne uy­ma­mış­tır:
De – ğil bir – kaç    me – fâ – î – lün
.     –  –       –                        .      –   –    –
de – ğil beş on    me – fâ – î – lün
.    –   –   –                        .      –   –    –
o – tuz mil – yon    me – fâ – î – lün
.    –    –      –                .      –    –    –
aç    fâ –
–                       –
bi – zim    i – lün
.      –              .    –
On – lar    müs – tef’ –
–     –                                     –      –
bi – zim!    i – lün
.      –                            .    –
Biz    müs –
–                                            –
on – la – rın!    tef’ – i – lün
–     .     –                          –    .     –
Dal – ga – lar    fâ – i – lün
–     .     –                             –   .     –
de­ni­zin!
De­niz dal­ga­la­rın!
(…)
(Aç­la­rın Göz­be­bek­le­ri’nden)
Na­zım Hik­met, bu şi­iri­nin yu­ka­rı­ya al­dı­ğı­mız bö­lü­mün­de iki ay­rı aruz ka­lı­bı kul­lan­mış. Ka­lıp­ta ge­çen “i”le­rin iki­si de ay­nı harf ol­du­ğu hal­de “me­fâ­îlün” cü­zün­de­ki (par­ça­sın­da­ki) “î” uzun, “müs­tef’ilün” cü­zün­de­ki “i” kı­sa­dır. (Bu­nu za­ten ya­zı­lış­la­rın­da­ki ay­rı­lık da bel­li et­mek­te­dir.) Şi­irin söz­le­rin­de­ki kı­sa ve uzun he­ce­ler­le ka­lıp­ta­ki kı­sa ve uzun he­ce­ler tam ta­mı­na ça­kış­mak­ta­dır.

 


B. UYAK (KA­Fİ­YE)
Bi­lin­di­ği gi­bi, söz­cük ve ek­le­rin son he­ce­le­rin­de­ki ses ben­zer­li­ği­ne “uyak” de­nir.
An­cak en az iki söz­cük ya da ekin uyak­lı sa­yı­la­bil­me­le­ri için bun­la­rın ses­çe ben­ze­me­le­ri, fa­kat an­lam­ca ay­rı ol­ma­la­rı ge­re­kir. Söz­ge­li­mi yak­tı – bak­tı söz­cük­le­ri uyak­lı­dır. Fa­kat bu uyak “tı”lar­da de­ğil, “yak –” ve “bak–” he­ce­le­rin­de­ki “ak–”lar­da­dır; “tı”lar ise “be­lir­li geç­miş za­man” ek­le­ri­dir, do­la­yı­sıy­la ay­nı an­lam­da­dır.
Öte yan­dan, ör­ne­ğin koş­tu – uç­tu söz­le­ri de an­lam­ca ay­rı ay­rı söz­ler­dir, fa­kat ara­la­rın­da bir ben­zer­lik yok­tur. “–tu” ek­le­ri de –dil­bil­gi­si açı­sın­dan– “be­lir­li geç­miş za­man” ek­le­ri­dir, ya­ni on­lar da ay­nı an­lam­da­dır.
Ya­pı ve an­lam ba­kı­mın­dan ay­nı olan ek­le­re, söz­cük ya da söz­cük grup­la­rı­na “re­dif” de­nir. Halk ozan­la­rı bu­na “dö­ne­ra­yak” di­yor­lar. “Uyak” ye­ri­ne es­ki­den “ka­fi­ye” sö­zü kul­la­nı­lır­dı. Halk ozan­la­rı ise “ayak” adı­nı ver­miş­ler­dir.
Na­zım Hik­met’in öz­gün bu­luş ve söy­le­yiş­te­ki tar­tı­şıl­maz üs­tün­lü­ğü­nün ya­nı sı­ra, uyak yap­ma­da ve on­la­rı yer­li ye­rin­de kul­lan­ma­da da su gö­tür­mez bir us­ta­lı­ğı var­dır. O, şi­ir­le­rin­de uya­ğın her tü­rü­nü kul­lan­mış­tır: Ya­rım uyak (bir ün­süz harf ben­zer­li­ği), tam uyak (bir ün­lü, bir ün­süz harf ben­zer­li­ği), zen­gin uyak (iki­den çok harf ben­zer­li­ği)… Hat­ta pek çok şi­iri­ni de uyak­sız ve ve­zin­siz (öl­çü­süz) yaz­mış­tır.
Onun şi­ir­le­rin­den yu­ka­rı­da­ki uyak tür­le­ri­ne iliş­kin kü­çük ör­nek­ler ve­re­lim (Uyak­lı ses­ler ay­raç için­de, re­dif­ler ya­tık çiz­gi­den son­ra gös­te­ril­miş­tir):
Yüz­yıl ol­du yü­zü­nü gö(r) /me­ye­li,
be­li­ni sa(r) /ma­ya­lı,
gö­zü­nün için­de du(r) /ma­ya­lı
ak­lı­nın ay­dın­lı­ğı­na so­ru­lar so(r) /ma­ya­lı.
(Ya­rım uyak; Has­ret’ten)

Bi­zim bu­ra­da göl­le(r)
du­man­lı­dır­la(r).
Ba­lık­la­rı­nın eti ya­van olu(r),
saz­lık­la­rın­dan ısıt­ma ge­li(r),
ve göl in­sa­nı
sa­ka­lı­na ak düş­me­den ölü(r).
(Ya­rım uyak; Şeyh Bed­red­din Des­ta­nı’ndan)

Dört­na­la ge­lip uzak As­ya’d(an)
Ak­de­niz’e bir kıs­rak ba­şı gi­bi uzan(an)
Bu mem­le­ket bi­zim.
(Tam uyak; Da­vet’ten)

Ha­ni şim­di bi­zim sof­ra­mı­za
haf­ta­da bir (et) /ge­lir.
(Ve)
ço­cuk­la­rı­mız iş­ten e(ve)
sap­sa­rı is­kel(et) /ge­lir…
(Tam uyak; Nik­bin­lik’ten)

Ne­den öy­le yü­zü­me bir tu­haf ba­kı­lı­yor
Os­man oğ­lu Ha(şim)?
Ne tu­haf şey,
Ha­ni siz öl­müş­tü­nüz kar­de(şim)?
(Zen­gin uyak; Ölü­me Da­ir’den)

Hal­kın so­yul­muş de­ri­sin­den
sır­tı­na frak gi­yen sen­sin,
ya­la bal tu­tan beş par­ma­ğı­nı
beş çü­rük (muz) /gi­bi,
ho­mur­da­na­rak do­laş be­si­li bir do(muz) /gi­bi.
(Zen­gin uyak; Ce­vap – 1’den)

Na­zım Hik­met’in şi­ir­le­ri akı­cı, sü­rük­le­yi­ci­dir. Öl­çü­le­ri, uyak­la­rı, ben­zet­me­le­ri, çe­şit­li ede­bi­yat sa­nat­la­rı­nı faz­la­ca ara­la­ma­dan şi­ir­le­ri­nin içe­ri­ği­ni açık­ça gö­re­bi­li­riz. İçe­rik­le bi­çim öy­le­si­ne bir uyum, öy­le­si­ne bir bü­tün­lük için­de­dir çün­kü. Bi­çim, özün için­de eri­miş, kay­bol­muş­tur. Na­zım Hik­met bu uyu­mu, bu bü­tün­lü­ğü “gü­zel bir ka­dın ba­ca­ğı­nı bir kat da­ha gü­zel­leş­ti­ren, fa­kat ken­di­si bel­li ol­ma­yan in­ce bir ço­ra­ba” ben­ze­tir.
Ve onun şi­ir­le­ri bur­gaç­lı (gir­dap­lı) bir su gi­bi­dir; bir­den içi­ne çe­ker bi­zi. Onun şi­ir­le­ri­ni okur­ken yü­zü­nü bu­ruş­tu­ran, al­nı­nı kı­rış­tı­ran bi­ri çı­kar­sa, –şi­ir­le­rin içe­ri­ği­ne kar­şı bi­ri de­ğil­se eğer– ku­su­ru ke­sin­lik­le ken­di­sin­de ara­ma­lı­dır. Ken­di be­ğe­ni­le­ri­nin ge­liş­me­miş­li­ğin­de, ken­di dar ka­fa­lı­lı­ğın­da…
Na­zım Hik­met’in şi­ir­le­ri­ne bu çe­ki­ci­li­ği, bu akı­cı­lı­ğı sağ­la­yan et­ken­le­rin ba­şın­da –baş­ka­ca öğe­le­rin ya­nı sı­ra– uyak­la­ra sık ara­lık­lar­la yer ver­me­si ge­lir. Aşa­ğı­da­ki par­ça­lar­da bu yol­da­ki uyak­la­ra ör­nek­ler var­dır (Ay­nı uyak­la­rı ta­şı­yan söz­cük­ler alt­la­rı çi­zi­le­rek ay­nı harf­ler­le gös­te­ril­miş, re­dif­ler ay­rı­ca be­lir­til­me­miş­tir):

Dı­şar­da,        (a)
ka­ran­lık­lar­da        (a)
ça­tır­da­yan de­niz böğ­rün­den vu­rul­muş
bir or­man gi­bi.     (b)
Biz içer­de su­su­yo­ruz,
su­su­yor zin­dan        (b)
kan içi­ne akan         (b)
ya­ra­lı bir hay­van gi­bi.     (b)
(Sü­kût’tan)

Sı­cak­tı.
Sı­cak.
Sa­pı kan­lı, de­mi­ri kör bir bı­çak­tı         (a)
sı­cak.         (a)
(Şeyh Bed­red­din Des­ta­nı’ndan)

Bu­gün ak­lı­ma
ya­zı­sız ve çiz­gi­siz
bir re­sim gel­di, Ta­ran­ta-Ba­bu!   (a)
Ve be­nim bir­den­bi­re
yü­zü­nü de­ğil,              (b)
gö­zü­nü de­ğil,          (b)
Se­nin se­si­ni gö­re­sim gel­di, Ta­ran­ta-Ba­bu;  (a)
Ma­vi Nil gi­bi se­rin,              (c)
ya­ra­lı bir kap­lan gö­zü gi­bi de­rin          (c)
se­si­ni se­nin!  (c)
(Ta­ran­ta Ba­bu’ya Mek­tup­lar’dan)
İki çıp­lak ço­cuk gi­bi üşü­mek­te­dir
Mad­rid ka­pı­sı­nı bek­le­yen ıs­lak ayak­la­rın. (a/a)
(Ka­ran­lık­lar Kar Ya­ğı­yor’dan)

Na­zım Hik­met’in sert, kes­kin, vu­ru­cu, vol­kan gi­bi pat­la­yan uyak­lı şi­ir­le­ri­ni Gü­ne­şi İçen­le­rin Tür­kü­sü (1928, Ba­kû), 835 Sa­tır (1929, İs­tan­bul), Jo­kont ile Si–Ya–U (1929, İs­tan­bul), Va­ran 3 (1930), 1 + 1 = Bir (1930, İs­tan­bul), Ge­ce Ge­len Telg­raf (1932), Be­ner­ci Ken­di­ni Ni­çin Öl­dür­dü (1932), Port­re­ler (1935), Ta­ran­ta Ba­bu’ya Mek­tup­lar (1935), Si­mav­ne Ka­dı­sı Oğ­lu Şeyh Bed­red­din Des­ta­nı (1936) vd. gi­bi ki­tap­la­rın­da gö­rü­yo­ruz. Na­zım Hik­met da­ha son­ra­ki şi­ir­le­rin­de, özel­lik­le 1960’tan ölü­mü­ne ka­dar (1963) olan dö­nem­de yaz­dı­ğı şi­ir­le­rin­de uya­ğı gi­de­rek yu­mu­şat­tı ve da­ha ge­niş ara­lık­lar­la kul­lan­dı.
Na­zım Hik­met’in şi­ir­le­ri­nin ço­ğu Türk di­lin­de ölü­mün­den son­ra ya­yım­lan­dı. Ör­ne­ğin Sa­at 21-22 Şi­ir­le­ri (1965), Ru­ba­iler (1966), Mem­le­ke­tim­den İn­san Man­za­ra­la­rı (1966), Ya­tar Bur­sa Ka­le­sin­de (1988) vd. böy­le­dir. Bun­lar için­de “Mem­le­ke­tim­den İn­san Man­za­ra­la­rı”nın öte­ki ya­pıt­la­rın­dan –ay­rı­ca­lı­ğı de­ğil ama– bir ay­rı­lı­ğı var­dır. Çün­kü ora­da­ki şi­ir­le­ri­nin ço­ğun­da öl­çü kul­lan­ma­dı­ğı gi­bi uyak­la­ra da az yer ver­miş­tir. Ku­la­ğı he­ce­nin tı­kır­tı­la­rı­na ve uya­ğın kes­kin ses­le­ri­ne alış­mış ki­şi­ler için on­la­rın düz­ya­zı­dan far­kı yok gi­bi­dir.
Ör­nek ola­rak bir bö­lüm de “Mem­le­ke­tim­den İn­san Man­za­ra­la­rı”ndan ve­re­lim:
(Dü­mel­li Me­med’in ka­rı­sı has­ta­ne­de yat­mak­ta­dır. / FK)
(…)
Dok­tor­la Dü­mel­li ko­nu­şu­yor­lar­dı:
“Ba­ğır­sa­ğı dü­ğüm­len­miş,
kar­nı­nı ya­ra­ca­ğız.”
“Ölür mü ki?”
“Kar­nı­nı yar­maz­sak ölür mut­la­ka,
kar­nı­nı ya­rar­sak bel­ki kur­tu­lur.”
“İki be­be­si var.
Kom­şu­ya ko­yup gel­dik.
Bir de­fa öl­dü müy­dü…”
“Kar­nı­nı yar­maz­sak ölür mut­la­ka.”
“Ge­ce har­man ye­rin­de ha­ni,
ör­tü­müz ne­yi­miz de yok.
Be­be­ler de ya­nın­da.
Har­man ye­rin­de ha­ni.
‘Uy anam!’ de­di ba­ğır­dı,
gö­be­ği­ni bas­tır­dı,
bu­laş­tı kıv­ran­ma­ğa.
Ölür mü ki?
Bir ilaç ya­zı­ver­sen…”
“İlaç kâr et­mez.
Kar­nı­nı ya­ra­ca­ğız.”
(…)
“Bir sa­rı hap içir­sen?”
“Kar­nı­nı yar­mak­tan baş­ka ça­re yok.”
“Kur­tu­lur mu ki?”
“Kar­nı­nı yar­maz­sak ölür mut­la­ka.”
“Be­be­le­ri kom­şu­ya ko­yup gel­dik.
Har­man öy­le­ce du­rur…”
“Ba­ba­cı­ğım, kar­de­şim,
kar­nın­da bar­sa­ğı dü­ğüm­len­miş.”
“Çö­zül­mez mi ki?”
“Çö­zül­mez ken­di­li­ğin­den.
Aça­ca­ğım kar­nı­nı,
bar­sa­ğı çö­ze­ce­ğim.”
“El­le­rin­le mi?”
“El­le­rim­le.”
(…)
“Kur­tu­lur mu ki?”
“Kar­nı­nı yar­maz­sak ölür mut­la­ka.”
“Bir sa­rı hap?”
“Ol­maz.
İs­ter­sen has­ta­nı al, ge­ri gö­tür.
Se­nin iz­nin ol­ma­dan aça­ma­yız kar­nı­nı.
Sen izin ve­re­cek­sin,
ben bı­ça­ğı ça­la­ca­ğım.
Ka­nun böy­le ya­zı­yor.
Bir kâ­ğıt im­za­lar­sın.”
“Ne kâ­ğı­dı?”
“Ra­zı­yım, di­ye
Do­laş,
dü­şün bi­raz.”
“Ölür mü ki?”
“Kar­nı­nı aç­mak lâ­zım.
Lâ­kin mal se­nin.
Ka­nun böy­le ya­zı­yor.”
“Kur­tu­lur mu ki?”
“Kar­nı­nı ya­rar­sak bel­ki kur­tu­lur.
Kar­nı­nı yar­maz­sak ölür mut­la­ka.
Şu ah­la­tın al­tı­na otur,
dü­şün.
Son­ra gel, kâ­ğı­da bas müh­rü­nü.”
“Müh­rüm yok.”
“Par­mak ba­sar­sın.”
(…)
(Ame­li­yat­tan he­men son­ra Dü­mel­li’nin ya­kın­la­rı has­ta­ne ka­pı­sı­na bir kağ­nı yak­laş­tı­rır­lar. / FK)
“Bi­zim­ki­ler!” de­di Dü­mel­li Me­met,
“Va­rıp dur­du­ra­yım.
De­min ben ge­lir­ken yo­la çık­tı­lar­dı.
Kağ­nı­ya bin­di­ri­riz, yo­rul­maz.
(Dok­to­ra dön­dü)
Efen­di ağa, sen di­yi­ver, ha­zır­lan­sın.”

Ve dav­ran­dı kağ­nı ses­le­ri­ne koş­mak için.
Dok­tor tut­tu ko­lun­dan:
“Dur,” de­di, “da­ha ayıl­ma­dı bi­le.”
“Ben va­rıp ge­le­ne­dek ayı­lır.”
“Bel­ki ayı­lır, ama yo­la çı­ka­maz.”
“Kağ­nı­ya bi­ne­cek,
yü­rü­se yü­rü­se bur­dan ora­ya…”
“Ol­maz.”
“Et­me, efen­di ağa!
iki be­be­si var.
Kom­şu­ya ko­yup gel­dik.
Har­man böy­le­ce du­rur.”
“Ol­maz, ba­ba.”
“Hay­di var­sın yü­rü­me­sin,
kağ­nı­yı ge­ti­ri­riz bu­ra­ya­dek.”
“Ya­tak­tan çı­ka­maz.
En aşa­ğı on beş gün sır­tüs­tü ya­ta­cak.”
“Ev­de ya­tar.”
“Ol­maz.”
“İki be­be­si var.”
“De­li et­me in­sa­nı, ol­maz, de­dik ya.”
“Par­mak ba­sa­rım.”
“Ne di­ye?”
“Mal se­nin de­me­din miy­di?
Ma­lı­mı ben ta­mam al­dım, di­ye par­mak ba­sa­rım.”
“Ol­maz.”
“Mü­hür?”
“Ha­ni mü­hü­rün yok­tu?”
“Ku­lun ola­yım,
zevk­len­me adam­la,
ver ço­cuk­la­rın ana­sı­nı, gi­de­lim,
har­man öy­le­ce du­rur.”
(…)
(Dü­mel­li’yi ka­rı­sı­na gö­tü­rür­ler. Ye­sin di­ye ona el­ma ge­tir­miş­tir Dü­mel­li Me­met.)
Dü­mel­li ka­rı­sı­nı gör­dü.
Ayıl­ma­mış­tı he­nüz.
Saç­la­rı tı­raş edil­miş­ti di­bin­den.
Yam­ru yum­ru, ka­buk­lu pa­ta­tes gi­bi bir yüz.
Has­ta­lık­lı bir oğ­lan ço­cu­ğu­na ben­zi­yor­du.
Ve be­yaz pa­tis­ka nev­re­si­min üze­rin­de
top­rak­tan fış­kır­mış iki kök gi­bi du­ru­yor­du el­le­ri.
Dü­mel­li bı­rak­tı el­ma­la­rı has­ta­nın ayak ucu­na.
Bak­tı uzun uzun.
Bak­tı çi­pil ma­vi göz­le­ri­ni kı­sa­rak.
“Hay­rı kal­ma­mış,” de­di, “kö­tü­leş­miş.
Be­nim ala öküz de böy­le ol­duy­du bıl­dır,
yat­tı, kalk­ma­dı bir da­ha.
El­ma­la­rı ve­rin, ye­sin.
El­ma­yı se­ver.
Sağ olun, efen­di ağa.”
Ve çık­tı dı­şa­rı Dü­mel­li ağ­la­ya ağ­la­ya.
çı­kış o çı­kış,
onu bir da­ha gör­me­di­ler.
Ve üç gün son­ra öl­dü ka­dın…
Gö­rül­dü­ğü gi­bi, hiç­bir öl­çü kul­la­nıl­ma­mış. Uyak­lar yok de­ne­cek ka­dar az. Fa­kat o hü­zün­lü içe­ri­ğe son de­re­ce uy­gun bir bi­çim, an­la­tım…
Şi­ir­de bir­li­ği sağ­la­mak, onu bir sa­nat ya­pı­tı dü­ze­yi­ne yük­selt­mek de­mek, içe­ri­ğe uy­gun bi­çi­mi bu­la­bil­mek de­mek­tir. “Öy­le muh­te­va­lar var­dır ki,” der Na­zım Hik­met, “on­lar­da ka­fi­ye is­te­mez, ko­nuş­ma di­li –ba­zan şe­hir­li­nin, ba­zan köy­lü­nün, ba­zan ev ka­dı­nı­nın vs. ko­nuş­ma di­li– ahen­gi ve im­kan­la­rı ye­ter ve en uy­gun ola­nı­dır. La­kin ba­zı muh­te­va­lar var­dır ki, ka­fi­ye is­ter. (…) ve ba­zı muh­te­va­lar var­dır ki, ko­nuş­ma di­li yet­mez, da­ha ge­niş, da­ha mü­cer­ret, bel­ki bun­dan do­la­yı da­ha renk­siz bir dil is­ter. (…) ben yıl­lar­dır hiç ka­fi­ye­si ol­ma­yan şi­ir­ler yaz­dım, için­de bol re­sim olan, ya­hut hiç ol­ma­yan şi­ir­ler yaz­dım, çe­şit­li ka­fi­ye te­lak­ki­le­riy­le (an­la­yış­la­rıy­la / FK) yaz­dım, hâ­sı­lı, muh­te­va­ma, o şi­ir­de­ki (…) uy­gun şek­li bul­ma­ya ça­lış­tım.” (Ce­za­evin­den Me­met Fu­at’a Mek­tup­lar, s. 52-53)
Na­zım Hik­met’in Şi­ir­le­rin­de
Ali­te­ras­yon
Ali­te­ras­yon, bir şi­irin ki­mi di­ze­le­rin­de ay­nı ses­le­rin ya da ay­nı ses­ler­den olu­şan he­ce­le­rin sık sık yi­ne­len­me­si­dir. Bu yi­ne­le­me­den amaç şi­ir­de uyu­mu (ahen­gi), akı­cı­lı­ğı sağ­la­mak­tır.
Dün­ya­da ge­rek do­ğu, ge­rek­se ba­tı ede­bi­yat­la­rın­da yay­gın bi­çim­de kul­la­nı­lan ali­te­ras­yo­nu Türk ede­bi­ya­tın­da da, hat­ta halk ağ­zı (folk­lo­rik) ürün­ler­de de çok­ça gö­rü­rüz. Aşa­ğı­da­ki te­ker­le­me­ler­de sık­ça kul­la­nıl­mış ali­te­ras­yon­lar var­dır:
Üs­tü üç taş­lı taş sap­lı üç tunç ta­sı çal­dı­ran mı ça­buk çıl­dı­rır, yok­sa iç içe yüz ton saç kap­lı ça­nı kal­dı­ran mı çıl­dı­rır?
(Bu­ra­da t, ç, s ses­le­ri [ya­zı di­lin­de: harf­le­ri] faz­la kul­la­nıl­mış.)
Şiş şi­şe­yi şiş­le­miş, şi­şe ke­şi­şe şiş de­miş.
(Bu­ra­da da –şiş– he­ce­si faz­la kul­la­nıl­mış.)
Te­ker­le­me­ler­de ali­te­ras­yo­nun abar­tı­lı kul­la­nı­mı­na hem bir oyun ol­sun di­ye, hem de dil­de­ki söy­le­yiş düz­gün­lü­ğü­nü ge­liş­tir­mek için baş­vu­ru­lur.
Türk şi­irin­de ali­te­ras­yo­nun en bü­yük us­ta­la­rın­dan bi­ri Na­zım Hik­met’tir. Söz­cük­le­ri öy­le bir us­ta­lık­la yan ya­na ge­ti­rir ki, onun şi­ir­le­ri hız­la akıp gi­den bir su­ya ben­zer.
Aşa­ğı­da O’nun çe­şit­li şi­ir­le­rin­den alın­mış ali­te­ras­yon ör­nek­le­ri var­dır:
Aç­lık
ka­zık gi­bi ka­zı­dı kar­nı­mı­zı.
(5 söz­cük­ten olu­şan bu iki di­ze­de “k” se­si 5 kez, “a” se­si 4 kez, “z” se­si 3 kez ge­çi­yor;
İn­ki­la­bın Be­şin­ci Se­ne­si­ne’den)
Sa­rıl­dı 15 ya­ra­ma
ka­ra kay­gan yı­lan­lar gi­bi ka­ran­lık su­lar.
(a, r, k ses­le­ri; Kal­bim’den)
Ne çı­kar
ku­dur­sun
ka­ra­yel
(k, r ses­le­ri; Bah­ri Ha­zer’den)
Bir­den–
bi­re kuş gi­bi
vu­rul­muş gi­bi
ka­na­dın­dan
ya­ra­lı bir at­lı yu­var­lan­dı atın­dan!
(r, k, l ve a ses­le­ri; Sal­kım­sö­ğüt’ten)
ka­ra bir kar­ta­lın ka­na­dın­dan ko­pan ok…
(k ve a ses­le­ri; Sü­kût’tan)
Bir böy­le şa­şı­la­sı
dün­ya ki bu­ra­sı,
ba­lık­lar kah­ve içer­ken
ço­cuk­lar süt bu­la­mı­yor­lar.
İn­san­la­rı söz­le bes­li­yor­lar,
do­muz­la­rı pa­ta­tes­le.
(r, l, k, s ses­le­ri; Ta­ran­ta-Ba­bu’ya
Mek­tup­lar’dan)
Kar ya­ğı­yor
ka­ran­lık­la­ra.
(k, a, r ses­le­ri; 21 – 1 – 924’ten)

 

 


C. NA­ZIM Bİ­Çİ­Mİ
Şim­di­ye de­ğin ol­du­ğu gi­bi, bu ko­nu­ya da ufak anım­sat­ma­lar­la gi­re­lim:
Na­zım bi­çi­mi, di­ze­le­rin kü­me­le­ni­şi­ni ve uyak dü­ze­ni­ni içi­ne alır. Bir man­zum ya­pı­tın na­zım bi­çi­mi­ni ele alır­ken işe ön­ce “na­zım bi­ri­mi”nden baş­la­nır. Çün­kü gö­zü­mü­ze ilk çar­pan odur. Şi­ir­de di­ze­ler na­sıl kü­me­len­miş, ya­ni şi­ir iki­şer­li di­ze­ler­le mi, yok­sa üçer­li, dör­der­li di­ze­ler­le mi ya­zıl­mış? Da­ha­sı, ozan ken­di­ni hiç­bir ku­ral­la sı­nır­la­ma­dan di­ze­le­ri­ni is­te­di­ğin­ce, gön­lün­ce mi diz­miş? Bir şi­ir­de ön­ce bun­la­rı gö­rü­rüz.
Çağ­lar bo­yu sü­rüp ge­len, ge­le­nek­sel­leş­miş bu kü­me­len­me­ye “na­zım bi­ri­mi” de­nir. Söz­ge­li­mi ma­ni­nin na­zım bi­ri­mi dört­lük­tür. Ya­ni ma­ni­ler­de dört di­ze var­dır. Sey­rek ola­rak beş­li, al­tı­lı… ma­ni­ler de var­dır; fa­kat –sey­rek bi­le ol­sa– iki di­ze­li, üç di­ze­li ma­ni yok­tur.
Na­zım bi­ri­mi aşa­ğı yu­ka­rı, her ede­bi­yat dö­ne­min­de de­ği­şik­lik gös­ter­miş­tir. Ör­ne­ğin Di­van Ede­bi­ya­tın­da iki­lik (be­yit), Halk Ede­bi­ya­tın­da dört­lük (kı­ta), Çağ­daş Ede­bi­yat­ta ise di­ze­dir (mıs­ra). Ay­rı­ca Halk ve Di­van ede­bi­yat­la­rın­da bir şi­ir­de kaç bi­rim, ya­ni kaç ta­ne iki­lik ya da dört­lük ola­ca­ğı ön­ce­den bi­li­nir. Söz­ge­li­mi Di­van Ede­bi­ya­tın­da­ki ru­bai tü­rü tek dört­lük­le ku­ru­lur­ken Halk Ede­bi­ya­tın­da­ki koş­ma ti­pin­de en az üç, en çok beş-al­tı dört­lük bu­lu­nur.
Çe­şit­li na­zım bi­rim­le­riy­le oluş­tu­ru­lan na­zım bi­çim­le­ri­ne Halk Ede­bi­ya­tın­da ma­ni, türk, koş­ma, des­tan, var­sa­ğı, se­mai, de­me, ne­fes, şat­hi­ye vb.; Di­van Ede­bi­ya­tın­da ga­zel, ka­si­de, müs­te­zat, kı­ta, mes­ne­vi, ru­bai, tu­yuğ, mu­sam­mat, mu­rab­ba, ter­kib-i bent vb. ad­lar ve­ril­miş­tir. Ba­tı ede­bi­yat­la­rı­nın ör­nek tu­tul­du­ğu 19. yüz­yı­lın son­la­rın­da, özel­lik­le Ser­vet–i Fü­nun ve Fecr–i Âti dö­nem­le­rin­de Ba­tı’dan ter­za ri­ma, so­ne, ba­lad, ser­best müs­te­zat, ser­best na­zım gi­bi bi­çim­ler alın­mış­tır.
Bi­ze gö­re, ara­la­rın­da­ki ay­rı­lı­ğı tek tek sa­yıp dök­mek ya­rar­sız­dır.
Ser­best Na­zım ve Na­zım Hik­met
Çağ­daş ede­bi­yat­la­rın na­zım bi­çi­mi ser­best na­zım­dır. Ser­best na­zım, 19. yüz­yı­lın son­la­rın­da kul­la­nıl­ma­ya baş­lan­dı. 20. yüz­yıl­da tüm dün­ya­da ya­yıl­dı. Türk ede­bi­ya­tın­da ise ilk kez Na­zım Hik­met’in 1922’de yaz­dı­ğı şi­ir­ler­de gö­rül­dü ve yi­ne O’nun 1929’da çı­kar­dı­ğı 835 Sa­tır ad­lı ki­ta­bıy­la yay­gın­laş­tı.
Na­zım Hik­met, içe­rik­te iş­le­di­ği top­lum­cu dün­ya gö­rü­şü­nün ya­nı sı­ra, bi­çi­me ge­tir­di­ği bu ye­ni­lik­le, es­ki­miş ka­lıp­lar için­de yıl­lar­ca ruh, bül­bül, gül, ak­şam, sâ­ât–ı se­men–fâm (ya­se­min renk­li sa­at­ler, va­kit­ler), meh­tap… gi­bi çü­rü­müş sa­kız­la­rı çiğ­ne­yip du­ran, bun­lar­la ede­bi­yat yap­tık­la­rı­nı sa­nan put­la­rı ve ko­ru­yu­cu­la­rı­nı çok kız­dır­dı. Na­zım Hik­met’in kı­ya­sı­ya eleş­tir­di­ği, yer­di­ği, ken­di­si de ün­lü put olan Ah­met Ha­şim (1884-1933), so­nun­da, O’nun ede­bi­ya­ta ge­tir­di­ği bu ye­ni bi­çim üze­ri­ne 1929’da İk­dam’da yaz­dı­ğı bir ya­zı­da “Na­zım Hik­met bey … bu ik­li­min top­ra­ğın­da tut­tu­ra­bil­miş bir ye­ni şa­iri­miz­dir,” de­mek zo­run­da kal­dı. Öte yan­dan, on­lar­dan ki­mi­le­ri ve ar­dıl­la­rı, bu bi­çi­mi Türk ede­bi­ya­tı­na ilk kez Ga­rip­çi­ler’in (Or­han Ve­li, Ok­tay Rı­fat, Me­lih Cev­det) ge­tir­di­ği ya­la­nı­nı ders ki­tap­la­rı­na da so­kuş­tu­ra­rak Na­zım’a olan düş­man­lık­la­rı­nı sür­dür­dü­ler; öğ­ren­ci­le­ri de yıl­lar­ca bu ya­lan­la kan­dır­dı­lar. Oy­sa Ga­rip­çi­ler şi­ir­le­ri­ni Na­zım Hik­met’ten çok çok son­ra, 1940’lar­da, yaz­ma­ya baş­la­mış­lar­dı.
Her ney­se… Za­ten Na­zım’ın şi­ir­le­ri­nin sa­çı­nın bir tek te­li­ni bi­le gör­me­den, yıl­lar­ca ger­çek ede­bi­yat­tan ha­ber­siz ya­şa­ma­dık mı? An­cak 1965’ten son­ra O’nun şi­ir­le­ri­ni ucun­dan kı­yı­sın­dan ta­nı­ma­ya baş­la­ma­dık mı?
Ko­nu­mu­za de­vam ede­lim… Ser­best naz­mın özel­lik­le­ri­ni kı­sa­ca şöy­le özet­le­ye­bi­li­riz:
a) Ser­best na­zım­da öl­çü (ve­zin) kul­la­nıl­maz. Ya­ni di­ze­ler­de he­ce sa­yı­la­rı­nın denk­li­ği ya da he­ce­ler­de uzun­luk – kı­sa­lık gi­bi ku­ral­la­ra uyul­maz. O yüz­den ki­mi di­ze­ler uzun (ör­ne­ğin bir sa­tır bo­yun­da), ki­mi di­ze­ler kı­sa (ör­ne­ğin bir söz­cük) ola­bi­lir.
Bu tu­tu­mun sağ­la­dı­ğı zen­gin ola­nak­lar var­dır. Cev­det Kud­ret’in an­la­tı­mıy­la, ör­ne­ğin “Kla­sik na­zım­da öl­çek (öl­çü / FK), ayak (uyak / FK), na­zım bi­çim­le­ri, oza­nın söy­le­yi­şi­ni sı­nır­la­yan bağ­lar­dı; dü­şün­ce­nin ya da an­la­tı­lan ola­yın bu bağ­lar­la uz­laş­ma ola­na­ğı kıt­tı; söz­ge­li­mi, çok kı­sa söy­len­me­si ge­re­ken bir sö­zü, kul­la­nı­lan öl­çe­ğin uzun­lu­ğu­na uy­dur­mak zo­run­lu­lu­ğu var­dı; ya da uzun bir dü­şün­ce­yi, öl­çe­ğe ve na­zım bi­çi­mi­ne (söz­ge­li­mi, be­yi­te) sığ­dır­mak için kırp­mak ge­re­ki­yor­du.”
Ser­best Na­zım bü­tün bu zor­luk­la­rı, zor­la­ma­la­rı or­ta­dan kal­dır­dı. Ni­te­kim Na­zım Hik­met, Bahr–i Ha­zer’de dal­ga­la­rın üs­tün­de inip çı­kıp du­ran bir ka­yı­ğın gi­de­rek göz­den de yi­tip git­ti­ği­ni git­gi­de aza­lan söz­cük­ler­le an­lat­tı:
Çı­kı­yor ka­yık
ini­yor ka­yık
çı­kı­yor ka…
ini­yor ka…
Çık…
in…
çık…
b) Ser­best na­zım öl­çek­li ol­du­ğu için di­ze­ler­de du­rak da bu­lun­maz. Du­rak ya­pıl­mak is­ten­di­ğin­de ye­ni bir di­ze ku­ru­lur.
c) Ser­best na­zım­la ya­zan ozan­lar, hiç­bir öl­çü­ye bağ­lı ol­ma­dık­la­rın­dan şi­irin te­mel öğe­si olan iç uyu­mu (iç ahenk) söz­cük­le­rin di­zi­li­şi ile ya­ra­tır­lar.
Kla­sik na­zım­da her di­ze­ye bü­yük harf­le baş­la­nır­ken, ki­mi ozan­lar, ay­nı yo­lu ser­best na­zım­da da iz­le­miş­ler­dir. An­cak Na­zım Hik­met cüm­le ta­mam­la­nın­ca­ya ka­dar di­ze­le­rin ilk harf­le­ri­ni hep kü­çük yaz­mış­tır.
Na­zım Hik­met’in ser­best na­zı­ma ge­tir­di­ği en bü­yük ye­ni­lik, di­ze­le­ri mer­di­ven ba­sa­mak­la­rı bi­çi­min­de yaz­ma­sı­dır. Onun bu yön­te­mi Ma­ya­kovs­ki’den et­ki­le­ne­rek Türk şi­iri­ne ka­zan­dır­dı­ğı­nı her­kes bi­lir. Türk­çe’yle de çok uyu­şan bu bi­çi­me Na­zım Hik­met şi­ir­le­rin­de ge­niş yer ver­di. Öy­le ki O, ki­mi şi­ir­le­rin­de bir söz­cü­ğü he­ce­le­re ayı­ra­rak o he­ce­le­ri bi­le ay­rı bir di­ze­ye al­mış­tır:
Ben yan­ma­sam
sen yan­ma­san
biz yan­ma­sak,
na­sıl
çı­kar
ka­ran–
–lık­lar
ay­dın–
–lı­ğa?…
(Ke­rem Gi­bi’den)
Na­zım Hik­met’in di­ze­le­ri­ni ne­den böy­le diz­di­ği­ni Me­met Fu­at’a yaz­dı­ğı bir mek­tup­ta, onun bir şi­iri­ne ge­tir­di­ği eleş­ti­ri­den çı­ka­ra­bi­lirz:
Me­met Fu­at bir şi­iri­nin iki di­ze­si­ni şöy­le dü­zen­le­miş:
“Se­ne­ler geç­miş­tir üze­rin­den
ih­ti­yar so­ka­ğın.”
Na­zım Hik­met, bu iki di­ze­nin böy­le de­ğil de, aşa­ğı­da­ki gi­bi ya­zıl­ma­sı­nın da­ha doğ­ru ol­du­ğu­nu söy­lü­yor:
“Se­ne­ler geç­miş­tir üze­rin­den
ih­ti­yar so­ka­ğın…”
Bu­nun ne­de­ni­ni Na­zım şu söz­ler­le açık­lı­yor:
(…) Çün­kü harf­ler na­sıl oku­ma işa­ret­le­riy­se, sa­tır­la­rın ter­ti­bi de öy­le­ce oku­ma işa­ret­le­ri­dir. İkin­ci sa­tı­rı kuy­ru­ğa al­mak­la bi­rin­ci sa­tır­dan son­ra du­ra­ğı kı­salt­mış olu­ruz ki, za­ten ma­na ba­kı­mın­dan da öy­le ol­ma­sı ge­re­kir, ahenk ba­kı­mın­dan da.” (Ce­za­evin­den Me­met Fu­at’a Mek­tup­lar, s. 63)
Bu ko­nu­da bir baş­ka ör­nek da­ha ve­re­lim:
Bed­ri Rah­mi Eyü­boğ­lu bir di­ze­si­ni şöy­le yaz­mış:
“Çat­lar mıy­dı bu yü­rek kah­rın­dan kı­ya­ma­dık.”
Her şi­iri­ni bir ku­yum­cu iş­çi­li­ği ile iş­le­yen Na­zım Hik­met, bu di­ze üze­ri­ne de şun­la­rı söy­ler:
“Çat­la­ma­nın ba­his ko­nu­su ol­du­ğu yer­de ri­tim, ve­zin, ses de bi­raz çat­la­ma­lı. Bu mıs­ra­ya iti­ra­zım: ‘Kı­ya­ma­dık’ sö­zü­nü, be­nim tek­ni­ğe gö­re kuy­ru­ğa al­ma­lıy­dı, ya­ni:
Çat­lar mıy­dı bu yü­rek kah­rın­dan
kı­ya­ma­dık
de­me­liy­di, onun tek­ni­ği­ne gö­re ise laf gel­miş­ken söy­le­ye­yim, bu or­ta­la­ma kuy­ruk tek­ni­ği­ni bi­zim şa­ir­ler ne­den kul­lan­maz­lar, ak­lım er­mez…
Şim­di bir me­se­le da­ha: Her sa­tı­rı, –esas muh­te­va tu­tu­la­rak– o muh­te­va­ya gö­re o sa­tı­rın rit­mi, ahen­gi, vez­ni, se­si, de­yi­mi bu­lu­na­rak iş­le­mek yet­mez, o sa­tır­la on­dan ön­ce­ki ve on­dan son­ra­ki sa­tır­lar ara­sın­da­ki mü­na­se­be­ti de ayar­la­mak, –yi­ne muh­te­va esas– rit­mi, ahen­gi, se­si, vez­ni dü­zen­le­mek la­zım.” (Şük­ran Kur­da­kul’un Na­zım Hik­met’in Bi­lin­me­yen Mek­tup­la­rı ad­lı ya­zı­sın­dan ak­ta­ran: Aziz Ça­lış­lar, Sa­nat Ede­bi­yat Üs­tü­ne Na­zım Hik­met, s. 96)
Na­zım bi­çi­mi­ni ke­sin, tar­tı­şıl­maz, red­de­dil­mez ku­ral­lar içe­ren bir ka­lıp ola­rak ele alıp onu bir fe­tiş kı­lı­ğı­na sok­ma­mak ge­re­kir. Na­zım’ın de­di­ği gi­bi, “Şa­irin dün­ya­sı, en az, bir ro­man­cı­nın dün­ya­sı ka­dar ge­niş ol­ma­lı.” (M. Fu­at’a Mek­tup­lar, s. 70)
Böy­le­si­ne ge­niş bir dün­ya­yı bi­çim du­var­la­rıy­la da­ral­tıp ser­best naz­mın sağ­la­dı­ğı ola­nak­lar­dan yok­sun ka­la­ma­yız. Na­zım Hik­met gi­bi  on­dan eni­ne bo­yu­na ya­rar­lan­ma­lı­yız.


Na­zım Hik­met’in Ru­ba­ile­ri

Ru­bai, dört di­ze­li bir tek dört­lük­ten olu­şan ve çe­şit­li aruz ka­lıp­la­rıy­la ya­zı­lan bir na­zım bi­çi­mi­dir. Uyak dü­ze­ni aa­xa bi­çi­min­de­dir. Ya­ni bi­rin­ci, ikin­ci ve dör­dün­cü di­ze­ler bir­bir­le­riy­le uyak­lı, üçün­cü di­ze ise ser­best­tir. Di­ze­le­ri­nin dör­dü de bir­bir­le­riy­le uyak­lı ru­ba­iler de ya­zıl­mış­tır.
Fars ede­bi­ya­tın­da do­ğan bu tür, da­ha son­ra Arap­la­ra ve Türk­le­re ge­çi­yor. Ru­bai tü­rü­nün en ün­lü oza­nı­nın Ömer Hay­yam (11. ve 12. yüz­yıl) ol­du­ğu her­kes­çe bi­li­nir.
Ru­ba­iler­de ge­nel­lik­le rind­çe bir ya­şam bi­çi­mi iş­le­nir.
Aşa­ğı­da­ki ör­nek­ler­den il­ki Ömer Hay­yam’ın bir ru­ba­isi­nin Or­han Ve­li ta­ra­fın­dan yi­ne aruz­la ya­pıl­mış bir çe­vi­ri­si­dir. İkin­ci­si de Yah­ya Ke­mal’in bir ru­ba­isi­dir:
Geç­miş gü­nü bey­hû­de ye­re yâd et­me
Bir gel­me­miş ân için de fer­yâd et­me
Geç­miş, ge­le­cek, ma­sal bü­tün bun­lar
Eğ­len­me­ne bak, öm­rü­nü ber­bâd et­me
***
Çep­çev­re ba­hâr için­de bir yer gör­dük
Fer­hâd ile Şî­rin’i be­râ­ber gör­dük
Bak­tık ge­ce­den fec­re ka­dar el­ler­de
Yıl­dız­lar­da yük­se­len ka­deh­ler gör­dük
Na­zım Hik­met ru­ba­ile­ri­ni o tü­rün kla­sik bi­çi­mi­ne tam bağ­lı kal­ma­dan yaz­mış­tır. İlk ru­ba­ile­rin­de uyak dü­ze­ni­ne bağ­lı­dır, fa­kat gi­de­rek ken­di­ni o bağ­dan da sı­yı­rır. Kul­lan­dı­ğı öl­çü ise aruz de­ğil, tü­müy­le ser­best na­zım­dır.
Na­zım Hik­met, ru­ba­ile­ri­nin ço­ğun­da Pi­ra­ye Ha­nım’a olan sev­gi­si­ni di­le ge­ti­rir. Fa­kat bu ge­ti­riş bi­le kla­sik naz­mın içe­ri­ğin­den baş­ka­dır. Na­zım’ın ru­ba­ile­ri­nin asıl önem­li ya­nı da bu­dur, bu içe­rik­tir. Pi­ra­ye Ha­nım’a yaz­dı­ğı bir mek­tup­ta bu içe­ri­ği şöy­le açık­lı­yor: “Se­nin aş­kı­na gü­ve­ne­rek şim­di­ye ka­dar ge­rek şark (do­ğu / FK) ge­rek­se garp (ba­tı / FK) ede­bi­ya­tın­da ya­pıl­ma­mış bir şe­ye, ya­ni ru­ba­iler­le Di­ya­lek­tik Ma­ter­ya­liz­mi ver­me­ye ça­lı­şa­ca­ğım. Bu işi ba­şa­ra­ca­ğım­dan emi­nim, çün­kü Mev­la­na’nın Tan­rı aş­kı­na gü­ve­ne­rek ve on­dan kuv­vet ala­rak yap­tı­ğı şe­yi ben se­nin aş­kı­na gü­ve­ne­rek ve onun yap­tı­ğı­nın tam ter­si­ni, ya­ni ger­çe­ği­ni ya­pa­ca­ğım.” (Na­zım ile Pi­ra­ye, Der­le­yen Me­met Fu­at, De Ya­yı­ne­vi, 1976, s. 235)
(Mev­le­vi tö­ren­le­rin­de Na­zım’ın Mev­la­na üze­ri­ne 1917 yı­lın­da, ya­ni 15 ya­şın­da iken yaz­dı­ğı ve o şi­ir­de ge­çen iç­ten­lik­ten, bil­gi­den uzak bir sü­rü ço­cuk­su sö­zün ya­nı sı­ra “Ben de mü­ri­di­nim iş­te, Mev­la­na!” di­ze­siy­le dö­nen ve onu bir Mev­le­vi gi­bi gös­ter­mek is­te­yen­le­re ne de­me­li? Onun Di­ya­lek­tik Ma­ter­ye­list ol­du­ğu­nu bil­di­ren yu­ka­rı­da­ki söz­le­ri­ni su­rat­la­rı­na çarp­sak az da ol­sa uta­nır­lar mı aca­ba? İki­yüz­lü­lük­le­ri­nin ayır­dı­na va­rır­lar mı?)
Na­zım Hik­met’in ru­ba­ile­rin­den bir­kaç ör­nek:
La­ha­na, oto­mo­bil, ve­ba mik­ro­bu ve yıl­dız
hep hı­sım ak­ra­ba­yız.
Ve ey gü­neş yüz­lü sev­gi­lim, “Co­gi­to, er­go sum” de­ğil,
bu haş­met­li ai­le­de va­rız da dü­şü­ne­bil­mek­te­yiz.
(Co­gi­to er­go sum: Dü­şü­nü­yo­rum, öy­ley­se va­rım)
***
Gün iyi­den iyi­ye ışı­dı ar­tık,
tor­tu­su di­be çö­ken bir su gi­bi du­rul­du, ber­rak­laş­tı or­ta­lık.
Sev­gi­lim, san­ki se­nin­le yüz­yü­ze gel­dim bir­den­bi­re:
ay­dın­lık, ala­bil­di­ği­ne ay­dın­lık…
***
Ben, spi­ker, ko­nuş­tum,
se­sim bir to­hum gi­bi ağır ve çıp­lak:
– Kal­bi­min sa­at aya­rı­nı ve­ri­yo­rum:
gon­ga tam şa­fak vak­ti vu­ru­la­cak.
Gö­rü­lü­yor ki ru­ba­ile­rin üçü de ser­best na­zım­la ya­zıl­mış. Bi­rin­ci ve ikin­ci ru­ba­ile­rin uyak ör­gü­sü kla­sik ru­ba­inin uyak ör­gü­sü­ne uyu­yor: aa­xa. An­cak üçün­cü ör­nek uy­mu­yor: abxb. İçe­rik ise, kla­sik ru­ba­inin rind­çe ya­şam­dan sö­ze­den içe­ri­ğin­den ta­ma­men ay­rı.

 

 


NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİN­DE Rİ­TİM

Şi­ir­de öne çı­ka­rıl­mak is­te­nen asıl dü­şün­ce, be­lir­li im­ge­ler­le, sık sık ya­pı­lan yi­ne­le­me­ler­le, ay­nı bi­çim­de­ki uyak­lar­la vur­gu­la­nır. Du­rak­lar da hep be­lir­li yer­ler­de­dir. İş­te bu özel­lik­ler şi­irin rit­mi­dir. Şi­ire güç ka­tan öğe­ler­den bi­ri de bu­dur, ri­tim­dir.
Na­zım Us­ta­dan ör­nek­le­ye­lim:
Ha­ri, ha­ri,
hur­ra, hur­ra
hurr­ra!
Geç­ti bi­ze
dik­ta­tu­ra!…
(Kom­so­mol’dan)
Bak­mı­yor
ka­yı­ğa,
sa­rı­lan
su­la­ra;
bak­mı­yor
çat­la­yıp
ya­rı­lan
su­la­ra!
(Bah­ri Ha­zer’den)
Aşa­ğı­da­ki di­ze­ler­de Na­zım Hik­met, sa­vaş­lar­da cep­he­den cep­he­ye sü­rü­len emek­çi in­san­la­rı, Me­met­çi­ği an­la­tı­yor. Dik­kat edi­lir­se, tre­nin çı­kar­dı­ğı se­sin rit­mi ile şi­irin rit­mi­nin ay­nı ol­du­ğu gö­rü­le­cek­tir. İki­şer kez yi­ne­le­nen “Me­met­çik, Me­met” söz­le­ri­ni bi­raz hız­lı, tre­nin tem­po­su­na uy­du­ra­rak söy­ler­sek bu rit­mi ya­ka­la­rız:
(…)

Ve te­ker te­ker
ke­sil­me­den tek­rar­lı­yor tı­kır­da­yan te­ker­lek­ler
(git­gi­de da­ha ça­buk, git­gi­de da­ha sert):
“Me­met­çik, Me­met
Me­met­çik, Me­met.”
(…)

Me­me­din aya­ğın­da ya­rım ça­rık­lar.
Me­met yü­zü­ko­yun yat­mış sa­yık­lar.
Me­met bey­gir fış­kı­sın­dan ar­pa ayık­lar.
Ar­pa­yı gö­tü­rüp de­re­de yı­kar.
Gü­neş­te ku­ru­tup yi­ye­cek Me­met.
Dağ taş Me­met do­lu, dağ taş sev­ki­yat.
Ölüm Al­la­hın em­ri, aç­lık ol­ma­sa fa­kat.
“Me­met­çik, Me­met
Me­met­çik, Me­met.”
(…)
Va­gon­la­rın 40 ki­şi­lik­se de ya­pı­sı
80 Me­met, 100 Me­met yük­lü he­pi­si.
Ki­lit­len­miş va­gon­la­rın ka­pı­sı.
Ti­ren­ler gi­di­yor Me­met­çik do­lu­su.
“Me­met­çik, Me­met
Me­met­çik, Me­met.”
(Mem­le­ke­tim­den İn­san Man­za­ra­la­rı’ndan)

 


NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİN­DE Lİ­RİZM

Es­ki Yu­nan ede­bi­ya­tın­da ozan­lar şi­ir­le­ri­ni “lir” (Yu­nan­ca: Lyra) ad­lı bir çal­gı­nın eş­li­ğin­de söy­ler­ler­miş. “Li­rik” ve “li­rizm” söz­le­ri de bu­ra­dan ge­li­yor. Li­rik, duy­gu­la­rın coş­ku­lu bir dil­le an­la­tıl­dı­ğı şi­ir tü­rü­nün adı olur­ken (öte­ki tür­ler: Epik, di­dak­tik), li­rizm, şi­ir­de­ki bu coş­ku­lu an­la­tı­ma de­ni­yor.
Bir şi­ir­de li­rizm, şi­irin zih­ni­miz­de bir re­sim oluş­tur­ma­sı, bu res­min de içe iş­le­yen bir et­ki ya­rat­ma­sı ile or­ta­ya çı­kar. Res­min olu­şu­mu ve onun içe iş­le­me­si ise dil­le, dil­de­ki öz­gün de­yiş­ler­le, se­çi­len söz­cük­ler­le sağ­la­nır. Re­sim­le bu res­mi be­tim­le­yen dil ara­sın­da­ki bi­re­bir uyu­şum, biz­de çe­şit­li çağ­rı­şım­lar, he­ye­cen, coş­ku gi­bi duy­gu­la­nım­lar, içi­miz­de ye­ni uya­nış­lar, ye­ni dü­şün par­ça­la­rı, zen­gin im­ge­ler do­ğu­rur. İn­sa­nı böy­le­si­ne et­ki­le­yen şi­ir­de­ki bu gü­ce li­rizm de­nir.
Na­zım Hik­met’in tüm şi­ir­le­rin­de baş­tan so­na li­rizm var­dır. Aşa­ğı­da­ki di­ze­le­re bir göz ata­lım:
Za­val­lı bir çin­ge­ne­nin
kıl­lı, si­yah bir örüm­ce­ğe ben­ze­yen eli
ge­çi­re­cek­se eğer,
ipi bo­ğa­zı­ma,
ma­vi göz­le­rin­de kor­ku­yu gör­mek için
bo­şu­na ba­ka­cak­lar
Na­zım’a!
(Ka­rı­ma Mek­tup’tan)
Bu di­ze­ler gö­zü­mü­zün önü­ne, ön­ce, ma­vi göz­lü, kor­ku­suz, onur­lu bir in­sa­nı ve onun al­tın­da dur­du­ğu da­ra­ğa­cı­nı ge­ti­ri­yor. Ar­ka­sın­dan “za­val­lı bir çin­ge­ne” tam­la­ma­sı, top­lum­sal bir ko­nu­mu can­lan­dı­rı­yor. Son­ra da idam­lı­ğın göz­le­rin­de kor­ku ara­yan, fa­kat gö­re­me­dik­le­ri için ke­yif­le­ri ka­çan sav­cı, dok­tor, mü­dür gi­bi gö­rev­li­ler­le ve bun­la­rın ar­dın­da du­ran acı­ma­sız, hak­sız, zor­ba bir dü­zen­le re­sim ta­mam­la­nı­yor.
Res­mi be­tim­le­yen di­lin akı­cı­lı­ğı, söz­cük­le­rin özen­li se­çi­mi di­ze­ler­de bir li­rizm ya­ra­tı­yor. Oy­sa bu tab­lo­nun bir de şöy­le be­tim­len­di­ği­ni dü­şü­ne­lim: Top­lum ya­ra­rı­na dü­şün­ce­ler ta­şı­yan bir in­sa­nı asa­cak­lar. Bu­nu da bir Ro­man-Sin­ti’ye yap­tı­ra­cak­lar. Gö­rev­li­ler ada­mın kor­kup kork­ma­dı­ğı­nı an­la­mak için göz­le­ri­ne ba­kı­yor­lar. Fa­kat bo­şu­na. Adam kork­mu­yor.
Bu söz­ler şi­ir­de­ki gi­bi ge­niş çağ­rı­şım­lar ya­rat­mı­yor. Çün­kü li­rizm yok bu söz­ler­de.
Ara­la­rın­da ki­mi ede­bi­yat­çı­la­rın ve ede­bi­yat ta­rih­çi­le­ri­nin de bu­lun­du­ğu çok ki­şi, li­riz­mi, bir oza­nın yal­nız­ca aşk coş­ku­la­rı­nı an­lat­tı­ğı şi­ir­ler­de ara­mak ge­rek­ti­ği gi­bi bir ya­nıl­gı­ya dü­şü­yor­lar. Oy­sa top­lum­sal so­run­la­rın ele alın­dı­ğı şi­ir­ler­de de li­rizm var­dır. Ni­te­kim Na­zım Hik­met li­riz­mi sa­nat­ta et­ki­yi ar­tı­ran bir öğe ola­rak gö­rür ve ken­di­siy­le ya­pı­lan bir gö­rüş­me­de şun­la­rı söy­ler: “… Ke­rem gi­bi ba­zı şi­ir­ler­de, he­ce hic­vi­ye­ler­de (taş­la­ma­lar­da, yer­gi­ler­de / FK) kes­kin ka­fi­ye ve sürp­riz­li ha­yal im­kan­la­rı­nı kul­lan­mak­la be­ra­ber, ana hat­tın­da, şi­ir­le­rim­de li­rik ele­man, bun­dan sev­da ele­ma­nı­nı an­la­mı­yo­rum, git­gi­de kuv­vet­len­di…” (Na­zım Hik­met, Bü­tün Eser­le­ri, Ek­ber Ba­ba­yef, Cilt 1, s. 17)

Na­zım Hik­met’ten ki­mi li­rik di­ze­ler:
De­li çığ­lık­lar atıp avaz avaz
bur­nu­mun di­bin­den ge­lip geç­ti yaz (…)
(Mor Me­nek­şe, Aç Dost­lar ve Al­tın Göz­lü Ço­cuk’tan)

Biz top­rak­tan, ateş­ten, su­dan, de­mir­den doğ­duk!
Gü­ne­şi em­zi­ri­yor ço­cuk­la­rı­mı­za ka­rı­mız,
top­rak ko­ku­yor ba­kır sa­kal­la­rı­mız!
Neş’emiz ka­dar sı­cak,
kan ka­dar sı­cak,
de­li­kan­lı­la­rın rü­ya­la­rın­da ya­nan
o “an”
ka­dar sı­cak!
(Gü­ne­şi İçen­le­rin Tür­kü­sü’nden)

Yü­rü­yor o, yü­rü­yor.
Açık ge­niş adım­lar­la ar­şın­lı­yor yol­la­rı.
Ağır iki bal­yoz gi­bi sal­la­nı­yor kol­la­rı.
(Yü­rü­yen Adam’dan)

 

 


NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİ­NİN Dİ­Lİ VE ÜS­LU­BU

Na­zım Hik­met’in şi­ir­le­ri­nin dil özel­lik­le­ri­ni şu baş­lık­lar al­tın­da top­la­ya­bi­li­riz:    

1. Açık­lık
Na­zım Hik­met’in di­li du­ru, açık, iş­lek ve her­ke­sin ko­lay­ca an­la­ya­bi­le­ce­ği bir dil­dir. Al­tın­da­ki ça­kıl taş­la­rı­nın, kü­çü­cük kum ta­ne­cik­le­ri­nin bi­le se­çil­di­ği ber­rak, ışık­lı, se­rin bir ır­ma­ğın su­la­rı gi­bi­dir O’nun di­li. O dil­le or­ta­ya ko­nan dü­şün­ce­le­ri, ya­ra­tı­lan im­ge­le­ri, ya­pı­lan ben­zet­me­le­ri, o ben­zet­me­ler­de “ben­ze­yen”le “ken­di­si­ne ben­ze­ti­len şey” ara­sın­da­ki ger­çek­li­ği, uyu­mu ko­lay­ca kav­ra­rız. Zor­la­ma­sız, oku­ya­nı sık­ma­yan, kim­se­ye “Ne di­yor bu adam ya­hu?” de­dirt­me­yen, öğ­re­ti­ci, in­sa­nın çev­re­ni­ni (uf­ku­nu) ge­niş­le­ten, iç dün­ya­sı­nı zen­gin­leş­ti­ren bir dil… Ve böy­le bir dil­le örü­len, li­rizm yük­lü şi­ir­ler…
An­la­şıl­ma­sın­da zor­luk çe­ki­len dü­şün­ce­le­ri, kar­ma­şık ruh hal­le­ri­ni, en so­yut im­ge­le­ri vb. ko­lay­ca kav­rat­mak… Ger­çek­te ede­bi­ya­tın zor yan­la­rın­dan bi­ri­dir bu ve bir ede­bi­yat sa­na­tı­dır. O yüz­den Pi­ra­ye Ha­nım bir gün Na­zım’a şöy­le der:
“Na­zım, in­san sen­den çok şey öğ­re­nir, ama sen bu­nu in­sa­na öy­le öğ­re­tir­sin ki, sen­den öğ­ren­di­ği­nin far­kı­na var­maz, bun­la­rı ben ken­dim bul­dum, za­ten bi­li­yor­dum zan­ne­der.” (Ke­mal Ta­hir’e Ma­pu­sa­ne­den Mek­tup­lar, s. 42-43)

2. So­mut­luk
Na­zım Us­ta’nın di­li ço­ğun­luk­la so­mut­tur. Dü­şün­ce­le­ri­ni, duy­gu­la­rı­nı, im­ge­le­ri­ni so­mut var­lık­lar­la iliş­ki­len­di­re­rek an­la­tır. Aşa­ğı­da­ki di­ze­ler­de Pi­ra­ye Ha­nım’a olan sev­gi­si­ni bu yol­la di­le ge­ti­ri­yor:
Çö­mel­dim, ba­kı­yo­rum top­ra­ğa,
ot­la­ra ba­kı­yo­rum,
bö­cek­le­re ba­kı­yo­rum,
ma­vi ma­vi çi­çek aç­mış dal­la­ra ba­kı­yo­rum.
Sen, ba­har top­ra­ğı gi­bi­sin, sev­gi­lim,
sa­na ba­kı­yo­rum.
Sır­tüs­tü uzan­dım, gö­rü­yo­rum gök­yü­zü­nü,
ağa­cın dal­la­rı­nı gö­rü­yo­rum,
uçan ley­lek­le­ri gö­rü­yo­rum.
Sen, ba­har mev­si­min­de gök­yü­zü gi­bi­sin, sev­gi­lim,
se­ni gö­rü­yo­rum.
Ge­ce kır­da ateş yak­tım, ate­şe do­ku­nu­yo­rum,
su­ya do­ku­nu­yo­rum,
ku­ma­şa do­ku­nu­yo­rum,
gü­mü­şe do­ku­nu­yo­rum.
Sen, yıl­dız­la­rın al­tın­da ya­kı­lan ateş gi­bi­sin, sev­gi­lim,
sa­na do­ku­nu­yo­rum.
İn­san­la­rın için­de­yim, se­vi­yo­rum in­san­la­rı,
ha­re­ke­ti se­vi­yo­rum,
dü­şün­ce­yi se­vi­yo­rum,
kav­ga­mı se­vi­yo­rum.
Sen, kav­ga­mın için­de bir in­san­sın, sev­gi­lim,
se­ni se­vi­yo­rum.
(Ge­ce 9–10 Şi­ir­le­ri’nden)
Gö­rül­dü­ğü gi­bi, so­yut bir im­ge­yi, ya­ni sev­gi­li­si­ne duy­du­ğu sev­gi­yi so­mut var­lık­la­rı kul­la­na­rak an­la­tı­yor Na­zım Hik­met: Top­rak, ot­lar, bö­cek­ler, çi­çek, gök­yü­zü, ağaç, dal, ley­lek­ler, kır­lar, ateş, su, ku­maş, gü­müş, yıl­dız­lar, in­san­lar… Böy­le­ce “Sev­gi”yi el­le tu­tu­lur bir bi­çi­me ge­ti­ri­yor, onu so­mut­laş­tı­rı­yor.

3. Hal­kın Di­lin­den Ya­rar­lan­ma
“Bir köy­lü top­ra­ğı­nı ve ökü­zü­nü, bir ma­ran­goz tah­ta­sı­nı ve ren­de­si­ni na­sıl se­ver­se” Na­zım Hik­met de “Türk di­li­ni öy­le se­ver.” (Ak­ta­ran: Aziz Ça­lış­lar, Sa­nat Ede­bi­yat Üs­tü­ne, s. 83) Na­zım Hik­met’in sev­di­ği dil, hal­kın gün­lük ya­şam­da kul­lan­dı­ğı, an­cak ya­zar­la­rın, ozan­la­rın ge­liş­tir­di­ği, ile­ri gö­tür­dü­ğü (Na­zım’ın sö­zü­nü et­ti­ği dö­ne­me gö­re “ge­liş­tir­mek”, “ile­ri gö­tür­mek” zo­run­da ol­duk­la­rı) bir dil­dir. Arap­ça ve Fars­ça söz­cük­ler­den, özel­lik­le bun­la­rın dil­bil­gi­si ku­ral­la­rın­dan arın­mış, ken­di ha­vu­zun­da yun­muş, yı­kan­mış bir dil…
O yüz­den Na­zım Hik­met, ya­şam­da hiç­bir ta­ba­ka ve sı­nı­fın kul­lan­ma­dı­ğı ya­pay sa­nat di­li­ne olan­ca gü­cüy­le sal­dı­rır. Uy­dur­ma, hiç­bir in­sa­nın ko­nuş­ma­dı­ğı bu di­le ör­nek ola­rak Meh­met Emin’in şu di­ze­si­ni gös­te­rir:
Han­gi Türk­tür ger­da­nı­na ur­gan ke­ment ur­du­rur?
“Vur­du­rur”u “ur­du­rur” ya­pa­rak ta­rih­sel bir söy­le­yiş ya­ka­la­dı­ğı­nı sa­nan Meh­met Emin’in bu di­ze­si, için­de ge­çen Fars­ça kö­ken­li ve bu­gün de kul­lan­dı­ğı­mız “ger­dan” ve “ke­ment” söz­le­ri­ne kar­şın ne Os­man­lı­ca ne de Türk­çe’dir. Na­zım’ın de­di­ği gi­bi bu di­ze, san­ki Bi­rin­ci Dün­ya Sa­va­şı için­de bir Al­man do­ğu­bi­lim­ci ta­ra­fın­dan Al­man­ca ka­le­me alın­mış ve yi­ne onun ta­ra­fın­dan Türk­çe’ye çev­ril­miş­tir. (Bkz. Na­zım Hik­met, “Sa­nat, Ede­bi­yat, Kül­tür, Dil”, Adam Ya­yın­la­rı, s. 20)
(Sö­zün bu­ra­sın­da, ge­çer­ken, bir­kaç di­ze de gü­nü­müz ozan­la­rın­dan ve­re­lim:)
eee T aa uu SSe C nnn EEE eee
(İl­han Berk)
De­ni­zin çar­şı­sın­da be­yaz zey­tin
Baş­lık­lar geç­ti dü­dük ça­la ça­la
(Ok­tay Rı­fat)
biz ço­cuk mer­di­ven­li bir üzünç
(Ece Ay­han)
Tüy al­dım ki ev­ren­de kal­kıp git­me­le­ri özet­li­yor­sun
Se­ni bil­mek ne uzun ke­li­me ne aca­ip il­gi
(Ce­mal Sü­re­ya)
(Baş­ka­ca ör­nek­ler için bkz. İkin­ci Ye­ni Ola­yı, Asım Be­zir­ci, Ev­ren­sel Ba­sım Ya­yın)
Na­zım Hik­met, ar­go­suy­la, çe­şit­li ağız­la­rıy­la Türk­çe’yi iyi bi­lir ve bu dil özel­lik­le­ri­ni şi­ir­le­rin­de yer­li ye­rin­de kul­la­nır:
Abe şa­ir
bi­zim de bir çift sö­zü­müz var
“aş­ka da­ir”.
O me­ret­ten biz de ça­ka­rız
bi­raz!
(Mor Me­nek­şe, Aç Dost­lar ve
Al­tın Göz­lü Ço­cuk’tan)
Ne hal­te­dek,
dost­la­rın kar­nı aç­tı,
kıy­dık me­nek­şe pa­ra­sı­na!
(Ay­nı yer­den)

4. Halk Tür­kü­le­rin­den ve Halk Şi­irin­den Ya­rar­lan­ma

Na­zım Hik­met, “top­rak­ta ka­rın­ca, su­da ba­lık, ha­va­da kuş ka­dar çok” olan “ve kah­re­den, ya­ra­tan” Türk hal­kı­nı yal­nız­ca bi­tip tü­ken­me­yen çi­le­si, “kor­kak­lı­ğı, ce­sa­re­ti, ce­ha­le­ti ve bil­ge­li­ği ve ye­şil bir ağaç gi­bi gü­lü­şü ve me­ra­sim­siz ağ­la­yı­şı ve ana av­rat küf­re­di­şi” ile de­ğil, tür­kü­le­ri, ozan­la­rı­nın de­yiş­le­ri ile de ta­nır ve se­ver. Ör­ne­ğin “Türk Köy­lü­sü” şi­irin­de şöy­le der:
Yol gö­rü­nür onun ga­rip se­ri­ne,
ana­lar, ba­ba­lar umu­du ke­ser,
kah­pe fe­lek ona eder oyu­nu.
Çar­şam­ba’yı sel alır,
bir yar se­ver,
el alır,
ka­na­dı kı­rı­lır,
çöl­ler­de ka­lır,
öl­me­den me­za­ra ko­yar­lar onu…
Bir halk tür­kü­sün­de de ay­nen böy­le de­nil­miş­tir:

Ey ga­zi­ler, yol gö­rün­dü yi­ne ga­rip se­ri­me;
Ana­lar, ba­ba­lar umu­du kes­ti.
Çar­şam­ba­yı sel al­dı,
Bir yar sev­dim el al­dı;
Kı­rıl­dı ka­na­dım, kal­dım çöl­ler­de.
Öl­me­den me­za­ra koy­du­lar be­ni.

Gö­rü­lü­yor ki Na­zım Hik­met, hal­ka hal­kı an­la­tı­yor. Hem de hal­kın di­liy­le.
Şim­di de ün­lü Dra­ma Köp­rü­sü tür­kü­sü­ne ku­lak ve­re­lim:

Dra­ma köp­rü­sü dar­dır ge­çil­mez,
So­ğuk­tur su­la­rı bir tas içil­mez…

Bu tür­kü Na­zım Us­ta’nın di­lin­de şu bi­çi­mi alır:

Ayas­luğ şeh­ri­nin ka­pı­sı dar­dır,
gi­rip çı­kıl­maz.
Ka­le­si var­dır,
ko­lay yı­kıl­maz.
(Şeyh Bed­red­din Des­ta­nı’ndan)

“Türk Köy­lü­sü” ad­lı şi­iri­nin bir baş­ka ye­rin­de de bir halk oza­nı­nın (Yu­nus Em­re) di­ze­le­ri­ni kul­la­nı­yor. Yi­ne ay­nı yol­la, hal­kı hal­ka an­la­ta­rak:

O, “Yu­nu­su bi­ça­re­dir,
baş­tan aya­ğa ya­re­dir.”
(…)
“Dağ­la­rı yır­tıp ayı­rır,
ka­ya­la­rı ke­sip yol ey­ler,
âbı ha­yat akıt­ma­ğa.”

Yu­nus Em­re’nin di­ze­le­ri ise şöy­le­dir:

Mis­kin Yu­nus bi­ça­re­yim,
Baş­tan aya­ğa ya­re­yim;
Dost ilin­den ava­re­yim,
Gel, gör be­ni, aşk ney­le­di.
(…)
Yüz­bin Fer­had kü­lüng al­mış,
Ka­zar dağ­lar bün­ya­dı­nı;
Ka­ya­lar ke­sip yol ey­ler,
Ab–ı ha­yat akıt­ma­ğa.

5. Es­ki Düz­ya­zı Di­lin­den Ya­rar­lan­ma
Na­zım Hik­met’in şi­ir­le­rin­de her dö­nem­de­ki ede­bi­yat ve­rim­le­rin­de, ör­ne­ğin 14. yüz­yı­lın son­la­rın­da ya da 15. yüz­yı­lın baş­la­rın­da ya­zı­ya ge­çi­ril­di­ği sa­nı­lan De­de Kor­kut öy­kü­le­rin­den (Asıl adı: Ki­tâb–ı De­dem Kor­kut alâ li­sân–ı Tâ­ife–i Oğu­zan =Oğuz Bo­yu­nun Di­li İle De­dem Kor­kut Ki­ta­bı) Ev­li­ya Çe­le­bi’ye (17. yüz­yıl), Halk hi­kâ­ye­le­ri­ne, ma­sal­la­ra ka­dar düz­ya­zı­nın (ne­sir) ve söz­lü ge­le­nek­te­ki söy­le­yi­şin ki­mi iz­le­ri­ni, dil ve an­la­tım zen­gin­lik­le­ri­ni gö­re­bi­li­riz. An­cak Na­zım Us­ta, es­ki düz­ya­zı di­li­ni şi­ir­le­rin­de­ki içe­ri­ği ve bi­çi­mi güç­len­di­ri­ci bir öğe ola­rak al­mış, bun­la­rı ken­di be­ğe­ni süz­ge­cin­den ge­çir­dik­ten son­ra kul­lan­mış­tır. Bir­kaç ör­nek­le bu yar­gı­mı­zı ka­nıt­la­ma­ya ça­lı­şa­lım:
De­de Kor­kut ki­ta­bı­nın “Ka­zan Be­yin Oğ­lu Uru­zun Tut­sak Ol­du­ğu Bo­yu” öy­kü­sün­de düz­ya­zı ile şöy­le bir an­la­tı var­dır:
“Ye­di gün müh­let ver, yer­de ise oğu­lu çı­ka­ra­yım, gök­te ise in­di­re­yim…”
Ay­nı yer­de, ay­nı an­la­tı­nın soy­la­ma (de­yiş de­me) ile söy­le­ni­şi şöy­le­dir:
Ala yı­lan sö­ke­mez or­ma­nı­nı,
Çak­mak ça­kıp od’a vu­ra­yım;
Gö­ğe vu­ran ka­le­le­ri­ni,
Tan­rı kor­sa, ya­pa­yım, yı­ka­yım.
(Türk­çe­leş­ti­ren: Or­han Şa­ik Gök­yay)
Bu iki an­la­tı­nın Na­zım Hik­met’in di­lin­de gir­di­ği bi­çim aşa­ğı­da­ki gi­bi­dir:
Ayas­luğ şeh­ri­nin ka­pı­sı ner­de?
Gös­ter, ge­çe­yim!
Ka­le­si var mı?
Söy­le yı­ka­yım.
Baç alır­lar mı?
De ki ver­me­ye­yim!
(Şeyh Bed­red­din Des­ta­nı’ndan)
Des­tan’da “Bed­red­din yi­ğit­le­ri”nin “di­kiş­siz ak li­bas­lı, baş açık, yal­na­yak ve ya­lın kı­lıç şeh­za­de or­du­su” ile yap­tı­ğı sa­va­şı “Mü­ba­la­ğa cenk olun­du” söz­le­riy­le an­la­tır. Bu söz, Ev­li­ya Çe­le­bi’nin Se­ya­hat­na­me’sin­de kul­lan­dı­ğı di­lin ay­nı­sı­dır.
Yi­ne Des­tan’da­ki
(…)
Köy­lü­nün göz nu­ru ze­amet,
alın te­ri ti­mar idi.
Kı­rık tes­ti­ler su­suz,
su baş­la­rın­da bı­yık bu­ran si­pa­hi­ler var idi.
Yol­cu, yol­lar­da top­rak­sız in­sa­nın
ve in­san­sız top­ra­ğın fer­ya­dı­nı du­yar idi.
Ve yol­la­rın so­nu ka­le ka­pı­sın­da kı­lıç­lar şa­kır­dar,
kö­pük­lü at­lar kiş­ner iken
çar­şı­da her lon­ca kes­miş ken­di pi­rin­den ümi­di
ta­ru­mar idi.
Vel­ha­sıl hün­kâr idi, ti­mar idi, rüz­gâr idi,
ahü­zar idi.
di­ze­le­rin­de­ki üs­lup ve “idi” re­dif­le­ri En­de­run’dan ye­tiş­me ya­zı­cı­la­rın di­li­dir. (En­de­run: Os­man­lı­lar­da dev­let gö­rev­li­le­ri­ni ye­tiş­ti­ren okul.)
Yi­ne “Te­bah­hur Su­re­si”nde­ki dil, En­de­run ve din ki­tap­la­rı­nın di­li­ne çok ben­zer:
Peh­li­van­lar cüm­le li­bas­tan so­yun­muş,
ür­yan idi­ler.
Her bi­ri aşi­kar et­miş­ti za­mi­rin.

6. Öz­gün De­yiş­ler
Ki­mi za­man sert uyak­lı, or­ta­lı­ğı bir­bi­ri­ne ka­tan, kı­zan, hay­kı­ran, is­yan eden, bur­ju­va­zi­nin ve yar­dak­çı­la­rı­nın yü­rek­le­ri­ne kor­ku sa­lan; ki­mi za­man uy­sal, fı­sıl­tıy­la ko­nu­şan; ama her za­man do­ğal, özen­ti­siz, süs­süz, iç­ten, iş­lek, akı­cı, pı­rıl pı­rıl bir dil…
İş­te Na­zım Hik­met’in di­li… Bi­zim Na­zım’ın, O Bü­yük Us­ta’nın ele al­dı­ğı her te­may­la tam kay­na­şan di­li…
Na­zım Hik­met hem bi­çim hem de te­ma yö­nün­den çok ge­niş bir yel­pa­ze­de yaz­dı şi­ir­le­ri­ni. İş­te bu­nu be­lir­ten söz­le­ri:
“Ben şim­di bü­tün şe­kil­ler­den fay­da­la­nı­yo­rum. Halk ede­bi­ya­tı vez­niy­le de ya­zı­yo­rum, ka­fi­ye­li de ya­zı­yo­rum. Ter­si­ni de ya­pı­yo­rum. En ba­sit ko­nuş­ma di­liy­le, ka­fi­ye­siz, ve­zin­siz de şi­ir ya­zı­yo­rum. Sev­da­dan da, ba­rış­tan da, in­ki­lap­tan da, ha­yat­tan da, ölüm­den de, se­vinç­ten de, ke­der­den de, umut­tan da, umut­suz­luk­tan da söz açı­yo­rum, in­sa­na has olan her şey şi­iri­me de has ol­sun is­ti­yo­rum.” (Bü­tün Eser­le­ri, Ek­ber Ba­ba­yef, Cilt 1, s. 22-23)
Bun­la­rı ya­par­ken Na­zım Hik­met, kul­lan­dı­ğı dil ba­kı­mın­dan, her za­man öz­gün­dür. Pek çok şa­irin şi­ir­le­ri­nin –al­tın­da­ki im­za­ya bak­ma­dan– ki­me ait ol­du­ğu­nu çı­ka­ra­ma­yız. Ama Na­zım Us­ta’nın bir şi­iri­ni da­ha ilk di­ze­sin­den –al­tın­da­ki adı gör­me­den– ta­nı­rız, onun Bü­yük Us­ta’ya ait ol­du­ğu­nu bi­li­riz. Çün­kü O’nun şi­iri ayak se­sin­den bel­li eder ken­di­ni: Bu, Na­zım’ın yü­rü­yü­şü­dür.
Na­zım Hik­met şi­iri­nin bu özel­li­ği, de­yiş­le­rin­de­ki öz­gün­lük­ten ge­lir. De­yiş bi­çi­mi ile te­ma ara­sın­da her şa­irin ko­lay ko­lay ya­pa­ma­dı­ğı bir bü­tün­lük, bir ken­di­ne öz­gü­lük var­dır. Bir du­ru­mu ni­te­le­yen söz­cük­ler, o du­ru­ma tam ta­mı­na uy­gun­dur. O’nun yap­tı­ğı bir ben­zet­me­yi gö­ren, oku­yan bir ki­şi, “Ger­çek­ten de bu, bu­na ben­zer,” der. Bu sa­vı­mı­zı şu iki ör­nek ka­nıt­lar sa­nı­yo­ruz:
Na­zım Hik­met, “Şüp­he” ad­lı şi­iri­nin bir ye­rin­de şöy­le di­yor:

Şüp­he:
Çıp­lak ayak­lı bir ge­ce gi­bi
iler­li­yor içim­de.

Ger­çek­ten de ge­ce, baş­lan­gıç­ta bi­raz açık­ken git­tik­çe ar­tan ka­ran­lı­ğı ile ko­yu­la­şıp ço­ğal­maz mı? Kuş­ku da öy­le­dir: Baş­lar­da az­dır, fa­kat çö­zül­me­di­ği, or­ta­dan kalk­ma­dı­ğı sü­re­ce ço­ğa­lır. Ayak­la­rı ne­den çıp­lak­tır ge­ce­nin? Çün­kü ses çı­kar­ma­dan iler­ler. Bu ba­kım­dan Na­zım, in­sa­nın için­de iler­le­yen kuş­ku­yu çıp­lak ayak­lı bir ge­ce­ye ben­zet­miş­tir ve böy­le bir ben­zet­me­de hiç­bir tu­tar­sız­lık yok­tur.
“Ari­fe” ad­lı şi­irin­de de şöy­le söy­lü­yor:

İçim­de yap­rak kı­mıl­da­mı­yor…
De­lik­siz uy­ku gi­bi ra­hat,
ge­niş
içim…

“Yap­rak kı­mıl­da­ma­mak” bir de­yim­dir, sü­ku­ne­ti, ra­hat­lı­ğı an­la­tır. İn­sa­nın içi­nin böy­le­si­ne ra­hat, ge­niş ol­ma­sı, de­lik­siz çe­ki­len bir uy­ku­ya ben­ze­mez mi?
İki ay­rı ruh ha­li­nin bu ka­dar us­ta­ca be­lir­til­me­si öz­gün bir an­la­tım­dır, o da yal­nız­ca Na­zım’a öz­gü­dür.
Na­zım Hik­met’in tüm şi­ir­le­rin­de­ki öz­gün de­yiş­le­ri ta­rar­ken or­ta­ya say­fa­lar do­lu­su di­ze­ler çık­tı. Ki­mi za­man bu yo­lu bı­ra­kıp ki­tap­lar­da­ki tüm şi­ir­le­ri­ni al­mak, ya­zı­nın bu­ra­sı­na ek­le­mek gel­di içi­miz­den. Bu da ola­nak­sız ol­du­ğu­na gö­re, aşa­ğı­da­ki di­ze­ler­le ye­ti­ne­lim:

Göz­le­ri­miz
şef­faf,
te­miz
dam­la­lar­dır.
(Göz­le­ri­miz’den)

Şa­irim,
bir yıl ya­ğan yağ­mur ka­dar şi­ir yaz­dım.
(Şa­ir’den)

Sa­rıl­dı 15 ya­ra­ma
ka­ra kay­gan yı­lan­lar gi­bi ka­ran­lık su­lar.
(Kal­bim’den)

Üzüm­le­ri kan dam­la­lı kır­mı­zı bağ­lar…
(Gü­ne­şi İçen­le­rin Tür­kü­sü’nden)

O du­va­rın di­bin­de
bi­zim­ki­le­rin
Ey­fel­ler gi­bi ke­mik­le­ri yük­se­li­yor.
(Du­var’dan)
Ka­ran­lık­lar
gü­neş al­tın­da na­sıl ka­çar­sa bir de­li­ğe (…)
(Du­var’dan)

De­ğiş­me­dim,
de­ği­şe­mem
Hav­va’nın çı­rıl çıp­lak­lı­ğı­na
me­şin kas­ket­li, me­şin ce­ket­li ka­rı­mı!
(Sa­nat Te­lak­ki­si’nden)

Akı­yor tar­la­lar iki yan­dan
su­la­rı al­tın ışık­lı bir ne­hir gi­bi…
(Nef­te Doğ­ru’dan)

Yu­var­la­nı­yor iri, sı­cak dam­la­lar
ba­kır ya­nak­la­rı­mız­dan!
Yu­var­la­nı­yor iri, sı­cak dam­la­lar
kal­bi­mi­ze!
Kal­bi­miz ar­tık dar ge­li­yor bi­ze!
(…)
Di­şi bir kap­la­nız ki biz,
ka­ra sap­lı bir han­çer del­di yav­ru­la­rı­mı­zın göğ­sü­nü!
Di­şi bir kap­la­nız ki biz,
diş­le­ri­miz­de ta­şı­yo­ruz al­tın baş­lı yav­ru­la­rı­mı­zın
ölü­sü­nü.
(Sak­ko ile Van­set­ti’den)

Mu­hit­tin 13 ya­şın­da­dır…
Zor­la çı­ka­rıl­maz­sa çık­maz
bir fa­re gi­bi gir­di­ği kö­şe­sin­den.
Sak­lar ken­di­ni pen­çe­sin­den
yı­lan göz­lü bir ke­di­nin…
(Kız­ka­pa­noğ­lu Veh­bi ve
Ço­cuk Mu­hit­tin’e Da­ir’den)

Bu fay­to­nun okun­da iki at de­ğil,
iki at is­ke­le­ti var.
(Bay­ra­moğ­lu’ndan)
Bu adam
sat­tı ar­ka­da­şı­nı;
sat­tı al­tın bir tep­si­de ar­ka­da­şı­nın
kan­lı, ke­sik ba­şı­nı…
Bu ada­mın ayak­la­rın­da do­la­şı­yor
kor­ku,
göl­ge­si gi­bi…
Ka­ran­lık bir su gi­bi ya­şı­yor
bu adam.
(Pro­vo­ka­tör’den)
… ba­şın­da gü­neş­ler esen
al­tın göz­lü ço­cuk…
(Mor Me­nek­şe, Aç Dost­lar ve Al­tın Göz­lü Ço­cuk’tan)

Top­rak­tan, ateş­ten ve de­mir­den
ha­ya­tı ya­ra­tan–
–la­rın
şa­iri­yim
ben.
(Ce­vap Nu­ma­ra İki’den)

Dal­ga­la­rı kar­şı­la­yan ge­mi­ler gi­bi
göv­de­le­ri­miz­le ka­ran­lık­la­rı ya­ra ya­ra (…)
(Gü­ne­şin Sof­ra­sın­da Söy­le­nen Tür­kü’den)
Hoş gel­din!
Ke­sil­miş bir kol gi­bi
omuz ba­şı­mız­day­dı boş­lu­ğun…
(Hoş Gel­din’den)

bir ço­cuk,
gü­neş­ten kop­muş gi­bi afa­can ve sa­rı­şın…
(Da­vet’ten)

Mer­ha­ba Ma­car top­ra­ğı,
sen bu yaz va­kit­le­ri
fı­rın­dan ye­ni çık­mış ek­mek gi­bi­sin…
(Ma­car Top­ra­ğı’ndan)

Dün­ya­da ki­ra­cı gi­bi de­ğil,
yaz­lı­ğı­na gel­miş gi­bi de de­ğil,
ya­şa dün­ya­da ba­ba­nın eviy­miş gi­bi…
(Me­med’e Son Mek­tu­bum­dur’dan)

Ya­pı­cı­la­rın yü­re­ği
bay­ram ye­ri gi­bi cı­vıl cı­vıl,
ama ya­pı ye­ri bay­ram ye­ri gi­bi de­ğil.
(Ya­pıy­la Ya­pı­cı­lar’dan)

Man­su­rum ka­ra ku­ru,
hur­ma çe­kir­de­ği gi­bi.
(Ya Ay­ni, Ya Ha­bi­bi’den)

Le­nin gi­re­bil­me­li her za­man, her me­kân­da
işi­ni­ze, evi­ni­ze, bü­tün öm­rü­nü­ze
ken­di işi, öz evi, ken­di öm­rüy­müş gi­bi.
(Ko­mü­nist­le­re Bir Çift Söz’den)

Ser­çe Kuş­la­rı gi­bi yağ­mur
çin­ko da­ma serp­ti­ğim
ek­mek kı­rın­tı­la­rı­nı
yi­yor te­laş­lı te­laş­lı,, tı­kır tı­kır,
ser­çe kuş­la­rı gi­bi yağ­mur.
(Yi­ne Yağ­mur Üs­tü­ne)
Gü­neş bir ya­ra gi­bi gök­te,
akı­yor ka­nı.
(Em­ni­yet Mü­dü­rü’nden)

En sev­di­ğim mem­le­ket yer­yü­zü­dür.
(Dört­lük’ten)

ko­va sa­lıp içim­de­ki ku­yu­ya, su çek­me­li­yim
(Bir Şey­ler Yaz­ma­lı­yım’dan)

8. Şa­ira­ne­lik ve Na­zım Hik­met

Ya­zı­nın bu­ra­sı­na de­ğin hep Na­zım Hik­met’in şi­ir­le­rin­de bu­lu­nan özel­lik­le­ri in­ce­le­dik. Şim­di de O’nun şi­ir­le­rin­de bu­lun­ma­yan bir özel­lik­ten söz ede­lim. Böy­le­ce O’nun şi­ir­le­ri­nin, o şi­ir­ler­de­ki üs­lu­bun önem­li bir ya­nı­nı, öte­ki şa­ir­ler­den bir ay­rı­lı­ğı­nı da­ha or­ta­ya koy­muş olu­ruz. Pek çok şa­irin şi­ir­le­rin­de ge­niş yer alan, fa­kat Na­zım Hik­met’in as­la yer ver­me­di­ği bu özel­lik, şa­ira­ne­liktir.
Ne­dir şa­ira­ne­lik?
Li­riz­min bir adım öte­si­dir; da­ha doğ­ru­su, şi­irin ta­dı de­mek olan li­riz­min ki­mi şa­ir­le­rin elin­de ta­dı­nın kaç­ma­sı, or­ta­ya iç­ten­lik­ten uzak, özen­ti­li, bol me­caz­lı bir söy­le­yi­şin çık­ma­sı­dır şa­ira­ne­lik. Yıl­lar­dan, hat­ta yüz­yıl­lar­dan bu ya­na kul­la­nı­la kul­la­nı­la ar­tık ka­lıp­laş­mış, duy­gu ve çağ­rı­şım özel­lik­le­ri­ni yi­tir­miş, da­ha­sı öte­ki söz­cük­ler­le iliş­ki­le­ri iyi­den iyi­ye za­yıf­la­mış, pör­sü­müş söz­cük­ler­le şi­ir söy­le­mek, yaz­mak şa­ira­ne­li­ğin ta ken­di­si­dir. Söz­ge­li­mi Halk Ede­bi­ya­tı­nın gur­bet, sı­la, tur­na vb. söz­cük­le­ri böy­le­dir; yi­ne­le­ne yi­ne­le­ne es­ki­miş­tir, ba­yat­la­mış­tır. Di­van ede­bi­ya­tı­nın vus­lat, şa­rap, ka­deh, bül­bül vb. söz­cük­le­ri; he­le maz­mun­la­rı (her şa­ir ta­ra­fın­dan or­tak­la­şa kul­la­nı­lan söz­ler) tü­müy­le böy­le­dir; ya­ni ki­mi söz­le­ri sa­kız yap­mış­lar­dır: Boy için serv (sel­vi), ni­hal (fi­dan), elif; ağız için lâ’l, gon­ca; göz için ner­gis, mest (sar­hoş), ka­til; saç için mar (yı­lan), ke­ment, zin­cir; diş için dür (in­ci), gü­her (cev­her)…
Bir şi­iri böy­le­si­ne don­muş, ta­ze­li­ği­ni, can­lı­lı­ğı­nı yi­tir­miş söz­cük­ler­le dol­dur­mak, şi­şir­mek şa­ira­ne­lik­tir. Aşa­ğı­da­ki dört­lük, Or­han Sey­fi Or­hon’un (1890–1972) “Ya­zık” ad­lı şi­irin­den alın­mış­tır ve bir şa­ira­ne­lik ör­ne­ği­dir:
Çi­çek­ler da­ğıl­mış renk­ler sol­ma­dan
Kuş­lar sü­kût et­miş ha­zan ol­ma­dan
Sâ­ki­nin elin­de câ­mı dol­ma­dan
Mec­li­sin tü­ken­miş şa­ra­bı ya­zık
(Söz­cük­ler: ha­zan, son­ba­har; sa­ki, iç­ki su­nan gü­zel; câm, ka­deh)
Ha­zan, sâ­ki, câm, şa­rap, mec­lis 13. yüz­yıl­dan be­ri aşa­ğı yu­ka­rı her Di­van şa­iri­nin şi­ir­le­rin­de yer alan söz­cük­ler­dir. He­le şu tı­kır­tı­lı uyak ses­le­ri: sol-ma­dan, ol-ma­dan, dol-ma­dan!…
Şa­ira­ne­lik üze­ri­ne Na­zım Hik­met şun­la­rı söy­lü­yor:
“(…) en ge­ri, en zart zort eden po­li­ti­ka nu­tuk­la­rın­da bi­le bu şa­ira­ne­li­ğe rast­la­nır. Mus­so­li­ni şa­ira­ne bir he­rif­tir, nu­tuk­la­rı en ba­ya­ğı cins­ten şa­ira­ne­dir. ‘Yu­na­nis­tan’ın ci­ğe­ri­ni sö­ke­ce­ğiz,’ der­ken şa­ira­ne­lik aşa­ğı­lı­ğı­nın en ba­riz mi­sal­le­rin­den bi­ri­ni ve­rir.” (Ke­mal Ta­hir’e Ma­pu­sa­ne­den Mek­tup­lar, s. 42)
“(Şa­ira­ne­lik) ev­ve­la –ta­bir ca­iz­se– ‘gay­ri ede­bi­dir–, sa­ni­yen (ikin­ci ola­rak / FK) de­ma­go­jik­tir; pra­tik­te re­alist ede­bi­ya­tın, sa­nat çer­çe­ve­si için­de kal­dı­ğı müd­det­çe de­ma­go­ji­den sa­kın­ma­sı la­zım­dır…” (age., s. 44)
“Sa­mi­mi olan şe­yin şa­ira­ne ol­ma­sı ka­bil de­ğil­dir. Halk şar­kı­la­rın­da li­rizm var­dır. Fa­kat ba­zı halk şar­kı­la­rı sa­mi­mi­yet­le­ri­ni kay­be­der­ler. Şa­ira­ne olur­lar. Ne ya­pa­lım?… Son­ra çok us­ta­ca, ku­yum­cu hü­ne­ri ile ya­pıl­mış şa­ira­ne­lik­ler var­dır. Bil­has­sa di­van ede­bi­ya­tın­da. Bun­lar ma­hi­ra­ne­dir. Ama ne ya­pa­lım ki şa­ira­ne­dir. Şa­ira­ne­li­ğin ma­hi­ra­ne ol­ma­sı onu bir ma­ri­fet, bir ne­vi yük­sek hok­ka­baz­lık de­re­ce­si­ne çı­ka­rır­sa da sa­nat sa­ha­sı­na sok­maz. Sa­nat­ta en bü­yük us­ta­lık, us­ta­lı­ğı bel­li et­me­mek­tir.” (age., s. 48)
Genç şa­ir­ler için de şöy­le di­yor:
“(Genç şa­ir­le­ri) dik­kat­le, ümit­le, hat­ta bi­raz da mağ­rur bir şef­kat­le oku­yo­rum. Ve be­ğen­mi­yo­rum. Çok kö­tü ya­zı­yor­lar… Çün­kü ev­ve­la sa­mi­mi de­ğil­ler. (…) Sa­mi­mi ola­bil­mek güç, bi­li­yo­rum. Fa­kat hiç ol­maz­sa genç­li­ğin, ace­mi­li­ğin ver­di­ği bir ço­cuk sa­mi­mi­ye­ti var­dır. Bun­lar­da o da yok. Hep­si kı­rım kı­rım kı­rı­tı­yor­lar, poz alı­yor­lar, mü­te­şa­ir (şa­ir­lik tas­la­yan / FK), şa­ira­ne, uka­la ke­ra­ta­lar.” (age., s. 41)
Na­zım Hik­met şi­iri­nin bi­çim­sel özel­lik­le­ri hak­kın­da­ki söz­le­ri­mi­zin so­nu­na gel­dik. Na­zım Hik­met üze­ri­ne bir der­gi­de, o der­gi­nin bo­yut­la­rı için­de yer ala­cak bir ya­zı­da, ne­ler söy­le­nir­se söy­len­sin, ge­ri­de da­ha ba­zı şey­le­rin söy­len­me­miş ola­rak kal­ma­sı ka­çı­nıl­maz­dır. Ama yi­ne de O’nun şi­ir­le­ri­nin bi­çi­mi­ni in­ce­ler­ken te­mel nok­ta­la­rın bun­lar ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­ruz.
 

FAZLI KARAĞILI,Ocak 2002

 
viagra online generic