Ana Sayfa Sayılar Güney 20 Nazım Hik­met şi­iri­nin bi­çim­sel özel­lik­le­ri

Ziyaretçi Defterinden

Üye Özel Menüsü

İçerik Tıklama Görünümü : 3146566
Şu anda 78 konuk çevrimiçi

Giriş Yap



Nazım Hik­met şi­iri­nin bi­çim­sel özel­lik­le­ri PDF Yazdır e-Posta
Makale İçeriği
Nazım Hik­met şi­iri­nin bi­çim­sel özel­lik­le­ri
SA­NAT­TA İÇE­RİK VE Bİ­ÇİM
NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİ­NİN İÇE­Rİ­Ğİ
ÖN­CE Şİ­İR
NA­ZIM­LA Şİ­İR ARA­SIN­DA­Kİ AY­RI­LIK­LAR
A. ÖL­ÇÜ (VE­ZİN)
B. UYAK (KA­Fİ­YE)
C. NA­ZIM Bİ­Çİ­Mİ
Na­zım Hik­met’in Ru­ba­ile­ri
NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİN­DE Rİ­TİM
NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİN­DE Lİ­RİZM
NA­ZIM HİK­MET Şİ­İRİ­NİN Dİ­Lİ VE ÜS­LU­BU
Tüm Sayfalar

nâzım bizimdir!

Şi­ir de­di­ğin şe­yin şek­li, es­ki Yu­nan ma­bet­le­ri gi­bi pü­rüz­süz, süs­süz, şa­ta­fat­sız, ay­dın­lık ve muh­te­va­yı en iyi su­ret­te ve­re­bi­lir, be­lir­te­bi­lir ol­ma­lı  - NA­ZIM HİK­MET

Nazım HikmetGİ­RİŞ
Her ya­za­rın, oza­nın, res­sa­mın, yon­tu­cu­nun (hey­kel­ci), si­ne­ma ya­pım­cı­sı­nın ya­şa­mı, ya­şam­dan edin­di­ği dü­şün­ce­le­ri, dün­ya gö­rü­şü, –kı­sa­ca– sı­nıf sa­va­şı­mın­da tut­tu­ğu yer ile ya­pıt­la­rı ara­sın­da bir ko­şut­luk (pa­ra­lel­lik) var­dır. O ge­rek ken­di ya­şa­mın­dan, ge­rek­se –ge­nel ola­rak– ya­şa­mın bü­tü­nün­den al­gı­la­dık­la­rı­nı, kav­ra­dık­la­rı­nı, bu al­gı­la­ma ve kav­ra­yış so­nun­da ulaş­tı­ğı dün­ya gö­rü­şü ve sı­nıf sa­va­şı­mın­da tut­tu­ğu yer doğ­rul­tu­sun­da, fa­kat bir sa­nat po­ta­sı için­de sü­rek­li yo­ğu­rur. Po­ta­da onun göz­lem­le­ri, bil­gi­le­ri, kül­tü­rü vb. de var­dır. Ama yi­ne de po­ta­da­ki en can­lı, en be­lir­le­yi­ci öğe onun dün­ya gö­rü­şü­dür, sı­nıf sa­va­şı­mın­da tut­tu­ğu yan­dır.
Bu yo­ğur­ma sı­ra­sın­da sa­nat­çı san­ki bir es­ri­me için­de­dir. İçi dı­şı sev­gi do­lu­dur, umut do­lu­dur; öf­ke, kin yük­lü­dür. So­nun­da or­ta­ya kan ter için­de bir ede­bi­yat ürü­nü, bir re­sim, bir yon­tu, bir mü­zik par­ça­sı, bir si­ne­ma ya­pı­tı çı­kar.
Ne­den böy­le­dir bu? Ne­den bir sa­nat ya­pı­tın­da onun ya­ra­tı­cı­sı­nı, o ya­ra­tı­cı­nın ka­fa­sı­nın için­de­ki­le­ri de gö­rü­rüz? Sa­nat­çı ken­di­ni çev­re­sin­den ya­lı­tan bir va­zo­da, bir se­ra­da, bir şa­to­da de­ğil­dir de on­dan. İçin­de ken­di­nin de yer al­dı­ğı gü­rül gü­rül akıp du­ran ko­ca­man bir ya­şam var­dır or­ta yer­de. Hak­sız­lık­la­rı, sö­mü­rü­sü sür­gü­nü, iyi­lik­le­ri yi­ğit­lik­le­ri ile akıp gi­den bir ya­şam… Sa­nat­çı iş­te o ya­şa­mın için­de­dir. İşi de bi­ze onu an­lat­mak­tır. An­cak onu an­lat­mak, ser­gi­le­mek sa­nat­çı­nın ilk işi­dir. Us­ta sa­nat­çı­lar bu­nun­la kal­maz­lar, bi­ze ya­şa­mın di­ya­lek­ti­ği­ni de kav­ra­tır­lar. Gü­zel bir ya­şa­mın düş­le­ri­ni, dü­şün­ce­le­ri­ni aşı­lar­lar. Da­ha iyi bir ya­şa­mın yol­la­rı­nı gös­te­rir­ler. Öy­le­si bir ya­şa­ma ulaş­mak için is­tek uyan­dı­rır­lar içi­miz­de. Bu is­te­ği ey­le­me dö­nüş­tür­me­de di­renç ve­rir­ler, güç ka­tar­lar bi­ze. Yer­yü­zü­nün en bü­yük hak­sız­lı­ğı, en bü­yük al­çak­lı­ğı olan sö­mü­rü­ye kar­şı bi­zi da­ha sa­vaş­kan ya­par­lar.
Bir ya­zar ya da bir ozan ya­şam­la sım­sı­kı bir bağ için­de­dir. Duy­gu­la­rı­nı, et­ki­le­şi­mi­ni, dü­şün­ce­le­ri­ni, dav­ra­nış bi­çim­le­ri­ni, her şe­yi­ni on­dan alır. Bu da onun ya­şa­mı ile ya­pıt­la­rı­nın bü­tün­leş­me­si de­mek­tir. Na­zım Us­ta’nın de­yi­miy­le “Şa­ir, şi­ir ya­zar­ken baş­ka şah­si­yet, ko­nu­şur­ken ve­ya kav­ga eder­ken baş­ka şah­si­yet de­ğil­dir. Şa­ir bu­lut­lar­da uç­tu­ğu­nu veh­me­den (sa­nan / Faz­lı Ka­ra­ğı­lı - FK) de­je­ne­re (soy­suz, yoz / FK) de­ğil, ha­ya­tın için­de, ha­ya­tı teş­ki­lat­lan­dı­ran bir va­tan­daş­tır.” (“Ya­şa­mı ve Ya­pıt­la­rıy­la Na­zım Hik­met”, Ek­ber Ba­ba­yef, Cem Ya­yı­ne­vi 1976, s. 141)
Ama bir ozan, bir öy­kü, bir ro­man ya­za­rı ya­şa­mı ya da çö­züm­le­di­ği bir ya­şam par­ça­sı­nı ol­du­ğu gi­bi ak­tar­maz bi­ze. Öy­le ol­say­dı, söz­ge­li­mi, mah­ke­me tu­ta­nak­la­rı­nın en iyi ro­man ya da en iyi öy­kü ol­ma­sı ge­rek­mez miy­di? Öy­le ya, ne­ler yok­tur ki o tu­ta­nak­lar­da… Aşk, hır­sız­lık, ca­na kıy­ma, ya­lan do­lan… Hem de ta­nık­lı ta­pık­lı. Ama kim­se o tu­ta­nak­la­rı alıp ro­man, öy­kü di­ye oku­maz. Çün­kü bir ro­man­cı ya da öy­kü­cü yan­sıt­ma­sı­na yan­sı­tır ya­şa­mı, ama on­dan ayık­la­ma­lar da ya­par, ken­din­den kat­kı­lar da ka­tar. En önem­li­si de, çö­züm­le­di­ği ola­ya bir doğ­rul­tu ve­rir. Oku­ru dü­şün­dü­ren, et­ki­le­yen, de­ğiş­ti­ren, ge­liş­ti­ren de iş­te bu doğ­rul­tu­dur.
Söy­le­dik­le­ri­miz öte­ki sa­nat­lar için de, ör­ne­ğin re­sim için de ge­çer­li­dir. Res­sam bir do­ğa par­ça­sı­nı, bir can­lı­yı, bir nes­ne­yi ol­du­ğu gi­bi kon­dur­maz tu­a­li­ne. Bu­nu ya­pan fo­toğ­raf­tır. Oy­sa res­sam fo­toğ­raf­çı­nın yap­tı­ğı işi yap­maz. O da tıp­kı bir ozan, bir ro­man­cı, bir öy­kü­cü gi­bi ayık­la­ma­cı­dır. Kop­ya­cı de­ğil­dir.
Ha­ni bir öy­kü var­dır:
Ada­mın bi­ri, tar­la­da­ki bir ağa­cın kar­şı­sı­na geç­miş, ağa­cın res­mi­ni yap­ma­ya baş­la­mış. Kuş­lar­la yük­lüy­müş ağaç. Adam çiz­miş et­miş, bo­ya­mış; so­nun­da bi­tir­miş res­mi­ni. Öy­le­si­ne ben­zet­miş ki res­mi­ni tar­la­da­ki ağa­ca, so­nun­da kuş­lar tar­la­da­ki ağaç­tan kalk­mış­lar, ada­mın res­min­de­ki ağa­ca kon­ma­ya baş­la­mış­lar.
Ora­dan ge­çen bir bil­ge sor­muş res­sa­ma:
“Ne ya­pı­yor­sun sen?”
Res­sam,
“Gör­mü­yor mu­sun, re­sim ya­pı­yo­rum,” de­miş.
“Ne res­mi bu?”
“Tar­la­da­ki ağa­cın res­mi… Hem bak, bu­nun re­sim ol­du­ğu­nu şu kuş be­yin­li kuş­lar bi­le an­la­dı­lar…”
Gül­müş bil­ge ki­şi:
“İyi ama, o ağaç tar­la­da za­ten var…”
Bu ma­sal­sı an­la­tı­nın ver­mek is­te­di­ği ile­ti şu­dur:
Han­gi sa­nat da­lı olur­sa ol­sun, bir nes­ne­yi, bir ol­gu­yu, bir ya­şa­mı ol­du­ğu gi­bi yan­sıt­mak, sa­nat­sal ya­ra­tı­cı­lık­la il­gi­siz bir uğ­ra­şı­dır; dü­pe­düz tak­lit­çi­lik­tir, kop­ya­cı­lık­tır. Tak­lit­çi­lik ve kop­ya­cı­lı­ğın ise sa­nat­ta hiç mi hiç ye­ri yok­tur.
Ya­şa­mı yan­sıt­mak de­mek, onun için­de­ki çe­liş­ki­le­ri, hak­sız­lık­la­rı, na­mus­suz­luk­la­rı, bu uğur­da ya­pı­lan sa­va­şım­la­rı, çe­ki­len acı­la­rı, ya­şa­nan se­vinç­le­ri, bah­ti­yar­lık­la­rı vb. or­ta­ya koy­mak, böy­le­ce in­san­la­rın dü­nü an­la­ma­la­rı­nı, bu­gü­nü kav­ra­ma­la­rı­nı, ya­rı­nı se­ze­bil­me­le­ri­ni, hat­ta apa­çık gö­re­bil­me­le­ri­ni sağ­la­mak de­mek­tir.
Aşa­ğı­da­ki sa­tır­lar Puş­kin’e (1799-1837) ait­tir. Bu sa­tır­lar­da ka­pi­ta­liz­min şa­ha kalk­tı­ğı sı­ra­lar­da İn­gi­liz emek­çi­le­ri­nin çek­ti­ği acı­la­ra, uğ­ra­dı­ğı hak­sız­lık­la­ra kar­şı onun du­yar­lı yü­re­ği­nin atış­la­rı­nı, is­ya­nı­nı gö­rü­yo­ruz:
“İn­gi­liz fab­ri­ka iş­çi­le­ri­ni din­le­yin bir, saç­la­rı­nız di­ken di­ken ola­cak­tır. Ne kor­kunç iş­ken­ce­ler, ne akıl al­maz ezi­yet­ler! Ne so­ğuk­kan­lı bir bar­bar­lık, öte yan­da, ne kor­kunç bir yok­sul­luk! Sa­nır­sı­nız Fi­ra­vun­la­rın pi­ra­mit­le­ri ya­pı­lı­yor, Mı­sır­lı­la­rın kır­baç­la­rı al­tın­da Ya­hu­di­ler ça­lı­şı­yor. De­ğil ta­bii, sa­de­ce Bay Smith’in ip­lik­le­ri ile Bay Jack­son’ın iğ­le­ri ya­pı­lı­yor. Ay­rı­ca şu da var: Bir kö­tü dav­ran­ma, bir suç de­ğil bu. Her şey ya­sa­la­rın ke­sin sı­nır­la­rı için­de ya­pı­lı­yor. Der­si­niz ki, İn­gi­liz iş­çi­sin­den da­ha ta­lih­si­zi yok­tur her­hal­de; ama bir ba­kı­yor­su­nuz, ye­ni bir ma­ki­ne icat ol­muş, ha­di bu kez al­tı bin in­san bir an­da ko­vu­lu­yor, tü­mü gün­lük ge­çi­min­den olu­yor.” (Puş­kin’den alın­tı­la­yan: Bo­ris Suç­kov, Ger­çek­çi­li­ğin Ta­ri­hi, Adam Ya­yın­la­rı, Ey­lül 1982, s. 80)
Rus Puş­kin’e ne olu­yor? İn­gi­liz emek­çi­le­ri­nin ya­şa­mın­dan, on­la­rın iş­siz bı­ra­kıl­ma­la­rın­dan, gün­lük ge­çim­le­rin­den edil­me­le­rin­den ona ne? Hem, İn­gi­liz emek­çi­le­ri­ne uy­gu­la­nan 150 yıl ön­ce­ki “kor­kunç iş­ken­ce­ler”den, “akıl al­maz ezi­yet­ler”den, o “so­ğuk­kan­lı bar­bar­lık”tan, o “kor­kunç yok­sul­luk”tan bi­ze ne? Bun­lar 150 yıl ön­ce ol­muş bit­miş şey­ler… Şim­di or­ta­lık gül­lük gü­lis­tan­lık!…
Ha­yır, Puş­kin Us­ta bu sa­tır­la­rıy­la bu­gü­nü de an­la­tı­yor, dev­ran böy­le sü­rüp gi­der­se ya­rın da böy­le ola­ca­ğı­nı sez­di­ri­yor.
Şim­di de sö­zü Gor­ki’ye (1868-1936) ge­ti­re­lim. Bo­ris Suç­kov’un an­la­tı­mıy­la O, “Ka­pi­ta­lizm ta­ra­fın­dan in­sa­nın aşa­ğı­laş­tı­rıl­ma­sı­nın, ka­ba, hoy­rat bir ha­le ge­ti­ril­me­si­nin de­rin­lik­le­ri­ni kor­kunç bir yü­rek­li­lik­le, acı bir ger­çek­lik­le göz­ler önü­ne ser­miş­tir. İn­sa­nın yü­rek­ler acı­sı ha­li ve bas­ba­ya­ğı âdi­li­ği kar­şı­sın­da Tols­toy’un bi­le du­rak­sa­yıp kı­sa kes­ti­ği yer­le­ri ‘so­nu­na ka­dar’ hiç sa­kın­ma­dan gö­tür­müş­tür. Gor­ki, in­sa­nın ka­pi­ta­lizm ko­şul­la­rın­da­ki ha­li­nin ür­künç­lü­ğü­nü, bu sis­te­min iç­sel bir par­ça­sı ola­rak ele al­dı­ğı ya­lın, her gün­kü ol­gu­lar­la ver­miş­tir. Gor­ki’nin ka­ba­lı­ğı ve zor­ba­lı­ğı çe­şit­li bi­çim­le­ri için­de ve­ri­şi, ken­din­de bir amaç ol­ma­yıp sırf sö­mü­rü­ye da­ya­lı top­lu­mun in­san­lık­dı­şı ni­te­li­ği­ni ka­nıt­la­mak için­di. Gor­ki, ça­lı­şan in­sa­nın vah­şi kı­lı­ğı­na gir­me­si­nin, için­de ya­şa­dı­ğı do­ğa­ya ay­kı­rı ko­şul­la­rın bir so­nu­cu ol­du­ğu­nu; ama, öte yan­da, ken­di ben­cil so­nuç­la­rı­na ulaş­ma ama­cıy­la hiç­bir şey­den, hat­ta suç iş­le­mek­ten ve aşa­ğı­lık yol­la­ra baş­vur­mak­tan sa­kın­ma­yan bur­ju­va bo­zun­tu­la­rı­nın sı­nır­sız ben­cil­lik­le­ri­nin, aç­göz­lü­lük­le­ri­nin, acı­ma­sız­lık­la­rı­nın sa­de­ce ve sa­de­ce ken­di sı­nıf­sal öz­le­ri­nin do­ğal bir an­la­tı­mı ol­du­ğu­nu gös­ter­miş­tir.” (age, s. 148-149)
Gor­ki’nin iğ­renç su­rat­la­rı­nı çiz­di­ği Ma­ya­kin, Vas­sa Zhe­lez­no­va, Pyotr Ar­ta­mo­nov ve Dos­ti­ga­yev­ler bi­rer ak­ba­bay­dı­lar, bi­rer yır­tı­cı ya­ra­tık­lar­dı. On­lar Puş­kin’in sö­zü­nü et­ti­ği Bay Smith gi­bi, Bay Jack­son gi­bi ki­şi­sel ve sı­nıf­sal çı­kar­la­rın­dan baş­ka ya­sa, il­ke, ah­lak­sal de­ğer ta­nı­maz­lar­dı.
İyi de, bu­ra­da ke­sip at­tı mı Gor­ki? Ge­tir­me­di mi ar­ka­sı­nı?
Gor­ki, bir yer­den son­ra sö­zü­nü ke­sip at­ma­dı, ar­ka­sı­nı da ge­tir­di. O, “Tols­toy’un bi­le du­rak­sa­yıp kı­sa kes­ti­ği yer­le­ri so­nu­na ka­dar hiç du­rak­sa­ma­dan” gö­tür­dü. Gor­ki ezi­len, aşa­ğı­la­nan, ilik­le­ri­ne de­ğin sö­mü­rü­len in­san­la­ra çı­kış, kur­tu­luş yo­lu­nu da gös­ter­di. Çün­kü O, ya­şa­mı, ya­şa­mın di­ya­lek­ti­ği­ni, Di­ya­lek­tik Ma­ter­ya­liz­mi ta­nı­yor­du. Ya­pıt­la­rı­na bir doğ­rul­tu ver­me­si de bu yüz­den­di. Ör­ne­ğin “Ana” bu­nun en açık ka­nı­tı de­ğil mi­dir? Dos­to­yevs­ki de, Tols­toy da iş­le­ri­ni ya­rım bı­rak­tı­lar. On­lar çö­ken bir sı­nı­fı an­lat­tı­lar. Bun­da da çok ba­şa­rı­lıy­dı­lar. Fa­kat Gor­ki Us­ta yük­se­len sı­nı­fı, pro­le­tar­ya­yı an­lat­tı. Ste­fan Zwe­ig’ın de­di­ği gi­bi, “Ken­di etin­den bir ağız ya­rat­tı ken­di­si­ne (Rus­ya)… Rus hal­kı­nın ya­şa­mı­nı, hor­lan­mış, ezil­miş, ca­nı­nı yi­tir­miş Rus emek­çi­si­ni bü­tün in­san­lık bi­lip öğ­ren­sin di­ye çık­tı Rus­ya’nın dev ana­rah­min­den.” (age, s. 149-150)
Bu­ra­ya ka­dar söy­le­dik­le­ri­mi­zi bir to­par­la­ya­lım:
Us­ta sa­nat­çı­lar, bü­yük sa­nat­çı­lar in­sa­nı, in­sa­nın ya­şa­mı­nı an­la­tır­lar; ama ye­tin­mez­ler bu­nun­la. Söz­le­ri­ni ora­da ke­sip at­maz­lar. İn­sa­nı ger­çek kur­tu­lu­şa ulaş­tır­mak is­ter­ler. On­la­ra yol gös­te­rir­ler, ışık tu­tar­lar ön­le­ri­ne. Sa­nat­la­rı­nın asıl iş­le­vi­nin bu ol­du­ğu­na ina­nır­lar. O yüz­den de Yıl­maz Gü­ney, “Hal­kın sa­nat­çı­sı, hal­kın sa­vaş­çı­sı­dır,” de­me­miş miy­di?
Ar­tık sö­zü Ana­do­lu’nun dev ana­rah­min­den do­ğan Na­zım Hik­met’e ge­ti­re­bi­li­riz. An­cak ya­zı­nın açık­lık ka­za­na­bil­me­si için ki­mi ko­nu­la­rı ir­de­le­mek­te ya­rar var.