|
Sayfa 1 / 12 nâzım bizimdir!
Şiir dediğin şeyin şekli, eski Yunan mabetleri gibi pürüzsüz, süssüz, şatafatsız, aydınlık ve muhtevayı en iyi surette verebilir, belirtebilir olmalı - NAZIM HİKMET
GİRİŞ Her yazarın, ozanın, ressamın, yontucunun (heykelci), sinema yapımcısının yaşamı, yaşamdan edindiği düşünceleri, dünya görüşü, –kısaca– sınıf savaşımında tuttuğu yer ile yapıtları arasında bir koşutluk (paralellik) vardır. O gerek kendi yaşamından, gerekse –genel olarak– yaşamın bütününden algıladıklarını, kavradıklarını, bu algılama ve kavrayış sonunda ulaştığı dünya görüşü ve sınıf savaşımında tuttuğu yer doğrultusunda, fakat bir sanat potası içinde sürekli yoğurur. Potada onun gözlemleri, bilgileri, kültürü vb. de vardır. Ama yine de potadaki en canlı, en belirleyici öğe onun dünya görüşüdür, sınıf savaşımında tuttuğu yandır. Bu yoğurma sırasında sanatçı sanki bir esrime içindedir. İçi dışı sevgi doludur, umut doludur; öfke, kin yüklüdür. Sonunda ortaya kan ter içinde bir edebiyat ürünü, bir resim, bir yontu, bir müzik parçası, bir sinema yapıtı çıkar. Neden böyledir bu? Neden bir sanat yapıtında onun yaratıcısını, o yaratıcının kafasının içindekileri de görürüz? Sanatçı kendini çevresinden yalıtan bir vazoda, bir serada, bir şatoda değildir de ondan. İçinde kendinin de yer aldığı gürül gürül akıp duran kocaman bir yaşam vardır orta yerde. Haksızlıkları, sömürüsü sürgünü, iyilikleri yiğitlikleri ile akıp giden bir yaşam… Sanatçı işte o yaşamın içindedir. İşi de bize onu anlatmaktır. Ancak onu anlatmak, sergilemek sanatçının ilk işidir. Usta sanatçılar bununla kalmazlar, bize yaşamın diyalektiğini de kavratırlar. Güzel bir yaşamın düşlerini, düşüncelerini aşılarlar. Daha iyi bir yaşamın yollarını gösterirler. Öylesi bir yaşama ulaşmak için istek uyandırırlar içimizde. Bu isteği eyleme dönüştürmede direnç verirler, güç katarlar bize. Yeryüzünün en büyük haksızlığı, en büyük alçaklığı olan sömürüye karşı bizi daha savaşkan yaparlar. Bir yazar ya da bir ozan yaşamla sımsıkı bir bağ içindedir. Duygularını, etkileşimini, düşüncelerini, davranış biçimlerini, her şeyini ondan alır. Bu da onun yaşamı ile yapıtlarının bütünleşmesi demektir. Nazım Usta’nın deyimiyle “Şair, şiir yazarken başka şahsiyet, konuşurken veya kavga ederken başka şahsiyet değildir. Şair bulutlarda uçtuğunu vehmeden (sanan / Fazlı Karağılı - FK) dejenere (soysuz, yoz / FK) değil, hayatın içinde, hayatı teşkilatlandıran bir vatandaştır.” (“Yaşamı ve Yapıtlarıyla Nazım Hikmet”, Ekber Babayef, Cem Yayınevi 1976, s. 141) Ama bir ozan, bir öykü, bir roman yazarı yaşamı ya da çözümlediği bir yaşam parçasını olduğu gibi aktarmaz bize. Öyle olsaydı, sözgelimi, mahkeme tutanaklarının en iyi roman ya da en iyi öykü olması gerekmez miydi? Öyle ya, neler yoktur ki o tutanaklarda… Aşk, hırsızlık, cana kıyma, yalan dolan… Hem de tanıklı tapıklı. Ama kimse o tutanakları alıp roman, öykü diye okumaz. Çünkü bir romancı ya da öykücü yansıtmasına yansıtır yaşamı, ama ondan ayıklamalar da yapar, kendinden katkılar da katar. En önemlisi de, çözümlediği olaya bir doğrultu verir. Okuru düşündüren, etkileyen, değiştiren, geliştiren de işte bu doğrultudur. Söylediklerimiz öteki sanatlar için de, örneğin resim için de geçerlidir. Ressam bir doğa parçasını, bir canlıyı, bir nesneyi olduğu gibi kondurmaz tualine. Bunu yapan fotoğraftır. Oysa ressam fotoğrafçının yaptığı işi yapmaz. O da tıpkı bir ozan, bir romancı, bir öykücü gibi ayıklamacıdır. Kopyacı değildir. Hani bir öykü vardır: Adamın biri, tarladaki bir ağacın karşısına geçmiş, ağacın resmini yapmaya başlamış. Kuşlarla yüklüymüş ağaç. Adam çizmiş etmiş, boyamış; sonunda bitirmiş resmini. Öylesine benzetmiş ki resmini tarladaki ağaca, sonunda kuşlar tarladaki ağaçtan kalkmışlar, adamın resmindeki ağaca konmaya başlamışlar. Oradan geçen bir bilge sormuş ressama: “Ne yapıyorsun sen?” Ressam, “Görmüyor musun, resim yapıyorum,” demiş. “Ne resmi bu?” “Tarladaki ağacın resmi… Hem bak, bunun resim olduğunu şu kuş beyinli kuşlar bile anladılar…” Gülmüş bilge kişi: “İyi ama, o ağaç tarlada zaten var…” Bu masalsı anlatının vermek istediği ileti şudur: Hangi sanat dalı olursa olsun, bir nesneyi, bir olguyu, bir yaşamı olduğu gibi yansıtmak, sanatsal yaratıcılıkla ilgisiz bir uğraşıdır; düpedüz taklitçiliktir, kopyacılıktır. Taklitçilik ve kopyacılığın ise sanatta hiç mi hiç yeri yoktur. Yaşamı yansıtmak demek, onun içindeki çelişkileri, haksızlıkları, namussuzlukları, bu uğurda yapılan savaşımları, çekilen acıları, yaşanan sevinçleri, bahtiyarlıkları vb. ortaya koymak, böylece insanların dünü anlamalarını, bugünü kavramalarını, yarını sezebilmelerini, hatta apaçık görebilmelerini sağlamak demektir. Aşağıdaki satırlar Puşkin’e (1799-1837) aittir. Bu satırlarda kapitalizmin şaha kalktığı sıralarda İngiliz emekçilerinin çektiği acılara, uğradığı haksızlıklara karşı onun duyarlı yüreğinin atışlarını, isyanını görüyoruz: “İngiliz fabrika işçilerini dinleyin bir, saçlarınız diken diken olacaktır. Ne korkunç işkenceler, ne akıl almaz eziyetler! Ne soğukkanlı bir barbarlık, öte yanda, ne korkunç bir yoksulluk! Sanırsınız Firavunların piramitleri yapılıyor, Mısırlıların kırbaçları altında Yahudiler çalışıyor. Değil tabii, sadece Bay Smith’in iplikleri ile Bay Jackson’ın iğleri yapılıyor. Ayrıca şu da var: Bir kötü davranma, bir suç değil bu. Her şey yasaların kesin sınırları içinde yapılıyor. Dersiniz ki, İngiliz işçisinden daha talihsizi yoktur herhalde; ama bir bakıyorsunuz, yeni bir makine icat olmuş, hadi bu kez altı bin insan bir anda kovuluyor, tümü günlük geçiminden oluyor.” (Puşkin’den alıntılayan: Boris Suçkov, Gerçekçiliğin Tarihi, Adam Yayınları, Eylül 1982, s. 80) Rus Puşkin’e ne oluyor? İngiliz emekçilerinin yaşamından, onların işsiz bırakılmalarından, günlük geçimlerinden edilmelerinden ona ne? Hem, İngiliz emekçilerine uygulanan 150 yıl önceki “korkunç işkenceler”den, “akıl almaz eziyetler”den, o “soğukkanlı barbarlık”tan, o “korkunç yoksulluk”tan bize ne? Bunlar 150 yıl önce olmuş bitmiş şeyler… Şimdi ortalık güllük gülistanlık!… Hayır, Puşkin Usta bu satırlarıyla bugünü de anlatıyor, devran böyle sürüp giderse yarın da böyle olacağını sezdiriyor. Şimdi de sözü Gorki’ye (1868-1936) getirelim. Boris Suçkov’un anlatımıyla O, “Kapitalizm tarafından insanın aşağılaştırılmasının, kaba, hoyrat bir hale getirilmesinin derinliklerini korkunç bir yüreklilikle, acı bir gerçeklikle gözler önüne sermiştir. İnsanın yürekler acısı hali ve basbayağı âdiliği karşısında Tolstoy’un bile duraksayıp kısa kestiği yerleri ‘sonuna kadar’ hiç sakınmadan götürmüştür. Gorki, insanın kapitalizm koşullarındaki halinin ürkünçlüğünü, bu sistemin içsel bir parçası olarak ele aldığı yalın, her günkü olgularla vermiştir. Gorki’nin kabalığı ve zorbalığı çeşitli biçimleri içinde verişi, kendinde bir amaç olmayıp sırf sömürüye dayalı toplumun insanlıkdışı niteliğini kanıtlamak içindi. Gorki, çalışan insanın vahşi kılığına girmesinin, içinde yaşadığı doğaya aykırı koşulların bir sonucu olduğunu; ama, öte yanda, kendi bencil sonuçlarına ulaşma amacıyla hiçbir şeyden, hatta suç işlemekten ve aşağılık yollara başvurmaktan sakınmayan burjuva bozuntularının sınırsız bencilliklerinin, açgözlülüklerinin, acımasızlıklarının sadece ve sadece kendi sınıfsal özlerinin doğal bir anlatımı olduğunu göstermiştir.” (age, s. 148-149) Gorki’nin iğrenç suratlarını çizdiği Mayakin, Vassa Zheleznova, Pyotr Artamonov ve Dostigayevler birer akbabaydılar, birer yırtıcı yaratıklardı. Onlar Puşkin’in sözünü ettiği Bay Smith gibi, Bay Jackson gibi kişisel ve sınıfsal çıkarlarından başka yasa, ilke, ahlaksal değer tanımazlardı. İyi de, burada kesip attı mı Gorki? Getirmedi mi arkasını? Gorki, bir yerden sonra sözünü kesip atmadı, arkasını da getirdi. O, “Tolstoy’un bile duraksayıp kısa kestiği yerleri sonuna kadar hiç duraksamadan” götürdü. Gorki ezilen, aşağılanan, iliklerine değin sömürülen insanlara çıkış, kurtuluş yolunu da gösterdi. Çünkü O, yaşamı, yaşamın diyalektiğini, Diyalektik Materyalizmi tanıyordu. Yapıtlarına bir doğrultu vermesi de bu yüzdendi. Örneğin “Ana” bunun en açık kanıtı değil midir? Dostoyevski de, Tolstoy da işlerini yarım bıraktılar. Onlar çöken bir sınıfı anlattılar. Bunda da çok başarılıydılar. Fakat Gorki Usta yükselen sınıfı, proletaryayı anlattı. Stefan Zweig’ın dediği gibi, “Kendi etinden bir ağız yarattı kendisine (Rusya)… Rus halkının yaşamını, horlanmış, ezilmiş, canını yitirmiş Rus emekçisini bütün insanlık bilip öğrensin diye çıktı Rusya’nın dev anarahminden.” (age, s. 149-150) Buraya kadar söylediklerimizi bir toparlayalım: Usta sanatçılar, büyük sanatçılar insanı, insanın yaşamını anlatırlar; ama yetinmezler bununla. Sözlerini orada kesip atmazlar. İnsanı gerçek kurtuluşa ulaştırmak isterler. Onlara yol gösterirler, ışık tutarlar önlerine. Sanatlarının asıl işlevinin bu olduğuna inanırlar. O yüzden de Yılmaz Güney, “Halkın sanatçısı, halkın savaşçısıdır,” dememiş miydi? Artık sözü Anadolu’nun dev anarahminden doğan Nazım Hikmet’e getirebiliriz. Ancak yazının açıklık kazanabilmesi için kimi konuları irdelemekte yarar var.
|