Ana Sayfa Sayılar Güney 16 Bam­bo­oz­led

Ziyaretçi Defterinden

Üye Özel Menüsü

İçerik Tıklama Görünümü : 3146550
Şu anda 78 konuk çevrimiçi

Giriş Yap



Bam­bo­oz­led PDF Yazdır e-Posta

Med­ya­da ve Top­lum­da Si­ya­hın Ne Ol­du­ğu­nu Kim Be­lir­li­yor?
Ya Da Kö­le­lik Kalk­tık­tan Son­ra De­ği­şen Ne?

BamboozledEn son söy­len­me­si ge­re­ke­ni bel­ki en baş­tan söy­le­ye­yim: Spi­ke Lee’nin Ber­li­na­le’de ya­rış­ma bö­lü­mün­de gös­te­ri­len son fil­mi “Bam­bo­oz­led” son yıl­lar­da gör­dü­ğüm –eğer en iyi­si de­ğil­se– en iyi film­ler­den bi­ri.
Ra­di­kal med­ya eleş­ti­ri­si ve ırk­çı­lık teş­hi­ri ile film, için­de ya­şa­nı­lan anın en önem­li so­run­la­rı­nı iş­le­yen içe­ri­ğiy­le, in­san­la­rı ken­di kü­çük dert­le­riy­le avut­ma/uyut­ma iş­le­vi­ne sa­hip film­ler­den ken­di­ni ayı­rı­yor. O uyar­tı­cı, uyan­dı­rı­cı, in­san­la­rı dü­şün­me­ye, tar­tış­ma­ya iten bir film. Fil­min son ya­zı­sı ile unu­tu­lup gi­den, gi­de­cek olan, en iyi hal­de “hoş va­kit ge­çir­dik” den­dik­ten son­ra gün­de­me ge­çi­le­cek film­ler­den de­ğil “Bam­bo­oz­led”.
Fil­min tek­ni­ği de, Spi­ke Lee’nin sü­rek­li ara­yan, ye­ni­lik­çi bir si­ne­ma­cı ol­du­ğu­nu gös­te­ri­yor.
Film di­gi­tal ola­rak çe­ki­lip, s­ine­ma fil­mi­ne ak­ta­ran tek­ni­ğiy­le, re­sim­le­ri­nin tv’den ta­nı­dı­ğı­mız ka­ba ras­ter­li ya­pı­sıy­la, ben “ger­çek de­ği­lim, ger­çe­ğin çok ka­ba res­me­dil­miş bir ha­li­yim” di­ye ba­ğı­ran tav­rıy­la, net ya­ban­cı­laş­tı­rıl­ma efekt­le­riy­le, as­lın­da gi­de­rek iyi­ce tek bo­yut­lu ha­le ge­len ger­çek­li­ği, de­rin­lik­siz re­sim­ler­le ak­tar­ma­sıy­la ona en çok yak­la­şan es­te­ti­ğiy­le, Ber­li­na­le’de gös­te­ri­len film­ler için­de en ce­su­ru, en ye­ni­lik­çi­si, en araş­tı­rı­cı­sı  idi.
Bu­na rağ­men Spi­ke Lee’nin fil­mi Ber­lin’­den ödül­süz dön­dü.
As­lın­da In­ti­macy’ye en bü­yük ödü­lün ve­ril­di­ği bir fes­t­ival­den Bam­bo­oz­led’e ödül çık­ma­sı tu­haf olur­du. Ve böy­le bir se­çim an­cak ki­mi den­ge kay­gı­la­rı ile açık­la­na­bi­lir­di. Çün­kü In­ti­macy ve Bam­bo­oz­led iki ay­rı uç­ta si­ne­ma an­la­yı­şı­nın ürün­le­ri. Bi­ri si­ne­ma­yı en iyi hal­de be­yaz, zen­gin ve or­ta hal­li in­san­la­rın, dün­ya­nın çok kü­çük bir azın­lı­ğı­nın, bü­yük ço­ğun­lu­ğun dert o­la­rak gör­me lük­sü­ne sa­hip ol­ma­dı­ğı ki­mi “dert”le­ri­nin hoş re­sim­ler­le es­te­ti­ze edi­le­rek an­la­tıl­dı­ğı, in­san­la­rı ken­di ken­di­le­riy­le uğ­raş­ma­ya ça­ğı­ran bir araç ola­rak, bir eğ­len­ce ve­ya en­te­lek­tü­el tat­min ara­cı ola­rak gö­ren bir an­la­yı­şı­nın pra­tik yan­sı­ma­sı. Di­ğe­ri si­ne­ma­yı bü­yük ço­ğun­lu­ğun so­ru­nu olan so­run­la­rı sor­gu­la­ma­nın, in­san­la­rı dü­şün­me­ye, tar­tış­ma­ya, uyan­dır­ma­ya h­iz­met eden bir araç ola­rak gö­ren an­la­yı­şın pra­tik yan­sı­ma­sı.
Bi­ri bi­rey­ci, di­ğe­ri top­lum­cu iki ay­rı an­la­yış.
Bi­ri bi­çim­de de tu­tu­cu, alı­şıl­mış, bi­li­nen, ka­bul gör­müş, be­ğe­ni­len an­la­tı ka­lıp­la­rı dı­şı­na çık­ma­yan; di­ğe­ri be­ğe­nil­me­me pa­ha­sı­na ye­ni­yi ara­yan, “teh­li­ke”den kork­ma­yan, “He­nüz her şey söy­len­me­di, en iyi bi­çi­mi de ara­ma­mız la­zım!” di­yen bir ta­vır.
Al­man­ca’da  baş­ka di­le çev­ril­me­si çok güç olan bir kav­ram var: Ze­it­ge­ist. Türk­çe­ye söz­cük ola­rak “za­ma­nın ru­hu” di­ye çev­ri­le­bi­lir. Mo­da, ege­men olan an­la­yış­lar, be­ğe­ni­ler, dü­şün­ce­ler… hep­si… Ze­it­ge­ist kav­ra­mı­nın için­de ifa­de edi­li­yor. Onun içe­ri­ği­ni kül­tür/sa­nat üre­ti­ci­le­ri dol­du­ru­yor, be­lir­li­yor. Bu­gün­kü Ze­it­ge­ist Spi­ke Lee’den, Bam­bo­oz­led’den vb. hoş­lan­mı­yor. Ol­sun. Za­man ye­rin­de dur­mu­yor. Bu­gün­kü za­man­lar, ve on­la­rın “ru­hu” da, baş­ka za­man­lar ve on­la­rın “ru­hu” ile yer de­ğiş­ti­re­cek­tir. O za­man Spi­ke Lee’nin Bam­bo­oz­led’i de bir za­man­la­rın kö­tü dün­ya­sı­nın, dün­ya­yı iyi­leş­tir­mek is­te­yen­le­re yar­dım­cı olan bir film­le­rin­den bi­ri ola­rak ger­çek de­ğe­ri­ni bu­la­cak­tır.

AP­TAL KU­TU­SU…

Bam­bo­oz­led… al­da­tıl­mış, kan­dı­rıl­mış de­mek. Fil­min bir baş­ka adı da “Show Ti­me” (Şov Za­ma­nı). Şov de­yin­ce ak­la bu­gün ilk ge­len kuş­ku­suz yı­ğın­la­rın, kit­le­ler ha­lin­de uyu­tul­ma­sı, al­da­tıl­ma­sı­nın en te­mel ara­cı ha­li­ne gel­miş olan te­le­viz­yon ge­li­yor. Te­le­viz­yon­lar­da ya­rış­ma “şov­la­rı”; eğ­len­ce “şov­la­rı”, ma­ga­zin “şov­la­rı”, ko­nuş­ma “şov­la­rı”, ko­me­di “şov­la­rı”, ha­ber “şov­la­rı”… bir­bi­ri­ni ko­va­lı­yor. Her şey şov. Ha­va ra­po­ru bi­le.
İn­san­lar, be­yaz ca­ma yan­sı­yan şey­le, ha­ya­tı bir­bi­ri­ne ka­rış­tır­ma nok­ta­sı­na var­dı­rı­lı­yor. Be­yaz ca­ma çık­mak, in­san­lar için ya­şa­ma­nın bir işa­re­ti ola­rak gö­rül­me­ye baş­la­nı­yor. Bir yan­da be­yaz ca­ma çık­mak için can atan mil­yon­lar­ca gü­ya “ak­tif”, ger­çek­ten te­le­viz­yon pat­ron­la­rı­nın bir kuk­la­sı ol­mak­tan baş­ka iş­le­vi ol­ma­yan teş­hir­ci; öbür yan­da teş­hir edi­le­ni ger­çek ha­yat­mış gi­bi kav­ra­yan yüz­mil­yon­lar­ca, mil­yar­lar­ca di­kiz­ci.
Bu yüz­mil­yon­lar­ca di­kiz­ci­yi te­le­viz­yon ba­şı­na bağ­la­mak, ken­di te­le­viz­yon ka­na­lı­nı iz­let­tir­mek için “rey­ting” için her şey mü­bah. Bu­nun için ça­lı­şan on­bin­ler­ce uz­man var!
Bun­lar mil­yar­lar­ca di­kiz­ci­yi ken­di te­le­viz­yon prog­ram­la­rı­na bağ­la­mak için, fi­kir üret­me ve te­le­viz­yon prog­ra­mı üret­me işi­ni ya­pı­yor­lar.

DE­LAC­RO­IX VE Dİ­ĞER­LE­Rİ…

Bam­bo­oz­led’in baş ki­şi­le­rin­den bi­ri, ABD’de  be­yaz­la­rın elin­de olan te­le­viz­yon ka­nal­la­rın­dan bi­rin­de –ege­men­li­ğin araç­la­rı ege­men­le­rin elin­de­dir– se­na­rist ola­rak ça­lı­şan Pi­er­re De­lac­ro­ix isim­li bir si­yah­tır. (Da­mon Wa­yans). Yar­dım­cı­sı ka­dın da bir si­yah­tır. Her iki­si de be­yaz­la­rın dün­ya­sın­da ba­şa­rı ka­zan­mış, bu dün­ya­ya en­teg­re ol­muş, dü­ze­nin is­te­di­ği ör­nek si­yah­lar ola­rak gö­rün­mek­te­dir. Pi­er­re De­lac­ro­ix adı­na uy­gun Fran­sız ak­san­lı abar­tı­lı ko­nuş­ma­sıy­la, ken­di­si­nin kül­tür­süz Ame­ri­ka­lı be­yaz­lar­dan da­ha kül­tür­lü ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır. Be­yaz­la­rın dün­ya­sın­da yük­se­le­bil­mek için si­yah­lar, be­yaz­lar­dan da­ha be­yaz ol­ma­lı­dır. (Da­ha son­ra eğer ay­nı za­man­da ka­dın­sa­nız, be­yaz­dan be­yaz ol­ma­nın öte­sin­de, cin­sel­li­ği­ni­zi kul­lan­dır­mak zo­run­da ol­du­ğu­nuz ge­çer­ken söy­le­ni­yor.)
Fil­min be­yaz­lar dün­ya­sın­da­ki bu ba­şa­rı­lı si­yah­la­rı fa­kat çe­liş­me­siz, tek bo­yut­lu, du­rum­la­rı­nı sor­gu­la­ma­yan, du­rum­la­rın­dan bü­tü­nüy­le hoş­nut in­san­lar de­ğil.
Bu­nu De­lac­ro­ix’nın so­mu­tun­da, onun evin­de­ki –sü­rek­li ka­pa­lı olan, ve bü­tün film bo­yun­ca yal­nız­ca bir kez bir vi­deo fil­mi­ne bak­mak için açı­lan TV’nin üze­rin­de­ki “Ap­tal Ku­tu­su” ya­zı­sın­dan ve ya­pım­cı ola­rak ça­lış­tı­ğı TV’den sü­rek­li ap­tal ku­tu­su ola­rak söz et­me­sin­de gö­rü­yo­ruz. De­lac­ro­ix yap­tı­ğı işin ap­tal üret­mek ol­du­ğu­nun bi­lin­cin­de­dir. Film­de en azın­dan bir sah­ne­de –yar­dım­cı­sı ka­dın­la yap­tı­ğı bir ko­nuş­ma­da– yap­tı­ğı iş­ten hoş­nut ol­ma­dı­ğı­nın, as­lın­da ken­di­ni iş­ten at­tı­ra­cak bir iş yap­mak is­te­di­ği­nin işa­ret­le­ri var­dır.
Fil­min so­nun­da ken­di ya­rat­tı­ğı ca­na­var şo­vu­nun kur­ba­nı olur. Yar­dım­cı­sı ta­ra­fın­dan vu­ru­lur.
Yar­dım­cı­sı ka­dı­nın ise, Mau Mau isim­li bir si­yah rap gru­bu­nun üye­si olan, ken­di­si­ni Af­ri­ka­lı ol­ma üze­rin­den ta­nım­la­yan ve sö­mür­ge­ci be­yaz ada­mın si­yah­la­ra yük­le­di­ği tüm ben­lik özel­lik­le­rin­den sıy­rıl­ma­ya ça­lı­şan, bu­nun için şid­det kul­lan­ma da­hil her ara­cı kul­lan­mak­tan ya­na olan bir er­kek kar­de­şi var­dır. Bu er­kek kar­de­şi ile tar­tış­ma­la­rı ona onun ger­çek ko­nu­mu ve du­ru­mu­nu sü­rek­li ha­tır­lat­mak­ta, onu ra­hat­sız et­mek­te­dir. Du­ru­mun­dan bir yan­dan hoş­nut­tur, çün­kü ba­ya­ğı ra­hat bir or­ta sı­nıf ha­ya­tı ya­şa­mak­ta­dır, fa­kat di­ğer yan­dan bu­nun ne pa­ha­sı­na ol­du­ğu­nun bi­lin­cin­de ola­rak ra­hat­sız­dır.
Fil­min so­nun­da, bir çok ki­şi­nin mut­suz­lu­ğun­dan ve ölü­mün­den so­rum­lu tut­tu­ğu De­lac­ro­ix’yı ağ­la­ya­rak vu­rur.
Film­de bu ki­şi­ler ya­nın­da ka­rak­ter özel­lik­le­ri bi­raz iş­le­ne­rek öne çı­kan di­ğer­le­ri şun­lar­dır:
Man­ray (Sa­vi­on Glo­ver) ve Wo­mack, ha­yat­la­rı­nı baş­lan­gıç­ta bi­rin­ci­si­nin so­kak­ta step dan­sı yap­ma­sı, ikin­ci­si­nin bi­rin­ci­yi pa­zar­la­ma­sı sa­ye­sin­de ka­zan­dık­la­rı pa­ray­la zar zor ge­çi­nen, iş­gal edil­miş boş ev­ler­de ge­ce­le­yen, nor­mal iki si­yah ar­ka­daş­tır. Man­ray dans­ta, di­ğe­ri pa­zar­la­ma­da ola­ğa­nüs­tü ye­te­nek­li­dir. Bun­lar ye­ni bir şov ara­yı­şı için­de olan De­lac­ro­ix’ın dik­ka­ti­ni çe­ker­ler. Ve şov için an­ga­je edi­lir­ler. Şov ba­şa­rı­lı olur. Man­ray ün­le­nir, ünü se­ver, “be­yaz­laş­ma­ya”, ba­şa­rı­sı art­tık­ça, be­yaz­dan da­ha be­yaz ol­ma­ya baş­lar. Bir nok­ta­da bu ge­liş­me­yi gö­ren Wo­mack, şov­dan ve Man­ray­’dan ay­rı­lır. Man­ray’ın ka­de­ri ise, Mau Mau gru­bu ta­ra­fın­dan, be­yaz­la­rın sö­mür­ge­leş­tir­me si­ya­se­ti­ne alet ol­du­ğu için ka­çı­rıl­mak ve in­ter­net ara­cı­lı­ğıy­la ya­pı­lan can­lı ya­yın­da kur­şu­na di­zil­mek olur.
Kur­şu­na di­zen grup, as­lın­da ça­re­siz­li­ğin ifa­de­si olan bu ey­le­min he­men er­te­sin­de, da­ha “za­fer”le­ri­nin ta­dı­na bi­le va­ra­ma­dan, ci­na­yet ma­hal­lin­den çı­kar­ken po­lis ta­ra­fın­dan çev­ri­lir, grup üye­le­ri, deh­şet için­de  “Ben si­ya­hım, be­ni de vu­run!” di­ye bar­bar ba­ğı­ran tek be­yaz üye dı­şın­da, kur­şun yağm­uru­na tu­tu­lup in­faz edi­lir.
Fil­min önem­li bir ki­şi­si prog­ram ya­pım­cı­sı ve De­lac­ro­ix’nın şe­fi olan; “si­yah­la­rı”, “fuc­king nig­ger”le­rin ken­di­sin­den da­ha iyi ta­nı­dı­ğı id­di­asın­da olan be­yaz Dun­witty’dir (Mic­hel Ra­pa­port). Dun­wity, tam bir tv pat­ro­nu­dur. Onun bir tek dür­tü­sü var­dır: Rey­ting ve kâr. Bu­nun için her şey mü­bah­tır. Eğer rey­ting ge­ti­re­cek­se, “PC”(*) iyi­dir. Eğer rey­tin­ge za­rar ve­re­cek­se, o za­man “Fuck the PC”.  O za­man pc ol­ma­yan ve fa­kat rey­ting ala­cak bir şo­va kar­şı ge­li­şe­bi­le­cek olan “di­re­niş”in na­sıl kı­rı­la­bi­le­ce­ği plan­la­rı, şo­vun ha­zır­lı­ğı­na da­hil edi­lir.
Şo­vun gi­der he­sap­la­rı içi­ne rüş­vet­le sa­tın al­ma mas­raf­la­rı, teh­dit mas­raf­la­rı, halk­la iliş­ki­ler ko­nu­sun­da yük­se­le­cek mas­raf­lar da da­hil edi­lir. Me­se­le çö­zü­lür.
Fil­min so­nun­da şov­dan ya­ra be­re al­ma­dan, ter­si­ne kâr­la  çı­kan tek önem­li ki­şi Dun­witty’dir.
Film­de bir di­zi  yan ka­rak­ter için­de öne çı­kan bir ki­şi de De­lac­ro­ix’nın ba­ba­sı­dır. De­lac­ro­ix’ın ba­ba­sı bir ge­ce ku­lü­bün­de en­ter­ta­iner ola­rak ça­lış­mak­ta, be­yaz or­ta ta­ba­ka­yı ve be­yaz­laş­mış si­yah or­ta ta­ba­ka­yı, özel­lik­le ve ön­ce­lik­le si­yah­lar ve ge­nel­de azın­lık­lar üze­ri­ne yap­tı­ğı ve ırk­çı­lı­ğı-cin­si­yet­çi­li­ği vb. uç nok­ta­sı­na ka­dar ge­liş­ti­ren “şa­ka” ve fık­ra­lar­la, eğ­len­dir­mek­te, gül­dür­mek­te­dir. Oğ­lu­na ver­di­ği öğüt “se­yir­ci­yi gül­dür” öğü­dü­dür. Fa­kat o se­yir­ci­yi gül­dü­rür­ken yap­tı­ğı işin ne ol­du­ğu­nun far­kın­da­dır; mut­suz­dur, mut­suz­lu­ğu­nu al­kol­le  boğ­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır.

VE AL­DAT­MA…

Fil­min anah­tar sah­ne­le­rin­den bi­ri, be­yaz te­le­viz­yon ya­pım­cı­sı­nın rey­ting­le­rin dü­şü­şün­den ya­kın­dı­ğı, ve tüm ça­lı­şan­lar­dan, ye­ni bir şov is­te­di­ği sah­ne­dir. Şo­vun bir te­mel özel­li­ği ol­ma­lı­dır: Rey­ting… Na­sıl olur­sa ol­sun rey­ting. Rey­ting “ap­tal ku­tu­su”na müm­kün ol­du­ğun­ca çok ap­ta­lın bağ­lan­ma­sı; on­la­ra prog­ram ara­sı ve için­de rek­la­mın da­ya­tıl­ma­sı de­mek­tir. Ne ka­dar rey­ting= o ka­dar ba­şa­rı = o ka­dar rek­lam ge­li­ri= o ka­dar zen­gin­lik de­mek­tir.
Ça­lı­şan­lar­dan De­lac­ro­ix, bel­ki de ken­di­ni at­tır­mak ama­cıy­la –bu­nun böy­le olup ol­ma­dı­ğı açık­lan­mı­yor, yo­rum se­yir­ci­ye bı­ra­kı­lı­yor. Film­de en nan­kör ro­le sa­hip olan Dun­witty de da­hil, hiç bir ka­rak­ter tek bo­yut­lu, çe­liş­me­siz, düz de­ğil. Dun­witty’nin bi­le an­la­şı­lır, hak­lı bu­lu­nur, semp­a­tiy­le kar­şı­la­nır ta­vır­la­rı var. Ni­ha­yet o da için­de ya­şa­dı­ğı top­lu­mun in­sa­nı! Ve Ra­pa­port Dun­witty’yi mü­kem­mel oy­nu­yor. Ak­sa­yan tek oyun­cu yok film­de za­ten –ak­la ge­le­bi­le­cek, en ap­tal­ca, po­li­tik açı­dan en uy­gun­suz, en kö­tü bir şov fik­ri ge­liş­ti­ri­yor:

MINST­REL ŞOV­LA­RI 21. YÜZ­YI­LA TA­ŞI­MAK!

Minst­rel şov, 18. yüz­yı­lın ilk ya­rı­sın­da, bu­gün­kü ABD’de he­nüz si­yah­la­rın adı res­mi ola­rak nig­ger­ken (zen­ci); ve  Af­ro­ame­ri­kan si­yah­lar üze­rin­de he­nüz açık kö­le­lik sü­rer­ken or­ta­ya çı­kan bir şov. He­nüz si­yah­lar­la be­yaz­lar bir­lik­te sah­ne­ye çık­ma­dıkl­a­rı için, be­yaz­lar si­yah­la­rı oy­nu­yor. Bu­nun için be­yaz oyun­cu­lar, be­yaz en­ter­ta­iner­ler su­rat­la­rı­nı, na­sıl ya­pıl­dı­ğı film­de an­la­tı­lan si­yah bo­yay­la, yüz­le­ri­ni si­ya­ha bo­yu­yor; ka­ra­dan da ka­ra ya­pı­yor­lar. Du­dak­lar, kır­mı­zı bo­yay­la vur­gu­la­nı­yor. Göz­ler sü­rek­li dön­dü­rü­le­rek be­ya­zı müm­kün ol­du­ğun­ca vur­gu­la­nı­yor. Si­yah­la­rın o gün­kü top­lum­da­ki ye­ri, ya tar­la kö­le­li­ği –ge­nel­de er­kek­ler için–; ya da ev kö­le­li­ği­dir –ge­nel­de ka­dın­lar için–; bun­lar için be­yaz­lar “Mas­sa” dır. Ko­nuş­tuk­la­rı “yes sör” “mas­sa”dır. Ap­tal, ka­ba, in­san­la hay­van ara­sı ya­ra­tık­lar­dır. Minst­rel şov­lar­da, be­yaz­la­rın oy­na­dı­ğı si­yah­lar, be­yaz­la­rın ka­fa­sın­da­ki ön­yar­gı­la­rın ka­ri­ka­tü­ri­ze edi­le­rek yan­sı­tıl­dı­ğı su­ni fi­gür­ler­dir. Be­yaz­lar, ken­di ka­fa­la­rın­da­ki si­yah res­mi­ni sah­ne­ye çı­ka­rıp, ken­di ön­yar­gı­la­rı­na ka­tı­la­sı­ya gül­mek­te­dir. Bu be­yaz efen­di­le­rin be­lir­le­di­ği si­yah res­mi yal­nız­ca minst­rel şov­lar­da de­ğil, ha­ya­tın her ala­nın­da ege­men­dir. Si­yah­la­rın kül­tür/sa­nat ala­nın­da gö­rün­dü­ğü  her du­rum­da si­yah res­mi, be­yaz­lar ta­ra­fın­dan be­lir­len­miş olan, ka­lın kır­mı­zı du­dak­lı, ap­tal, vah­şi kö­le/uşak re­s­mi­dir, bi­li­nen  “zen­ci” (nig­ger) dir.
Film­de, 21. yüz­yı­la ta­şı­nan minst­rel şovun ilk gös­te­ri­mi er­te­si, De­lac­ro­ix’ın ka­dın yar­dım­cı­sı ona por­se­len bir oyun­cak he­di­ye eder. Oyun­cak bir “zen­ci” bib­lo­su­dur… Be­yaz­la­rın ka­fa­sın­da­ki res­me uy­gun bir zen­ci. Ka­lın kır­mı­zı du­dak­lı, uşak ce­ke­ti giy­miş, bir eli­ni di­len­ci gi­bi uzat­mış bir zen­ci. Ama ma­ri­fet­li bir bib­lo­dur bu. Açık eli­ne ma­de­ni pa­ra ko­yup, ba­şı­na vur­du­ğu­nuz­da, ağ­zı açıl­mak­ta, el par­a­yı ağ­za at­mak­ta, göz­ler oy­na­mak­ta, pa­ra “mi­de­ye iner­ken” göz­le­rin be­yaz akı or­ta­ya çık­mak­ta­dır. Film bo­yun­ca, 19. yüz­yıl so­nu­nun bu “zen­ci” bib­lo­la­rın­dan yüz­ler­ce­si­ni top­lar De­lac­ro­ix; fil­min so­nun­da ev ade­ta bir zen­ci oyun­cak mü­ze­si ha­li­ne gel­miş­tir. Bu bib­lo­lar, as­lın­da be­yaz ırk­çı­lı­ğın en açık sim­ge­le­ri; be­yaz­la­rın be­lir­le­di­ği si­yah re­sim­le­ri­dir.
İş­te böy­le bir si­yah res­mi­ni çi­ze­cek bir şov prog­ra­mı fik­ri­ni gö­tü­rü­yor De­lac­ro­ix prog­ram ya­pım­cı­sı Dun­witty’e.
Açık ırk­çı­lı­ğın pc ol­ma­dı­ğı, kö­le­lik res­men kal­dı­rı­la­lı yüz­yı­lı aş­kın za­ma­nın geç­ti­ği; si­yah­la­rın ol­duk­ça güç­lü ör­güt­le­ri­nin ol­du­ğu bir or­tam­da; si­yah­la­rı yi­ne kar­puz çift­li­ğin­de tar­la kö­le­si ve ev kö­le­si ap­tal, vah­şi  “zen­ci”ler ola­rak gös­te­ren; be­yaz­la­rın “zen­ci fık­ra­la­rı”nda vb. ya­şa­yan en ka­ba ırk­çı ön­yar­gı­la­rı­nı yük­sek ses­le di­le ge­ti­ren; be­yaz­la­rın yi­ne kö­le sa­hi­bi ro­lün­de ol­du­ğu bir şov prog­ra­mı!!! 19. yüz­yı­lın minst­rel şov­la­rın­dan iki far­kı var bu şo­vun: Ön­ce, bu şov­da­ki “zen­ci”ler, ar­tık yüz­le­ri­ni si­ya­ha bo­ya­yan be­yaz­lar de­ğil. Kö­le­lik­ten res­men kur­tul­muş, ve fa­kat re­sim­le­ri hâ­lâ be­yaz­lar ta­ra­fın­dan be­lir­le­nen si­yah­lar 21. yüz­yı­lın minst­rel şo­vun­da “zen­ci­le­ri” oy­nu­yor. Be­yaz­la­rın si­yah res­mi­ne da­ha iyi uyab­il­mek için si­yah yüz­le­ri­ni man­tar kö­mü­rü kr­emiy­le da­ha da si­ya­ha, du­dak­la­rı­nı kır­mı­zı­ya bo­ya­ya­rak. İkin­ci­si, 21. yüz­yı­lın minst­rel şo­vu ar­tık 19. yüz­yıl­da ol­du­ğu gi­bi, ti­yat­ro­ya  vb. gi­den kü­çük bir azın­lı­ğa de­ğil, “ap­tal ku­tu­la­rı”nın kar­şı­sı­na ge­çen mil­yon­lar­ca ki­şi­ye ula­şı­yor!
Dun­witty bu fik­ri da­hi­ce bir fi­kir ola­rak ad­land­ı­rı­yor. Ken­di­si­nin “si­yahl­a­rı si­yah­lar­dan iyi ta­nı­dı­ğı”, bu şo­vun çok tu­ta­ca­ğı tes­pi­ti­ni ya­pı­yor. Ve şov ko­nu­sun­da o da fi­kir üre­ti­mi­ne ge­çi­yor. Bu an­dan iti­ba­ren ar­tık şov De­lac­ro­ix’ın uçuk-ka­çık fik­ri ol­mak­tan çı­kıp, Dun­witty’nin al­tın yu­murt­la­ya­cak ta­vu­ğu ha­li­ne dö­nü­şü­yor.
Şo­vun baş oyun­cu­la­rı ola­rak so­kak­tan step dans­çı­sı Man­ray ve onun “me­ne­cer” ar­ka­da­şı Wo­mack an­ga­je edi­li­yor­lar. Böy­le­ce hiç ta­nın­ma­mış si­yah sa­nat­çı­la­ra im­kan sağ­la­yan, si­yah­la­ra yar­dım­cı olan bir ko­nu­ma da gi­ri­yor tv ka­na­lı. Bu­nun ge­le­bi­le­cek “ırk­çı­lı­ğı kö­rük­lü­yor­su­nuz” eleş­ti­ri­le­ri­ne kar­şı ko­ru­yu­cu bir ro­lü ola­cak­tır. Ay­nı şe­kil­de tüm oyun­cu­la­rın, ve şo­vun ka­me­ra­ma­nın­dan ışık­çı­sı­na tüm ça­lı­şan­la­rı­nın si­yah ol­ma­sı da ge­le­bi­le­cek iti­raz­la­ra kar­şı plan­la­ma aşa­ma­sın­da tar­tı­şı­lı­yor!
So­nuç­ta şov, Dun­witty dı­şın­da kim­se­nin bek­le­me­di­ği bü­yük bir ba­şa­rı sağ­lı­yor.
Be­yaz ço­ğun­luk, bir yan­dan “zen­ci­ler” ko­nu­sun­da ön­yar­gı­la­rı­nı ni­ha­yet pc san­sü­rü ol­mak­sı­zın sey­re­dip, yük­sek ses­le bu ön­yar­gı­la­rı tek­rar­la­yıp bun­lar  üze­ri­ne kah­ka­ha­lar­la gü­ler­ken; di­ğer yan­dan ar­tık böy­le bir ırk­çı­lık ol­ma­dı­ğı, bu şo­vun ya­pı­la­bil­me­si­nin bi­le ırk­çı­lı­ğın bit­ti­ği­nin işa­re­ti ol­du­ğu­nu söy­le­yip ken­di ken­di­ni öve­bi­li­yor.
Si­yah azın­lı­ğın bir bö­lü­mü­nün ge­tir­di­ği eleş­ti­ri­ler, yap­tı­ğı pro­tes­to gös­te­ri­le­ri “he­pi­miz zen­ci­yiz” gü­rül­tü­le­ri ara­sın­da kay­na­yıp gi­di­yor.
Şov o ka­dar ba­şa­rı­lı olu­yor ki; böy­le şov­lar­da ka­çı­nıl­maz olan ek sa­tış­lar gün­de­me ge­li­yor. Şov­da  kul­la­nı­lan mas­ke mal­ze­me­si –man­tar kö­mü­rü kre­mi– en çok sa­tan mal­ze­me­ler­den bi­ri ha­li­ne ge­li­yor. Şov se­yir­ci­le­ri bir sü­re son­ra yüz­le­ri­ni ka­ra­ya bo­yu­yor. Şov ti­şört­le­ri, bar­dak, ça­nak­la­rı vb. vb. kap­lı­yor or­ta­lı­ğı. “Zen­ci”lik mo­da olu­yor. Fil­min anah­tar sah­ne­le­rin­den bi­rin­de, şov­cu her bi­ri yü­zü­nü si­ya­ha bo­ya­mış, şo­vun ti­şör­tü­nü giy­miş se­yir­ci­ler ara­sı­na inip, her bi­ri­ne siz ne­si­niz so­ru­su­nu so­ru­yor. Al­dı­ğı her ce­vap­ta ben “zen­ci”yim söz­le­ri var. Fa­kat her­kes “zen­ci” ol­mak is­te­di­ğin­den, bu “şık” ol­du­ğun­dan, bu kez en zen­ci ki­min ol­du­ğu so­ru­su çı­kı­yor or­ta­ya. Ve ABD’nin her kö­ken­den in­san­la­rı ken­di­le­ri­nin en zen­ci ol­duk­la­rı­nı ve bu­nun ne­den böy­le ol­du­ğu­nu, kah kah, kih kih ve al­kış­lar –ki her sit­com­da ol­du­ğu gi­bi al­kı­şın ne za­man dev­re­ye gi­re­ce­ği se­yir­ci­ye ışık­la be­lir­ti­li­yor– ara­sın­da an­la­tı­yor­lar!!!
Şov or­tak onun ilk fi­kir ba­ba­sı olan De­lac­ro­ix’ın kont­ro­lün­den çı­kı­yor. De­lac­ro­ix’ın –bel­ki de be­yaz­la­rın ırk­çı­lı­ğı­nı –onu en uç nok­ta­sın­da ka­ri­ka­tü­ri­ze et­me yo­luy­la– teş­hir et­mek için dü­şün­dü­ğü şov, so­nuç­ta bir yan­dan en ka­ba ırk­çı ön­yar­gıla­rı ye­ni­den üre­tir­ken, ya­ni be­yaz ırk­çı­lı­ğı güç­len­di­rir­ken; di­ğer yan­dan “he­pi­miz zen­ci­yiz” pa­ro­la­sı al­tın­da za­ten ırk­çı­lık ol­ma­dı­ğı-kal­ma­dı­ğı gö­rüş­le­ri­nin yay­gın­laş­tı­rıl­ma­sı­nın ara­cı olu­yor. Ve ta­bii her şey­den ön­ce de TV ka­na­lı­nın rey­tinginin art­ma­sı­nın, kâ­rı­nın art­ma­sı­nın, se­yir­ci=rek­lam ge­li­ri­nin art­ma­sı­nın ara­cı olu­yor.
Film­de iki sah­ne­de rek­la­mın na­sıl kul­la­nıl­dı­ğı da, ki­me, ne­ye ya­ra­dı­ğı da gös­te­ri­li­yor. Bu da, şov tv’de gös­te­ri­lir­ken ara­ya ko­nu­lan iki rek­lam­la ya­pı­lı­yor. Rek­la­mın bi­rin­de, ön­ce­lik­le si­yah­la­ra yö­ne­lik ve fa­kat yal­nız­ca on­la­ra de­ğil, si­yah­la­rın cin­sel gü­cü ko­nu­sun­da­ki be­yaz ön­yar­gı­la­ra sa­hip be­yaz er­kek­le­re yö­ne­lik me­saj­lar ve­ri­li­yor. Rek­la­mı ya­pı­lan ürün bi­ra! Si­yah bir er­kek, on­lar­ca si­yah be­yaz dan­se­den ka­dı­nın eş­li­ğin­de bi­ra­sı­nı içi­yor. Ge­ri plan­da “si­yah er­ke­ğin vi­ag­ra­sı bom bi­ra­sı” söz­le­ri ya­zı­lıp söy­le­ni­yor.    İkin­ci­si, si­yah­lı­ğı şık bu­lan mo­da­cı or­ta sı­nıf genç­li­ği­ne yö­ne­lik. Tommy Hil­nig­ger fir­ma­sı­nın je­an­sle­ri ve ti­şört­le­ri, swe­etshirt­le­ri, şort­la­rı­nı giy­miş genç er­kek ve ka­dın­lar dans edip, Hil­nig­ger şar­kı­sı söy­lü­yor­lar! Be­yaz­lar “nig­ger” is­miy­le de ka­za­nı­yor­lar!
113 da­ki­ka­lık fil­min son 5 da­ki­ka­sı­na dek ko­me­di ha­va­sın­da gi­den film (fa­kat bu­ra­da da gü­ler­ken, gül­me­niz ço­ğu za­man boğ­azı­nı­za ta­kı­lı­yor –ta­bii dü­şü­nü­yor­sa­nız–, son 5 da­ki­ka­da fil­min he­men tüm si­yah baş oyun­cu­la­rı­nın (yap­tık­la­rı işin far­kı­na var­dı­ğın­da şo­vu ter­ke­den Wo­mack dı­şın­da) ya ken­di­le­ri­nin si­yah­la­ra kar­şı (yar­dım­cı­sı De­lac­ro­ix’yı vu­ru­yor; Mau Mau rap gru­bu ele­man­la­rı Man­ra­y’ı ka­çı­rıp kur­şu­na di­zi­yor) ya da be­yaz dü­ze­nin si­yah­la­ra kar­şı şid­de­tiy­le (Man­ra­y’ı öl­dü­ren si­yah­la­rın tü­mü po­lis ta­ra­fın­dan kur­şu­na di­zi­li­yor) ezil­me­si so­nu­cu bir dra­ma dö­nü­şü­yor.
Film, ka­me­ra­nın da­ha ön­ce­ki yüz­yıl­lar­dan kal­ma –ve bir bö­lü­mü De­lac­ro­ix ta­ra­fın­dan öf­key­le kı­rı­lan– “zen­ci” oyun­cak­la­rın üze­rin­de do­laş­ma­sıy­la, ve 20. yüz­yıl­da be­yaz­la­rın med­ya­sın­da, özel­lik­le de film­de si­yah­la­rın na­sıl gös­te­ril­di­ği­ni ser­gi­le­yen film bö­lüm­le­riy­le ka­pa­nı­yor!
Si­yah­lar için al­ter­na­tif­ler:
Be­yaz­la­rın ege­men ol­du­ğu dün­ya­da eğer bir şey­ler ol­mak is­ti­yor­sa­nız, o za­man be­yaz­lar­dan da­ha be­yaz ol­ma­lı­sı­nız. Fa­kat o za­man bi­le şan­sı­nız yok­tur. Çün­kü de­ri­niz on­lar­dan ol­ma­dı­ğı­nı­zı gös­ter­mek­te­dir! (De­lac­ro­ix / yar­dım­cı­sı) Sis­tem si­zi ezer. Hat­ta bu­nu ba­zen si­yah­lar için iyi bir iş yap­tı­ğı­nı sa­nan si­yah­lar eliy­le ya­par. (Man­ray)
Ya da si­yah ola­rak so­kak­ta sü­rün­me­yi (Wo­mack); ya da kü­çük ra­di­kal grup­lar­da ör­güt­le­nip –en baş­ta si­yah ha­in­le­re kar­şı mü­ca­de­le edip kur­şu­na di­zil­me­yi ter­cih ede­bi­lir­si­niz!!!
Böy­le bir “ka­ram­sar tab­lo” be­yaz­la­rı kız­dı­rı­yor; ve Spi­ke Lee’ye onun bir “si­yah ırk­çı” ol­du­ğu, hu­mor­suz ol­du­ğu, aji­tas­yon fil­mi yap­tı­ğı vb. suç­la­ma­la­rı­nı ge­ti­ri­yor:
Fil­min Ber­li­na­le’de ya­pı­lan ilk gös­te­ri­mi er­te­sin­de ya­pı­lan ba­sın top­lan­tı­sın­da, Spi­ke Lee’ye yö­nel­ti­len so­ru­lar­dan bi­ri şuy­du:
“ABD de TV’de si­yah en­ter­tey­ner­ler üze­ri­ne fil­mi­niz ne­den bu ka­dar hu­mor­suz?”
Spi­ke Lee’nin bu so­ru­ya ver­di­ği ce­vap da şöy­ley­di:
“Son dört da­ki­ka için hu­mor­suz de­ne­bi­lir. Fa­kat siz fil­min di­ğer bö­lü­mü­nü sey­ret­me­di­niz mi?”
Bu ba­sın top­lan­tı­sı as­lın­da baş­lı ba­şı­na bir alem. Or­da ki­mi so­ru ve ce­vap­lar şöy­ley­di:
So­ru: “Son yüz­yıl için­de Af­ro­ame­ri­kan­la­rın du­ru­mu hiç dü­zel­me­di mi?
SL: “Ki­min adı­na ko­nuş­tu­ğu­nu­zu söy­ler mi­si­niz ba­na?”
“Bush’un ba­kan­lar ku­ru­lun­da bir di­zi si­yah var. Bu­na ne di­yor­su­nuz?”
SL : “Win­dow dres­sing!” –(bu­nu “vit­rin dü­zen­le­me” di­ye çe­vi­re­bi­lirz / BN)
So­ru: 19. yüz­yıl minst­rel şov­la­rı ile bu­gü­nün sit­com­la­rı ara­sın­da bir fark gör­mü­yor mu­su­nuz?”
SL: Bugs Buny’nin bi­le, yü­zü­nün si­ya­ha bo­yan­mış ol­du­ğu bir film var. Fa­kat War­ner Brot­hers (Bugs Bunny film­le­ri­nin ya­pım­cı­sı fir­ma) kul­lan­mak is­te­di­ği­miz bu ma­ter­ya­li bi­ze ver­me­di. Siz han­gi rü­ya ül­ke­sin­de ya­şı­yor­su­nuz ba­yım? Bu yı­lın Ka­sım ayın­da Flo­ri­da’da se­çim­le­re ka­tıl­ma hak­kı ol­ma­yan si­yah­lar var­dı!”

SO­NUÇ…

Spi­ke Lee bu fil­me bi­ze so­mut ola­rak ABD top­lu­mun­da­ki be­yaz ırk­çı­lı­ğın –fa­kat ay­nı za­man­da ge­nel­de ırk­çı­lı­ğın–, bu­nun ya­nın­da med­ya­nın ra­di­kal bir eleş­ti­ri­si­ni su­nu­yor.
Med­ya ko­nu­sun­da, bu­gün med­ya­nın onun sa­hip­le­ri için bir kâr ara­cı ol­ma­sı­nın ya­nın­da, ge­niş yı­ğın­la­rı ap­tal­laş­tır­ma­nın ara­cı ol­du­ğu­nu gös­te­ri­yor.
Irk­çı­lık ko­nu­sun­da: Irk­çı­lı­ğın he­de­fi olan­la­rın an­da ırk­çı­la­rın sis­te­mi için­de sis­te­min bir par­ça­sı ola­rak kur­tu­la­ma­ya­ca­ğı­nı; fa­kat kü­çük an­ti ırk­çı mi­li­tan grup­la­rın te­rö­rist ey­lem­le­riy­le de çö­zü­me ula­şı­la­ma­ya­ca­ğı­nı gös­te­ri­yor.
O var ola­nı gös­te­ri­yor. Her­han­gi bir çö­züm sun­mu­yor.
Gös­ter­di­ği fi­gür­le­rin hep­si­ne sev­giy­le, an­la­yış­la yak­la­şı­yor. Hep­si­ni çe­liş­me­le­ri ile bir­lik­te, çok yön­lü fi­gür­ler ola­rak gös­te­ri­yor.
Spi­ke Lee gö­rü­şüm­ce son yıl­la­rın en iyi film­le­rin­den bi­ri­ni su­nu­yor bi­ze. Bu­nun öte­si se­yir­ci­ye kal­mış. Bu fil­mi gö­rüp üze­ri­ne ko­nuş­mak-tar­tış­mak bü­tün si­ne­ma­se­ver­ler için bir “MUT­LAK”  ol­ma­lı.

Anuş Pazarcıyan
, 23 Şu­bat 2001

 



(*) PC = pol­ti­cal cor­rect­ness…
ABD’de çok­ça kul­la­nı­lan bir kav­ram bu; med­ya­da, med­ya­nın “eği­ti­ci” gö­re­vi ne­de­niy­le, top­lum­da ege­men olan ki­mi ön yar­gı­la­rın açık­ça ifa­de edil­me­si­ne kar­şı çı­kı­lı­yor; bun­la­rın ifa­de edil­me­si si­ya­si ola­rak uy­gun bu­lun­mu­yor.
Ör­ne­ğin: ırk­çı ön­yar­gı­la­rın –si­yah­lar kö­tü ko­kar, çin­ge­ne­ler hır­sız­dır vb.; er­kek şo­ve­nis­ti ön­yar­gı­la­rın “ka­dın­la­rın sa­çı uzun ak­lı kı­sa­dır”; an­ti­se­mit ön­yar­gı­la­rın: Ya­hu­di­ler cim­ri ve zen­gin­dir; vb. vb.  med­ya­da  kul­la­nıl­ma­sı bü­yük tep­ki­ler­le kar­şı­la­nı­yor. Bu tav­ra pc de­ni­yor. Esa­sın­da ya­pı­lan bir ne­vi “dü­şün­ce po­lis­li­ği”.
Fa­kat top­lum­da bun­la­rın yay­gın­lı­ğı göz önü­ne alın­dı­ğın­da, ve bun­la­rın hep ye­ni­den üre­ti­lip su­nul­ma­sı­nın, ön­yar­gı­la­rı da­ha da yer­leş­tir­di­ği göz önü­ne alın­dı­ğın­da, bu düş­ün­ce po­lis­li­ği, ka­mu­da bel­li ön­yar­gı­la­rın di­le ge­ti­ril­me­si­nin kı­nan­ma­sı, bu nok­ta­da top­lum­sal bir bas­kı oluş­tu­rul­ma­sı bir ça­re ola­rak gö­rü­nü­yor.)