İçerik Tıklama Görünümü : 3146537
Şu anda 69 konuk çevrimiçi
|
|
Lukács ve gerçekçilik tartışması |
|
|
|
|
Sayfa 1 / 7 Lukács ve gerçekçilik tartışması
Güney sayı 12'de yaşamı ve eseri hakkında genel bilgi veren ilk yazımızla "Georg Lukács Dosyası"na başlamıştık. Bu sayımızda dosyamıza devam ediyor ve gerçekçilik tartışmasını derinleştirerek ele almak istiyoruz.
İlgili tartışma 1937 yılında Almanca dilinde yayınlanan "Wort" dergisi sayfalarında yürütüldü. Geçmişi olan bu tartışma Bernhard Ziegler'in (Alfred Kurella) "Artık bu miras tükendi..." yazısının yayınlanmasıyla yeniden alevleniyordu. Ziegler, yazısında ekspresyonizmin faşizmin "çocuğu" olduğunu iddia ediyor ve "artık geride kalan ekspresyonist stilin" antifaşist edebiyattaki etkilerinin tamamen aşılması gerektiğini savunuyordu. Bu pozisyonun ideolojik-siyasi temelini oluşturan yazı olarak bu tartışmanın üç yıl öncesinde (1934'te) "Enternasyonal Edebiyat" dergisinde yayınlanan Lukács'ın "Ekspresyonizmin büyüklüğü ve çöküşü" başlıklı yazısı yeniden basılmıştı. Bu şekilde Lukács'ın yazısı gerçekçilik-sosyalist gerçekçilik, biçimcilik ve modernizm kavramları çerçevesinde yürütülen yeni bir tartışmanın başlangıcı oldu. Yaklaşık bir yıldan fazla süren bu tartışmada bir uçta Ernst Bloch ve diğer uçta Lukács duruyordu. Lukács "natüralizm, empresyonizm, ekspresyonizm ve sürrealizm"i burjuva-dekadan, biçimci ve anti-realist sanat akımları olarak reddederken, E. Bloch özellikle ekspresyonizmi savunmaya çalışıyordu... Bu tartışma, ekspresyonizmin bir akım olarak değerlendirilmesinin ötesinde, "Biçimcilik nedir? Sosyalist gerçekçilik temel alındığında biçimde gelişme nasıl olacaktır?" vb. noktalarında tartışmayı derinleştirmesi açısından önemli bir rol oynamış, fakat ne yazık ki çözüme ulaşmadan ve henüz pozisyonlar yeni netleşmeye başlamışken yarıda kesilmiştir. Tartışmanın bu aşamada kesilmesi öncelikle biçimde yenilik ile biçimcilik arasında fark olduğu pozisyonunun savunucularının aleyhine olmuştur. Buna geçmeden ama, Lukács'ın "Ekspresyonizmin büyüklüğü ve çöküşü" yazısının temel tezlerini ele almak istiyoruz. Ekspresyonizmi burjuva-dekadan bir akım olarak eleştiren Lukács bu eleştirisinde haklıdır! Lukács'a göre, başlangıçta dar bir "radikal" entelektüel çevrede kalan ekspresyonizm Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında ivme kazanarak yaygınlaşmış ve Almanya'da savaş karşıtı hareket içinde ideolojik olarak büyük etki kazanmıştır. Proletaryanın saflarına kadar uzanan bu etki, esasen emperyalizm döneminin burjuva ideolojisinin zararlı yaygınlaşmasından başka bir şey değildir. Ekspresyonizm özünde USP-ideolojisinin (Almanya Birleşik Sosyal Demokrat Partisi) edebiyat alanındaki yansımasıdır. Lukács, emperyalizm aşamasına girildiğinde Alman aydınları arasında ideolojik bir kıpırdanmanın yaşandığını ve bu hareketlenmenin ikili yönü olduğunu yazıyor: "Bir yandan (bir önceki dönemin biçimciliğine karşı) içerikliliğin, (yeni-kantçı dönemin açık bilinmezciliğine karşı) 'dünya görüşlülüğünün', (keskin biçimde uzmanlaşmış ve salt uzmanlık alanıyla kendini sınırlayan tek tek ideolojik alanların ayrıntılı bir işbölümüyle 'tek tek bilimcilik'ine karşı) bir araya toplanmanın, 'sentez'in hedeflenmesi. Diğer taraftan ama, aşılmak istenen emperyalizm-öncesi ideolojilerin teorik temellerinden vazgeçilemiyordu. Bu nedenle dönüşüm sübjektif-idealist ve bilinmezcilik ideolojilerine bağlı kalınarak (belki önemsiz bazı parçalarında değişiklik yapılarak) gerçekleşmek zorundaydı. Bu nedenle, hedeflenen objektif idealizme geçiş başından itibaren olmazlığa mahkumdu." (adı geçen yazı) "Mistik irrasyonalizme, 'yaşam felsefesi'ne, içeriksel olarak doldurulmuş 'dünya görüşü'ne yönelik bu gelişimin iki yüzü vardır. Bir yandan emperyalist kapitalizmin durmadan artan bir şekilde kararlı savunusunun ortaya çıkması, diğer yandan bu savununun günün eleştirisi biçimine bürünmesidir. Kapitalizmin gelişmesi arttığı ve buna bağlı olarak da kendi iç çelişkileri geliştiği ölçüde, kapitalist iktisadın açık ve doğrudan savunusu da kapitalist sistemin ideolojik korumasının merkezinde kalabilir. (...) O zaman iktisadın somut problemlerinden genel bir uzaklaşma, iktisat-toplum ve ideoloji arasındaki bağların perdelenmesi ve buna bağlı olarak bu sorunların giderek artan ölçüde mistikleştirilmesi gündeme gelir. (...) Problemlerin mistikleştirilmesi ya eleştirilen şey ile kapitalizm arasında bağın hiç kurulmamasının yolunu açar, ya da kapitalizme öylesine yüzeysel, çarpıtılmış, mistik bir biçim verilir ki, bu eleştiriden mücadele değil, parazit biçimde sisteme boyun eğmenin yolu açılır." Ve buradan Lukács şu sonuca varıyor: Emperyalizm döneminde burjuva eleştirilerin genel ideolojik eğilimi: "dolaylı yoldan savunu, günün mistikleştirilmiş eleştirisi aracıyla savunudur." Emperyalizm aşamasına geçişte yaşanan kriz burjuva aydınlarının yeni aşamaya ayak uydurma zorluklarının sonucudur. Bu gelişme çelişkisiz, sancısız olmamıştır. Bu çerçevede muhalif ve öncelikle de görünüşte muhalif hareketler ortaya çıkmıştır. Bunların ortak noktası dayandıkları ideolojik temelin özde eleştirdikleriyle aynı olmasıdır. Lukács burjuva sanat akımı olarak ekspresyonizmin 'muhalifliğini' işte bu noktada görüyor ve ekspresyonizmin biçimciliğini bunun kaçınılmaz bir sonucu kabul ediyor: "Birleştiren temel ne kadar güçlüyse, yeni bir içerik bulmanın imkânları da o kadar sınırlıdır, 'muhalifliğin' biçimcilik üzerinde yükselmesi, küçük farklılıkların abartılması da o denli fazladır." Lukács bunun ekspresyonizmde, daha önceki dönemin burjuva muhalif akımlarından, örneğin 1880'li 90'lı yılların natüralizmden çok daha fazla söz konusu olduğunu savunuyor. Lukács, özde hâkim sınıfların ideolojik akımı olan ekspresyonizmin Almanya işçi sınıfı hareketi üzerinde de kısmen etkili olduğunu ve bu etkiyi revizyonizmle tanımlamak gerektiğini vurguluyor. Ekspresyonist toplum eleştirmenlerinin soyut bir "burjuvazi karşıtlığında" kaldıklarını, bunu ama hem iktisadi temelden, hem de proletaryanın kurtuluş mücadelesinden kopuk ele aldıklarını bu nedenle de sistemin bu 'soldan' eleştirisinin daha sonra faşist-demagojik sağdan eleştirisinde konakladığını ileri sürüyor. Burada tartışılan kendisine ekspresyonist diyen ya da ekspresyonizmden etkilendiğini söyleyen şu ya da bu veya tümünün faşizmin safına geçmesi değildir. Lukács ekspresyonizmi tüm burjuva akımlardan biri olarak ele alıyor ve bu ideolojik akımın faşizmin yolunun hazırlayıcı rolünü diğer burjuva akımlardan eksik ya da fazla görmüyor. Lukács'a göre faşizm, burjuvazinin en gerici bölümü olarak emperyalist aşamanın tüm burjuva akımlarının ideolojilerinin ve bunların özellikle dekadan-parazit yönlerinin toplamıdır. Yukarıda Lukács'ın ekspresyonizmin işçi sınıfı hareketi içindeki uzantısını USP'de (Almanya Birleşik Sosyal Demokrat Partisi) gördüğünü belirtmiştik. Lukács bunu ekspresyonistlerin ve USP'nin emperyalist savaş karşısındaki teori ve pratikteki tutumlarıyla özleştirerek örnekliyor ve her ikisinin de aynı yolu tuttuklarını anlatıyor: "Ekspresyonistler şiir ve yazıyla savaşın tüm korkunçluğunu, hendeklerin ümitsizliğini, 'teknik' savaşın dehşetini, savaş makinesinin vahşetini en göze batan, çirkinlikleri ortaya en açık biçimde koyan renklerle anlatıyorlar. Ve onların bu anlatımı mücadeleye (genel bir -ÇN) 'savaşa karşı' mücadeleye hizmet ediyor. Ve burada USP ile iç akrabalıkları ortaya çıkıyor. (...) Kitlelerin giderek güçlenen savaşa karşı duruşu (Sosyal Demokrat önderleri -ÇN) daha kararlı bir pozisyona zorladı. Fakat geniş kitlelerin kendiliğindenci barış özlemini düşünsel ve siyasi olarak ifadelendirmenin ötesine geçilemedi, savaşın nedenleri ve bununla birlikte onun emperyalist karakterinin görülmesine bir türlü varılamadı, savaşa karşı direnişe sosyalist damga vurulmak istenmedi." Lukács'a göre ekspresyonistler USP'yle karşılaştırıldığında savaş karşıtı hareketin proleter bölümünden çok küçük-burjuva bölümüne bağlıdır ve bu onlarda içgüdüsel olarak proleter-devrimci eylem eğiliminin USP'nin proleter tabanında olduğundan daha az ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Buna rağmen yöntemdeki objektif akrabalık onları yer yer aynılaşmaya götürmektedir. Sonuçta her ikisi de burjuva sınıf temeli üzerinde yükselmekte ve eleştirilerinde emperyalist savaşın gerçek kaynağının ortaya konulmasından kaçmaktadırlar. Soyutlama yöntemi her ikisini de "en üst seviyede" genel bir 'savaş' ile 'insan'ı karşı karşıya koymaya götürmektedir, ki 'en üst boyuttaki bu soyutlamayla' haklı-haksız savaş ayrımı yok edilmekte, proletarya ve emekçilerin davasının kararlılıkla savunulmasının yerine 'hümanizm' geçirilmektedir. Lukács'ın bu bölümde ortaya koyduğu görüşlere esasen katılıyor ve burjuva ideolojik akımı olarak ekspresyonizmin sınıfsal ve tarihsel özünün doğru biçimde değerlendirilmesi olarak görüyoruz. Yazısının devamında Lukács ekspresyonizmin stili, ya da kendi deyimiyle 'yaratıcı yöntemi'nin eleştirisine yöneliyor.
|
|