|
Sayfa 1 / 13 (Tek Kişilik Oyun — Sahneye Uyarlayan: Ali Şenol)
İTALYAN YAZAR — (Elinde valizi, başında fötr şapkası ile sahneye girer. Şapkasını masaya koyar, çevresine araştıran gözlerle bakar.)
Ben bu kentte yaşıyorum. Yeryüzünün dört bucağına akla gelen bütün yollarla bağlanmış bu kentte, Roma’da… Çoğunuz bizim bu Roma’yı kartpostallardan tanırsınız. Tarih ve coğrafya kitaplarına basılmış fotoğraflarını görenleriniz de vardır elbette. Nasıl bir yer bu Roma? Gözünüzün önüne getirin: Taşlarında Sezarların, lejyonların kabartmaları… Yol boylarında, alanlarda, parklarda, kimi yapıların üstlerinde gelip geçenleri gözetleyen yaşlı heykeller… Kenarlarını fareler yemiş kocaman bir eleğe benzeyen Colosseum… Petrus kilisesi, kilisenin önündeki o kocaman alan, alandaki tombul güvercinler… Suları ile birlikte pek çok insanın, yaşlı dul kadınların, genç kızların, işsizlerin düşlerinin akıp gittiği Dilek Çeşmesi… Bir de… bir de Palazzo Venezia Sarayı, bu sarayın balkonu ve bu balkonda geniş suratındaki ağzı bir karış açık, sağ eli kalın, yaglı kalçasında, sol eli havada öylece donakalmış Mussolini… Fakat bu kartpostallar Roma’sına benzemeyen bir Roma daha vardır. Onun ne bu fotoğraflarını çekerler, ne kartpostallarını satarlar.. Bu ikinci Roma’nın adı, Kartieri Popolari… Sizin dilinizle… Çünkü ben sizin dilinizi de öğrendim, öteki tüm Asya dillerini, Afrika dillerini de öğrendim. Ne yapacaktım bundan başka? Bana kendi ülkemde, kendi dilimi kullandırtmıyorlar ki… Kartieri Popolari, sizin dilinizle, Halk Mahalleleri… Burada evler, Amerika’ya göç edememiş bir İtalyan işsizinin umutsuzluğuna benzer. Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır, kokusu ağırdır. Bu mahalleler boyalı kartpostallar için gerekli ışığı gün ortasında bile bulamazlar. O yüzden de ne coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihi manzaralar meraklısı yolcuların çantalarına… Ama bu mahallelerde oturanlar, devletin hapisaneleri, vergi daireleri, polis karakolları için çok gereklidirler. Yoksa devlet, hapisaneleri, karakolları için gerekli insanı nereden bulsun? Vergiyi kimden alsın? Eh, zaten bu insanlara da devletin dışında her şeyin değersiz olduğu bir güzel anlatılmış, belletilmiştir. (Elindeki kalın kitabı göstererek) İşte, burada, bakın. Kızını İtalya’nın en zengin, en rahat delikanlısı Konte Ciano ile evlendiren ve kendisi Prens Torlanya’nın armağanı Villa Torlanya’da oturan büyük idealist Sinyör Mussolini, İtalyan Ansiklopedisi’nin “F” harfinde faşizmin ne olduğunu o insanlara şöyle anlatıyor(Kitaptan okur): “Faşist, rahat yaşama hor bakar. Yeryüzünde mutluluğun mümkün olacağına inanmaz.” Banka Komerçiale’de direktörlük ve İtalyan finansına Sezarlık eden Lehli Töplitz’in en yakın dostu İl Duçe Benito Mussolini, yine “F” harfinde, “Faşizmde her şey devlet içindir,” diyor, “Devletin dışında manevi veya insani hiçbir şey yoktur, herşey değersizdir.” Yalnız Roma’nın Halk Mahallelerinde değil, bütün İtalyan kentlerinin Halk mahallelerinde karınları kaburgalarına yapışmış binlerce aç orospu işte böyle yetiştiriliyor. Roma’nın o kartal gibi ağır, koyu Halk Mahallesine, Garbatella’ya geldiğimde bana üç katlı evi gösterdiler. “Orada kiralık oda bulabilirsin,” dediler. Beğendim burasını. Öteki odalardaki komşularım yoksul öğrenciler, faşizmin yüceliğini anlamamış bilginler ve artistler, bekar işçiler… Az önce siz buraya gelmeden, beni buraya çıkaran kapıcı kadına, “Kim kaldı benden önce bu odada? Kimdi benden önceki kiracınız? diye sordum. Kadın, kaba etine iğne batırılmış gibi silkindi, kuşkulu gözlerle yüzüme baktı: “Size söylemediler galiba,” dedi, “İki gün önce tutuklayıp götürdüler onu.” “Kim? Niye” “Habeşistanlıydı o,” dedi kadın, “Oranın Galla boyundanmış. Zenciydi, putperestti. Bu odayı bir yıl önce kiraladı. İtalya’ya resim öğrenmek için gelmiş.” Şaşkınlığım hala geçmedi üzerimden. Sen tut, yerini yurdunu, ananı babanı, varsa, karını çocuklarını Habeşistan’da bırak, resim öğreneceğim diye buralara gel… Sonra… Kadın, odayı kiralamaktan vazgeçeceğimi sandı, üzüntüyle: “Ama Sinyör,” dedi, “Bir güzel süpürdüm, sildim odanızı. Karyolanın demirlerini bile lizolledim!” “Tamam, tamam,” dedim, “Tutuyorum odanızı.” Bu kez kadın şaşırdı. Hatta baskına uğrayıp içinden bir adam götürülmüş bu odada yaşamaktan korkmadığım için gözünde kahraman bile kesildim. Düşünüyorum: Demek, biraz sonra, sırt üstü yatacağım bu karyolada, o Gallalı delikanlı bir yıl yatmış. Onun kara kıvırcık saçlı başını koyduğu şu yastığa, akşam olunca ben, saçları seyrelmeye yüz tutmuş yarı dazlak kafamı koyacağım. İşte, kapıcı kadının yukarıdan aşağı lizollediğini söylediği koryolanın demirlerinde onun koyu pembe, yumuşak avuç içlerinin yeri duruyor. Tavanda şu tahtadaki budağa onun da gözleri ilişmiştir. Dirseklerimi dayadığım bu masaya, hem de masanın tam burasına, o da kara abanoz dirseklerini dayamıştır. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın, içinde bir yıl soluk aldığı, kımıldadığı, düşündüğü, şarkı söylediği bu odada ben yalnız değilim. Ne sevdim onu birdenbire! Oğlum benim! Sana sınırsız saygı duyuyorum. Yıllarca beraber düşünmüş, yan yana dövüşmüş, bir ağızdan şarkı söylemiş gibiyim seninle. Habeşistan, Habeşistan! Yarı müstemleke memleket! O, oğlum, bu yarı müstemlekenin müstemlekesi Galla’dan bir zenci! Ben, kara gömlek giymiş emperyalizmin ak derili yerli kölesi!… Ben anamın yüzünü görmedim. Beni doğururken ölmüş. Bu zenci delikanlının da yüzünü bilmiyorum. O, bu kapıdan ölüme götürülmüş. Ben de o kapıdan, aynı kapıdan içeri girdim. Şimdi çok iyi anlıyorum, o, bana anam kadar yakındır. Bu kadar yakınımda, yanı başımda, görünmez ellerinin havada görünmez yapraklar gibi kımıldadığını duyduğum bu adamdan gözle görülür, elle tutulur bir şeyler kalmıştır, mutlak kalmıştır. En açıkgöz baskınlarda, araştırmalarda bile, en umulmadık yerlerde, en çok ele geçirilmek istenen bir şey kalır çünkü, mutlak kalır. (Hırsla orayı burayı araştırır, çekmeceleri karıştırır. Kendi kendine söylenir.) Gazeteler, gazeteler… Eski gazete kağıtları… (Elinde bir tomarla masaya oturur. Tomarı açar, kağıtları ilgiyle gözden geçirir) Habeş diliyle yazılmış bunlar… İyi ki vaktiyle öğrenmişim o dili… İtalyanca’ya çevirsem, yayımlayamam. Yasak bana kendi dilim. En iyisi, Türkçe’ye çevirip Türkiye’ye, Nazım’a yollamak. Nazım, Nazım! NAZIM HİKMET — Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için Asya, Afrika dillerine merak saran İtalyan arkadaşın gönderdiği paketten, o Habeşli delikanlının karısı Taranta Babu’ya yazdığı mektuplar çıktı. Mektuplardan bazıları eksik. Ara yerden kağıtlar kaybolmuş. Ben, Taranta-Babu’ya yazılmış bu mektupları soluksuz okudum ve çok sevdim. Delikanlıyı da, karısı Taranta-Babu kızı da… Çocuklarım benim! Son mektubu bitirdiğim vakit, dışarıda gün ağarıyordu. Tepemde sallanan elektrik ampulünün yaldızlı ışığı, kanı çekilmiş gibi boyasını kaybetti. Lambayı söndürdüm. Üç gün üç gece yol yürümüşüm gibi yorgundum. Yatağa gittim. Elimde Habeşli delikanlının karısı Taranta-Babu’ya yazdığı, fakat gönderemediği, göndermiş olsaydı bile, göndermiş olsaydı bile, Taranta-Babu’nun –okuma yazma bilmediği için– okuyamayacağı mektupları ile uyuyakalmışım. Yastığımda delikanlının kara kıvırcık saçlı kafası vardı. Ben bu mektupları hemen o günlerde kitap haline getirdim. Kitaba “İtalya’da Bir Habeş Delikanlısı” adını koydum. Kitabın bir parçası “Ayda Bir” adlı derginin 1 Ekim 1935 tarihli 2. sayısında yayımlandı. Hatta dergi, yayımlanan şiirin sonuna “Bu yazı, Nazım Hikmet’in yakında çıkacak olan ‘İtalya’da Bir Habeş Delikanlısı’ adındaki kitabındadır” diye bir açıklama koydu. Bunu duyan İtalyan Büyükelçisi, kitap daha basımevinde iken, hükümete başvurmuş. Kitabın dizgisi hemen durduruldu. Böylece kitabım o adla yayımlanamadı. Şimdi Habeşli delikanlının karısı Taranta-Babu’ya mektuplarını yeniden yayımlıyorum. Bu sefer kitabımın adı, “Taranta-Babu’ba Mektuplar”dır. Ama bu mektupların matbaa harfleriyle basılmış, biçime sokulmuş, kitaplaştırılmış halini ne o delikanlı, ne Taranta-Tabu, ne de kendi ülkesinde kendi dilini kullanamayan İtalyan arkadaş görecek. Hiçbiri göremeyecek. Neyse canım… Hey, delikanlı! Gel de oku bakalım şu mektuplarını…
|