Ziyaretçi Defterinden

Üye Özel Menüsü

İçerik Tıklama Görünümü : 3146099
Şu anda 171 konuk çevrimiçi

Giriş Yap



Fight Club PDF Yazdır e-Posta

Şizofrenik Bir Dünyanın Şizofrenik Bir Yansıması…
Ya Da Hastalıklı Bir Dünya Haline Tutulan Bir Ayna Olarak...

The Fight Club (Dövüş Kulübü)
ABD, 1999

Fight Club

Yönetmen : David Fincher
Senaryo : Jim Uhls
Görüntü : Jeff Cronenweth
Oyuncular : Edward Norton (Anlatıcı)
Brad Pitt (Tyler Durden)
Helena Bonham Carter (Marla)
Meat Loaf Aday (Robert Paulsen)
Jared Leto (Melek Yüz)

Şi­zof­re­ni zi­hin has­ta­lık­la­rı­nın bir tü­rü­dür. Bu­gün ka­bul gö­ren ge­nel te­ori­ye gö­re şi­zof­re­ni’nin baş­lan­gı­cı, ki­şi­le­re gö­re de­ği­şik­lik gös­te­rir. Şi­zof­re­ni­ye eği­lim­li (şi­zo­ik) bir ka­rak­te­rin far­ke­dil­me­yen ağır bir ge­li­şi­mi ola­bi­le­ce­ği gi­bi, ye­tiş­kin bir ki­şi­de san­ki bir an­da or­ta­ya çık­mış gi­bi gö­rü­nen bir “ki­şi­lik par­ça­lan­ma­sı” şek­lin­de de or­ta­ya çı­ka­bi­lir. Şi­zof­re­ni has­ta­sı, has­ta­lı­ğın or­ta­ya çık­tı­ğı nok­ta­da si­nir çö­kün­tü­sü için­de­dir ve ken­din­den hiç bek­le­nil­me­yen, tu­tar­sız, ga­rip dav­ra­nış­lar içi­ne gi­rer. Bu ga­rip dav­ra­nış­lar ha­ya­tın de­ği­şik alan­la­rın­da ki­şi­sel, cin­sel, mes­lek­sel, duy­gu­sal ve her tür­den in­sa­ni iliş­ki­de gö­rü­le­bi­lir. Bu­gün şi­zof­re­ni­yi te­da­vi için de­ği­şik yön­tem­ler kul­la­nı­lı­yor. Fa­kat has­ta­lı­ğı or­ta­dan kal­dır­ma an­la­mın­da bir te­da­vi yok. Has­ta­nın has­ta­lı­ğı­nı ka­bul et­me­si ve has­ta­lık­la ya­şa­ma­yı öğ­ren­me­si, ör­ne­ğin ye­ni bir şi­zo­id dal­ga­nın yük­sel­me­si­nin işa­ret­le­ri be­lir­di­ğin­de kli­nik te­da­vi­ye baş­vur­ma­sı vb., ki­şi­nin hem ken­di­ni ken­din­den, hem de top­lu­mu şi­zof­re­nik ki­şi­nin he­sap­la­na­maz dav­ra­nış­la­rın­dan ko­ru­ma­nın yo­lu ola­rak gö­rü­lü­yor. Has­ta­lı­ğın ge­ne­tik olup ol­ma­dı­ğı, en doğ­ru te­da­vi yön­tem­le­ri­nin ne ol­du­ğu üze­ri­ne ruh­bi­lim­ci­ler ara­sın­da tar­tış­ma­lar sü­rüp gi­di­yor. Şi­zof­re­ni­nin en uç nok­ta­da­ki gö­rü­nüm­le­rin­den bi­ri ki­şi­lik par­ça­lan­ma­sı­dır. Ay­nı in­san, de­ği­şik za­man­lar­da ve me­kân­lar­da çok de­ği­şik iki ay­rı in­sa­nı ya­şa­ya­bi­lir. Ve o bu­nun far­kın­da de­ğil­dir. An­da ya­şa­dı­ğı ney­se, o ki­şi­dir!
Ede­bi­ya­ta ve si­ne­ma­ya da bir­çok ver­si­yon­la­rıy­la yan­sı­tı­lan en ün­lü ki­şi­lik par­ça­lan­ma­la­rın­dan bi­ri “Dr. Jeykll ve Mr. Hyde”dır.
Bun­la­rı ne­den mi an­la­tı­yo­rum? Ba­tı med­ya­sın­da ola­ğa­nüs­tü öv­gü alan bir fil­mi ta­nıt­mak için: Da­vid Finc­her’in ABD (Holly­wo­od) 1999 ya­pı­mı “Fight Club”unu…
Ya­şa­dı­ğı­mız top­lum­da in­sa­nın sağ­du­yu­su­nun doğ­ru iş­le­me­di­ği, “zi­hin­sel has­ta­lık­tan” sö­ze­dil­di­ği du­rum­lar, tek tek ki­şi­le­ri il­gi­len­di­ren du­rum­lar ola­rak gö­rül­mek­te­dir. Top­lum ge­nel­de has­ta­lık­lı de­ğil­dir, onun için­de tek tek ki­şi­ler “to­zut­mak­ta”dır­lar. “To­zu­tan”lar en kö­tü du­rum­lar­da “ka­pa­lı psi­ki­yat­ri” te­da­vi­si­ne alın­mak­ta –siz bu­nu “tı­mar­ha­ne­ye atıl­mak” ola­rak okur­sa­nız doğ­ru olur–, psi­ko­ilaç­lar­la, uyuş­tu­ru­cu ve sa­kin­leş­ti­ri­ci­ler­le dev­re­den çı­ka­rıl­mak­ta­dır.
Pe­ki ama, şi­zo­ik özel­lik yal­nız­ca “has­ta­lık­lı” bi­rey­le­re ait olan bir şey mi? İçin­de ya­şa­dı­ğı­mız sö­mü­rü üze­ri­ne ku­ru­lu top­lu­ma bi­raz bi­linç­li bak­tı­ğı­mız­da bu so­ru­nun ce­va­bı­nın ko­ca­man bir “Ha­yır!” ol­du­ğu­nu gö­rü­rüz. Öy­le bir top­lum­da ya­şı­yo­ruz ki, bir ay son­ra ye­ni bir yüz­yı­la-bin­yı­la gi­rer­ken, bi­lim ve tek­ni­ğin ola­ğa­nüs­tü ge­liş­miş ol­du­ğu bir or­tam­da, kit­le­ler için­de bi­lim­sel dü­şün­ce­ler de­ğil, baş­ta bü­yük din­ler ol­mak üze­re her tür­lü hu­ra­fe, kör inanç ege­men. Es­ki yer­leş­miş din­ler, hem ken­di ara­la­rın­da ve hem de ken­di­le­ri­ne gö­re mo­dern tek­ke­le­re kar­şı ege­men­lik sa­va­şı yü­rü­tü­yor. Kuş­ku­suz bu sa­vaş­lar es­ki çağ­lar­da­ki il­kel araç­lar­la de­ğil, ye­ni mo­dern araç­lar­la yü­rü­tü­lü­yor. Bi­re­yin öz­gür­leş­me­si için mad­di şart­lar –en azın­dan en ge­liş­miş ül­ke­ler­de– çok uy­gun ol­ma­sı­na rağ­men, bi­rey­ler “ken­di is­tek­le­riy­le” ken­di­le­ri­ne ina­na­cak, her de­di­ğin­de ke­ra­met olan bir Gu­ru ara­yıp “öl de öle­lim” na­ra­la­rı atı­yor. Bi­re­yin öz­gür­lü­ğü, as­lın­da tü­ke­ti­ci top­lu­mu­nun dik­ta­tör­le­ri­nin –mar­ka­la­rın, mo­da­nın– dik­ta­sı­nı ka­bul edip işa­ret edi­len doğ­rul­tu­da tü­ket­me kö­le­li­ği ola­rak ya­şa­nı­yor. Dü­nün di­ni ta­pı­nak­la­rı­nın ye­ri­ni, mi­ma­ri­de de gi­de­rek ta­pı­nak­la­ra öze­nen, tü­ke­tim­ ta­pı­nak­la­rı alı­yor. Kö­le­li­ğin çe­şit­li bi­çim­le­ri öz­gür­lük ola­rak ka­bul gö­rü­yor. Dün­ya mad­di ola­nak­lar, ob­jek­tif te­mel­ler iti­ba­rıy­la her­ke­se ih­ti­ya­cı­na gö­re ve­re­bi­le­cek bir bol­luk top­lu­mu­na her za­man­kin­den da­ha ya­kın. Fa­kat bu dün­ya­nın nü­fu­su­nun an­cak yüz­de yir­mi­si bu bol­luk­tan en azın­dan mad­di ba­kım­dan ih­ti­yaç­la­rı­nı tat­min ede­cek bi­çim­de ya­rar­lan­ma du­ru­mun­da. Dün­ya ça­pın­da bol­lu­ğun or­ta­sın­da mil­yon­lar­ca in­san aç­lık­tan ölü­yor; in­san­lı­ğın bü­yük ço­ğun­lu­ğu, Bir­leş­miş Mil­let­ler’in “yok­sul­luk sı­nı­rı” ola­rak tes­pit et­ti­ği sı­nır­da ve onun al­tın­da ya­şı­yor. Kü­çük bir azın­lı­ğa, en azın­dan mad­di ko­nu­da, “yok” ke­li­me­si ya­ban­cı. Bü­yük in­san­lık için ise bir çok hal­de “var” ya­ban­cı! Çün­kü var­lık için ilk ge­rek­li­lik gi­bi gö­rü­nen mo­dern ça­ğın kut­sal ine­ği pa­ra yok. Onun için de “be­da­va” ya­şı­yor bü­yük in­san­lık Or­han Ve­li’nin de­di­ği gi­bi:
“Be­da­va ya­şı­yo­ruz. be­da­va;
Ha­va be­da­va, bu­lut be­da­va;
De­re, te­pe be­da­va
Yağ­mur, ça­mur be­da­va;
Oto­mo­bil­le­rin dı­şı,
Si­ne­ma­la­rın ka­pı­sı,
Ca­me­kan­lar be­da­va;
Pey­nir ek­mek de­ğil ama
Acı su be­da­va;
Kel­le fi­ya­tı­na hür­ri­yet,
Esir­lik be­da­va;
Be­da­va ya­şı­yo­ruz be­da­va.”

Ga­rip bu­gün ya­şa­say­dı, ha­va­nın da, acı su­yun da be­da­va ol­ma­dı­ğı­nı; he­le he­le de­re, te­pe­nin hiç mi hiç be­da­va ol­ma­dı­ğı­nı gör­mek zo­run­da ka­lır­dı. Fa­kat öz­de de­ği­şen bir şey yok. Ca­me­kân­lar bü­yü­dü, oto­mo­bil­ler ço­ğal­dı, te­le­viz­yon çık­tı­ğın­da ölür gi­bi olan si­ne­ma­lar şim­di baş­ka bi­çim­de ya­şı­yor ve bun­la­rın dı­şa­rı­sı be­da­va. Ve hâ­lâ kel­le fi­ya­tı­na hür­ri­yet ve esir­lik be­da­va. Yağ­mur ise asit­li ya­ğı­yor! Top­lu­mun şi­zo­ik ka­rak­te­rin­de bir de­ği­şik­lik yok. Yal­nız­ca bu özel­lik da­ha bü­yük bo­yut­lar­da, ve da­ha açık gö­rü­le­bi­lir bi­çim­de. Öy­le bir dün­ya ki, nü­fu­sun bü­yük ço­ğun­lu­ğu yi­ye­cek bu­la­bil­mek için çır­pı­nır­ken, nü­fu­sun kü­çük bir bö­lü­mü –yi­ye­cek-içe­cek faz­la­lı­ğın­dan olu­şan, ken­di­ne faz­la ol­du­ğu söy­le­nen ki­lo­la­rı­nı ek­sil­te­bil­mek için za­yıf­la­ma kür­le­ri ya­pı­yor. Ki­mi “blu­mie”ye (za­yıf­lık has­ta­lı­ğı) ka­dar gö­tü­ren sap­lan­tı­lar için­de. Öy­le bir dün­ya ki, nü­fu­sun bü­yük ço­ğun­lu­ğu için en ba­sit tıb­bi ba­kım im­kân­la­rı yok­ken, kü­çük bir azın­lık ken­di­le­ri­ne çi­zi­len “gü­zel­lik” norm­la­rı­na, genç­lik norm­la­rı­na uya­bil­mek için “plas­tik cer­rah”la­rı, tıp dok­tor­la­rı için­de en çok ka­za­nan­lar ha­li­ne ge­ti­re­bi­li­yor. Bu dün­ya ha­li­nin tıp­ta­ki adı şi­zof­re­ni­dir!
Mad­di ola­rak iyi ya­şa­ya­bi­len % 20 için­de yer alan -ge­ne­li için te­mel özel­lik­le­ri “Be­yaz-Ang­lo­sak­son-Yal­nız-Ki­şi­lik”le­rin (WASP) bu şi­zof­re­nik dün­ya­da “sağ­lık­lı” ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yor­sa­nız ya­nı­lır­sı­nız. Bu dün­ya­nın en zen­gin ül­ke­le­rin­den bi­ri olan ABD’de nü­fu­sun or­ta ve üst ke­si­mi­ni oluş­tu­ran ke­si­mi­nin en önem­li meş­ga­le­le­rin­den bi­ri ka­tıl­dık­la­rı, ha­ya­tın he­men her ala­nı­nı kap­sa­yan kurs ve se­mi­ner­ler ki­şi­li­ği güç­len­dir­me; ve psi­ko­log-psi­ki­yat­rist dok­tor zi­ya­ret­le­ri­dir. Or­ta ve üst ta­ba­ka­ya da­hil olup da, bir “ruh dok­to­ru” bu­lun­ma­yan ku­ral­dı­şı­dır. Bun­la­rın öner­di­ği de­ği­şik “te­ra­pi grup­la­rı” zi­ya­ret­le­ri de işin ca­ba­sı­dır. Bu in­san­lar –geç­miş­te ka­to­lik ki­li­se­sin­de gü­nah çı­ka­ran­la­ra ben­zer bir bi­çim­de– bel­li ara­lık­lar­la “ruh dok­tor­la­rı­na” gi­dip “te­ra­pi grup­la­rı­na” ka­tı­lıp iç­le­ri­ni dök­mek­te, son­ra gün­de­me dön­mek­te­dir­ler. An­lam­sız, boş ha­yat­la­rı, böy­le­ce sü­rüp git­mek­te­dir.
Fight Club’un baş ki­şi­si, ve “ben” an­la­tı­cı­sı (Ed­ward Nor­ton) bu grup için­den bi­ri­dir. Ken­di­siy­le, fil­min ilk sah­ne­sin­de, fil­min fi­na­li­ne tam üç da­ki­ka ka­la, ağ­zı­na so­kul­muş bir ta­ban­ca var­ken ta­nı­şı­rız. İyi­ce dö­vül­müş­tür. Baş­ka gök­de­len­le­ri gö­ren bir gök­de­le­nin üst kat­la­rın­dan bi­rin­de, çıp­lak bir me­kân­da bir is­kem­le üze­rin­de, ağ­zın­da ta­ban­ca­nın nam­lu­su ölüm teh­di­ti al­tın­da­dır. Ölüm teh­di­ti­ni ya­pan ve “Üç da­ki­ka için­de ese­ri­mi­zi gö­re­cek­sin” di­yen Holly­wo­od si­ne­ma­sı­nın şim­di­ki ya­kı­şık­lı­la­rın­dan Brad Pitt ta­ra­fın­dan can­lan­dı­rı­lan, fil­mi­mi­zin ikin­ci –bel­ki de bi­rin­ci?!– önem­li ki­şi­si­dir. (Fil­mi gör­dük­ten son­ra, ki­mi genç kız­la­rın bu fil­me salt Brad Pitt’i gör­mek için git­tik­le­ri­ni duy­du­ğum­da ön­ce gül­düm. Son­ra ba­zen be­nim de salt Ala­in De­lon’u gör­mek için git­ti­ğim film­ler gel­di ak­lı­ma, yi­ne gül­düm.) Fil­min baş ki­şi­si, ağ­zın­da nam­lu ko­nuş­ma­nın zor­lu­ğun­dan şi­ka­yet­le, ge­ri dö­nüş­le öy­kü­sü­nü an­lat­ma­ya baş­lar:
Be­yaz, Ang­lo­sak­son, yal­nız ya­şa­yan, bir ün­lü oto­mo­bil te­ke­li­nin si­gor­ta bö­lü­mün­de ça­lı­şan, ha­li vak­ti ye­rin­de nor­mal bir va­tan­daş­tır. Mad­di hiç bir ta­kın­tı­sı, der­di yok­tur. Bi­raz­cık şe­fi­ne bo­zul­mak­ta­dır, ama şe­fi­ne kim bo­zul­maz ki? Bir de IKEA’nın her ye­ni­li­ği­ni mut­la­ka al­mak ve evi­ni en son IKEA mo­bil­ya kol­lek­si­yo­nu ile dö­şe­mek gi­bi bir ta­kın­tı­sı var­dır. Eh o da ku­sur sa­yıl­maz as­lın­da! Yi­ne de son dö­nem­de bir tür­lü uyu­ya­ma­mak­ta­dır. Bu da mo­dern top­lu­mun ol­duk­ça yay­gın olan has­ta­lık­la­rın­dan bi­ri­dir. Uy­ku­suz­lu­ğa ça­re ara­ma için­de git­ti­ği bir dok­tor­dan, ça­re ola­rak ilaç is­ter. Or­ga­nik hiç bir bo­zuk­lu­ğu yok­tur. Dok­to­ru, “çek­ti­ği acı­la­rı” cid­di­ye al­ma­dı­ğı için, onun “uy­ku ila­cı” ta­lep­le­ri­ne olum­lu ya­nıt ver­mez. “Be­ni an­la­mı­yor­sun, ben çok ezi­yet çe­ki­yo­rum” sız­lan­ma­la­rı­na kar­şı bir de tav­si­ye­de bu­lu­nur gi­de­ra­yak: “Eğer ger­çek acı­nın, ezi­ye­tin ne ol­du­ğu­nu gör­mek is­ti­yor­san, bil­mem­ne ki­li­se­sin­de her Sa­lı ak­şa­mı top­la­nan te­ra­pi gru­bu­na git!”
Ve fil­min baş­ki­şi­si sö­zü edi­len te­ra­pi gru­bu­na gi­der. Git­ti­ği bam­baş­ka bir dün­ya­dır. Sa­lı ak­şa­mı tes­tis kan­ser­li er­kek­ler gru­bu­dur. Her bi­ri er­kek­li­ği­ni (=ege­men­li­ği­ni) yi­tir­miş ve­ya yi­tir­me kor­ku­su için­de, bu­nun ya­nın­da ölüm kor­ku­su için­de ya­şa­yan, ve her te­ra­pi top­lan­tı­sı so­nun­da bir­bir­le­ri­nin omu­zun­da ağ­la­yan, ger­çek­ten “acı çe­ken” ve acı­la­rı­nı bir­bi­ri­nin omu­zun­da, ken­di ve bir­bi­ri­nin ha­li­ne ağ­la­ya­rak, bir­bir­le­riy­le pay­la­şa­rak ha­fif­let­me­ye ça­lı­şan in­san­lar­dır bun­lar. Bur­da tes­tis kan­se­ri ne­de­niy­le gör­dü­ğü hor­mon te­da­vi­si so­nu­cun­da gö­ğüs­le­ri bü­yü­yen er­kek-ka­dın az­ma­nı Bob’la ta­nı­şır. Onun gö­ğüs­le­ri ara­sın­da ilk hün­gür hün­gür ağ­la­ma­sı­nı ger­çek­leş­ti­rir! Ve o ge­ce ay­lar­dan be­ri ilk kez mı­şıl mı­şıl uyur. Uy­ku­suz­lu­ğa kar­şı ila­cı bul­muş­tur: Ger­çek­ten acı çe­ken ve­ya çek­ti­ği­ni sa­nan, bu­nun için yan­ya­na ge­len ve bu­nu bir­bir­le­ri­ne an­la­ta­rak, pay­la­şa­rak ha­fif­let­me­ye ça­lı­şan in­san­la­rın ka­tıl­dı­ğı te­ra­pi grup­la­rı. Kan­ser­li­ler, HİV po­si­tiv­ler, an­ti­al­ko­lik­ler, uyuş­tu­ru­cu ba­ğım­lı­la­rı vb. vb. Ya­ni vo­yo­rist bir acı tu­riz­mi, kah­ra­ma­nı­mı­zın te­da­vi­si ha­li­ne ge­lir. Gi­de­rek ba­ğım­lı­lık ha­li­ne ge­lir on­da bu tu­rizm. Bu ara­da, ilk göz ağ­rı­sı Bob (Me­at Lo­af) onu ger­çek­ten dos­tu, ar­ka­da­şı ola­rak gö­rür.
Fil­min baş ki­şi­si­nin adı bağ­la­mın­da bu ana ka­dar yal­nız­ca te­ra­pi grup­la­rın­da kul­lan­dı­ğı sah­te isim­le­ri ta­nı­rız. Kah­ra­ma­nı­mı­zın ha­ya­tı tam ye­ni­den dü­ze­ne gir­miş­ken –gün­düz­le­ri nor­mal ha­ya­tı­nı iş­ye­rin­de; ge­ce­le­ri de nor­mal ha­ya­tı­nı te­ra­pi grup­la­rın­da ya­şa­yıp, hu­zur için­de uyu­yup, ya­şa­ma­ya de­vam eder­ken, bir­den bu hu­zur bo­zu­lur. Git­ti­ği bir­bi­rin­den de­ği­şik te­ra­pi grup­la­rın­da bir ka­dı­na sü­rek­li rast­la­ma­ya baş­lar. Ken­di­ni Mar­la Sin­ger ola­rak ta­nı­tan bu es­rar­lı ka­dın (He­le­na Bon­ham Car­ter) en so­nun­da tes­tis kan­se­ri gru­bu­na da ge­lin­ce, baş­ki­şi­mi­zin kor­ku­la­rı­nın ger­çek ol­du­ğu, Mar­la’nın da ken­di­si gi­bi bir acı tu­ris­ti ol­du­ğu ke­sin­le­şir. Kah­ra­ma­nı­mız, so­nun­da ça­re­yi Mar­la ile ko­nuş­ma­mak­ta bu­lur. Fil­min en il­ginç, anah­tar sah­ne­le­rin­den bi­ri­dir iki­si­nin ko­nuş­ma­sı. Ken­di­si baş­ka­la­rı­nın ger­çek acı­la­rıy­la ken­di der­di­ni unu­ta­rak ya­şa­yan kah­ra­ma­nı­mız, Mar­la’ya ah­lak der­si ver­me­ye kal­kar. Onun na­sıl bir duy­gu sö­mü­rü­cü­sü ol­du­ğu­nu, in­san­la­rın acı­la­rıy­la alay et­ti­ği­ni vb. vu­rur yü­zü­ne. As­lın­da bir ay­na­ya ba­ka­rak ken­di­ne de söy­le­ye­bi­lir ay­nı söz­le­ri. Mar­la bu ger­çe­ği ha­tır­la­tır ken­di­ne. So­nun­da grup­la­rı ve gün­le­ri bir­bir­le­riy­le rast­laş­ma­ya­cak bir bi­çim­de kar­deş­çe bö­lü­şür­ler. Ay­rı­lır­ken, kah­ra­ma­nı­mız Mar­la’dan te­le­fo­nu­nu is­ter. Ne olur, ne ol­maz, bel­ki gün­le­ri de­ğiş­tir­mek ge­re­ke­bi­lir şek­lin­de­dir Mar­la’nın, “Ha­ni gö­rüş­me­ye­cek­tik, te­le­fo­nu ni­ye is­ti­yor­sun?” so­ru­su­na ce­va­bı. Bu ara­da Mar­la’nın –kah­ra­ma­nı­mı­zın hay­ran­lık­la iz­le­di­ği– bir özel­li­ği ile ta­nı­şı­rız: Tra­fi­ğin en civ­civ­li ol­du­ğu bir an­da hiç sa­ğı­na so­lu­na bak­ma ih­ti­ya­cı duy­ma­dan ara­ba­la­rın ara­sın­dan düm­düz cad­de­nin kar­şı ta­ra­fı­na ge­çen Mar­la’nın gö­rü­nür­de ölüm­den kor­ku­su yok­tur!
Kah­ra­ma­nı­mı­zın ha­ya­tı gö­rü­nüş­te ye­ni­den dü­ze­ne gir­miş­tir. Yi­ne fir­ma­nın hiz­me­tin­de do­ğu ya­ka­sı ile ba­tı ya­ka­sı ara­sın­da üç sa­at sa­at far­kı olan ABD’de, so­nu ölüm­le bi­ten ka­za­lar­da bir uç­tan bir uca uç­ma, müş­te­ri­le­ri ka­zık­la­ma, da­ha kâr­lı ol­du­ğu için ha­ta­lı ara­ba­la­rı sat­ma­ya de­vam et­me vb. iş­le­ri yap­ma­ya de­vam eder. Te­ra­pi grup­la­rı da sü­rer. Bu ara­da bir uçak se­ya­ha­ti sı­ra­sın­da, fil­min dör­dün­cü ana ka­rak­te­ri Tyler Dur­den’le (Brad Pitt) ta­nı­şır. Tyler kah­ra­mı­nı­zın sa­hip ol­mak is­te­yip de ola­ma­dı­ğı tüm özel­lik­le­re sa­hip­tir. Dü­zen­li bir işi yok­tur. Ölüm­den kor­ku­su yok­tur.  Ken­di­si ile ba­rı­şık­tır. Mül­ki­yet onun için kut­sal bir inek de­ğil­dir. Ya­sa­lar kı­rıl­mak için var­dır. Tyler Dur­den ca­nı­nın is­te­di­ği­ni ya­pan bi­ri­dir. Hiç bir ah­la­ki, hu­ku­ki vb. ya­sa onu bağ­la­maz. Ya­sa­la­rı­nı ken­di ya­par.
Tyler Dur­den’le ta­nış­tık­tan son­ra, kah­ra­ma­nı­mı­zın ha­ya­tın­da kök­lü de­ği­şik­lik­ler baş­lar. Ön­ce ne­re­dey­se, ta­pın­dı­ğı, ha­ya­tı­nın en önem­li ama­cı olan “evi” ke­li­me­nin tam an­la­mıy­la ha­va­ya uçar. Bu şim­di­ye ka­dar­ki ha­ya­tı­nın ha­va­ya uçu­rul­ma­sı­dır. Son­ra Tyler Dur­den’in otur­du­ğu ha­ra­be eve ta­şı­nıp, onun­la bir­lik­te ya­şa­ma­ya baş­lar. Eve ta­şın­ma­dan ön­ce Tyler’in bir is­te­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­mek zo­run­da ka­lır. Onun­la kı­ya­sı­ya dö­vü­şür. İki­si de kan re­van için­de ka­la­na dek dö­vü­şür­ler. Fi­zik­sel acı­nın ne ol­du­ğu­nu biz­zat ya­şar kah­ra­ma­nı­mız. Ve o ge­ce ve son­ra­ki ge­ce­ler “uy­ku­suz­luk” has­ta­lı­ğı çek­mez. Ar­tık te­ra­pi grup­la­rı­na da ih­ti­ya­cı kal­ma­mış­tır. Dö­vüş, biz­zat fi­zik­sel acı çek­mek, te­ra­pi­nin ken­di­si ha­li­ne ge­lir. Acı çek­mek öz­gür­leş­mek­tir! Acı­yı ölüm sı­nı­rı­na ka­dar ta­şı­ya­bil­mek, öz­gür­leş­me­nin son nok­ta­sı­dır! Ya­vaş ya­vaş so­kak­ta yü­rü­yen kav­ga­la­ra baş­ka­la­rı da ka­tıl­ma­ya baş­lar. Fight Club (Dö­vüş Ku­lü­bü) do­ğar. Ge­liş­me için­de Fight Club, şi­zo­ik or­ta sı­nı­fın esas te­ra­pi ala­nı ha­li­ne ge­lir. Bü­tün ABD’de de, giz­li Fight Club’lar pı­tı­rak gi­bi bit­me­ye baş­lar. Ku­lü­be her ye­ni gi­ren ön­ce kı­ya­sı­ya bir dö­vüş­te rüş­tü­nü is­pat zo­run­da­dır. Gi­de­rek, Tyler Dur­den bir Gu­ru, onun evi bir giz­li ör­güt mer­ke­zi­ne dö­nü­şür. Ar­tık or­ta­ya ge­niş bir giz­li ör­güt çık­mış­tır. Ve bu ör­güt sal­dır­gan­lı­ğı yal­nız­ca ku­lüp üye­le­ri ara­sın­da de­ğil, dı­şa da yön­len­dir­me­ye baş­lar. Top­lu­mun koy­du­ğu ya­sa­lar bom­ba­lar­la, ya­pı­lan bir ço­ğu yal­nız­ca can­sız eş­ya­la­ra yö­ne­len ey­lem­ler­le ge­çer­siz kı­lı­nır.
Bu ara­da Mar­la ye­ni­den çı­kar or­ta­ya. Bir te­le­fon­la in­ti­har et­mek için ev­de­ki bü­tün hap­la­rı iç­ti­ği­ni an­la­tır kah­ra­ma­nı­mı­za. Te­le­fo­nu açık bı­ra­kır ve çı­kar. O ge­ce bü­yük gü­rül­tü­ler­le, –se­viş­me inil­ti­le­ri ile– uya­nır kah­ra­ma­nı­mız. Tyler, Mar­la ile as­lın­da onun yap­ma­yı düş­le­yip, yap­ma­dı­ğı şey­le­ri yap­mak­ta­dır. Er­te­si sa­bah Mar­la’yı gö­rür mut­fak­ta. Mar­la git­tik­ten son­ra ge­len Tyler, açık te­le­fo­nu alıp ko­nuş­tu­ğu­nu, son­ra ka­dı­nı alıp ge­tir­di­ği­ni, yal­nız­ca hay­va­ni cin­sel­lik için iyi ol­du­ğu­nu vb. an­la­tır. Ve bun­dan son­ra bir çok ge­ce­ler, fil­min baş ­ki­şi­si­nin Mar­la ve Tyler’in se­viş­me çığ­lık­la­rı ile uyu­ya­ma­dı­ğı­na şa­hit olu­ruz. Bu ge­ce­ler er­te­sin­de kah­val­tı­da Mar­la, Tyler ve kah­ra­ma­nı­mız hiç­bir za­man yan­ya­na gel­mez­ler. Ve Tyler, kah­ra­ma­nı­mı­za, Mar­la’ya –ve hiç kim­se­ye– ken­di­sin­den söz et­me­me­si için söz alır.
Bu ara­da ge­ril­la ey­lem­le­ri sü­rer. Bun­lar­dan bi­rin­de Bob vu­ru­lur ve ölür. Bu nok­ta­da kah­ra­ma­nı­mız san­ki bir rü­ya­dan uya­nır. Bu ola­maz. İşin için­de ölüm ol­ma­ma­lı­dır. Fa­kat ar­tık bir ölüm ma­ki­na­sı yo­la çık­mış­tır. Bu ma­ki­ne­yi dur­dur­mak için kah­ra­ma­nı­mız Tyler Dur­den’in pe­şi­ne dü­şer. Tyler Dur­den yok ol­muş­tur. ABD’nin her ya­nın­da Tyler Dur­den’i so­ruş­tu­rur. Yal­nız­ca bir yer­de ken­di­si­ne ga­yet say­gı­lı bir ku­lüp üye­si, bu so­ru­nun bir sı­nav so­ru­su olup ol­ma­dı­ğı­nı sor­duk­tan son­ra ve doğ­ru ce­vap ver­me di­rek­ti­fi al­dık­tan son­ra, ken­di­si­nin iki gün ön­ce de or­da ol­du­ğu­nu ve Tyler Dur­den’i so­ran olur­sa ce­vap ve­ril­me­me­si ge­rek­ti­ği di­rek­ti­fi­ni ver­di­ği­ni söy­ler. Eve ge­ri dön­dü­ğün­de, ev bo­şal­mış­tır. Ev­de ha­zır­lan­mış bom­ba­la­rın ve ko­nul­du­ğu yer­le­rin kro­ki­le­ri­ni bu­lur. Po­li­si arar. Ve kı­sa sü­re için­de çok kö­tü şey­ler ola­ca­ğı­nı an­la­tır. Fa­kat po­lis teş­ki­la­tı da çok­tan ku­lüp üye­si ol­muş du­rum­da­dır!
Mar­la’dan yar­dım is­ter. Onu sev­di­ği­ni söy­ler. Kim ol­du­ğu­nu so­rar. Fa­kat sü­rek­li aşa­ğı­la­dı­ğı Mar­la da yar­dım­cı ola­maz ona.
Fi­nal­de Tyler Dur­den’le kar­şı­la­şır. Fil­min ba­şı­na ve son üç da­ki­ka­sı­na ge­ri dö­ne­riz.
Çö­züm as­lın­da fil­min içi­ne yer­leş­ti­ril­miş­tir. Bu yüz­den bu son üç da­ki­ka sürp­riz de­ğil­dir. Fa­kat biz yi­ne de fil­min bu son üç da­ki­ka­sı­nı si­ze bı­ra­ka­lım.
Yal­nız­ca şu­nu söy­le­ye­lim: Fil­min so­nun­da An­to­ni­oni’nin Zab­ris­kie Po­int’inin son sah­ne­le­rin­de­ki tü­ke­tim top­lu­mu­nun sem­bol­le­ri­nin ha­va­ya uçu­rul­ma­sı­na ben­ze­yen sah­ne­le­rin da­ha bo­yut­lu­su ya­şa­nı­yor. Bü­tün önem­li kre­di ku­rum­la­rı kah­ra­ma­nı­mı­zın sey­rin­de bi­rer bi­rer ha­va­ya uçu­yor, çö­kü­yor.
Film; tek­ni­ği, tem­po­su, oyun­cu­lu­ğu, ka­me­ra­sı, kur­gu­su açı­sın­dan par­mak ısır­ta­cak bir mü­kem­mel­lik­te. Ali­en III, Ye­di ve Oyun (The Ga­me) film­le­rin­den ta­nı­dı­ğı­mız Da­vid Finc­her, yi­ne ka­ran­lık için­de­ki es­te­tik re­sim­ler­le, içe­rik ola­rak bir kez da­ha dün­ya­ya umut­suz ba­kı­şı­nı ser­gi­li­yor film­de.
Zab­ris­kie Po­int’te, tü­ke­tim top­lu­mu­nun sem­bol­le­ri­nin ha­va­ya uçu­rul­ma­sı umu­da, ge­le­ce­ğe, dev­ri­me çağ­rı iken; top­lum­sal öz­gür­leş­me­ye çağ­rı iken; bu­ra­da en iyi hal­de –o da her­hal­de Holly­wo­od şef­le­ri­nin is­te­ği üze­ri­ne ol­sa ge­rek– ki­şi­sel bir şi­zof­re­ni­yi aş­ma­nın ara­cı ola­bi­li­yor.
Evet Finc­her hak­lı: şi­zof­ren bir dün­ya­da ya­şı­yo­ruz. Fa­kat ha­yır, o hak­sız: Bu şi­zof­ren dün­ya­yı de­ğiş­tir­mek müm­kün! Ve onu ger­çek­ten de­ğiş­tir­mek is­te­yen­ler, şi­zo­id ki­şi­lik­ler de­ğil ve ça­re de Finc­her usu­lü te­ra­pi­ler­de de­ğil!
Film bü­tün kö­tüm­ser dün­ya gö­rü­şü­ne rağ­men, son yıl­la­rın gö­rül­me­ye ve üze­ri­ne tar­tı­şıl­ma­ya de­ğer film­le­rin­den bi­ri. Ken­di­ni, Finc­her’in da­ha ön­ce­ki film­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi, di­ğer Holly­wo­od film­le­rin­den ayı­ran bir film. Gö­rü­nen o ki, 90’lı yıl­la­rın Holly­wo­od’un­da­ki iş­bö­lü­mün­de “kül­tü­rel kö­tüm­ser­lik” ko­nu­su­nun uz­ma­nı Da­vid Finc­her’dir.
Fa­kat onun da gös­te­re­bi­le­ce­ği kül­tü­rel kö­tüm­ser­li­ğin, onun bu alan­da­ki “ra­di­kal­li­ği”nin sı­nı­rı­nı gö­rü­nen odur ki, yi­ne pa­ra be­lir­le­mek­te­dir. Fil­min so­nun­da­ki çö­züm, fil­min bü­tü­nün­den bir ko­puş, tam bir Holly­wo­od usu­lü “kitsch”tir. Ha­va­ya uçu­ru­lan kre­di ku­rum­la­rı­na rağ­men!

Anuş Pazarcıyan, 3 Ara­lık 1999