|
Şizofrenik Bir Dünyanın Şizofrenik Bir Yansıması… Ya Da Hastalıklı Bir Dünya Haline Tutulan Bir Ayna Olarak...
The Fight Club (Dövüş Kulübü) ABD, 1999

Yönetmen : David Fincher Senaryo : Jim Uhls Görüntü : Jeff Cronenweth Oyuncular : Edward Norton (Anlatıcı) Brad Pitt (Tyler Durden) Helena Bonham Carter (Marla) Meat Loaf Aday (Robert Paulsen) Jared Leto (Melek Yüz)
Şizofreni zihin hastalıklarının bir türüdür. Bugün kabul gören genel teoriye göre şizofreni’nin başlangıcı, kişilere göre değişiklik gösterir. Şizofreniye eğilimli (şizoik) bir karakterin farkedilmeyen ağır bir gelişimi olabileceği gibi, yetişkin bir kişide sanki bir anda ortaya çıkmış gibi görünen bir “kişilik parçalanması” şeklinde de ortaya çıkabilir. Şizofreni hastası, hastalığın ortaya çıktığı noktada sinir çöküntüsü içindedir ve kendinden hiç beklenilmeyen, tutarsız, garip davranışlar içine girer. Bu garip davranışlar hayatın değişik alanlarında kişisel, cinsel, mesleksel, duygusal ve her türden insani ilişkide görülebilir. Bugün şizofreniyi tedavi için değişik yöntemler kullanılıyor. Fakat hastalığı ortadan kaldırma anlamında bir tedavi yok. Hastanın hastalığını kabul etmesi ve hastalıkla yaşamayı öğrenmesi, örneğin yeni bir şizoid dalganın yükselmesinin işaretleri belirdiğinde klinik tedaviye başvurması vb., kişinin hem kendini kendinden, hem de toplumu şizofrenik kişinin hesaplanamaz davranışlarından korumanın yolu olarak görülüyor. Hastalığın genetik olup olmadığı, en doğru tedavi yöntemlerinin ne olduğu üzerine ruhbilimciler arasında tartışmalar sürüp gidiyor. Şizofreninin en uç noktadaki görünümlerinden biri kişilik parçalanmasıdır. Aynı insan, değişik zamanlarda ve mekânlarda çok değişik iki ayrı insanı yaşayabilir. Ve o bunun farkında değildir. Anda yaşadığı neyse, o kişidir! Edebiyata ve sinemaya da birçok versiyonlarıyla yansıtılan en ünlü kişilik parçalanmalarından biri “Dr. Jeykll ve Mr. Hyde”dır. Bunları neden mi anlatıyorum? Batı medyasında olağanüstü övgü alan bir filmi tanıtmak için: David Fincher’in ABD (Hollywood) 1999 yapımı “Fight Club”unu… Yaşadığımız toplumda insanın sağduyusunun doğru işlemediği, “zihinsel hastalıktan” sözedildiği durumlar, tek tek kişileri ilgilendiren durumlar olarak görülmektedir. Toplum genelde hastalıklı değildir, onun içinde tek tek kişiler “tozutmakta”dırlar. “Tozutan”lar en kötü durumlarda “kapalı psikiyatri” tedavisine alınmakta –siz bunu “tımarhaneye atılmak” olarak okursanız doğru olur–, psikoilaçlarla, uyuşturucu ve sakinleştiricilerle devreden çıkarılmaktadır. Peki ama, şizoik özellik yalnızca “hastalıklı” bireylere ait olan bir şey mi? İçinde yaşadığımız sömürü üzerine kurulu topluma biraz bilinçli baktığımızda bu sorunun cevabının kocaman bir “Hayır!” olduğunu görürüz. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, bir ay sonra yeni bir yüzyıla-binyıla girerken, bilim ve tekniğin olağanüstü gelişmiş olduğu bir ortamda, kitleler içinde bilimsel düşünceler değil, başta büyük dinler olmak üzere her türlü hurafe, kör inanç egemen. Eski yerleşmiş dinler, hem kendi aralarında ve hem de kendilerine göre modern tekkelere karşı egemenlik savaşı yürütüyor. Kuşkusuz bu savaşlar eski çağlardaki ilkel araçlarla değil, yeni modern araçlarla yürütülüyor. Bireyin özgürleşmesi için maddi şartlar –en azından en gelişmiş ülkelerde– çok uygun olmasına rağmen, bireyler “kendi istekleriyle” kendilerine inanacak, her dediğinde keramet olan bir Guru arayıp “öl de ölelim” naraları atıyor. Bireyin özgürlüğü, aslında tüketici toplumunun diktatörlerinin –markaların, modanın– diktasını kabul edip işaret edilen doğrultuda tüketme köleliği olarak yaşanıyor. Dünün dini tapınaklarının yerini, mimaride de giderek tapınaklara özenen, tüketim tapınakları alıyor. Köleliğin çeşitli biçimleri özgürlük olarak kabul görüyor. Dünya maddi olanaklar, objektif temeller itibarıyla herkese ihtiyacına göre verebilecek bir bolluk toplumuna her zamankinden daha yakın. Fakat bu dünyanın nüfusunun ancak yüzde yirmisi bu bolluktan en azından maddi bakımdan ihtiyaçlarını tatmin edecek biçimde yararlanma durumunda. Dünya çapında bolluğun ortasında milyonlarca insan açlıktan ölüyor; insanlığın büyük çoğunluğu, Birleşmiş Milletler’in “yoksulluk sınırı” olarak tespit ettiği sınırda ve onun altında yaşıyor. Küçük bir azınlığa, en azından maddi konuda, “yok” kelimesi yabancı. Büyük insanlık için ise bir çok halde “var” yabancı! Çünkü varlık için ilk gereklilik gibi görünen modern çağın kutsal ineği para yok. Onun için de “bedava” yaşıyor büyük insanlık Orhan Veli’nin dediği gibi: “Bedava yaşıyoruz. bedava; Hava bedava, bulut bedava; Dere, tepe bedava Yağmur, çamur bedava; Otomobillerin dışı, Sinemaların kapısı, Camekanlar bedava; Peynir ekmek değil ama Acı su bedava; Kelle fiyatına hürriyet, Esirlik bedava; Bedava yaşıyoruz bedava.” Garip bugün yaşasaydı, havanın da, acı suyun da bedava olmadığını; hele hele dere, tepenin hiç mi hiç bedava olmadığını görmek zorunda kalırdı. Fakat özde değişen bir şey yok. Camekânlar büyüdü, otomobiller çoğaldı, televizyon çıktığında ölür gibi olan sinemalar şimdi başka biçimde yaşıyor ve bunların dışarısı bedava. Ve hâlâ kelle fiyatına hürriyet ve esirlik bedava. Yağmur ise asitli yağıyor! Toplumun şizoik karakterinde bir değişiklik yok. Yalnızca bu özellik daha büyük boyutlarda, ve daha açık görülebilir biçimde. Öyle bir dünya ki, nüfusun büyük çoğunluğu yiyecek bulabilmek için çırpınırken, nüfusun küçük bir bölümü –yiyecek-içecek fazlalığından oluşan, kendine fazla olduğu söylenen kilolarını eksiltebilmek için zayıflama kürleri yapıyor. Kimi “blumie”ye (zayıflık hastalığı) kadar götüren saplantılar içinde. Öyle bir dünya ki, nüfusun büyük çoğunluğu için en basit tıbbi bakım imkânları yokken, küçük bir azınlık kendilerine çizilen “güzellik” normlarına, gençlik normlarına uyabilmek için “plastik cerrah”ları, tıp doktorları içinde en çok kazananlar haline getirebiliyor. Bu dünya halinin tıptaki adı şizofrenidir! Maddi olarak iyi yaşayabilen % 20 içinde yer alan -geneli için temel özellikleri “Beyaz-Anglosakson-Yalnız-Kişilik”lerin (WASP) bu şizofrenik dünyada “sağlıklı” olduğunu düşünüyorsanız yanılırsınız. Bu dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan ABD’de nüfusun orta ve üst kesimini oluşturan kesiminin en önemli meşgalelerinden biri katıldıkları, hayatın hemen her alanını kapsayan kurs ve seminerler kişiliği güçlendirme; ve psikolog-psikiyatrist doktor ziyaretleridir. Orta ve üst tabakaya dahil olup da, bir “ruh doktoru” bulunmayan kuraldışıdır. Bunların önerdiği değişik “terapi grupları” ziyaretleri de işin cabasıdır. Bu insanlar –geçmişte katolik kilisesinde günah çıkaranlara benzer bir biçimde– belli aralıklarla “ruh doktorlarına” gidip “terapi gruplarına” katılıp içlerini dökmekte, sonra gündeme dönmektedirler. Anlamsız, boş hayatları, böylece sürüp gitmektedir. Fight Club’un baş kişisi, ve “ben” anlatıcısı (Edward Norton) bu grup içinden biridir. Kendisiyle, filmin ilk sahnesinde, filmin finaline tam üç dakika kala, ağzına sokulmuş bir tabanca varken tanışırız. İyice dövülmüştür. Başka gökdelenleri gören bir gökdelenin üst katlarından birinde, çıplak bir mekânda bir iskemle üzerinde, ağzında tabancanın namlusu ölüm tehditi altındadır. Ölüm tehditini yapan ve “Üç dakika içinde eserimizi göreceksin” diyen Hollywood sinemasının şimdiki yakışıklılarından Brad Pitt tarafından canlandırılan, filmimizin ikinci –belki de birinci?!– önemli kişisidir. (Filmi gördükten sonra, kimi genç kızların bu filme salt Brad Pitt’i görmek için gittiklerini duyduğumda önce güldüm. Sonra bazen benim de salt Alain Delon’u görmek için gittiğim filmler geldi aklıma, yine güldüm.) Filmin baş kişisi, ağzında namlu konuşmanın zorluğundan şikayetle, geri dönüşle öyküsünü anlatmaya başlar: Beyaz, Anglosakson, yalnız yaşayan, bir ünlü otomobil tekelinin sigorta bölümünde çalışan, hali vakti yerinde normal bir vatandaştır. Maddi hiç bir takıntısı, derdi yoktur. Birazcık şefine bozulmaktadır, ama şefine kim bozulmaz ki? Bir de IKEA’nın her yeniliğini mutlaka almak ve evini en son IKEA mobilya kolleksiyonu ile döşemek gibi bir takıntısı vardır. Eh o da kusur sayılmaz aslında! Yine de son dönemde bir türlü uyuyamamaktadır. Bu da modern toplumun oldukça yaygın olan hastalıklarından biridir. Uykusuzluğa çare arama içinde gittiği bir doktordan, çare olarak ilaç ister. Organik hiç bir bozukluğu yoktur. Doktoru, “çektiği acıları” ciddiye almadığı için, onun “uyku ilacı” taleplerine olumlu yanıt vermez. “Beni anlamıyorsun, ben çok eziyet çekiyorum” sızlanmalarına karşı bir de tavsiyede bulunur giderayak: “Eğer gerçek acının, eziyetin ne olduğunu görmek istiyorsan, bilmemne kilisesinde her Salı akşamı toplanan terapi grubuna git!” Ve filmin başkişisi sözü edilen terapi grubuna gider. Gittiği bambaşka bir dünyadır. Salı akşamı testis kanserli erkekler grubudur. Her biri erkekliğini (=egemenliğini) yitirmiş veya yitirme korkusu içinde, bunun yanında ölüm korkusu içinde yaşayan, ve her terapi toplantısı sonunda birbirlerinin omuzunda ağlayan, gerçekten “acı çeken” ve acılarını birbirinin omuzunda, kendi ve birbirinin haline ağlayarak, birbirleriyle paylaşarak hafifletmeye çalışan insanlardır bunlar. Burda testis kanseri nedeniyle gördüğü hormon tedavisi sonucunda göğüsleri büyüyen erkek-kadın azmanı Bob’la tanışır. Onun göğüsleri arasında ilk hüngür hüngür ağlamasını gerçekleştirir! Ve o gece aylardan beri ilk kez mışıl mışıl uyur. Uykusuzluğa karşı ilacı bulmuştur: Gerçekten acı çeken veya çektiğini sanan, bunun için yanyana gelen ve bunu birbirlerine anlatarak, paylaşarak hafifletmeye çalışan insanların katıldığı terapi grupları. Kanserliler, HİV positivler, antialkolikler, uyuşturucu bağımlıları vb. vb. Yani voyorist bir acı turizmi, kahramanımızın tedavisi haline gelir. Giderek bağımlılık haline gelir onda bu turizm. Bu arada, ilk göz ağrısı Bob (Meat Loaf) onu gerçekten dostu, arkadaşı olarak görür. Filmin baş kişisinin adı bağlamında bu ana kadar yalnızca terapi gruplarında kullandığı sahte isimleri tanırız. Kahramanımızın hayatı tam yeniden düzene girmişken –gündüzleri normal hayatını işyerinde; geceleri de normal hayatını terapi gruplarında yaşayıp, huzur içinde uyuyup, yaşamaya devam ederken, birden bu huzur bozulur. Gittiği birbirinden değişik terapi gruplarında bir kadına sürekli rastlamaya başlar. Kendini Marla Singer olarak tanıtan bu esrarlı kadın (Helena Bonham Carter) en sonunda testis kanseri grubuna da gelince, başkişimizin korkularının gerçek olduğu, Marla’nın da kendisi gibi bir acı turisti olduğu kesinleşir. Kahramanımız, sonunda çareyi Marla ile konuşmamakta bulur. Filmin en ilginç, anahtar sahnelerinden biridir ikisinin konuşması. Kendisi başkalarının gerçek acılarıyla kendi derdini unutarak yaşayan kahramanımız, Marla’ya ahlak dersi vermeye kalkar. Onun nasıl bir duygu sömürücüsü olduğunu, insanların acılarıyla alay ettiğini vb. vurur yüzüne. Aslında bir aynaya bakarak kendine de söyleyebilir aynı sözleri. Marla bu gerçeği hatırlatır kendine. Sonunda grupları ve günleri birbirleriyle rastlaşmayacak bir biçimde kardeşçe bölüşürler. Ayrılırken, kahramanımız Marla’dan telefonunu ister. Ne olur, ne olmaz, belki günleri değiştirmek gerekebilir şeklindedir Marla’nın, “Hani görüşmeyecektik, telefonu niye istiyorsun?” sorusuna cevabı. Bu arada Marla’nın –kahramanımızın hayranlıkla izlediği– bir özelliği ile tanışırız: Trafiğin en civcivli olduğu bir anda hiç sağına soluna bakma ihtiyacı duymadan arabaların arasından dümdüz caddenin karşı tarafına geçen Marla’nın görünürde ölümden korkusu yoktur! Kahramanımızın hayatı görünüşte yeniden düzene girmiştir. Yine firmanın hizmetinde doğu yakası ile batı yakası arasında üç saat saat farkı olan ABD’de, sonu ölümle biten kazalarda bir uçtan bir uca uçma, müşterileri kazıklama, daha kârlı olduğu için hatalı arabaları satmaya devam etme vb. işleri yapmaya devam eder. Terapi grupları da sürer. Bu arada bir uçak seyahati sırasında, filmin dördüncü ana karakteri Tyler Durden’le (Brad Pitt) tanışır. Tyler kahramınızın sahip olmak isteyip de olamadığı tüm özelliklere sahiptir. Düzenli bir işi yoktur. Ölümden korkusu yoktur. Kendisi ile barışıktır. Mülkiyet onun için kutsal bir inek değildir. Yasalar kırılmak için vardır. Tyler Durden canının istediğini yapan biridir. Hiç bir ahlaki, hukuki vb. yasa onu bağlamaz. Yasalarını kendi yapar. Tyler Durden’le tanıştıktan sonra, kahramanımızın hayatında köklü değişiklikler başlar. Önce neredeyse, tapındığı, hayatının en önemli amacı olan “evi” kelimenin tam anlamıyla havaya uçar. Bu şimdiye kadarki hayatının havaya uçurulmasıdır. Sonra Tyler Durden’in oturduğu harabe eve taşınıp, onunla birlikte yaşamaya başlar. Eve taşınmadan önce Tyler’in bir isteğini yerine getirmek zorunda kalır. Onunla kıyasıya dövüşür. İkisi de kan revan içinde kalana dek dövüşürler. Fiziksel acının ne olduğunu bizzat yaşar kahramanımız. Ve o gece ve sonraki geceler “uykusuzluk” hastalığı çekmez. Artık terapi gruplarına da ihtiyacı kalmamıştır. Dövüş, bizzat fiziksel acı çekmek, terapinin kendisi haline gelir. Acı çekmek özgürleşmektir! Acıyı ölüm sınırına kadar taşıyabilmek, özgürleşmenin son noktasıdır! Yavaş yavaş sokakta yürüyen kavgalara başkaları da katılmaya başlar. Fight Club (Dövüş Kulübü) doğar. Gelişme içinde Fight Club, şizoik orta sınıfın esas terapi alanı haline gelir. Bütün ABD’de de, gizli Fight Club’lar pıtırak gibi bitmeye başlar. Kulübe her yeni giren önce kıyasıya bir dövüşte rüştünü ispat zorundadır. Giderek, Tyler Durden bir Guru, onun evi bir gizli örgüt merkezine dönüşür. Artık ortaya geniş bir gizli örgüt çıkmıştır. Ve bu örgüt saldırganlığı yalnızca kulüp üyeleri arasında değil, dışa da yönlendirmeye başlar. Toplumun koyduğu yasalar bombalarla, yapılan bir çoğu yalnızca cansız eşyalara yönelen eylemlerle geçersiz kılınır. Bu arada Marla yeniden çıkar ortaya. Bir telefonla intihar etmek için evdeki bütün hapları içtiğini anlatır kahramanımıza. Telefonu açık bırakır ve çıkar. O gece büyük gürültülerle, –sevişme iniltileri ile– uyanır kahramanımız. Tyler, Marla ile aslında onun yapmayı düşleyip, yapmadığı şeyleri yapmaktadır. Ertesi sabah Marla’yı görür mutfakta. Marla gittikten sonra gelen Tyler, açık telefonu alıp konuştuğunu, sonra kadını alıp getirdiğini, yalnızca hayvani cinsellik için iyi olduğunu vb. anlatır. Ve bundan sonra bir çok geceler, filmin baş kişisinin Marla ve Tyler’in sevişme çığlıkları ile uyuyamadığına şahit oluruz. Bu geceler ertesinde kahvaltıda Marla, Tyler ve kahramanımız hiçbir zaman yanyana gelmezler. Ve Tyler, kahramanımıza, Marla’ya –ve hiç kimseye– kendisinden söz etmemesi için söz alır. Bu arada gerilla eylemleri sürer. Bunlardan birinde Bob vurulur ve ölür. Bu noktada kahramanımız sanki bir rüyadan uyanır. Bu olamaz. İşin içinde ölüm olmamalıdır. Fakat artık bir ölüm makinası yola çıkmıştır. Bu makineyi durdurmak için kahramanımız Tyler Durden’in peşine düşer. Tyler Durden yok olmuştur. ABD’nin her yanında Tyler Durden’i soruşturur. Yalnızca bir yerde kendisine gayet saygılı bir kulüp üyesi, bu sorunun bir sınav sorusu olup olmadığını sorduktan sonra ve doğru cevap verme direktifi aldıktan sonra, kendisinin iki gün önce de orda olduğunu ve Tyler Durden’i soran olursa cevap verilmemesi gerektiği direktifini verdiğini söyler. Eve geri döndüğünde, ev boşalmıştır. Evde hazırlanmış bombaların ve konulduğu yerlerin krokilerini bulur. Polisi arar. Ve kısa süre içinde çok kötü şeyler olacağını anlatır. Fakat polis teşkilatı da çoktan kulüp üyesi olmuş durumdadır! Marla’dan yardım ister. Onu sevdiğini söyler. Kim olduğunu sorar. Fakat sürekli aşağıladığı Marla da yardımcı olamaz ona. Finalde Tyler Durden’le karşılaşır. Filmin başına ve son üç dakikasına geri döneriz. Çözüm aslında filmin içine yerleştirilmiştir. Bu yüzden bu son üç dakika sürpriz değildir. Fakat biz yine de filmin bu son üç dakikasını size bırakalım. Yalnızca şunu söyleyelim: Filmin sonunda Antonioni’nin Zabriskie Point’inin son sahnelerindeki tüketim toplumunun sembollerinin havaya uçurulmasına benzeyen sahnelerin daha boyutlusu yaşanıyor. Bütün önemli kredi kurumları kahramanımızın seyrinde birer birer havaya uçuyor, çöküyor. Film; tekniği, temposu, oyunculuğu, kamerası, kurgusu açısından parmak ısırtacak bir mükemmellikte. Alien III, Yedi ve Oyun (The Game) filmlerinden tanıdığımız David Fincher, yine karanlık içindeki estetik resimlerle, içerik olarak bir kez daha dünyaya umutsuz bakışını sergiliyor filmde. Zabriskie Point’te, tüketim toplumunun sembollerinin havaya uçurulması umuda, geleceğe, devrime çağrı iken; toplumsal özgürleşmeye çağrı iken; burada en iyi halde –o da herhalde Hollywood şeflerinin isteği üzerine olsa gerek– kişisel bir şizofreniyi aşmanın aracı olabiliyor. Evet Fincher haklı: şizofren bir dünyada yaşıyoruz. Fakat hayır, o haksız: Bu şizofren dünyayı değiştirmek mümkün! Ve onu gerçekten değiştirmek isteyenler, şizoid kişilikler değil ve çare de Fincher usulü terapilerde değil! Film bütün kötümser dünya görüşüne rağmen, son yılların görülmeye ve üzerine tartışılmaya değer filmlerinden biri. Kendini, Fincher’in daha önceki filmlerinde olduğu gibi, diğer Hollywood filmlerinden ayıran bir film. Görünen o ki, 90’lı yılların Hollywood’undaki işbölümünde “kültürel kötümserlik” konusunun uzmanı David Fincher’dir. Fakat onun da gösterebileceği kültürel kötümserliğin, onun bu alandaki “radikalliği”nin sınırını görünen odur ki, yine para belirlemektedir. Filmin sonundaki çözüm, filmin bütününden bir kopuş, tam bir Hollywood usulü “kitsch”tir. Havaya uçurulan kredi kurumlarına rağmen!
Anuş Pazarcıyan, 3 Aralık 1999 |