|
Sayfa 1 / 7 Yılmaz Güney’ün ölümünün üzerinden 15 yıl geçti. Fakat, o halkına hizmet eden her sanatçı gibi, bugün de eserleriyle halkın içinde yaşıyor.
Bu yıl, onun en önemli sinemasal yapıtlarından biri olan “Yol” filmi çekiminden 17 yıl sonra ilk kez Türkiye seyircisiyle buluşma imkanı bulduğunda, filmin emekçi kitleler tarafından sevgi ve coşku ile karşılanması, onun bugün de halk yığınlarının sevgilisi olduğunu gösteriyor. Burjuvazinin, egemenlerin Yılmaz Güney’i siyasi kişiliğinden soyutlayıp yalnızca “büyük Türk sinemacısı” olarak tanıtıp sahiplenme çabaları boş. Emekçi yığınlar ona kendilerinden biri olarak sahip çıkıyorlar. Siyasi kimlik ile sanatçılığın birbirinden soyutlanmasına kesinlikle karşı çıkan Yılmaz Güney’i emekçi yığınlar içinde büyüten olgu, onun sanatının çıkış noktasında bizzat emekçi yığınların, işçilerin, köylülerin, emekçilerin, ezilenlerin yaşamı; onların tasaları, kaygıları, sevinçleri, sevgileri, umutları, umutsuzlukları, isyanlarının durmasıdır. O, Nazım Hikmet’in bir sözcüğüyle “büyük insanlık”ın sanatçısı, büyük insanlığın yeni bir dünya kurma savaşımının bir neferidir. Sanatı bu savaşımın hizmetindedir.
•••
Yılmaz Güney sanata daha lise yıllarında edebiyatla başlar. Daha ilk öykü denemelerinde Yılmaz Güney’in bütün sanatında görülen temel belirleyici özellik, ‘yoksulların hayatını’ çıkış noktası alması; kendi içinden geldiği, kendisinin bir parçası olduğu halkın sorunlarını işlemesidir. O bu özelliği ile daha ilk andan egemenlerin dikkatini çeker. Sansür daha lisedeyken karşısına çıkar. Lisedeki okul duvar gazetisi için yazdığı, hasta karısını şehre getiren ve parası olmadığı için doktora tavuk vermek isteyen yoksul köylüyü anlatan öyküsü yayınlanmaz. Bu yıllarda yazdığı öyküleri edebiyat dergilerine göndermeye başlar. “İlk önemli öykülerim” olarak nitelendirdiği “Ölüm beni çağrıyor” ve “Ezilmenin sonu yok” 1956 yılında ‘Yeni Ufuklar’ dergisinde yayınlanır. Aynı yıl, “Onüç” adlı dergide yayınlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” başlıklı öyküsünde “komünizm propogandası yaptığı” gerekçesiyle yargılanır, birbuçuk yıl hapis, 6 ay sürgün cezasına çarptırılır. Bu dönem için Yılmaz Güney kendisi hakkında “henüz solculuğun ve sosyalistliğin ne olduğunu bile bilmediği” tespitini yapar. O evet henüz bilimsel anlamda solculuğun, sosyalistliğin ne olduğunu bilmemektedir, fakat düzenin çarpıklıklarını, yoksulların sömürülmesini bizzat kendi teninde yaşamakta ve bunları öykülerinde dile getirmektedir. Onun halkın sorunlarını dile getiren ve gerçekçi dokularıyla düzeni teşhir eden öyküleri hakim sınıfların gözünde “komünizm propogandasıdır”. O daha sanata ilk adımlarını edebiyat alanında attığında, gerçekçi, halktan yana, düzene karşı bir sanatçıdır. Ve bu niteliklerini kavrayan düzen tarafından cezalandırılır. Fakat bu cezalandırma onu yıldırmaz. Yılmaz, yılmaz! Yılmaz Güney, en başından itibaren sanatı yoksul kitlelerin durumlarını yansıtmak ve değiştirmek için bir araç olarak kavrar. Bu kavrayış onu, edebiyat alanında ilk eserlerini vermeden tanışıp vurulduğu, geniş kitlelere ulaşmanın en etkin aracı olarak gördüğü sinemaya doğru iter. Arkadaş çevresinde “Yazar Yılmaz” diye anıldığı bir dönemde, o öncelikle senaryo yazarı, sonra oyuncu, sonra yönetmen olarak sinemacı Yılmaz olur. Süreçte, içinde yaşadığı toplumsal gelişmelere koşut olarak, sisyasi sosyalist/komünist bilinçlenmesi doğrultusunda yaptığı filmlerle Türkiye’de devrimci/sosyalist sinemanın en önemli ismi haline gelir. Yılmaz Güney’i geniş halk yığınları, onun sineması üzerinden tanır. Sanatçı olarak Yılmaz Güney, bu alana edebiyatla girmesine rağmen, esasta sinemacıdır. Onu Türkiye’nin en önemli sosyalist/komünist sinemacısı yapan gelişme kısaca şöyledir.
|