Aslıhan
Ağaoğlu
“Bir hiçim” dedi ha taştı ha taşacak gözlerle…
“Okyanusta damla bile değilim. Koca bir sıfırım ben.”
Ve hemen ardından damla damla taştı…
Anlatamadım ona, diyemedim, ben “sıfır” olabilmek
için ömrümü harcadım diye. Söyleyemedim, damla kadar var olamayanların
acısını, anlatamadım.
Öylece oturdum yanında, ben de onla ağladım.
Hâlbuki sırf umuttuk biz. Çağlayan, aşan coşan,
kabına sığmayan bir umut’tuk biz. Hem de öyle lafta değil, elle
tutulabilir umuttuk biz.
Hâlbuki inançtık biz. Öğle boyunda asılı sallanan
inanç değil, gönle kazılmış, buram buram aşk kokan inançtık biz.
Hâlbuki saçmalıktık biz. Etrafa saça saça
bitiremediğimiz, saçma-lık fikirlerimiz vardı bizim… Olmadığımız yerde
inancımızı ve umudumuzu yaşatacak, dünyaya saçtığımız, saçma-lık
fikirler…
Güneş, hafifçe başını yasladığı omzumdan kafasını
kaldırdı, kan çanağı gözlerini dikti gözlerime ve “hadi anlat” dedi, “o
eski hikâyemizi anlat lütfen”
Hiç eskimez mi bu hikâye? Küçücüktü herhalde, bir
gün yatılı okulun soğuk odasında, yapayalnızken, dünya ona o kadar zor,
karanlık, başa çıkılmaz ve umutsuz göründü ki birden bire, dayanamadı
ağlamaya başladı. Sabah ezanı okunmaya başladığında onu hala
susturamamış olduğum için paniklemiş durumda olan ben, onu
sakinleştirmek adına, artık elimdeki her çare tükendiğinden, bir hikâye
anlatmaya başlamıştım.
Güneş’in hikâyesini…
İşte o gün bu gün, ne zaman yapışsa örümceğin
ağına, bu hikâyeye tutunarak kurtulmaya çalışır. Şimdi yine yalvarıyor
iri kahverengileriyle... Hiç kıramam onu, ben de başlıyorum anlatmaya…
Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, zaman
anın içinde, bir kız varmış Güneş diye. Güneş bir yıldız da yaşarmış,
milyarlarca yıldız Güneş’in içinde. Bu yıldız öğle bir yıldızmış ki,
herkes burada yaşayamazmış. Konuşmak zorunlu değilmiş ama kim ki
düşündüğünün aksini söyler, aklı dile gelir, onu ele verirmiş. Hissetmek
zorunda değilmiş ama kim ki ne hissettiğini söylemez, gönlü hemen dile
gelir, onu ele verirmiş. Bu nedenle, insanoğlu işte, düşündüğünü
söylemeye korktuğu için düşünemez, hissettiğini söylemeye korktuğu için
hissedemez olmuş.
Zamanla, konuşmaya konuşmaya, kelimeler unutulmuş.
Kelimelere ruh veren duygular, hissedilmeye hissedilmeye paslanmış,
çürümüş.
Güneş’in gezegeni cehenneme dönmüş.
Sonra günlerden bir gün, bir yabancı düşmüş
Güneş’in yıldızına. Ne kimse bir şey düşünmüş bu yabancı hakkında, ne de
bir şey hissetmişler onun hakkında.
Yabancı ise, çok şaşırmış bu duruma. Dolaşırken
orayı burayı yıldızda, Güneşe rastlamış… Yalnız başına oturmuş Güneş,
gökyüzünü seyrediyormuş, içinde hani şu tanıdık his, bir şey unuttum ama
neydi, hatırlayamıyorum…
Yabancı yavaşça Güneş’in yanına yaklaşmış, yanına
oturup oturamayacağını sormuş… Uzun zamandır hiç soru duymayan Güneş,
şaşkınlıkla bakıp, bu konuda herhangi bir fikri olmadığını söylemiş…
Yabancı oturduğu yerden Güneş’e bakmış ve tekrar sormuş, “siz hiç
konuşmaz mısınız bu yıldızda?” İyice afallayan Güneş, yabancıya kısaca
başlarından geçenleri anlatır, neden konuşmadıklarını veya
hissetmediklerini anlatır. “Böylesi hem daha güvenli, hem daha kolay.”
“Anlıyorum” der yabancı… “Benim geldiğim yer, yani
Dünya’da bir zamanlar böyleymiş… Çok zaman önce insanlar kaybetmiş
kelimelerini ve onların anlamlarını. Fakat sonra, kelimelerle birlikte
bakmışlar ki her şey yok oluyor. Tüm inançları, umutları, hayalleri,
hayatları… Oturup, ne yapacaklarına karar vermeleri gerekmiş, en
sonunda, her ne kadar insanlar bazen düşündüklerinin aksini söyleyecek
olsalar da, düşünmelerine, hissettiklerinin aksini söyleyecek olsalar da
hissetmeye karar vermişler.”
Güneş kulaklarına inanamayarak dinlediği yabancıya
merakla sormuş, “ee, peki sonra ne olmuş?”
Hafifçe gülen yabancı, “ne olacak” demiş, “şimdi
Dünya’da insanların çoğu yalancı, ikiyüzlü ve sahtekârlar. Ama böyle de
olsa, hep bir arada yaşamayı asırlardır başarıyorlar.”
“Ama nasıl? Nasıl başarıyorlar bunu?”
“Tam olarak bende bilemiyorum… Aslında tam olarak
hiç kimse bilemiyor. Ama sanırsam ki, yalan dolan içinde de olsa,
sahtekârlık paçalarımızdan da aksa, ikinci yüzümüz bizim en yakın
ahbabımız da olsa, insanlar hiç bir şey hissetmedikleri bir hayat
yaşamaktansa, bu şekilde yaşamayı tercih ediyorlar benim yerde.”
Güneş o tanıdık hissin, unutmuşluk, unutulmuşluk
hissinin yavaş yavaş eridiğini hissetti. Aynı anda ensesinden
kulaklarına yayılan ateş, kalbine ulaşarak ona atması için başka bir güç
verdi.
“Hatırlıyorum!” diye haykırdı Güneş, “bunun adı
umut’tu!”
“Ne olur yabancı, beni de götür Dünyana. Beni
burada siyah bir boşluğun içinde, hissizlikten hissizliğe uçmaya
bırakma.”
“Uyarmam lazım seni” demiş yabancı, “Dünyada
çekeceklerinin çoğu keder, özlem, hüzün, acı.”
“Ama bunun yanında, sana verilmiş sınırsız bir
dayanma gücü var. Ne zaman bu hislerin girdabına kapılırsan ona sarılıp
kurtulabilirsin. Umuttur onun adı!”
Hep böyle olur zaten…
Hep yetişemeden hikâyenin sonuna, dinleyemeden bir
türlü, duyamadan sorduğu soruların cevaplarını dalar gider, teslim eder
kendini rüyalara.
Kafası kucağımda, fısıldıyorum kulağına:
“Sözcüklerin bittiği, umutların tükendi yerler vardır, hiç gitme emi
oralara…”