İlhami ÖZER
Şiir, seçilmiş duygulara özenle giydirilen dil
ipeğidir. O ipeği kesip biçip, diken, üzerine oturtup yakıştıran terzi
de onun şairidir.
Bu güne dek hiç kimse –Homeros’tan son şaire kadar-
şiirin tanımını yapamamıştır. Kimi, kelimelerle resim yapmaktır, demiş.
Kimi, kelimelerin macerasıdır diye özetlemiş. Kimi, edebiyatın doruğudur
diye değerlendirmiştir. Kimi, güzel söz söyleme sanatıdır diye katkı
sunmuş. Kimi, dil de yangınlar çıkarmaktır diyerek noktayı koymuş. Ben
de, bir kafa da bulunan saça katkı misali -o katkıyı bir kıl olarak
düşünün- onu “3S” biçimin de formüle ettim: Söz… Ses… Süs…
Bir arkadaşla bir keresinde rakı içiyorduk.’’yav
kadim dost, ben, senin kendi şiirlerin de kullandığın kelimelerin hemen
hemen hepsini konuşurken kullanıyorum, ama şiir tadı alamıyorum,
seninkinde sanki melodi gizliymiş gibi geliyor bana…’’
Ben de onu kızdırmak için “Turgenyef, Şiir
ilahların dilidir” diyor, dedim. O da takılmak için, bana “Homeros”
derdi hep. Bu kez ‘’ne yani sen ilah mısın? Ben ilah değilim,
Homeros’um.’’dedim. Rakı kadehini, kadehime tokuşturmadan kahirane bir
fırt alıp, “sana Homeros dediysek, şımar demedik”. Ben de, kadehimden
bir iki fırt aldıktan sonra yanıt olsun diye, “Sen kelimeleri
gelişigüzel kullanıyorsun, çünkü: Amacın konuşmak. Ama ben, seçiyorum,
çünkü: şiir yazıyorum, zırto!” deyince hafif gülümsedi. “Zırto” deyince
mutlaka gülümserdi. Çünkü o sözcüğün ardından o da bana rakıyı fırt diye
çektiğim için “fıto” derdi. Ama o, o sözcüğü kullanmadan, “Düz lise
öğrencileriyle, Fen lisesi öğrencileri bir mi?” dedim. O da kadehini
tekrar kaldırıp kadehime değdirdi, ardından “Benim kadim dostum, fırtom,
anlaşılan sen kelimeleri sınavdan geçirerek şiirine alıyorsun…” Ben de
“Bak işte tam üstüne bastın.” deyip birer fırt daha aldım rakıdan.
Edebiyat öğretmeni bir dostumla yolculuk
yapıyorduk. Adı önemli değil. Ama şu dizesi önemli. O edebiyatçı, ben
şair olunca konu ya şiir olur ya öykü ya roman…
Laf arasında, “Sence şiir nedir?” diye sordum.
“Şiir, her şey gittikten sonra geriye kalandır.”
diye cevap verdi.
Nutkum kesildi, “Homeros’a mı ait?” dedim. “Adı
önemli değil” dedi. Şiiri bu denli iyi tarif eden bir dizeye ilk kez
rastladım, ya da duydum. Bir suskunluk yaşadım. Düzenin kendisi bir
kilitti, anahtarı da pırlanta. Açmak istedim, cesaret edemedim. Bir
değil kırk anahtarı vardı sanki. Şaşkınlığımı gören arkadaşım “Peki
sence şiir nedir?” diye sordu. Vereceğim yanıt, o güzel tarifin yanında
gururla duracak kadar diri, canlı ve güzel görünümlü olmalıydı. Biraz
düşündükten sonra şöyle yanıtladım “Şiir, bir denizi eleye, eleye söze
içirmektir. Diğer bir deyimle, söz ne kadar hafifse -ki bu hafifliği
yüzünden hep kağıtlarda taşınır- o kadar ağırdır. Onu da kağıt taşır.
Arkadaşım beğenmiş olacak ki “Bunu söyleyen kim?” dedi. Ben de “Adı
önemli değil” deyince hafif gülümsedi ve ayrıldık.
Akşam karanlığından sonra, yatsı derken geç
saatlerin karanlığı karşısında aydınlık odamın içinde masamın başında
gündüz ki “Şiir her şey gittikten sonra kalandır”ı düşünüyordum. Giden
neydi, kalan neydi? Her şey gittikten sonra ne kalır? Kalırsa şiir
kalır. Bu büyülü dizeyi hangi büyücü söylemişse, adını söylemediği için
bilmiyorum. Ama bildiğim ya da kulaklarıma dökülen sözcük şelalesinden
yakaladığım kadarıyla ve o sözcüklerin yardımıyla yaptığım benzetmeye
göre “Amed ve Dersim” birer şiirdir. Birinin sesinin adı Dicle,
diğerinin ki Munzur’dur. O iki şairin bitmek tükenmek bilmeyen sesleri
hep akıp gittiği halde ikisi de yine Amed, yine Dersim’dir.
Şair İhsan Fikret BİÇİCİ; Adınla vurulup ölmek adlı
kitabın da “Buz tutmuş bir şafaktı” isimli şiirin de gitmeyi şöyle
anlatıyor:
Adına ağıtlar yüklenen şehir
Katli vacip sayıldı çok dönemde
Hep sırtından hançerlendi Diyarbekir
Aktıkça kan ağladı Dicle
Püskürdü öfkesini Karacadağ
Her gelen hükümdar kavlince
Yasalar, yarasalar gece karanlığında
Yine de güller yeşerir ki hiçbir güle benzemez
Toprakla tohum baş başa kaldığında
Sesin ağlamaklı ama kâr etmez.
Kaç dîne inansan ve kaç dili konuşsan
İmana da inkara da hiç biri yetmez…
Bu şiirin sonunu da “kalma” adına şöyle bitiriyor:
“Yaşayacak ne kadar ömrü kısa olsa da
Ucuz karanlıklara alışıktır geceler
Bir şeyler kalır elbet sesleri kaybolsa da”
Tarih; O kadim şehirden nelerin gittiğini, nelerin
kaldığını bir gün mutlaka açıklayacaktır. Yazar, şair ve ressam Muzaffer
ORUÇOĞLU Dersim adlı şiirin peşine takılıp onu hâlâ aramaktadır. Şöyle
diyor: Ölmüş bir karıncanın gökyüzüne bakan gözünde mi? Şahin
korkusundan kaya kovuğuna sığınan güvercinin nabzında mı? Çıplak ayaklı
sefil bir budalanın herkesi güldüren ama Dünya’yı yerinden oynatan
sözünde mi? Nerede Dersim?
Tarih, Dersim’e ait kemik soruları, Dersim
Dağları’nın mağaralarına gizleyerek bir gün onları maden olarak ortaya
çıkaracak ve en iyi bir şekilde işleyecektir. Dersim’den neler gittiğini
öğrenmek isteyen Muzaffer ORUÇOĞLU’nun DERSİM adlı romanını okumalı ve
neler kaldığını öğrenmek isteyen de…
Lisedeyken İmge adlı bir kızla tanıştım. Güzel
değildi, ama masum ve cana yakındı. O zaman bana “Donjuan” derlerdi. Her
kızla rahat konuşabiliyor, ama hiç birine ilan-ı aşk yapamıyordum. Bir
gün İmge’ye “Adının anlamı nedir?” diye sordum.
- Ne bileyim valla, hiç düşünmedim, biliyorsan sen
söyle dedi.
- “Kirpikleri saçları gibi taralı, kuğu boynundan
akıp çıplak memelerini ve haya yerlerini kapatarak uzayan saçlarıyla
şiirin ta kendisi olan” dedim.
- Ama ben öyle değilim dedi
- Mecnuna sormuşlar “Bu kara, kuru kızın neresini
seviyorsun”. Yanıtı şu olmuş “Siz ona benim gözlerimle baktınız mı
hiç?”. Başını öne eğip gitti. Bir ara sözlüğe baktım, karşılığı hayal
sözcüğüydü.
Kendi kendime “Herhalde İmge denen kızı öyle hayal
etmişim” dedim.
Ama Cemal SÜREYYA imgeye “Şiirin belkemiği” diyor.
Merak edip bir de Kürtçe sözlüğe baktım. Karşılığı “hêma” idi. Okurlar
bağışlasın beni, hayal kelimesi çok yavan geliyor, ona hayal ötesi desek
daha güçlü olmaz mı? Söz Kürtçe’den açılmışken Baba Tahir Hemedani’den
bahsetmem şart. Bakınız şu dörtlükte ki imgesine:
Delal, hevdu çavê min du qesrate ne
Cihê piyên te nav du çavê mi ne
Ditirsim tu xafil gav biavêji û
Bi mi jangên min biêşin piyên te
Sevgili, iki gözüm senin iki sarayındır
Ayaklarının bastığı yer iki gözümün arasıdır
Korkuyorum, irade dışı bir adım atarsan eğer
Kirpiklerim ayaklarını incitir…
İmge bence şiirin en değerli madenidir. Onun mucidi
şairdir. O bulduğunu kendi işler, kendi süsler. Şiirin tanımsızlığı imge
denen madene değer biçilemeyişindendir. İmge bir krater gölünün dibine
dalıp onu balık gibi yakalamaya benzer. Şiir mi yazıyorsun? Kendine bir
derinlik bulacaksın. Bir usta gibi o derinliğin duvarını sözcüklerin
müziğiyle öreceksin. Sözcüklerin müziği dil sesleridir. Asonans ve
Aliterasyon adlı bu sesleri vurgu, ton içeri gibi kavramlarla
harmanlaştırmak bir görevdir. Bunu yaptığımız da şiir, dil denen bahçede
bülbül gibi şakır. Ahmet Arif, İbrahim Tatlıses için “Hançeresinde bir
orkestra taşıyor” derken şiirin farklı ama uyumlu seslerinden mi
bahsediyordu? Bence Kürt Dengbejleri için de bunları söylemeliydi. Çünkü
vurgu, kestirme, kısaltma ve uzatmalar onların dokuduğu dokumaların ses
bezleridir. Şıvan Perwer’in “ki me ez” parçası bir örnektir. Bu
satırların yazarı Kürtçe şiir yazdığı için o sesleri duyan biri olarak
diyor ki:
“Ziman tevna wêjeyê ye” yani “dil, edebiyat üreten
bir dokuma tezgâhıdır”. Şiiri çevirmek ise o tezgâhta kullanılan
renkleri ve sesleri söküp, o biçime, kalıba başka ses ve renk ilmiklemek
kadar yanlıştır. O zaman şiir keçeye dönüşür. Rengi ve sesi boğdurulan
bir şiir, etinden, lezzetinden yüzülen balık iskeleti gibi
değersizleşir. Şiirde ki ses nasıl önemliyse, canlılarda ki sesler de
örneğin, ateş ölürken “cıss” diye bir ses çıkarır, yılan korktuğunda
“tıısss” der. Bebek yüzünü anasının memesine gömerken homurdanır, vahşi
bir aslan yavrusunu yalarken gözbebeklerine oturan sevinç ışıklarını
kimse tarif edemez. Yavru bir kuşun, anasından yem beklerken “cik cik”
edişini kim açıklayabilir? Anaların katledilen çocukları için yaktığı
ağıda hiçbir yürek dayanamaz. Bütün bunlar şiiri besleyen malzemelerdir.
Bu tadına doyulmayıp, lezzeti tarif edilemeyen şey şiirdir.
Nazım, “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?”
derken, kafamızda ki çağrışımlara konan şiir kuşları hangi dilde
öterler? Gazeteci Vecdi Erbay bir yazısın da, “İran’da 70.000 şair var”
diye yazmıştı. Türkiye’de kaç şair var, bilmiyorum ama Kürdistan’da her
köy, her aşiret bir şiir kitabıdır. Her Dengbêj kitapsız bir şairdir.
Aziz Nesin “Türkiye’de sokak kedileri kadar şair var” demiş. Bu olayı
bir yabancı şairle olan sohbetinde de açıklamış. Benim kanımca dünya da
en çok on, Türkiye’de yüz şair var, gerisi mezarlardaki ölülere şiir
okuyanlardır…
Bu saptamayı bir okur, bir şiir sever olarak
yaptıktan sonra; şair, derin bir denizdir, şiir de o denizin en dibinde
ki istiridyedir. Hakiki inci, o istiridyenin içinde gizlidir. Şiirin
inci olduğunu Muzaffer ORUÇOĞLU şöyle belirtiyor:
“Şiir, dilin ve yaşamın gözbebeğinden yayılan ışık.
Yüz bin sözcüğün, yüz bin fikrin, bir tek minnacık inciye dönüşerek,
gülümsemesi. İlkesizlik, insanın özü. Derinlik aşkı. Çatışmanın tatlı
armonisi. Fazlanın zerreciğine dayanamayan. İlk kurşuna dizilen. En son
ölen. Hüznün, aşkın ve isyanın ana kaynağı. Kimliğini alnın da taşıyan”.
Bir de bu konuya şair Şükrü Erbaş dostumun
penceresinden bakalım:
“İnsanın yalnızlığına tutunma çırpınışının öteki
adıdır. İnsanın, insanlara sunduğu bir özürdür. Kalabalığa gönderilen
bir yalnızlık elçisidir. Hayal anahtarlarıyla gerçeğin kapısını açma
büyüsüdür. Önüne bakan insanların katettiği yoldur. Zamanın kalbe açtığı
kesiklere yine zamanın bastığı küldür.”
Rastlantı ya, tam bu satırları yazarken, yıllar
önce adı İmge olan bayan hal hatır sormak için bana telefon açtı,
konuşması biterken bana şu iki dizeyi söyledi.
“Neyi sınadılarsa az, adından da mı anlamadılar
ilahi Yılmaz”.
İki imgeyi de sevdim, bir isteğin var mı? dedim.
- Var, dedi.
- Söyle, dedim.
- İçin de “ben” olan bir iki dizede sen söyle.
Ben de Sayın İhsan Fikret BİÇİÇİ’den şu dizeleri
okudum:
Değişir mi gecenin kül olmuş rengi
Sıkılgan sesini soyunup gelsen
Geçmişe uzanan yolculuk gibi
Yatağımda tövbesiz bedeninle terlesen
Başlangıcı bir sevdaysa ne değişir ki?
Bir sessizlik yaşadım, Nazım’ın “Her sükut bir
yükselişe gebedir” dizesini anımsadım.
Titrek ve ağlamaklı sesiyle. “Keşke adım Leyla
olsaydı” dedi. Telefon kapanırken ses çıkarmadı…
ilhamiozer21@mynet.com