Zafer DORUK
Karanlığa gizlenen
yağmur
far
ışıklarına tutulunca renkli çizgilere dönüşüyor. Dolmuşta yalnızım.
Sürücünün kafası bozuk. Ara sokaklara, kaldırımlara bakınarak müşteri
arıyor. Hızlı yürüyen biri bu dolmuşu geçebilir. Sokak köpeklerinden,
turunç dallarında şakalaşan sığırcıklardan, feneri nerede söndüreceğine
henüz karar verememiş gececilerden başkası yok ortalıkta.
Koltuğunda bir çeyrek dönerek oturmuş sürücü, ara sıra beni
aynadan dikizleyerek sırf inat olsun diye bağrı yanık arabesk
kasetlerden birini sürüyor teybe. Akşama kadar kapı kapı dolaşmışım,
yorgunum, birkaç işyeri patronu umut verip yarın gelmemi istemiş, kafam
oralarda, bana ne sürücünün afra tafrasından? Mahalle kahvesinde oturup
kumar izleyen biri olur ya, yanında oturduğu kumarcı şanssızlığını ondan
bilerek gözünün döndüğü bir anda kalkıp kafasına sandalyeyi geçiriverir.
Bu da öyle işte. Bu uzun hattı tek yolcuyla gitmesinin sorumlusu
benmişim gibi bakıyor. Kaset çaların sesini iyice açıyor, ayağını
debriyajdan ansızın kaldırıp frene sertçe basıyor... Bir şey söylesem...
Amacı beni örseleyip dolmuştan indirmek. Gecenin bu vakti bir dolmuş
bulmuşum, iner miyim? Koltuğa iyice yapışıp direniyorsam da yararsız. Ne
kadar saygısızlığı varsa gösterip tek kişiyle gitmenin acısını benden
çıkarmaya kararlı. Aynaya bakmamaya çalışıyorum; çünkü göz göze
geldiğimizde tepesi atacak gibi oluyor. Doğrusu suçluluk duymuyor da
değilim. ‘Oooh, kurulmuşsun arkaya güzel güzel,’ diyor sanki. ‘Babanın
dolmuşu ya. Bunun kaç para benzin yaktığını biliyor musun oraya kadar?
Nerden bileceksin ki? Bütün bildiğin kapağı bir an önce eve atmak. Yok
öyle avanta, arkadaş! Paşa şoförü değilim ben. Boş giderim daha iyi.’
Durağa yaklaşıyoruz. Boyunlarını omuzlarının içine çekip
birbirlerine sokularak bekleşen kalabalığı görünce seviniyorum. Sürücü,
havalı bir kalkıştan sonra sert bir frenle duruyor. Öndeki koltuğa
sıkıca tutunup kafamı demire çarpmaktan kurtarıyorum. ‘Bak, sandığın
kadar da uğursuz biri değilmişim,’ der gibi bakıyorum aynadan.
‘Tasalanma, kendimden başkasına şanssızlık getirmem ben. Günlerdir
dolaşıyorum, küçük bir iş olsun bulamadım.’
Ne insafsız. Aldırmıyor bile. Hatta gıcık olayım diye teybin
sesini daha da açıyor. Üstüne bir de Amerikan sigarası. Paşa şoförü
olmaktan kurtuldu ya, havası yerinde şimdi. Gözleri sabah kahvesi gibi
tütüyor. Birkaç ördek daha düşürmek için –dolmuşçular bu saatlerde
yoldan topladıkları müşterilere böyle derler- durup durup kalkıyor. Sıra
bende. “E hadi be kardeşim,” diye mırıldanıyorum, “boşa düşmedin işte.
Sür de evimize varalım bir an önce. Böyle gidersen...”
‘Ne o hemşerim, bir şey mi dedin,’ diyor bakışları. ‘Paşalık
bitti. Beğenmiyorsan dolmuştan iner, taksiye binersin.’
İşte bir ördek daha. Onu da alıyor. Sıra ücretlerde. Saçları
arkaya yatmamak için direnmiş, ince, soluk yüzlü bir genç parasını
uzatıp, “Bir öğrenci alır mısınız?” diyor. Öğrenci ücreti alınıp paranın
üstü uzatılıyor. Kasketi yana kaykılmış orta yaşlı biri, “Buradan bir
emekli alsana yavrum,” diyor.
“Bir emekli de buradan,” diyor yanımda oturan yaşlı kadın.
Otuzunda bile göstermeyen şu kaytan bıyıklı da emekli ücreti
ödüyor. Pekala bu delikanlı? “Bir gazi alır mısın buradan?” demez mi?
Kırkına merdiven dayamış şu herif öğrenci ücreti ödüyor. Yakası bağrına
kadar açık, altın dişli, saçlarını ortadan ikiye ayırmış şu kurnaza ne
demeli peki? Elindeki tespihi şaklatarak, “Bir memur da buradan kes
kardaş,” diyor.
“Bir öğrenci de buradan.”
“Bir memur.”
“Emekli.”
“Dul.”
“Yetim.”
“Malul.”
“Gazi.”
Az ötede binen iki polis hiç ücret ödemiyor. En çok da bu
gücüme gidiyor. Ben ne diyeceğim şimdi? Bu kadar insanın içinde bir ben
mi sivil ücret ödeyeceğim? Bunu yaparsam, hasılatın üçte birinin
indirime gittiğine üzülmez, bir benim sivil ödediğime sevinir bu adam,
eminim. Kararlıyım, ona bu keyfi yaşatmamak için düşündüğüm şeyi
uygulayacağım. Göreceğiz bakalım, kim kimden öç alıyormuş. Yüzünün ne
renge gireceğini doğrusu çok merak ediyorum. Elimdeki bozukluğu uzatıp
herkes duysun diye üstüne basa basa, “Bir kişilik işsiz!” diyorum.
Dikiz aynasından bakmıyor bu kez, dönüyor. Gözlerimin içine yılışarak
bakıp, “İşsiz olmaz,” diyor. “İşsiz kabul değil.”
zafer_doruk09@yahoo.com