UFUK GELSİN
Tesadüf müdür nedir; Yılmaz Güney’le ilgili, onu
doğum yıldönümünde anmak için bundan iki sene önce bir yazı yazmıştım. 1
Nisan’04 tarihi Yılmaz’ın 67. doğum yıldönümüydü, şimdi 69. doğum
yıldönümü. Sözkonusu yazıda şunları yazmıştım:
“O’nu bizden aldılar ama O, gerek sanat alanında
–sinemada–, gerekse de siyasi alanda geride bıraktığı eserlerle,
düşüncelerle ezilenlerin beyninde, gönlünde yaşamaya devam ediyor. Türk
hakim sınıfları Yılmaz Güney’in devrimci sanatının emekçi yığınlar
arasında yarattığı olumlu etkiyi yıkmak için ne kadar çaba harcamışsa
da, başarıya ulaşamamıştır, ulaşamayacak da!” (Sayı 28, sayfa 14)
Bu tespiti ne ilk kez ben yapmıştım, ne de son kez
yapmış olacaktım. Burjuvazinin çanak yalayıcıları, köşe mi köşe
yazarlarının devrimcilere, komünistlere saldırıları sürdükçe, halkın
gözünden onları düşürmeye, kötülemeye ve sonuçta yoketme hedeflerine
varmaya çalıştıkça da böylesi tespitleri yinelemek ve saldırılara karşı
mücadelemiz de sürecek.
Düşmanın saldırılarına karşı mücadele ve Yılmaz’ı
devrimci temelde anmak demek, onun bıraktığı devrimci mirasa sahip
çıkmaktır. Yılmaz’ın kendisi geride bırakılması gereken miras hakkında
şunları savunur:
“Arkadaşlarım,
Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu,
ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen
sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce
biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba
sarfetmektir.
Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak,
başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin
birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları
olmalıdır.
Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu
saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik,
siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin
ilkeleri temelinde savaşmalıyız.
Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi
emreder. Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve
alçakgönüllü olmayı emreder. Bu görev, devrim saflarını seçmiş
insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder. Bu görev,
devrim yolunu seçmiş insanların kardeşliğini, kitlelerle birleşmesini
emreder.” (Yılmaz Güney, Siyasal Yazılar, sayfa 10-11, Güney Yayınları)
Yılmaz Güney bunları 1977’de doğumgünü vesilesiyle
Kayseri Cezaevi’nde yaptığı konuşmada söylemektedir ve bugün için de
güncel ve geçerlidir söyledikleri.
Burjuva kalemşorların Yılmaz’a saldırılarına,
aslında Yılmaz’ın kendisi cevap vermektedir. O, ezilenlerin,
proletaryanın safını bilinçli olarak seçmiştir. O, kendisini ve
çevresini (dünyayı) değiştirme görevine sahip biri olarak görmektedir ve
bunun için çalışmıştır. O, bu mücadelede başarıya ulaşmak için,
öğrenmeyi, fedakârlığı, alçakgönüllü olmayı; O, devrimci mücadelede
devrimcilerin hatalarını görme, özeleştiri yaparak aşmayı; O,
tekkecilik-grupçuluk karşısında devrimcilerin birliğini; O,
devrimcilerin kitlelerle birleşmesini… savunmuş, bunun için mücadele
etmiştir.
Burjuva kalemşorların Yılmaz Güney’e saldırıları,
gerçekte onun bu devrimci, komünist kişiliğinedir. O’nun işçileri,
emekçileri bu bozuk, sömürü sistemine karşı bilinçlendirme çabasınadır.
Onlar Yılmaz Güney’i kötüleyerek işçilerin, emekçilerin sisteme karşı
mücadeleye eğilim göstermelerini engellemeye çalışmaktadırlar.
Onlar işçilere, emekçilere düşman, onlar
devrimcilere, komünistlere düşman… Bu nedenle de her imkânı Yılmaz’ı
kötülemek, onun sahip olduğu değerleri aşağılamak için kullanıyorlar.
Ama çabaları boşuna! Yılmaz’ın devrimci sanatını, onun komünist
düşüncelerini ezilenlerin elinden alma hedeflerine ulaşamayacaklardır.
Yılmaz’ın devrimci, komünist niteliğini öldüremeyeceklerdir. O bizimdir.
Biz işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların sanatçısı, savaşçısıdır o.
Öyle de kalacak!
ERTUĞRUL ÖZKÖK NEYİN PEŞİNDE?
Güncel basını takip edenler okumuştur; Yılmaz’a
saldırıda bu sefer öne çıkan Hürriyet gazetesi baş kalemşorlarından
Ertuğrul Özkök.
26 Şubat’ta Milliyet gazetesi “Yılmaz Güney
belgeseli çekecek” başlıklı bir haber yayınladı. Sözkonusu olan İngiliz
Daily Telegraph gazetesinin Fatih Akın ile yaptığı bir söyleşi ve
haberin haberi… Yani doğrudan Fatih Akın ile yapılan bir söyleşi
sözkonusu değil. Bu haberde Fatih Akın’ın Yılmaz hakkında “O kahramandı.
Biz hepimiz bir şekilde onun çocuklarıyız.” tespiti ile, Yılmaz Güney’in
oğlu Yılmaz’ın Fatih Akın’a anlattığı söylenen “babasının kendisine
Mao’nun konuşmalarını ezberlettiğini, Mao’nun sözlerini yanlış
hatırladığında ise kulağını çektiğini söyledi.” biçimindeki Milliyet
gazetesi muhabirinin anlatımıyla aktarılan bilgi de yer aldı.
Haberin doğru olduğundan yola çıkılsa bile,
sözkonusu olanın esasta Yılmaz Güney ile ilgili bir belgeselin
yapılmasıdır. Belirleyici olan da budur. Fatih Akın’ın “O kahramandı.
Biz hepimiz bir şekilde onun çocuklarıyız” demesi, Akın’ın kendisini
ilgilendirir. Oğlu Yılmaz’ın “kulağını çekmesi” de Yılmaz’ın oğlunu,
onun babasıyla ilişkisini ilgilendirir. Ki, oğul Yılmaz yaptığı basın
açıklamasında babasının kendisini hiç dövmediğini açıkladı, haberi
yalanladı.
Ertuğrul Özkök’ü rahatsız eden esas şeyin, Fatih
Akın gibi tanınmış, iyi bir yönetmenin Yılmaz Güney belgeseli yapma
çabası olduğu açıktır. Özkök, açıkça “ya bırak o komünistin belgeselini
niye yapıyorsun” diyemediği için de burjuva sahtekârlığını, karalama
yolunu seçiyor ve sözüm ona Fatih Akın’ın savunucusu kesiliyor. “Fatih
Akın sinema yönetmenliğinde, Yılmaz Güney ile karşılaştırılamayacak
kadar önemli ve başarılı bir sanatçı.” (Hürriyet, 28 Şubat) tespitini
yapıyor. Büyük bir sahtekârlık! Ama E. Özkök’e yakışıyor!
Özkök bu sahtekârlığını “kulak çekme” bağlamında da
göstermektedir. Ona göre “Eğer oğlu ‘kulağımı çekerdi’ diyorsa, bilin ki
Yılmaz Güney onu dövüyormuş.” (aynı yerden)
Bu tespitinin ise Yılmaz’ı anlatan “gerçekçi bir
cümle” olduğunu vurgulayarak şu sonuca varıyor:
“Şimdi hepinize sormak istiyorum. Mao’nun, Enver
Hoca’nın, Lenin’in veya Stalin’in, bugün artık hiçbir anlamı kalmamış
zırvalarını öğrenmeyi reddeden çocuğunu döven birisi, kahraman olmayı
hak ediyor mu? Bence etmiyor…” (aynı yerden)
Bütün oyun, sahtekârlık komünist önderlerin
söylediklerinin geçersiz kaldığını söyleyerek komünizmin, sosyalizmin
artık geçersiz olduğunu söylemek için. Yılmaz’ın “kahraman” olmadığı,
oğlunu “dövmesi” vb. noktalar sadece bu yalanları, sahtekârlığı
kitlelerin beynine gerçekmiş gibi yerleştirmenin birer aracıdır.
Bir kez daha vurgulamak gerekirse, Özkök ve onun
gibi burjuva kalemşorları rahatsız eden şey Yılmaz Güney’in “kahraman”
olup olmaması değildir. Yılmaz’ın devrimci, komünist biri olmasıdır
onları rahatsız eden. Özkök, filmlerde halkın gözünde “kahraman” olan
Yılmaz’ı “öldürmeye” çalışarak onun dünya görüşüne saldırmaktadır.
Burjuva kalemşorları komünizmin, komünist
düşüncelerin artık geçersiz olduğunu söylerken bile gerçekte
komünizmden, komünist görüşlerden korktukları gerçeğini ortaya
koyuyorlar. Yılmaz’a saldırılarının perde arkasından da komünizmden,
komünist görüşlerin yaygınlaşmasından duydukları korkuları var.
Fatih Akın’ın Yılmaz Güney belgeseli yapması
–belgeselin iyi ya da kötülüğünden bağımsız–, Yılmaz’ın “yaşatılması”nın
bir parçası olacak. Özkök gibileri tabii ki Yılmaz’ı yaşatacak herşeye
karşıdır. Rahatsızlıkları ve saldırıları bundandır… Çabaları da
boşunadır.
Yılmaz Güney ezilenlerin beyinlerinde, gönüllerinde
yerini almıştır. Halkın, ezilenlerin gönüllerinde, beyinlerinde yaşamayı
O, yaşarken kendisi sağlamıştır.
***
Özkök’ün Yılmaz Güney hakkındaki tavrı karşısında
Fatoş Güney ve oğul Yılmaz Güney de tavır takınma durumunda kaldılar.
Basın toplantısı yaparak Özkök hakkında dava açtıklarını da kamuoyuna
bildirdiler. Ayrıca Derya Sazak’ın Fatoş Güney ile yaptığı söyleşi de 6
Mart tarihli Milliyet gazetesinde yayınlandı.
Sözkonusu tavırlarında Fatoş Güney’in Yılmaz
hakkında takındığı tavırları, Özkök gibi kalemşorların saldırıları
karşısında kimi gerçeklerin ortaya konduğu tavırlar olarak
değerlendiriyorum. 1 Mart’ta yapılan basın toplantısında Fatoş Güney
şunları söyledi:
“Yılmaz Güney 10 yıl boyunca yasaklanarak Türkiye
sinema tarihinden silinmek istenmiştir. 104 adet filminin negatifi
yakılarak yok edilmiştir. Düşüncelerinden ötürü yargılandığı 100 yıllık
ceza nedeniyle yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştır. Birtakım çevrelerin
kara kalemleri onu vatan haini ilan etmiş, 22 yıl boyunca susmamışlar,
kin ve nefretlerini her fırsatta kusmuşlardır. Karalamalar, insafsız
yalanlar, suçlamalar; yapanların yüzkarasıdır ve her zaman geri
tepmiştir.” (1 Mart’taki basın toplantısı açıklamasından)
Fatoş Güney bu gerçekleri ortaya koyarken, oğul
Yılmaz Güney ise şunları anlattı:
“Ben 6-7 yaşlarında İmralı Kapalı Cezaevi’nde bir
hafta babamla kaldım. Bu benim için çok önemliydi. Babam, benim için bir
kahramandı, beni hiç dövmedi, bana bir fiske bile vurmadı. Babam
devrimci biriydi. İdealleri, ütopyaları vardı. Ülkesinin ve dünyanın tüm
çocuklarının yaşayacağı daha güzel bir dünya olduğuna inanırdı. Bu
inançları umutla ve sevgiyle bir masal anlatır gibi bana anlatırdı.”
(aynı yerden)
Oğul Yılmaz baba Yılmaz’ı böyle hatırlıyor, böyle
değerlendiriyor. Evet O’nun tüm dünyanın çocuklarının, tüm insanlığın
insanca yaşayacağı, baskısız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya ideali
vardı, onun için mücadele etti.
O, aramızda olmasa da, O’nun mücadelesi işçilerin,
emekçilerin, ezilen halkların kurtuluş mücadelesinde sürüyor, sürecek
de…
Taa ki, sömürü sistemi tarihin çöplüğüne atılana,
baskısız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratılana dek!
Burjuvazinin çanak yalayıcıları, kalemşorları da
sömürü sisteminin tarihin çöplüğüne atılmasıyla sonlarını göreceklerdir.
Ulumaları korkularındandır!
Korkunun ama ecele faydası yok!…
30 Mart 2006