YILMAZ
GÜNEY
Arkadaşlar, öncelikle bugün bu toplantıyı düzenleyen ve
bize bu fırsatı yaratan Strasbourg üniversite başkanı
Braun’a ve buraya gelip bizi dinlemek zahmetinde bulunan
arkadaşlara ve özellikle Fransız ve diğer uluslardan
arkadaşlara, halkımızla gösterdikleri dayanışmadan ötürü
teşekkür ederiz.
Hocam Server Tanilli, Türk sinemasıyla ilgili bir panorama
çizdi ve bu panoramanın içindeki yerime değindi. Benim
bunlara esas olarak ekleyebileceğim şeyler ancak özel
sorunlar olabilir. Sadece şunu söylemek istiyorum: Aklımın
erdiği ilk günden bu yana, yani sanata ilgi duyduğum ilk
günden bu yana, sanatın halkların kurtuluşu, demokrasi
mücadelesi ve insanlığın genel kurtuluşu için bir silah
olduğuna inanıyorum. Ancak sanat hayatımın belli
dönemlerinde, siyasal bilincimin yetmemesinden ötürü
kendi hayatımda, sanatsal anlamda ve ideolojik anlamda bazı
hatalar yaptım. Ancak bizim için, yani bizim ülkelerin
sinemacıları için tek okul hayatın kendisidir. Hayatın
içerisindeki yanılgılardan dersler çıkartarak el
yordamıyla kendi doğru yolumuzu bulmaya çalıştık.
Hem benim hayatımda, hem sinemamızın hayatında önemli bir
yerdir bugün vardığımız nokta. Umut ve Duvar, bu iki film
arasında Yol, Düşman, Sürü benim özel sinemamda ancak
Türkiye’nin yetiştirdiği bir yığın genç sinemacıyla
birlikte ele aldığımız zaman, Umut’la Duvar arasındaki bütün
filmlerim Türkiye’deki sosyal ve siyasal hayatın, sansürün
elverdiği oranda yansımalarını içerirler.
Konuşmayı daha canlı tutabilmek için arkadaşların
yönelteceği soruları cevaplayarak, konuşmamıza canlılık
katmaya, konuşmalarımızı derinleştirmeye çalışacağım.
Soru: Soracağımız sorular sinemayla mı ilgili olacak,
yoksa istediğimiz soruyu sorabilir miyiz?
Yılmaz Güney: Hayatın hiçbir anı ve buna bağlı olarak sanat,
siyasal, sosyal hayattan kopuk değildir. Ancak, ben, bazı
nedenler dolayısıyla, özellikle şu ricada
bulunacağım:Siyasi polemiklere yol açabilecek, farklı
görüş ayrılıklarını derinleştirecek sorulara
girilmemesini özellikle rica edeceğim. Ancak sanatla
siyaset arasındaki ilişki konusunda sorulacak şeyler
olursa onlara cevap veririm.
Bir sinemacı, her şeyden önce, yetiştiği toplumun sosyal,
siyasal koşullarıyla birlikte ele alınmalıdır. Sanat,
özellikle de sinema sanatı, yoğun bir özgürlüğe ihtiyaç
duyar. Bu anlamda hiçbir zaman burjuva demokrasisini bile
tanımamış olan Türkiye’de, çizerinden şairine, şairinden
yazarına ve sinemacısına kadar bütün sanatçılar siyasal
iktidarın baskısı altında kalmışlardır. Onların
yaptıklarını ancak sansürle mücadele, özgürlükleri
kazanma adına verilen mücadeleyle birlikte ele aldığımız
zaman, bunu diğer sinemacıların sinemalarıyla benzerlik
ya da benzemezlik noktalarını açığa çıkartabiliriz.
Bizim sinemamıza baktığımız zaman, sinemamızın, sansürün
olanaklarından yararlanarak bir çeşit uzlaşmalar yoluyla
halkçı bir çizgi izlediği görülüyor. Türkiye’de sinema,
hiçbir zaman doğrudan doğruya işçilerin sosyal ve siyasal
hayatını anlatamamıştır. Halkın içinde bulunduğu açılara
bütün yönleriyle ışık tutamamıştır. Ezilen Kürt ulusunun
adını filmlerinde bile edememiştir.
Türk sinemasını Balkan sinemalarıyla kıyasladığımız
zaman, örneğin bir Romen sinemasını, Macar sinemasını,
hatta Yunan sinemasını, Bulgar sinemasını, kimi
yönleriyle bizim sinemamızdan üstün olarak
değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü bu ülkelerin gelişim
süreci içerisinde, ülkeler en azından belli bir özgürlük,
yaratıcı özgürlük içerisinde çalıştılar. Öte yandan, Kuzey
Afrika sinemasını ele aldığımız zaman, bizim sinemamıza
benzer tablolar görüyoruz. Örneğin bir Mısır’da, Yusuf fiahin
kendi ülkesinin, kendi halkının acılarını filmlerken, aynı
zamanda, Mısır gericiliğinin silahlarıyla karşı karşıya
kalmıştır. Yine Latin Amerika ülkelerinin sinemacılarını
ele aldığımız zaman, bu sinemacıların da kendi ülkelerinin
sosyal gerçekliğine yaklaştıkları zaman, aynı zamanda
kendi ülkelerinin faşist diktatörlüklerinin baskılarıyla
karşı karşıya kaldıklarını ve ülkelerini terketmek
zorunda kaldıklarını görüyoruz.
Özetle şunu söylemek isterim: Sosyal ve siyasal konuları
birbirine benzeyen ülkelerin sinemaları birbirine
benzerler. Çünkü sanatçı, sinemasını ya da sanatını
hayatın bizzat kendisinden alır. Bu nedenle kaynağı
birbirine benzeyen sinemalar, dil itibariyle belli
farklılıklar gösterse de, geneli açısından birbirine
benzerler.
Bugün Türkiye cezaevlerinde 170 000’in üzerinde insan
yatıyor ve bu insanların en acılı kesimi siyasilerdir. Kimi
askeri cezaevlerinde, kimi sivil cezaevlerinde, kimi
kaplan kafesleri içindedir. Ben film yapmaya sıvandığım
zaman, bu durumları anlatmayı düşündüm. Ancak, özellikle
seyirci Batı seyircisi olduğu için, o hayat kesinlikle
inanılmaz gelecekti, bir; ikincisi, çok özel bir konuyu
anlattığımız sanılacaktı. Duvar’ın bugün karşılaştığı
durum, bu kadar özel bir durum olmamakla birlikte, özel bir
durum olarak niteleniyor. Deniliyor ki, çok ciddi
gazetelerden biri, Le Monde veya Le Matin zannediyorum, Yol
Türkiye gerçeğini anlatıyordu, ancak Duvar, Türkiye
gerçeğini anlatmıyor diyor. Yani bunun özel bir sorun olduğu
konusunda kuşkusu var.
Çocukları seçerken şu noktadan hareket ettim: Çocuklarına
böyle davranan bir toplum, çocuklarına böylesine acı
çektiren bir toplum, uluslararası planda tartışma konusu
yapıldığı zaman, bu, Türkiye’nin şu gün içinde yaşadığı
gerçekliğe kadar gidecektir. Ve bugün, uluslararası planda
Türkiye, Türkiye’deki anti demokratik uygulamalar,
insanlık dışı uygulamalar tartışılıyor. Bu film, esas
itibariyle hedefine ulaşmıştır. Burada yapılması gereken
şey, bütün arkadaşların, hangi görüşten olursa olsun, bu
filmin yarattığı siyasi sonuçları demokrasi kavgasının
bir parçası ve bir aracı haline getirmeleridir.
Duvar’ı yaparken, önüme şöyle bir hedef koydum: Bu filme giden
herkesi iki saat esir alacağım dedim; rehin alacağım dedim.
‹ki saat onları düşündürtmeyeceğim dedim. Önüme koyduğum
hedef buydu. Bir kısmı filmi çok şiddetli bulacaktı, belki
kendi kendisine şu soruyu sorarlar diye düşündüm: Eğer biz bu
filme iki saat tahammül edemiyorsak, bu hayatı yıllarca
yaşayan insanlar bu hayata nasıl tahammül ediyor?
Sürü ve Yol, kendi ülkemin toprağına ayaklarını basan,
ülkemin insanlarını sınırlı özgürlük koşularında bile
olsa, onları yüzleriyle, sosyal yaşantılarıyla anlatan
birer filmdi. Bu anlamda, hayatın içine sinmiş şiir, ister
bilincinde olalım, ister olmayalım perdeye yansıyordu. O
hayat, bir yanıyla dil, bir yanıyla şiir dolu, bir yanıyla
acılı, fakat insanı etkilerken tokat vurarak, Duvar’da
olduğu gibi sunmuyordu. Ancak dışardaki hayat çok zordu,
fakat cezaevindeki hayat daha zor ve katıdır. Bu nedenle
Duvar’daki hayatın katılığı bütün şiddetiyle çarptı. ‹kisi
arasındaki belirli farklardan biri bu.
Bir sanatçı ya da bütün sanatçılar, hiçbir zaman hayatı,
hayatın sorunlarını anlatamazlar. Buna hiç kimsenin gücü
yetmez. Özel olarak tek tek sanatçılar, çeşitli eserleriyle,
hayatın çeşitli kesimlerini yansıtarak bir bütünlük
sağlamaya çalışırlar. Bu anlamda, benim Umut’la başlayan
serüvenim ve bugüne kadar yaptığım bütün filmlerim,
birbirleriyle derin ilişkileri olan ve birbirlerini
tamamlayan filmlerdir. Bana sorarsanız, sanatçı olarak ben,
Duvar’da kendi sanatımın geliştiği bir noktayı görüyorum.
Ancak, eğer Yol’la kıyaslanırsa, Yol’a göre ölçü verilirse,
bunun yanlış olduğunu söylerim.
fiu bir gerçektir ki, kendi ülkesinin dışında bütün
sanatçılar, o filme kendi ülkesinin damgasını vurmakta
güçlük çekerler. Ancak bunu başarma görevi de onların önünde
durur. Bu anlamda, çeşitli zorluklarla karşılaştığımı
söylemeliyim. Ancak film çıktığına göre bu zorluklar aşılmış
demektir.
Biz, ülkemizde demokrasi ve devrim kavgası verirken önümüze
belli hedefler koyduk. Önümüze koyduğumuz hedeflerden biri,
feodal kalıntıların kaldırılması, feodal kalıntıların
tasfiyesidir. Feodal ekonominin kalıntıları var olduğu
müddetçe, feodal ahlak sürecektir. Ancak feodal ekonomi tam
olarak yok edilse bile onun üst yapısı, onun ahlaki yapısı çok
daha uzun süre devam eder.
Bizim soruna devrimci tarzda bakmamız ile Mustafa Kemal’in
sorunlara darbeci, tepeden inmeci bir biçimde bakması
arasında kökten fark vardır. Biz, devrimlerin aşağıdan
yukarıya doğru olacağına inanırız. Devrimle reform iki ayrı
şeydir. Bu anlamda kitlelere şalvarı çıkartmak ya da fesi
çıkarttırıp şapka giydirmek değil, onun sosyal ve ekonomik
hayatındaki değişikliklerle şalvarı çıkartıp, fesi
çıkartıp şapkayı giymesini öneririz, bu bir.
Özellikle Yol’da, bir yanıyla devlet baskısının
görüntülerini gösterirken, bir yanıyla da Kürdistan’da
halkın içinde bulunduğu ortaçağ karanlığının
yansımalarını gösterdik. Ortaçağ karanlığı, bizim
düşmanlarımızdan biridir ve biz bunu aşmak üzere önümüze
koyduk.
Arkadaşlar, bugün, Duvar’ın çekimiyle ilgili çeşitli
spekülasyonlar ayyuka yükseldi, bu konu bayağı
tartışılıyor. Duvar’ın çekiminde temel noktaları
anlatmadan, orada kullandığım yöntemi açıklamam zordur.
Fransız ekip, film hazırlıklarını yapan, yani film için
gerekli bazı çalışmaları yürüten prodüksiyon ekibi,
kameraman yardımcısı ve bir de Türkiyeli kameraman
profesyoneldi. Diğerleri ilk defa bir filmde
çalışıyorlardı.
Asistanlarım ilk defa sinema yaptılar, ilk defa film
çalışmasına katıldılar. ‹ki oyuncunun dışında, Tuncel
Kurtiz ve Ayşe Emel Mesçi’nin dışında, diğer bütün oyuncularım
ilk defa sinema yaptılar. Profesyonel oyuncularla çalışma
tarzıyla, amatör oyuncularla çalışma tarzı birbirlerinden
farklıdır. Bu nedenle ben, oyuncularımı yönetirken, onları
“oynatmak” değil, yaşatmak istedim. Yani onların rol
yapmalarını değil, onların bizzat filmde, yaşadıkları
hayatı yaşamalarını sağladım. Bu anlamda kimi zaman sert
davrandığım olmuştur. Çünkü bu filmin çekimi, sıradan bir
filmin çekimi değildi; bu bir savaştı. Bu film bizim için ölüm
kalım kavgasıydı; ya başaracaktık ya da o duvarın altında
ezilecektik. Bu nedenle filmin içerisinde çekim sırasında
olan bazı şeyler bugün abartılıyor. Tek bir şey söyleyeyim:
Bütün çalışmanın içerisinden kopartılıp alınmış bir küçük
parça birçokları için yargı vermeye yetiyor. Yani çocuğa üç
tane böyle vurmak, işkence yapıldığı biçiminde
yorumlanıyor. Onun dışında hiçbir çocuğa vurulmamıştır.
Onun dışında hiç kimseye baskı kullanılmamıştır.
Bir noktayı açıklarsam herhalde yararlı olur. Türkiye
dışişleri bakanı, benim sadist olduğumu, çocuklara
işkence ettiğimi ve örneklerken de çocuklara televizyonda
gördüğünüz çocuğa vurmamı ve çocuğun ağlamasını sağlamak
için de gizlice “anası ölmüş, ondan haberi var mı?” dememi,
vahşet ve sadistliğimin örneği olarak gösteriyor.
Bu hükümet, 500 insanı idam etmek için zaman kolluyor. Bugüne
kadar 50’ye yakın insanı astılar. 300’e yakın insan işkencede
öldürüldü. Binlerce insanı yaraladı. Halk baskı altında.
Bütün bunları yapan bir hükümetin sözcüsü, benim çocuklara
bir tokat vurmamdan, vahşi olduğumu ve sadist olduğumu söylüyor…
1983 Haziran’ında, Strasbourg kentinde sinema üzerine düzenlenen
bir açık oturumda yapılan konuşmanın banttan çözümlenen bir bölümü.
(Siyasal Yazılar — III, Mayıs Yayınları)