"Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boğun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir."

• Anasayfa • Dergi Arşivi • Konular • Linkler • Abonelik • Sitede Ara •   Ziyaretçi Defteri

 

 

Zenginlerimiz utansın

 

 

UT­KU ERİ­ŞİK

 

 

İlk sos­yal uya­nış

An­ka­ra’da as­ker­dim. Bir gün bö­lük ye­mek­ha­ne­sin­de bu­la­şı­ğa ver­di­ler be­ni. Bir yan­dan ye­mek kap­la­rı­nı yı­kar­ken, bir yan­dan ka­zan­lar­da­ki ye­me­ği dök­tür­dü­ler çö­pe. Ana ku­ca­ğı de­ğil­miş ger­çek­ten de­dik­le­ri gi­bi, as­ker oca­ğıy­mış. Ben, ana­mın ku­ca­ğın­da hiç ye­mek dök­me­dim çö­pe. Ta­bak­ta bir pi­rinç ta­ne­si ka­lır­sa, o çok kü­ser­miş son­ra ba­na. Bı­rak­ma­dım hiç.

“Sa­bah, öğ­le, ak­şam ka­ra­va­na­la­rın­dan ar­tan ye­mek­le­rin dö­kül­dü­ğü top­rak, ka­lın ve be­si­li so­lu­can­la­rın haz­la kıv­rıl­dı­ğı zi­fir­den bir bu­la­maç ha­lin­dey­di. Ya­lı­na­yak ço­cuk­lar­la ih­ti­yar ko­ca­ka­rı­lar, pas­lı te­ne­ke ku­tu­la­rı ağız ağı­za do­lu, uzak­la­şır­lar­ken, er­kek kö­pek­ler sıh­hat­ten ge­ril­miş ka­rın­la­rı­nı gü­ne­şe de­vi­rip uyuk­lar­lar, sar­kık me­me­li di­şi­ler de, peş­le­rin­de ton­ton enik­le­riy­le do­la­şır­lar­dı.” di­ye baş­lı­yor­du ya öy­kü, bu ‘baş’ı unut­ma­dım hiç.

Aç­lı­ğın yap­tır­ma­ya­ca­ğı hiç­bir şey yok­muş; öy­le de­di­ler ba­na hep. Hır­sı­zıy­la, oros­pu­suy­la, ka­ti­liy­le, na­mus­su­zuy­la her­ke­si hep böy­le an­lat­tı­lar ba­na. Aç­lık­mış ey oğul, çi­le­siy­le, der­diy­le, se­vin­ciy­le bir bü­tün­müş de bu be­den; aç­lık­mış ayı­ran her­ke­si her­kes­ten…

1932’de Bey­rut’ta ters çev­ril­miş bir gaz san­dı­ğı üs­tün­de gör­müş­ler onu. Öy­le otu­rup dü­şü­nür­müş. Ba­ba sür­gün, an­ne sür­gün, kar­deş sür­gün… El­de avuç­ta yok­lu­ğun zen­gin­li­ği… Bir mat­ba­aya ver­miş ba­ba­sı onu. “Bu kâ­ğıt kes­me ma­ki­ne­si­dir, bu da ko­lu. Se­nin işin, bu ko­lu çe­vir­mek…” de­miş­ler. Yok­sul­luk, “Ta­mam!” de­miş. Aç­lık, “Ak­şa­ma ka­dar mı?” di­ye sor­muş, ya­nıt ala­ma­mış. Cı­lız be­de­ni, “Na­sıl da­ya­nı­rım?” de­miş; ama da­yan­mak zo­run­da ol­du­ğu­nu he­men an­la­mış.

O gün­ler­de bir kız ge­lir ge­çer ol­muş mat­ba­anın önün­den. Ya da hep ge­çi­yor­muş da, o dik­kat et­me­miş. He­men ya­nı­baş­la­rın­da­ki çi­ko­la­ta fab­ri­ka­sın­da ça­lı­şan bir Rum kı­zıy­mış Ele­ni…

“Bü­tün mat­ba­anın genç­le­ri bu kı­zın çev­re­sin­de per­va­ne gi­bi dö­ner­ler­di. Ben­se, üs­tüm ba­şım bil­has­sa ayak­ka­bı­la­rım çok kö­tü ol­du­ğu için uzak­lar­da du­rur, so­ku­la­maz­dım. Be­nim­le alay eder kor­ku­suy­la hep ka­çar­dım.”

1932’de Bey­rut’ta ters çev­ril­miş bir gaz san­dı­ğı üs­tün­de gör­müş­ler onu. Öy­le otu­rup dü­şü­nür­müş.

Son­ra Ele­ni gel­miş ya­nı­na. O, kı­zı Türk­çe bil­mez sa­nır­ken, kız ona “Adın ne se­nin?” di­ye so­ru­ver­miş. Bir de ne­re­li ol­du­ğu­nu me­rak et­miş­miş… Bun­la­rın hep­si ka­dar gü­zel, çi­ko­la­ta uza­tıp ver­miş…

“O gün­den son­ra o kı­za âşık ol­dum iyi­ce. İşi­me dört el­le sa­rıl­dım. Ve her gün saç­la­rı­mı ta­ra­ma­ya baş­la­dım. Son­ra bu­luş­ma­lar baş­la­dı, de­niz kı­yı­la­rı­na ini­yor­duk. Ve bir gün ona aya­ğım­da­ki es­ki pan­to­lon­dan utan­dı­ğı­mı söy­le­dim. ‘Sen ne uta­nı­yor­sun, zen­gin­le­ri­miz utan­sın. Al­dır­ma böy­le şey­le­re, boş­ver.’ de­di. İş­te ben­de ilk sos­yal uya­nış, ga­li­ba bu Rum kı­zı ile baş­la­dı.”

Ek­mek kav­ga­sı

Nâ­zım Hik­met, Bur­sa Ce­za­evi’ne gel­di­ğin­de onu kar­şı­la­yan­lar ara­sın­da, tah­li­ye­si­ne üç yıl ka­lan bir mah­kûm da var­dır. O mah­kûm, Nâ­zım’ın ba­vu­lu­nu ta­şı­yan el­le­riy­le, “Sen” di­ye bir şi­ir ya­za­cak ve “Pro­me­te’nin çığ­lık­la­rı­nı  /  ka­ba kı­yım tü­tün gi­bi pi­po­su­na dol­du­ran adam, / sen be­nim ma­vi göz­lü ar­ka­da­şım, / ka­bil de­ğil unut­mam se­ni. /  26 Ey­lül 1943 / se­ni ya­pa­yal­nız bı­ra­kıp ha­pis­ha­ne­de / bir üçün­cü mev­ki kom­par­tı­man­da pu­pa yel­ken / ko­şa­ca­ğım mem­le­ke­te.” di­ze­le­ri­nin ya­zı­lı ol­du­ğu kâ­ğıt par­ça­sı­nı ko­ya­cak­tır ce­za­evin­den çı­kar­ken, ‘ma­vi göz­lü ar­ka­daş’ının ce­bi­ne. On gün son­ra ay­nı Nâ­zım, “Dı­şa­rı­da kuş­lar ötü­yor. / Dağ­lar kır­mı­zı ve çıp­lak­tır­lar. / Ka­vak­la­rın kıl­çık­la­rı sa­rım­tı­rak yap­rak­la­rın al­tın­da kal­dı. / De­min­den be­ri ko­ca­man bir ley­lek / sa­bır­lı ve ha­ma­rat, / önü­müz­de­ki vi­ra­ne­lik­ten çer çöp top­lu­yor yu­va­sı için.” di­ye­rek baş­ka bir şi­ir ya­za­cak­tır.

Bu­nu ne­den mi söy­le­dim?

Sa­bır­lı ve ha­ma­rat ko­ca­man bir ley­le­ğin yu­va­sı için çer çöp top­la­ma­sı…

Ya­lı­na­yak ço­cuk­la­rın ve ih­ti­yar ko­ca­ka­rı­la­rın, el­le­rin­de­ki pas­lı te­ne­ke­ler­le bir ala­yın çöp­lü­ğün­de yi­ye­cek ara­ma­la­rı… Ay­nı çöp­lük­te, ton­ton enik­le­ri­ni ya­nı­na alıp do­la­şan me­me­si sark­mış di­şi kö­pek­ler ile sıh­hat­ten ge­ril­miş ka­rın­la­rı­nı gü­ne­şin al­tı­na de­vi­rip uyuk­la­yan er­kek kö­pek­ler…

“Gün gel­di, alay, mem­le­ke­tin gü­ven­li­ği­ni da­ha iyi sağ­la­ya­bi­le­ce­ği, da­ha önem­li bir mev­ki­ye kalk­tı, ye­ri­ni bir ‘oto bö­lü­ğü’ al­dı… Mut­fak­ta ka­ra­va­na kay­nı­yor­du. La­kin alay za­ma­nın­da­ki bol­luk ne­re­de…”

Gün ge­lir, oto bö­lü­ğü de kal­kar or­ta­dan. Mut­fak­ta ye­mek piş­me­me­ye baş­lar. Kü­çük ten­ce­re­ler­de nö­bet­çi er­ler için pi­şen bir­kaç ki­şi­lik ye­mek­ten baş­ka ye­mek piş­me­yin­ce, çöp­lü­ğe bir­kaç par­ça ke­mik, bi­raz da ek­mek için­den baş­ka bir şey dö­kül­mez olur.

Kış, tüm acı­ma­sız­lı­ğı­nı gös­ter­mek üze­re­dir. Ko­ca­ka­rı­lar, ya­lı­na­yak ço­cuk­lar ve kö­pek sü­rü­le­ri ge­ne gel­mek­te­dir çöp­lü­ğe; ama da­ha umut­suz, da­ha umar­sız…

“Er­kek kö­pek­ler da­ha si­nir­li, da­ha kav­ga­cı ol­muş­lar­dı. Kan­cık­la­rın peş­le­rin­de­ki enik­ler de pa­laz­lan­mış­lar­dı, la­kin za­yıf­tı­lar. Ba­zen ufa­cık bir ayak do­la­şık­lı­ğı yü­zün­den er­kek kö­pek­ler­den bi­ri ga­za­ba ge­li­yor, ana­yı enik­le­ri bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­rı­ve­ri­yor­du.”

Aç­lık­mış ey oğul, çi­le­siy­le, der­diy­le, se­vin­ciy­le bir bü­tün­müş de bu be­den; aç­lık­mış ayı­ran her­ke­si her­kes­ten…

‘Ek­mek Kav­ga­sı’ ad­lı bu öy­kü, tam bu­ra­da adı­na ya­kı­şır bir sah­ne­yi su­nar tüm şid­de­tiy­le… Kö­pek­ler­le in­san­lar ara­sın­da bir ke­mik par­ça­sı yü­zün­den baş­la­yan ‘ek­mek kav­ga­sı’…

“Du­ma­nı tü­ten yağ­lı bir ke­mik par­ça­sı­nı te­ne­ke ku­tu­su­na sok­ma­ya uğ­ra­şan ko­ca­ka­rı­nın ya­nı­na si­nir­li bir er­kek kö­pek usul­la­cık so­ku­lu­yor, us­ta bir pen­çe vu­ru­şuy­la ke­mi­ği dü­şü­rü­yor, ko­ca­ka­rı­nın dö­ne­ne ka­dar, ağ­zın­da ke­mik par­ça­sıy­la fır­lı­yor, ko­ca­ka­rıy­sa, diş­siz ağ­zıy­la ka­ran­lık ka­ran­lık ulu­yor­du: Al­lah kah­ret­sin, e mi! İki gö­zün kör ol­sun, e mi!”

Ba­ha­ra doğ­ru man­za­ra da­ha da fark­lı­la­şır. Kö­tü­ye git­miş­tir her şey… Ar­tık bir kö­pek­le da­laş­ma­yı gö­ze al­ma­ya de­ğe­cek ke­mik par­ça­sı da kal­ma­mış­tır. İki ‘ko­ca­ka­rı’ yan ya­na otu­rup es­ki ‘gü­zel’ gün­le­ri yâd eder­ler. “Bu as­ker­cik­le­ri de ne de­me­ye alıp gö­tü­rür­ler san­ki bur­dan?” de­me­den du­ra­maz­lar. “Bet be­re­ket var­dı… Yi­ye­ce­ğin sö­zü mü olur­du? O ca­nım fa­sul­ye­ler, no­hut­lar, bö­rül­ce­ler… Ya pi­rinç pi­lav­la­rı?” der­ler… Bü­tün bu ‘yok­luk­la­rı­nın’ fa­tu­ra­sı­nı ki­me çı­ka­rır­lar? Bir za­man­lar bu ül­ke­de, her şe­yin fa­tu­ra­sı­nın çı­ka­rıl­dı­ğı Mos­kof­la­ra!..

“Harp var­mış harp! Mos­kof ge­ne ka­fa kal­dır­mış di­yor­lar!”

“Al­lah sen gös­ter­me ya­rab­bi!” der öte­ki. Ak­lın­dan, Bal­kan Har­bi’nin ara­ba te­ker­lek­li top­la­rı ge­çer; öl­müş as­ker­ler, buğ­day çu­val­la­rı, yük­lü bir ara­ba­nın te­ker­le­ği al­tın­da ka­fa­sı ezil­miş bir ço­cuk ce­se­di ge­çer…

“Bun­dan ge­ri koy­ma ya­rab­bi!”

Aç­lık kor­ku­su sar­mış­tır iki be­de­ni de… Sa­vaş ol­ma­sın da, as­ker­ler git­me­sin. As­ker­ler git­me­sin de, mut­fak­ta ka­zan­lar do­lu­su ye­mek­ler piş­sin. Kö­pek­ler­le ek­mek kav­ga­sı­na tu­tuş­ma­ya ra­zı­dır iki­si de… O es­ki mut­lu(!) gün­le­ri çok uzak­ta­dır ar­tık.

Bu­gün, “Al­lah sen gös­ter­me ya­rab­bi!” der ‘öte­ki’. Ak­lın­dan, Irak Har­bi’nin tank­la­rı ge­çer; öl­müş as­ker­le­ri ve­ya ka­fa­sı­na buğ­day çu­va­lı ge­çi­ril­miş esir as­ker­le­ri, bir pan­ze­rin te­ker­le­ği­nin al­tın­da ka­fa­sı ezil­miş bir ço­cuk ce­se­di ge­çer.

“Bun­dan ge­ri koy­ma ya­rab­bi!”

Da­ha kö­tü­sü de ola­bi­lir­di ey okur… Ama yi­ne de aç­lık kor­ku­su sar­dı Tür­ki­ye’yi. Aç­lar me­zar­lı­ğı­na dön­dü ban­ka­ma­tik­le­rin önü… Kış­tı, so­ğuk­tu her yer; üşü­dü, don­du, öl­dü aç kö­pek­ler­le bir­lik­te aç in­san­lar… Oy­sa ak­lı­ma mey­dan­lar­da “Bu ül­ke­de aç­lar me­zar­lı­ğı yok!” di­ye ba­ğı­rış­la­rı ge­li­yor ton­ton am­ca­la­rın. Ta­bak­ta bir pi­rinç ta­ne­si ka­lır­sa, o çok kü­ser­miş son­ra ba­na. Bı­rak­ma­dım hiç.

Hiç bu­la­ma­yan­lar dü­şün­dü­rü­le dü­şün­dü­rü­le ter­bi­ye edil­dim ben. Ter­bi­ye edil­miş bir et par­ça­sı ol­dum son­ra, ka­sap­laş­mış dü­ze­nin gö­zün­de 

Kim gir­di içe­ri?

4 Ha­zi­ran 1970 gün­lü Bul­gar ba­sın-ya­yın or­gan­la­rı öl­dü­ğü­nü du­yu­rur­lar, 1932’de Bey­rut’ta ters çev­ril­miş bir gaz san­dı­ğı üs­tün­de otu­ran de­li­kan­lı­nın. Bul­ga­ris­tan’a da ölüm sür­gü­nü­ne gön­der­miş­tir onu bu ya­şam…

5 Ha­zi­ran gü­nü Ka­pı­ku­le’den Tür­ki­ye’ye gi­rer ce­na­ze­si. Ba­ba­es­ki’ye uzun bir araç kon­vo­yuy­la iler­le­yen ce­na­ze ara­ba­sı­na bir iş­çi yak­la­şır ve bir çi­çek de­me­ti uza­tır. De­me­tin üs­tün­de şun­lar yaz­mak­ta­dır:

“Biz iş­çi­ler, ha­tı­ran önün­de say­gıy­la eği­li­riz.”

Onun ölü­mü­ne ağıt ya­kan­lar­dan bi­ri de Fa­zıl Hüs­nü Dağ­lar­ca’dır ki, Ba­ba­es­ki’de­ki iş­çi­yi hak­lı çı­ka­rır:

“Ses­len­di bez do­ku­yan, bas­ma do­ku­ya­na / Duy­du­nuz mu ar­ka­daş­lar, / Kim çık­tı dı­şa­rı / Or­han Ke­mal.” di­ye­rek baş­la­dı­ğı şi­iri­ni, “Ses­len­di ulu çı­na­rın kö­kü ulu­ca ka­va­ğın kö­kü­ne / Duy­du­nuz mu kar­daş­lar, / Kim gir­di içe­ri / Or­han Ke­mal.” di­ye­rek bi­ti­rir.

İçe­ri gir­miş­tir Or­han Ke­mal, “Al­lah’ın aç­lık­la ter­bi­ye et­me­ye ça­lış­tı­ğı” kar­daş­la­rı­mı­zın ya­nı­na… Ki­tap­la­rıy­la ölüm­süz­leş­tir­di­ği, ölü­mü aç ka­rın­la­rı­na sap­la­nan bir bı­çak­mış gi­bi kar­şı­la­yan­la­rın ya­nı­na…

Ek­mek kav­ga­sı sü­rü­yor…

 

 


mail@guneydergisi.com

GÜNEY Üç Aylık Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi
K Ü N Y E, Abone ve İlan Koşulları

Bu sayfa en son 15.07.2006 tarihinde güncellendi.

Güney dergisinde ve sitesinde yayınlanan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

@