HASAN
ERKUL
Bütün sınıfsal bölünmelerine ve farklı dünya görüşlerine
karşın insanlık tarihsel ve zorunlu olarak ‘gerçek’in
peşindedir. Tarihsel ve zorunlu olanın; ‘her şimdi’de aynı
sonucu vereceğini sanmak, vermeyince küskünleşmek, kızmak,
‘gerçek dışı’lığın peşine takılmak, giderek adamsendeci bir
tutuma saplanmak vs… insanlık hallerimizin olumsuz
örneklerinden bazılarını oluşturur. Bunlardan daha
berbatıysa düşünce tarzımızın ‘kötü şimdi’
algılamalarımız tarafından ele geçirilmesidir. İşte, o
vakit, gerçekçiliğin boynu bükük kalır. Bir de umut ve kanatlı
hayallerimiz teslim olmuşsa vay halimize!
Gerçek dedikleri kuş misali!
12 Eylül askeri darbesinin ardından gerçekçilik, sadece
sanat ve edebiyat alanında değil, felsefe alanında da ‘vay!’
dedirtecek bir yolculuğa çıktı. Türkiye’de ‘gerçek’in
peşinde olanlar için bu, çok zorlu ve ağır bir süreç olacaktı.
Dünyada ise ABD’nin, kapitalizmin kabul edilir jandarması
haline geldiği tek kutuplu bir küreselleşmeye yelken
açılmıştı. Takıp takıştırsa da, elde kılıç saldırsa da;
gerçekçiliğin yeni düşmanı neoliberalizmdi. Özgürlük /
demokrasi / insan hakları maskesi altında sosyal adalet,
sosyalist birikim ve kazanımlar her yerde, her düzeyde ve her
fırsatta tasfiye edilmeliydi. Bu yüzden birçok yol / yöntem /
araç ve gereçle ‘gerçek’ tekrar ve tekrar emperyalizm lehine
kurulmalıydı. Bu da yetmezdi. Ulusal, sınıfsal, bireysel,
cinsel düzeylerde aydınlanmaya göre kurulmuş bilinçler,
kozmopolit kitle kültürü sayesinde yıkılabilir, yok
edilebilir ya da evcilleştirilmiş bir sınırda tutulsa da;
gerçeği arayan, gerçeğin peşine düşmüş ve emeğe gerçeği
yeniden kurabilen, özünde almaşık bir gerçekçiliğin
oluşması neoliberalizm tarafından mutlaka önlenmeliydi.
Zor, yanılsama, korkunun içselleştirilmesi; halkları
“düzene soktuğu” kadar muhalif unsur ve yapıları,
ideolojileri, siyaseti, sanat-edebiyatı… bütün bunlarla
ilişkilenen bireyleri de hizaya geçirmeliydi. Zaten dünya
çapında işçi sınıfı nicel olarak büyürken, diğer yönden daha
katmanlaşıyor ve işsizleşen kesimleriyle birlikte dağılan
özellikler arz ediyordu. İşin garibi, işçi sınıfının bu
durumunu, neoliberalizm devrimcilerden önce yakalamıştı.
Artık proletarya müfrezelerinin kazanılması, derlenip
toparlanması için dışarıdan bilinç taşımanın yanına yeni
hallerin eklenmesi gibi karışık ve zorunlu bir süreçten
geçiliyordu. Ayrıca burjuva demokratik devrimlerin 1900’ün
başına sarkan etkisi tamamen bitmişti. Dolayısıyla
emperyalist kapitalizmin her yeni üstelemesinde
karşı-devrim hem içe, hem dışa doğru daha sertleşiyordu.
Oranlamakta yarar var: Marx ve Engels’in de Avrupa’nın
jandarması dediği Çarlık Rusya’sında, 1917 Ekim Devrimi’ne
varan süreçte Stalin on kereden fazla hapse konulup sürgüne
gönderilmesine rağmen, sonuncusu hariç, her defasında
firar edip RSDİP’in mücadelesine katılmıştır. Bu durum Rosa
Luxsemburg’lar katledilene kadar birçok militan ve kadro
bakımından benzerlik göstermiştir. Sertleşmenin düzeyini
tanımlamada Rosa Luxemburg’ların öldürülmesi ‘milad’dır
diyebiliriz.
Günümüzde ABD başta olmak üzere birçok devlet ve Türkiye’de de
karşı-devrim işbaşındadır. ‘Mademki militansın, ne yapsak
yeridir’ diyen karşı-devrim, üstüne çok söz ettiğimiz
burjuva demokratik eğilimlere bile sığmayan hukuksuz zoru
sınırsızca uygulamaktadır. Karşı-devrim, insanlığı
sersemlettiği oranda hükmünü sürdüreceğini çok iyi
biliyor. Onlarca yıllara giden tecrit hapislikleri ve
sayısız açık infazların uluslar arası kamuoyu için bile
nerdeyse vaka-i adiye sayılır olması, sersemlemenin dozunu
gösteriyor. Sonuçta ‘doz aşımı’nın adı Irak işgali oldu!...
Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesiyle “taçlanan”… ve Irak’ın
işgaline varan karşı-devrim süreci ‘gerçek’in ta kendisidir.
Bu durumu anlamak için felsefe çalışmalarına gömülmezken,
bu durumu aşmak için ‘felsefe de neymiş!’ dememeliyiz.
Öte yandan yığınların kendiliğinden gelme eylemleri,
dünyada olduğu gibi Türkiye’de de geçen yüzyıllara göre
karşı-devrim tarafından daha özenle incelenmekte,
izlenmekte, önlem alınmakta ve koşullar elverdiğince
‘denetlenmekte’dir. Zaten politik bir merkez tarafından
tarihsel, hukuksal, siyasal, ekonomik ve toplumsal
gerçeklerin sürekli açıklanması, bilinir ve anlaşılır bir
ileti haline getirilmesi ve bu sayede yığınların ‘öz’
deneyimi ile tutum belirlemesi, dönüşüm ve sıçrama
sağlaması; zamanla egemenlerin gerçekleri düşük düzeyde
ele almamıza olur verdiği yetersiz ve bükülebilir bir hal
almıştır. Kuşkusuz kitlelerin öz deneyimini hedefleyen bu
yöntemin araçları zenginleştirilerek daha işlevsel
kılınabilir. Bu noktada ‘ortodox’inin yetersizliği’,
günümüz koşulları için geçerlidir. Bu yetersizliği aşmak
içinse 1900’lerin ortasından bu yana tarihten öğrenmesini
bilmeliyiz.
‘Gerçek’e beş var
Kitlelerin öz siyasi deneyimi, kitlelerden kitlelere,
kitle kültürü; bütün bu tanımlar aslında insanlığın
‘gerçek’le nasıl ilişkileneceğini ve hangi alanda kimin için,
ne kadar gerçekçi olacağıyla sınırlı anlatımlar olmayıp
aynı zamanda yakın tarihteki belli kesitlere ve geçişlere
de işaret etmektedir.
Gerçekçilik; çağlar içinden süzülen ve dönem dönem
özdekçilik karşıtı gibi kullanılsa bile özünde sosyalist
bir hal olduğundan ve ayrıca sosyalizmin inşasındaki
‘gerçek’leri gösterdiği gibi, sanat ve edebiyat alanlarıyla
sınırlanarak ele alınamıyor. Politik pratikteki sınıfsal
tavır alıştan, bireyin benliğiyle özne oluşu arasındaki gel-gitlerine;
tarihsel bilinçten, kozmopolit kitle kültürünün
etkilerine; ideolojilerden, çeşitli düzeylerdeki
baskıların oluşturduğu travmaya ve kırılmalara;
karşı-devrimin başarılarından (özelde yenilişlerimizden),
devrimin büyük atılımlarına kadar… burada
saydıklarımızdan daha geniş alanlarda ‘gerçek’i tek tek
keşfedip, gerçekçiliği yeniden tarihsel ve gündelik
hayatta güçlü bir akım haline getirme; insanlığı, siyaseti,
sanatı, edebiyatı ve bireyi zorluyor zaten.
‘Gerçek’e beş kala
Yakın tarihimize bakınca genelde darbeciliğe özelde 12
Eylül 1980 askeri darbesine karşı Türkiye’de yüzleşme,
sorgulama ve adaleti yeniden sağlama yeterince
gelişmediğinden ya da geliştirilemediğinden dolayı
‘gerçekçilik’in ortalama bir akım halinde sürmesinin bile
zaafa uğradığını görürüz. Bu durum toplumun manevi
dünyasındaki oportünizmle karşılıklı birbirini beslemiş
ve bu yoldan yürüyen karşı-devrim, halkın düşünme tarzını
daraltmış, kör noktalarını çoğaltmış ve kötü yönde derinden
etkilemiştir. Halkın ‘gerçek’le kurduğu ilişki parçalı,
dağınık ve önemli oranda sanaldır. Halkın gerçeği böyle
olunca, gerçekçilik bir akım olarak sanatta, edebiyatta,
siyasette vs. kolayca ve yaratıcı savunucularıyla
buluşamıyor. Köy Enstitüleri döneminden başlayarak yol
alan, güçlenen ve içinde ’68 ve ’78’in de yer aldığı zincirin
şimdiki gerçeği kan kaybetme ve arayıştır. Arayış ise bir
yönüyle neoliberalizmin göz kırpmalarına kulak verirken,
diğer yanıyla çıkarsamalarla ilgilidir.
Ücretli emek / sermaye çelişmesi derinlemesine işlerken
doğal sonuçları sınıflar mücadelesinde emekçilerin
iradesi olarak açığa çıkamıyorsa ve 12 Eylül darbesinden bu
yana 25 yılı aşkın bir süre geçmesine karşın düştüğümüz
yerden sıçrayıp ayağa kalkamıyorsak, bu yalnızca işçi
sınıfının kabahati ve bilinç sorunuymuş gibi ele alınamaz.
İşçi sınıfının tarihsel rolünü küçümsemeyi hiç
gerektirmez.
Yenilgiden öğrenmek, yenilgiye karşı tavrın ABC’sini
oluşturuyor. Yenilgiden sonra güç toplamak, kaybettiğimiz
yerden ayağa kalkmaya zorlar kimi zaman. Nitekim ‘78’li
sanatçı ve edebiyatçıların ürünleri kendi durumlarını
anlatma üzerinden gelişmiştir. Nevzat Çelik’in ‘Beni
Buralarda Arama Anne’ deyişi gelecekteki yüzleşmeye,
Cumartesi İnsanları’na ve vicdan hareketi yaratmanın
önemine gönderme yapıyordu…
Peki, 12 Eylül ’80 askeri darbesinin üzerinden 25 yılı aşkın
bir süre geçmesine karşın güçlü bir yüzleşme ve vicdan
hareketine sahip miyiz? Ya da böyle hareketlerin ağır
yenilgi yıllarından sonra sınıflar mücadelesindeki rolü
konusunda yeterli bir kanaatimiz var mı? Kuşkusuz sorular
çoğaltılabilir.
İHD içinden çıkan Cumartesi İnsanları, Susurluk kazasından
sonra gelişen “aydınlık için bir dakika karanlık”, beş yılı
aşkın bir süredir çabalayan ‘78’liler… aslında bunların
kendilerine ait özgünlüklerini bir kenara bırakacak
olursak, içerik olarak yüzleşme ve vicdan hareketleridir.
Yüzleşme; kendinden başlayan, kendinden ötekine ulaşan,
ötekini kendiyle, toplumu korkularıyla karşılaştıran ve
insanlığın vicdanına seslenen bir eylemse, adalet için
vicdanlara seslenmesini bilmeliyiz. Gerçeğe ulaşmadan
adaleti kimse sağlayamıyor. Bu yüzden sanatçı ve
edebiyatçıların yalnızca kendi hallerini anlatmaları,
kendi hallerine sığınmaları bizlere yetmemeli.
Vicdanları ‘gerçek’le; gerçekleri ‘gerçekçilik’le
buluşturma zamanıdır.