TAHSİN GÖKSEL
“Neler oluyor bize?” Neler olmuyor ki?
Olumsuzlukları saymakla bitmeyen bir ülkede her şey mümkün! Bu yüzden de
“Burası Türkiye!” denmiyor mu? Şimdi yine başlamış bir tartışma yürüyor
ve “kimliğimiz” “alt-üst” edilmeye çalışılıyor! Son dönemde Türkiye’de
gündemi işgal eden ve yoğun biçimde yürüyen tartışmalardan biri, “alt
kimlik”, “üst kimlik” tartışmasıdır. Her şeyden önce bilinçlere
çıkarılması gereken şey, bu tartışmanın, bu kadar yoğun yürütülmesinin
perde arkasında yatan gerçeğin, Türkiye’de egemenler arasında yürümekte
olan iktidar dalaşı olduğudur. Tartışmanın kendisi yeni bir şey değil,
tarafların savundukları da!
“Bir kaşık suda fırtına koparanlar” tartıştıkları
“kimlik” meselesini de alt-üst ediyorlar bu arada. Tartışma “üst
kimlik” “alt kimlik” biçiminde başladığında bile, “kimliğimize”
haksızlık edilmektedir. En başta üst-alt ilişkisi, yine egemenin kim ya
da ne olacağı tartışmasının bir ifadesidir. Eşitsizlik burada en başta
korunmakta ve savunulmaktadır. Birilerinin kimliğinin üst, diğerlerinin,
ya da “öteki”nin kimliğinin alt kimlik olarak savunulması bile
demokratik bir tavrın olmadığını ortaya koymaya yeterlidir.
Bunun da ötesinde insanların değişik türden
kimliklerinin varlığı da reddedilmektedir bu “alt-üst” kimlik
tartışmasında.
Örneğin, bir insanın ulusal kimliği, siyasi
kimliği, meslek kimliği vb. kimlikleri sıralayabilirsiniz ve bunların
hepsine de farklı farklı cevaplar verme durumunda kalacaksınız.
Örneğin kimlikle ilgili soru listesini şöyle
hazırlayabilirsiniz: “İsminiz nedir? Cinsiyetiniz? Ulusal kimliğiniz?
Mesleğiniz? Hangi siyasi düşünceye sahipsiniz?” vb. Bunların da her
birinin alt kesimlerini oluşturan sorular sorabilirsiniz. Mesela siyasi
kimlikte, sağcı mı, solcu mu, ortayolcu mu? diye sormak mümkün. Peki ama
tüm bunlara bir tek “üst kimlik” ile cevap vermek mümkün mü? Açıktır ki
hayır!
Bu nedenlerden dolayı bile, anda yürüyen “alt-üst
kimlik” tartışmasının çerçevesinin reddedilmesi gerektiği ortaya
çıkmaktadır. Üst kimlik-alt kimlik savunusu, somut tartışmalarda egemen
kimlik ile ezilen kimlik tartışmasının sadece bir aynasıdır.
Yürüyen tartışmada ezen, egemen kimlikle, ezilen,
tabi kimlik arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılması meselesi
gündemde yoktur. Ve bu nokta kendi aralarında çelişmeli olan ve iktidar
dalaşında birbirine karşı her türlü oyunu oynayanların, ortak
noktasıdır. Onlar, eşitsizliğin sürdürülmesi noktasında
birleşmektedirler.
Onlar yine Türk milleti dışındaki millet ve milli
azınlıkların ulusal kimliklerini tanımama bağlamında da
birleşmektedirler. Hepsine göre, gayrimüslimler dışındaki tüm etnik
gruplar Türk ulusunun parçalarıdır. Onlara göre Türkiye’de Lozan
Anlaşması ile kabul edilen “din’i azınlıklar” dışında –ki bunlar Rum,
Ermeni ve Museviler olarak kabul edilmekte ve Süryaniler
dıştalanmaktadır– hiç bir azınlık yoktur, Türk ulusu dışında bir ulus
yoktur.
Bunlar arasında geçen tartışmanın özü, “alt kimlik”
olsun mu olmasın mı da değil şimdilik. “Üst kimlik” ne olacak
meselesinde ipler kopuyor…
Başbakan Erdoğan’ın yeniden dillendirdiği “üst
kimlik”, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı”dır.
Buna isyan bayrağını çekenler ise, “üst kimliğin”
Anayasa’da da belirlendiği gibi “Türklük” olduğudur. Yani çelişki, “üst
kimliğin” “TC vatandaşlığı” olmasını savunmakla, “Türklük” olduğunu
savunma arasındadır. Bu aynı zamanda kendisini “Türk” mü, “Türkiyeli” mi
kavramının tartışılmasında da ortaya koyuyor.
Aslında bu iki tanımın da –kendi aralarındaki
farklılıklara rağmen– sonuçta ortak özelliği, yürütülmesi gereken
tartışmanın özünün şu ya da bu milli azınlığın veya ulusun ulusal
varlığının tanınması olduğu gerçeğinin üzerini örtmek oluyor. Koleranın
ne kadar kötü olduğunu tartışarak, insanları vereme razı etmeye
çalışıyorlar. Bunların ama hastalığı ortadan kaldırmak diye bir amaçları
yok. Hastalık sürüyor…
Hastalık, Türk milleti dışındaki millet ve milli
azınlıkların ulusal varlığının reddidir, inkârıdır. Türk şovenizmidir,
Türkçülüktür, ırkçılıktır… Sorun buna karşı olabilmektedir.
Proleter kültürün, demokratizmin, proletarya
enternasyonalizminin savunucularının, en baştan, tartışmanın içeriğinin
de çerçevesinin de aldatıcı olduğunu; bunun eşitsizliğin andaki
biçimiyle korunması ile başka biçimlerde sürdürülmesi arasındaki bir
farklılık olduğunu ortaya koyması ve herkese kendi kimliğinin verilmesi
talebini yükseltmesi doğru olanıdır.
“KİMLİK” MAHKEMELİK…
Bu tartışmanın yeni olmadığını belirttik yukarıda.
Yaklaşık iki sene önce de benzeri bir tartışma yürümüştü. O dönem de
Erdoğan “üst kimliğin TC vatandaşlığı” olması gerektiğini savunmuş ve
tartışmalar bugünkü gibi yoğun olmamıştı.
2004 Ekim ayı başında kamuoyuna yayınlanan
“Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu”nun “Azınlık Hakları ve
Kültürel Haklar Çalışma Grubu” başlıklı rapor ile tartışmalar kızışmaya
dönüştü… Yine “Türklük hissiyatları” zedelenen “özbeöz Türk”lerin
tepkileri, başta Başbakan olmak üzere yetkililerin sözkonusu rapora
sahip çıkmama yönlü tavırlar takınmasını beraberinde getirdi.
Kamuoyuna sunulan rapora hükümet sahip çıkmadı,
tersine raporu hazırlayanlara karşı değişik yaptırımlar gündeme
getirildi. En başta sözkonusu komisyonda önemli rol oynayan Baskın Oran
ile İbrahim Kaboğlu hakkında soruşturma açıldı. (Görevlerinden alınması
tabii ki atılacak ilk adımdı, atıldı.)
Gelinen yerde, Aralık ayı ortalarında basına
yansıdığı kadarıyla, sözkonusu soruşturmayı sonuçlandıran Ankara
Cumhuriyet Savcılığı, her iki kişi hakkında da “Halkı kin ve düşmanlığa
tahrik, devletin yargı organlarını alenen aşağılama” “suçundan” 1.5 yıl
ile 5 yıl arasında değişen ceza talebiyle dava açtı. Sözkonusu dava 15
Şubat 2006 tarihinde 28. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayacak.
“Alt kimlik-üst kimlik” tartışmasının Baskın Oran
ve İbrahim Kaboğlu şahsındaki durumu şimdilik böyle. Bunlara mahkeme
yolu görünürken, “üst kimliğin” “TC vatandaşlığı” olması gerektiğini
savunanlara da belli işaretler verilmektedir.
“KİMLİK” ÇEŞİTLEMESİ Mİ…
“Alt kimlik-üst kimlik” tartışmalarında kültürel
zenginliklere yenileri de eklenmiyor değil. Sözkonusu Kürtler ya da
Lazlar, Çerkezler olunca, onların kimliğini ifade etmek için resmi
ideoloji savunucuları tarafından sürekli tekrarlanan bir şey vardır:
Onlar Türk milletinin mozaiğinin parçasıdır…
Bu düşünce 82 yıllık cumhuriyet tarihinde hep
savunulagelmiştir. Türkiye tek milletten, Türk milletinden oluşur, geri
kalanlar ise –gayrimüslim azınlıklar dışındakiler– Türk milletinin
değişik renklerini, mozaik parçalarını oluştururlar.
Değişik millet ve milli azınlıkların ulusal
kimliklerinin inkâr ve reddedilmesinin bir açıklamasıdır mozaiğin
parçası olmak…
Başbakan Erdoğan da bunu savunmaktadır. Fakat
andaki iktidar dalaşı, Erdoğan’ın bunu savunmasını yetersiz kılmaktadır…
82 yıl bize bu düşünceyi empoze etmekle uğraşanların andaki kimi
temsilcileri, bu mozaik düşüncesini artık yetersiz bulmaktadır. Mozaiğin
parçalanma ihtimalini içinde barındırdığını ifade ederek yeni
ifadelendirmeler icat etmektedirler.
Açık ırkçı, Türkçü ve Turancı ve de faşist cenahtan
olan Altemur Kılıç gibileri Türk milletinin mozaik değil, ebru olduğunu
keşfederken Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu Türk milletinin
kimliğini “Mozaik değil şerbetiz” diye ortaya koymaktadır.
“Alt-üst kimlik” konusunda Parti Başkanı ve
Başbakanına kızan AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez ise, “Bir
çadır gibi Türkiye’nin elbisesi vardır. Bu çadır Türk kimliğidir, altı
üstü olmaz” diyerek Türk kimliğini çadıra benzetmeye kalkıştı. Çadır,
şerbet, ebru ve mozaik… Tüm bunlar Türk milletini ifade eden üst
kimlikler olarak ortaya atılıyor. Hepsi de, Türk milleti dışındakileri
inkâr ve reddediyor.
Türk kimliğinin bu kadar çeşitliliğe sahip olduğunu
bilmiyorduk önceden. Artık cumhuriyet savcılarının bu tür tespitleri
“Türklüğe alenen hakaret” çerçevesinde kabul edip etmeyeceklerine karar
vermeleri ve buna göre de bu “kâşif”lere mahkeme yolunu göstermeleri
gerekmiyor mu diye de düşünmemek mümkün değil…
Bu tür tartışmalara karşı, ırkçılığı teşhir etmeye
çalışan kimi yazarlar da tartışmaya başka renkler kattı… “Üst kimlik”
meselesinin sebze ya da meyve, alt kimliklerin ise hıyar, domates ya da
elma, armut olmadığını anlatmaya çalıştılar.
BAYKAL BAŞI ÇEKİYOR…
Baykal’ın siyasetçiliği aslında Türkiye’de
siyasetçilerin yeteneksizliğinin en iyi örneklerinden biri. CHP’nin
geçmişte “Kürt sorunu” ile ilgili hazırladığı kimi raporlarda da benzeri
şeyler savunulsa da, Erdoğan’a muhalefette Baykal, CHP’nin bu
tavırlarını yokmuş gibi göstererek “kimlik” tartışmalarının muhalif
başını çekiyor…
“Türk üst kimliği Türkiye’nin kırmızı çizgisidir.
Kuzey Irak’taki kırmızı çizgilere benzemez. Türkiye’de Türk milleti alt
kimlik değildir.” (Hürriyet, 15 Aralık) dedikten sonra, “Başbakana
Türklüğün bir üst kimlik olduğunu söyletmeye çalışıyoruz.” tespitini
yaptı.
Baykal’ın bu tavrı, diğer tavırlarıyla birlikte 82
yıllık Kemalist cumhuriyetin yaklaşımını sürdüren bir tavır olduğu
açıktır. Bu tavır, örneğin Kürtlerin kimliğini inkâr etme tavrıdır da
aynı zamanda. Aynı Baykal Şemdinli’de konuşurken ama “Ayrımcılık yok,
birbirimizi yok saymak yok. Hepimiz birbirimizin kimliğine saygı
göstereceğiz.” (Hürriyet, 9 Aralık 2005) biçiminde tavır
takınabilmektedir. Ne büyük sahtekârlık!
Hem Türk olmayanların kimliğini red ve inkâr
edeceksin, hem de “birbirimizin kimliğine saygı göstereceğiz”
diyeceksin? Bize göre tabii ki bu diğer burjuva siyasetçilere olduğu
gibi Baykal’a da yakışır bir tavırdır. Burjuva siyaseti sahtekârlık,
yalan dolan üstüne kurulu bir siyasettir.
Baykal’ın çok okumuş ve bilmiş olan bir siyasetçi
olduğunu da bu arada öğrenme şansını yakaladık. Baykal, Erdoğan’a
“kimlik” dersi verirken, “İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif, Arnavut
olmasına rağmen ‘Türk Milleti’ denilince göğsü en çok kabaran insandır.
Mehmet Akif Türklüğü içine sindirmiştir, Başbakan da sindirecektir.”
(Hürriyet, 14 Aralık 2005) görüşünü savundu.
Hürriyet gazetesi köşe yazarlarından Ahmet Hakan,
Mehmet Akif’in esasen dinci olduğu, din kimliğini savunduğu ve ne
Türklüğü, ne de başka bir milletten olmayı diğer milletlerden üstün
görmediği konusunda Baykal’ın yardımına yetişti… Ahmet Hakan, Baykal’ın
Erdoğan’a karşı verdiği örneğin tam da Erdoğan’ın kullanabileceği bir
örnek olduğu konusunda Baykal’ı uyardı… Bu arada tabii ki Baykal’ın
Akif’i okumadığını, işkembe-i kübra’dan attığını da geçerken ortaya
koydu.
Türkiye’de egemenlerin temsilciliğini yapan
siyasetçiler arasında yürüyen tartışmalar, bu kültür seviyesine sahip
olanlar tarafından belirleniyor.
Dinin çimentoluğu, kimliğin çadırlığı ya da
şerbetliği gibi yüksek buluşlarla kitlelerin beyinleri işgal altında
tutulmaya çalışılıyor.
Tartışmalarda “üst kimliğin” “TC vatandaşlığı”
olmasını savunanlara karşı öne çıkan temel yaklaşım, Türkçülüktür. Kimi
yerde açık ırkçılık, şovenizm, kimi yerde inceltilmiş ya da kaba biçimi
görünmektedir. Ama hepsinin de ortak yanı Türk şovenizmidir.
“Üst kimlik” “TC vatandaşlığı” olsun diyen
yaklaşım, açık ırkçı yaklaşımdan biraz da olsa ayrıdır. Bu tavır
birleştirici olanın bir devletin vatandaşlığı olması gerektiğini, etnik
kökenlilerin bu vatandaşlık temelinde kendi etnik kimliklerini de ifade
etmelerine izin verilmesi gerektiğini savundukları yerde; 82 yıllık
inkâr ve red siyasetinden belli bir değişikliğin gerektiğini de savunma
durumundadırlar. Bu ama, bunların gerçekte Türk milliyetçisi tavırlardan
koptuğu anlamına gelmiyor. Hepsinin temel dürtüsü Türkiye
Cumhuriyeti’nin nasıl daha sıkı ve sağlam korunacağıdır.
Dalaş, “Türk”lüğün vurgusunu yapan şoven tutucu
kesim ile liberal burjuva siyasetin savunucusu milliyetçi kesim arasında
yürüyor. İşçilerin, emekçilerin bunlar arasındaki dalaşta taraf olma
diye bir görevi, ya da zorunluluğu yoktur. Türk milletinden işçilerin,
emekçilerin doğru olandan yana tavır takınma ve ezen milletten olmaktan
kaynaklı görevlerini yerine getirmeleri günün acil görevidir. Türkiyeli
işçiler, emekçiler somut tartışılan konuda, “alt-üst kimlik”
tartışmalarını reddetmeli, Türk milleti dışındaki millet ve milli
azınlıklara, herkese kendi kimliğinin tanınması için mücadele etmelidir.
Demokratizm kültürü bunu gerektirir.
22 Aralık 2005