ÖKKEŞ DERE
Birileriniz şöyle, birileriniz böyle düşünebilir ve
benim görüşümü doğru ya da saçma bulabilirsiniz. Ben ama, sizin
değerlendirmelerinizden önce, hatta değerlendirme yapabilmeniz için de,
kendi düşüncelerimi, görüşümü özgürce ifade etmek istiyorum. Bu benim
insan olarak en doğal ve temel demokratik haklarımdan biridir.
Görüşlerimi ya da düşüncelerimi ifade etmemin de
değişik yol ve yöntemleri, araçları var. Konuştuğumda tabii ki sözlü
ifade ile görüşlerimi dile getirme durumunda olacağım. Yazılı ifade ise,
yazı, makale ya da kitap vb. biçimlerde mümkündür.
Bu ise, basın-yayının da düşüncesini ifade etme
özgürlüğünün bir aracı, parçası olduğunun bir işaretidir. Eğer
basın-yayın özgür değilse, o zaman sizin de basın-yayın üzerinde
düşüncenizi ifade etme özgürlüğünüz yok, ya da kısıtlı demektir.
Sorun şimdi, Abdülhamit zamanındaki sansür gibi
önceden belirlenmiş kimi kavramları kullanamamak gibi değil. Zaten yazı,
makale, ya da kitap yazdığınızda, bunlar basılmadan önce, kimse
tarafından sansür edilme durumunda da değil. Yani ilk adım olarak
basın-yayında düşüncenizi istediğiniz gibi ifade edebilirsiniz. Ama
sorun da bundan sonra başlamakta ve mülki amirlerin tavırları, sözkonusu
ülkede basın-yayın ve düşünce özgürlüğünün sınırları ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de “düşünce özgürlüğü” diye de ifade
edilen, ama gerçekte düşünceyi ifade etme, açıklama özgürlüğü hemen
hemen hiçbir dönem yaşanmamıştır. Düzeni savunanların, devlet erkini
ellerinde tutanların methiyecileri, yağcıları, emireri kalemşorlar vd.
tabii ki görüşlerini özgürce yaygınlaştırmışlardır. Sorunun özü,
devletin resmi ideolojisine muhalif düşüncelerin özgürce ifade edilip
edilmemesi meselesidir. Bu mesele şimdi de karşı karşıya olduğumuz
meselelerden biridir.
Bilindiği gibi son yıllarda Türkiye’de üçyüz
civarında yasal değişiklik gerçekleştirildi. Tüm bunlar Türkiye’nin
AB’ye üyelik için müzakere tarihi almasının önkoşulu olarak ortaya konan
“Kopenhag Kriterleri”ne uyma adına yapıldı, uymaktan çok uyduruldu…
Kimi somut değişiklikler gerçekten eski yasaya göre
ilerleme, düzeltme ya da iyileştirme anlamına gelse de, kimi değişikler
de eski yasanın, daha doğrusu sözkonusu maddenin özünün korunarak farklı
ifade edilmesi, kimi de iyileştirme adına kötüleştirme anlamına
geliyordu.
Yoğun tartışmalara sebep olan değişikliklerden biri
de “Türk Ceza Kanunu” (TCK) oldu. Yeni TCK’nın birçok maddesine karşı
yükselen itirazlar, kimi değişikliklerin yapılmasını beraberinde getirdi
ve gecikmeli de olsa yeni yasa 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girdi.
Yeni TCK ile düşünce özgürlüğünü engelleyen yasaların kaldırılmadığının
pratikte ortaya çıkması için uzun süre beklemek zorunda değildik… Resmi
devlet ideolojisine ters düşen düşüncelerin ifade edilmesi, gerek
düşünceyi ifade edenlere karşı, gerekse de basılı yayında, gazete, kitap
vb.de bu düşünceleri yaygınlaştırmaya hizmet edenlere karşı gündeme
getirilen yaptırımlar; kimi konularda yeni yasanın eskisinden iyi
olmadığını ortaya koydu.
Son aylarda öne çıkan yasa maddesi, 301. madde
oldu. Sözkonusu madde esas olarak “Türklüğü, Cumhuriyeti veya TBMM’ni
alenen aşağılama” “hakaretten korumaya(!)” yönelik… gibi görünüyor.
Fakat neyin hakaret, alenen aşağılama sınıfına girdiğinin sınırı
yukarıya doğru açık duruyor ve her savcı, ya da hakim, yargıç istediği
gibi bu maddeyi yorumlayabiliyor. Özellikle de devlet gücü olarak
ordunun, sözkonusu bu yasa maddesini sıkı takibe aldığı da yaşananlar
tarafından ispatlıdır.
Açık ırkçı, kafatasçı kesimin de müdahalesiyle
mahkemelere, savcılıklara “gizli” ihbarların akışı bir sel gibi… Tabii
ki soruşturmalar ve davalar ihbarların sayısı kadar olmasa da, egemenler
arasındaki iktidar dalaşına uygun olarak da belirlenmektedir.
Göze batan 301. madde olsa da kuşkusuz ki düşünce
özgürlüğü önündeki engel olarak birçok madde birbirini tamamlamaktadır.
Gerek yeni TCK’nın kimi maddeleri olsun, gerekse de basın kanununun kimi
maddeleri olsun yasakçı zihniyetin korumacısı olarak varlığını başka
biçimlerde de olsa koruyor.
Sonuçta devleti temsil eden kurum ve kuruluşların,
şahsiyetlerin eleştirilmesinin önü değişik bariyerlerle kapatılmaya
çalışılıyor. Eleştiriler “suç” olarak ele alınıp keyfi olarak
“aşağılama”, “küçük düşürme” veya “hakaret” kapsamında işleme sokuluyor.
Bu yapılırken de öne çıkarılan esas konular
devletin resmi ideolojisine ters düşen konular oluyor.
Örneğin son dönemde onlarca yazar, yayımcı,
gazeteci vd. hakkında hemen hemen aynı şema ile davalar açıldı,
mahkemelere verildi, cezalar yağdırıldı… Mahkemesi devam edenlere ise
ceza verilip verilmeyeceğini belirleyecek olan esas şey, sözkonusu
kişilerin uluslararası düzeyde tanınıp tanınmadığı, ne kadar başka
ülkelerin dikkatini çekip çekmediği vb. ölçüler oluyor.
Türkiye’de egemen güçler arasında yürüyen iktidar
dalaşı, “derin devlet” güçlerinin hedef tahtasına devrimciler,
komünistler, Kürtler, Ermeniler vd.nin yanısıra kimi liberal burjuva
siyaset savunucusu gazeteci, yazarları da koymasına yol açmaktadır.
Örneğin Hasan Cemal, İsmet Berkan, Haluk Şahin, Erol Katırcıoğlu ve
Murat Belge gibi Milliyet ve Radikal gazetesi yazarları hakkında 6 aydan
10 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılıyor. Hem de sözkonusu
gazetecilerin söyledikleri savcı tarafından çarpıtılarak…
Gerekçe nedir? Eylül ayı sonlarına doğru yapılan
“Ermeni Konferansı”nı erteleyen mahkeme kararı hakkında eleştiri yapmak…
“Suçları” ise “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ve “devletin yargı
organlarını aşağılama” oluyor. Bunların “adil” yargılamayı etkilemeye
nasıl “teşebbüs” ettikleri, ya da devletin yargı organlarını nasıl
“aşağıladıkları” tabii ki MHP’li avukat (siz yargıç diye okuyun) Kemal
Kerinçsiz ve Bağcılar Cumhuriyet Savcısı Ali Çakır tarafından
belirleniyor…
İlk duruşma 7 Şubat 2006 tarihinde yapılacak
Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılacak.
RAGIP ZARAKOLU DAVASI SÜRÜYOR…
Ragıp Zarakolu’nun özellikle Belge Yayınları’nda
yayınladığı kitaplar nedeniyle sık sık yargılandığı biliniyor.
Yargılanmasına neden olarak gösterilen kitapların içeriği de esas olarak
Ermeni, Rum ya da başka azınlıkların sorunlarını dile getiren içerik;
yani ulusal soruna dokunan içerikteki kitaplar olduğu da biliniyor.
Bu seferki yargılanmanın nedeni de yine Ermeni ve
Rum’ların tarihiyle ilgili yayınlanan iki kitap. “Bir Ermeni Doktorun
Yaşadıkları–Garabat Haçeryan’ın İzmir Güncesi” adlı kitapla, George
Jerjian’ın yazdığı “Gerçek Bizi Özgür Kılacak” adlı kitaplar.
Sözkonusu kitapları yayımladığı gerekçesiyle, Belge
Yayınları Sahibi olma konumuyla Zarakolu hakkında açılan davada, her iki
kitap için ayrı ayrı 6 aydan 3 yıla kadar ceza talep edilmektedir.
İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde süren davada,
Zarakolu’nun hazırlanmış raporu reddedip yeni bir “bilirkişi raporu”
hazırlanması talebinin kabul edilmesi sonucu duruşma ertelendi. Duruşma
ertelendi ama sorun sürüyor.
Zarakolu esas olarak TCK’nin 301. maddesine
dayanılarak “Türklüğü ve devletin askeri kuvvetlerine hakaret etmek”
suçuyla yargılanmaktadır. Adliye önünde yaptığı açıklamada Zarakolu’nun
dediği gibi, Türkiye’de gerçeklerin panellerde tartışılması gerekirken
mahkemelerde dava konusu olmaktadır.
Uluslararası Af Örgütü ve Uluslararası Yazarlar
Birliği/PEN üyeleri kimi insan hakları savunucuları, yazarlar ve
sosyologlar da Zarakolu’nun davasında onu desteklemek için gelmişlerdi.
Biz de Zarakolu’na burada desteğimizi bir kez daha
ilan ediyor ve düşünce özgürlüğü, basın-yayın özgürlüğü önündeki
engellere karşı mücadelede onun yanında olduğumuzu açıklıyoruz.
Belge Yayınları’nın yayınladığı kitapları da
merakla, sevinçle, hüzün ve kinle… kısacası tüm insani duyguların
karışımıyla okuyor ve tarihin karanlık sayfalarını hep daha fazla ve hep
daha net görüyor, gerçekleri bilincimize kazıyoruz.
Başta gündemi meşgul eden 301. madde olmak üzere
düşünce özgürlüğü önünde engel olan tüm sözkonusu yasaların
değiştirilmesi için mücadele, kültür, sanat, edebiyat alanında özgürlüğü
elde etme mücadelesinin bir parçasıdır. Bu bilinçle düşünce özgürlüğü
için mücadeleye sarılalım.
22 Aralık 2005