FATMA
ERTAN
Geçenlerde yine kafam binbir düşünceyle dolu bir ana caddede
dolaşıyorum. İnsanlara, çevreme bakınıyorum fakat gerçekte kafamın
içinde meşgul olduğum şeyler çok farklı. Cadde tıklım tıklım insan dolu…
Yaşlısı, genci, orta yaştakiler sanki aynı anda sokağa çıkmak için
sözleşmişler. Yüzlerce insan, yüzlerce değişik sima… Her an yeni sima ve
yüzler gözüme çarpıyor. Fakat benim kafam başka yerlerde.
Çalıştığım sendikadaki olayları düşünüyorum. İşimi seviyorum. Daha
önceden çalıştığım işlerden farklı olarak ilk defa sendikadaki işimde,
geçim derdi en önemli kaygım değil. İşimi para kazanmak için yapmıyorum.
Doğruluğundan emin olduğum yeni ve güzel bir dünya ve bir ülke idealime
en uygun bir işteyim. Sendikanın üye sayısı yüz binin çok altında ama
sürekli yeni işyerlerinden yeni üyeler kazanılıyor. Bi dakka!
Kazanılıyor dedim. Tam doğru değil. Aslında bir çok işyerinden işçiler
kendiliğinden de sendikamıza üye olmak için başvuruyorlar. Sendikayı,
yöneticileri, uzmanları daha fazla üye yapma, örgütlenmeyi hızlandırmaya
zorluyor. Yepyeni işyerleri ve hiç sendikal deneyimi olmayan işçiler
geliyor, kazanılıyor sendikamıza. Bunların ezici çoğunluğu genç ve
bayan.
Sık sık
karşılaştığım bu yüzleri düşünüyorum.
Genç
yaştan bu yana işçilik yapan iki çocuklu işçi Hasan’ı gözümde
canlandırıyorum. Geçim derdinin omuzlarını ve avurtlarını çökerten
Hasan’ı. Patronun ve vekillerinin tüm baskılara rağmen yok edemediği
gözlerindeki kararlılığı, onuruna sahip çıkmasını, “işten çıkarsalar da
onurumu ayaklar altına aldırtmam!” deyip direnmesini ve sendikadan
istifa etmemesini gözlerimin önüne getiriyorum. Hemen aklıma başka bir
isim daha takılıyor. Çocuğuna tek başına çalışarak bakan Ayşe hanımı
düşünüyorum. Hayat onu hep “ya diren ya da teslim ol!” alternatifi ile
karşı karşıya getirmiş. Ayşe hanım kimi zorluklarda yılmış fakat
çoğunluğunda kimsenin beklemediği bir fedakârlık göstererek direnmiş.
Şimdi işyerinde de patronun tüm baskılarına rağmen direnenlerin en
başında. “Şimdiye kadar bizi koyun gibi güttüler. Bundan sonra koyun
olmayacağım! Güdülmeyeceğim!” diyordu.
Birden
düşüncem genç işçilerden Yaşar’a kayıyor. Taş çatlasın 21-22 yaşında.
Bir eli çolak. İlk işçi toplantılarına geldiğinde çekingen, sessiz
sadece dinlemekle yetinen biriydi. Belki de konuştuğunda insanların
dikkatinin yalnız kişiliğine değil özürlü eline de çekileceğini
sandığından ilk başlarda toplantılarda sessizce dinleyen biriydi.
Bilmiyorum tesadüf müydü? Bir toplantıda konuşmayan işçi arkadaşların
durumunu daha iyi tespit etmek için onları tek tek gözetlemeye
başlamıştım. Yaşar o toplantıda gözüme takılmıştı. Konuşmuyordu ama
konuşanları ve konuşulanları çok dikkatli dinliyordu. O günden itibaren
onunla da yakından ilgilenmeye karar vermiştim. Toplantıların ardından
ona işyeri ve kendi sorunları ile ilgili sorular soruyordum.
Yaşar
da doluydu…
Karşılıklı konuşmalarda çekingenliğini bir kenara koyuyordu. “Hocam”
diyordu Yaşar, “Ben sendikayı sosyal sigorta gibi bir şey sanırdım. İlk
katıldığım toplantılarda valla şok geçirdim. Kimse bize sigorta poliçesi
falan satma niyetinde değilmiş. Ben, o, öbürü, biz çalışan arkadaşlara
tam da bir eşya gibi alınıp satılmaya karşı çıkmamız tartışılıyor. Her
toplantıdan sonra hep bunu düşündüm. Kendi kendime sordum: Patronun
sattığı mallardan pek farkımız yoktu. O malları işveren müşteriye
satıyordu. Bizde kendimizi patrona satmışız. O da bize malı gibi
davranıyor. Ama artık bir mal olmamam gerektiğini kavrıyorum.”
Yaşar
gerçektende en önemli şeyi kavramıştı. O ve onun sınıfından olanların
hepsi patronların elinde işyerinde en azından iş zamanı sürecinde sahip
oldukları birer maldan farklı değildiler. Bu çemberin kırılması
gerektiğini kavramıştı Yaşar. Böylece yalnızca yeni bir bakış açısına
değil yeni bir dünyanın aktif taraftarı olmaya da ilk ve önemli adımını
da atmıştı. Yaşar, daha sonraki toplantılarda söz almaya başlamıştı.
Artık kendine güveni gelmiş aynı zamanda kendi arkadaşlarına da
gerçekten güvenmeye başlamıştı. İşyerinde de kendi düşüncelerini açıkça
anlatmaktan da pek çekinmiyordu. Sendika üyeliğini bile gizlemiyordu.
Yeni üyeler kazanmak için uğraşıyor, yeni ve özellikle kendisi gibi genç
üyeleri de sendikaya, toplantılara getiriyordu.
Yaşar’ın getirdiği yeni işçileri düşünürken siması genç ama 30-31
yaşlarındaki işçi Ömer aklıma takıldı. Kazancı asgari ücretten biraz
fazlaydı. Dokuz yıldır aynı işyerinde çalışıyordu. Kazancı yetmediğinden
ayrı bir eve çıkamamıştı. Baba ve annesi ile birlikte eşi ve bir çocuğu
ile aynı evi paylaşıyordu. Ömer de ilk başlarda sessiz hem de çok
sessiz bir arkadaştı. Ama dikkatimi çekmişti; Ömer birkaç toplantı sonra
biz uzmanlara sendika ile ilgili okunacak kitap ya da dergi sormuştu.
Biz de çok fazla düşünmeden ve özenle seçmeden birkaç broşür vermiştik.
10-15 gün sonra Ömer aldıklarını okuyup geri getirmiş ve bizden yeni
okuyacak birşeyler daha istiyordu. O zaman benim çanlar çalmaya
başlamıştı. Sendikalaşma adımı Ömer’ı bir arayışa itmişti. Ömer, şimdiye
kadar doğru ve normal bellediği birçok şeyin öyle olmadığını kavramaya
başlamıştı ve gördüğü ve yaşadığı olayların gerçek nedenlerini
derinlemesine bilmek istiyordu. Bu amaçla okuması gerektiğini kavramaya
başlamıştı. Ona özenle seçtiğimiz birkaç broşür ve iki kitap daha
vermiştik. Ömer yalnızca broşür ve kitap okumaya başlamamıştı: Artık onu
her toplantıda elindeki günlük gazete ile de görüyordum. Yaklaşık üç ay
sonra Ömer de toplantılarda konuşmaya başlamıştı. Onun konuşmalarında
okuduklarının izi de çok açık görülüyordu. Örneğin işyerindeki en aktif
üyelerimizi bir araya getirdiğimiz bir toplantıda Ömer, “Arkadaşlar, en
büyük düşmanımız içimizdeki korkulardır. Onları yenmek zorundayız. Biz
değil işveren bizden korksun! Bir gün çalışmasak işveren aylarca
yatağında rahat uyuyamaz. Sömürü çarkı dönmez. Kâr edemez. O korktuğu
için bizi sürekli olarak baskı altında tutmaya çalışıyor. Hele bir de
binlerce işçi bir ‘Yeter ulan bu çektiğimiz!’ desin, görelim bakalım o
zaman bizden korkan daha kimler olacak. Yalnız patrona değil hükümete
bile rahat uyku uyutmayız!” diyordu Ömer.
Ömer’le toplantılar
dışında da sohbet etmeye başlamıştım. Ara sıra bir kafeterya ya da
kahveye de takılıyorduk. Bu çay sohbetlerinden birinde Ömer’in
söyediklerini hiç unutamadım: “Hocam”, dedi Ömer, “Eskiden ne gazte ne
kitap okurdum. Televizyonda haberleri bile dinlemezdim. İzlediklerim ya
diziler ya da şov programları olur, çok sık evde böyle vakit geçiridim.
Şimdi artık böyle değilim. Sendikalaşma mücadelesi bende hem işyerinde
hem de evimde, arkadaş çevremde çok şeyimi değiştirdi. Kendimi sanki
yeniden doğmuş gibi hissediyorum. Herşeye yeni bir gözle bakıyorum. Bana
artık işyeri hatta Türkiye bile dar geliyor. Tüm dünyadaki olayları
merak ediyor, olayları izliyorum. Şu birkaç aylık sendikalaşma
mücadelesinde yepyeni bir okul bitirmiş gibi hissediyorum. Annem, babam,
eşim bile şaşırıyorlar. ‘Ömer, sana ne oldu? Bir derdin mi var?’ diye
sık sık sormaya başladılar. Şimdiki durumumdan memnun olmadıklarından
değil, değişikliğe çok seviniyorlar ama nereden kaynaklandığını
bilmiyorlar. Bu değişikliğin nereye varacağını kestiremiyorlar.”
•••
Hasan, Ayşe, Ömer… Daha
başka üyeler hızla gözümden geçiyor. Tuttuğum ceketimin sıcaktan elimde
terlediğini hissediyorum. Bir an geldiğim yere bakıyorum. Biraz daha
yolum var. Bir yandan sıcaktan korunmak için yolun az da olsa gölgeli
tarafına geçiyorum. Ne olur ne olmaz diye tüm dikkatimi toplayıp gelen
geçen arabalara dikkat ediyorum. Aynı anda ışığın yayalar için yeşil
yanıp yanmadığına bakıyorum. Tam karşıda bir gazete kulübesi var. Gözüm
orada bir resme takılıyor. İyice seçemediğim resimde yaşlı beyaz sakallı
bir adam eliyle zafer işareti yapıyor. Vücudum sıcaklığa ha yenik düştü
ha düşecek haldeyken resimdeki kişinin zafer işareti yapması bende biraz
“gıcıklık” hissi uyandırıyor. “Herhalde ya yine klimalı ofisinde keyif
getiren bir yaşlı kodamanın ya da reklamı yapılma ihtiyacı duyulan bir
devlet adamının resmi” diye kendi kendime düşünüyorum.
Yeşil yanıyor. Yola
adımımı atıyorum. Ama gözüm bir yandan da arabalarda. Ne
de olsa bizim şoförlere güvenilmez. Arabayı hiç gözünün yaşına bakmadan
üstüne üstüne sürerler. Neyse kazasız belasız karşıya geçiyorum.
Gideceğim yere daha elli dakikam var. Bir yere oturup soğuk bir şey
içsem mi diye tam gazetecinin önünde bakınırken o resim yeniden gözüme
ilişiyor. Ne göreyim?! Bu beyaz sakallı yaşlı adam resmi Karl Marks’ın
resmi değil mi?! Resmi baş sayfaya taşıyan dergi de Almanca “Der
Spiegel” siyasi dergisi.
Övünmek
gibi olmasın biraz Almanca bilirim. Resmin üstündeki başlıkta “Bir
hayalet geri dönüyor” diye yazıyor. İyice şaşırıyorum ve meraklanıyorum.
Sürekli olmasa da belli aralıklarla elime geçtikçe “ Der Spiegel”
dergisini okurum. Almanya tekellerinin ve Alman emperyalizminin önde
gelen bir siyasi yönlendirme organıdır bu dergi. Marks’ı niye durup
dururken başsayfaya aldığını çok merak ediyorum. Ucuz değil ki bu meret,
düşünmeden parayı bastır al. Elim cebime gidiyor. Parama bakıyorum.
Yeterince param var. Merakımı yenmek için paraya kıyıp hemen dergiyi
alıyorum. Dedim ya acaip meraklanmışım; “Niye bu dergi Marks’ı
başsayfaya almış?” diye. Dergiyi alır almaz bir kafeteryaya dalıyorum.
Hemen dergiyi karıştırmaya başlıyorum. Vakit geçirmeden okuyacağım. Ama
ne gezer?! Garson hemen başımda bitiyor. Bir kahve söylüyorum, “sütlü ve
az neskafeli” diyorum. Demez olaydım. Kahve değil sanki süttozu çorbası.
Belki tatlı içilebilir diye biraz fazla şeker koyuyorum. Ama nerede,
içilecek gibi değil.
“Şimdi kafanı buna
takma, merakını yenmek için dergiyi aç okumaya başla” diyorum. Başyazı
28. sayfada başlıyor. Yine de bir şey kaçırmıyayım diye sayfaları tek
tek çeviriyorum. Koca koca ve çok sayıda reklamlar gözüme ilişiyor.
“Ulan siyasi haber dergisi mi, reklam broşürü mü” diye içerleniyorum.
Ama 28. sayfaya bir an önce ulaşmak istiyorum. 28. sayfadan 36. sayfaya
kadarki bölüm Almanya’daki iç politikaya ve sosyaldemokrasinin solundaki
‘sol’un gelişmesine ayrılmış. Bağıntıları anlamaya başlıyorum. Alman
sermayedarlarının en büyük korkusu, kuzu kuzu uysal siyaset yapan
sosyaldemokrasinin solunda ve sermayenin egemenliğini biraz olsun bile
sorgulayacak bir solun büyüyüp güçlenmesi. Böyle bir gelişme düzeyinin
gerçekten sol ve gerçekten tehlike olan bir marksist hareketin
güçlenmesi için yeni ve daha olumlu imkânlar yaratacağını görüyor Alman
sermayedarları. Alman sermayadarlarının önde gelen siyasi haber dergisi
“Der Spiegel” Marks’ ve Marksizme olan sempatisinden dolayı değil, bu
tehlikeyi gördüğü için “marksizm hayaleti”ni başlığa taşıma ihtiyacı
duyuyor.
36. sayfadan 45.
sayfaya kadar —araya tam sayfa bir araba reklamı sokuşturmayı ihmal
etmeden—bugün kamuoyunun Marksizme ve sosyalizme olan yaklaşımı ve
Marksizm hakkında Der Spiegel’in değerlendirmesi uzun uzun ortaya
konuyor. Yapılan anket sonuçları aktarılıyor:
“En büyük Almanla
ilgili bir ZDF (Alman kamu TV kanalı) anketine göre Karl Marks’ın en
önlerde yer alması çok şaşırtıcı: Konrad Adenauer ve Martin Luther’den
sonra 3. sırada. Ve aktuel bir Spiegel anketine göre O’nun (Marks’ın)
şaşırtıcı ölçüde çok taraftarı bulunmaktadır ve yalnızca Doğu Almanya’da
değil: Batı Almanların % 50’si Karl Marks’ın kapitalizm eleştirisi
‘halen anlamlıdır’ demekte, hatta % 56’sı ‘sosyalizm, şimdiye kadar kötü
uygulanan iyi bir düşüncedir’ demektedir - bu oran gençlerde çok daha
yüksektedir.
En çok satan kitaplar
listesinde olmasa da, ‘Komünist Manifesto’ satışı İncel’le
karşılaştırabilecek düzeyde ve haberlerde ve siyasi tarışmalarda yeniden
birdenbire ondan alıntılara rastlanmakta, hatta son zamanlarda
hayranlıkla, onunla ilgili olarak geleceğe peygambersel bir öngörü
olarak baktığından bahsedilmektedir.”
Bir başka yerde Spiegel
yazarları soruyorlar: “Bir Ameriakan Investerbanker neden, ‘Marks
kapitalizm üzerine en iyi değerlendirmeye sahipti’ — ve Wall Street’de
ne kadar uzun kalırsa o kadar ‘Marks’ın haklı olduğuna yönelik inancım
güçlenmektedir’ diye aktarılmasına izin vermektedir?”
Evet bu soru iyice
aklıma takılıyor. Nedenini araştırıken. Aklıma yolda gelirken düşündüğüm
onurlu işçi arkadaşlarım geliyor. O zaman Spiegel’in sorduğu sorunun
yanıtı iyice açığa çıkıyor… Kapitalizm, sömürü, işçi sınıfı ve bir
mücadele feneri: Karl Marks…
Kafam biraz rahatlıyor.
Sıcağın verdiği boğuntu
biraz azalıyor.
Yola devam etmem
gerekli. İçemediğim kahvenin parasını ödeyip yeniden yola koyuluyorum…
Ağustos 2005