"Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boğun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir."

• Anasayfa • Dergi Arşivi • Konular • Linkler • Abonelik • Sitede Ara •   Ziyaretçi Defteri

 

 

Marksizmin dayanılmaz hafifliği

 

FATMA ERTAN

 

Geçenlerde yine kafam binbir düşünceyle dolu bir ana caddede dolaşıyorum. İnsanlara, çevreme bakınıyorum fakat gerçekte kafamın içinde meşgul olduğum şeyler çok farklı. Cadde tıklım tıklım insan dolu… Yaşlısı, genci, orta yaştakiler sanki aynı anda sokağa çıkmak için sözleşmişler. Yüzlerce insan, yüzlerce değişik sima… Her an yeni sima ve yüzler gözüme çarpıyor. Fakat benim kafam başka yerlerde.

Çalıştığım sendikadaki olayları düşünüyorum. İşimi seviyorum. Daha önceden çalıştığım işlerden farklı olarak ilk defa sendikadaki işimde, geçim derdi en önemli kaygım değil. İşimi para kazanmak için yapmıyorum. Doğruluğundan emin olduğum yeni ve güzel bir dünya ve bir ülke idealime en uygun bir işteyim. Sendikanın üye sayısı yüz binin çok altında ama sürekli yeni işyerlerinden yeni üyeler kazanılıyor. Bi dakka! Kazanılıyor dedim. Tam doğru değil. Aslında bir çok işyerinden işçiler kendiliğinden de sendikamıza üye olmak için başvuruyorlar. Sendikayı, yöneticileri, uzmanları daha fazla üye yapma, örgütlenmeyi hızlandırmaya zorluyor. Yepyeni işyerleri ve hiç sendikal deneyimi olmayan işçiler geliyor, kazanılıyor sendikamıza. Bunların ezici çoğunluğu genç ve bayan.

Sık sık karşılaştığım bu yüzleri düşünüyorum.

Genç yaştan bu yana işçilik yapan iki çocuklu işçi Hasan’ı gözümde canlandırıyorum. Geçim derdinin omuzlarını ve avurtlarını çökerten Hasan’ı. Patronun ve vekillerinin tüm baskılara rağmen yok edemediği gözlerindeki kararlılığı, onuruna sahip çıkmasını, “işten çıkarsalar da onurumu ayaklar altına aldırtmam!” deyip direnmesini ve sendikadan istifa etmemesini gözlerimin önüne getiriyorum. Hemen aklıma başka bir isim daha takılıyor. Çocuğuna tek başına çalışarak bakan Ayşe hanımı düşünüyorum. Hayat onu hep “ya diren ya da teslim ol!” alternatifi ile karşı karşıya getirmiş. Ayşe hanım kimi zorluklarda yılmış fakat çoğunluğunda kimsenin beklemediği bir fedakârlık göstererek direnmiş. Şimdi işyerinde de patronun tüm baskılarına rağmen direnenlerin en başında. “Şimdiye kadar bizi koyun gibi güttüler. Bundan sonra koyun olmayacağım! Güdülmeyeceğim!” diyordu.

 Birden düşüncem genç işçilerden Yaşar’a kayıyor. Taş çatlasın 21-22 yaşında. Bir eli çolak. İlk işçi toplantılarına geldiğinde çekingen, sessiz sadece dinlemekle yetinen biriydi. Belki de konuştuğunda insanların dikkatinin yalnız kişiliğine değil özürlü eline de çekileceğini sandığından ilk başlarda toplantılarda sessizce dinleyen biriydi. Bilmiyorum tesadüf müydü? Bir toplantıda konuşmayan işçi arkadaşların durumunu daha iyi tespit etmek için onları tek tek gözetlemeye başlamıştım. Yaşar o toplantıda gözüme takılmıştı. Konuşmuyordu ama konuşanları ve konuşulanları çok dikkatli dinliyordu. O günden itibaren onunla da yakından ilgilenmeye karar vermiştim. Toplantıların ardından ona işyeri ve kendi sorunları ile ilgili sorular soruyordum.

Yaşar da doluydu…

Karşılıklı konuşmalarda çekingenliğini bir kenara koyuyordu. “Hocam” diyordu Yaşar, “Ben sendikayı sosyal sigorta gibi bir şey sanırdım. İlk katıldığım toplantılarda valla şok geçirdim. Kimse bize sigorta poliçesi falan satma niyetinde değilmiş. Ben, o, öbürü, biz çalışan arkadaşlara tam da bir eşya gibi alınıp satılmaya karşı çıkmamız tartışılıyor. Her toplantıdan sonra hep bunu düşündüm. Kendi kendime sordum: Patronun sattığı mallardan pek farkımız yoktu. O malları işveren müşteriye satıyordu. Bizde kendimizi patrona satmışız. O da bize malı gibi davranıyor. Ama artık bir mal olmamam gerektiğini kavrıyorum.”

Yaşar gerçektende en önemli şeyi kavramıştı. O ve onun sınıfından olanların hepsi patronların elinde işyerinde en azından iş zamanı sürecinde sahip oldukları birer maldan farklı değildiler. Bu çemberin kırılması gerektiğini kavramıştı Yaşar. Böylece yalnızca yeni bir bakış açısına değil yeni bir dünyanın aktif taraftarı olmaya da ilk ve önemli adımını da atmıştı. Yaşar, daha sonraki toplantılarda söz almaya başlamıştı. Artık kendine güveni gelmiş aynı zamanda kendi arkadaşlarına da gerçekten güvenmeye başlamıştı. İşyerinde de kendi düşüncelerini açıkça anlatmaktan da pek çekinmiyordu. Sendika üyeliğini bile gizlemiyordu. Yeni üyeler kazanmak için uğraşıyor, yeni ve özellikle kendisi gibi genç üyeleri de sendikaya, toplantılara getiriyordu.

Yaşar’ın getirdiği yeni işçileri düşünürken siması genç ama 30-31 yaşlarındaki işçi Ömer aklıma takıldı. Kazancı asgari ücretten biraz fazlaydı. Dokuz yıldır aynı işyerinde çalışıyordu. Kazancı yetmediğinden ayrı bir eve çıkamamıştı. Baba ve annesi ile birlikte eşi ve bir çocuğu ile aynı evi paylaşıyordu. Ömer de ilk başlarda sessiz hem de çok sessiz bir arkadaştı. Ama dikkatimi çekmişti; Ömer birkaç toplantı sonra biz uzmanlara sendika ile ilgili okunacak kitap ya da dergi sormuştu. Biz de çok fazla düşünmeden ve özenle seçmeden birkaç broşür vermiştik. 10-15 gün sonra Ömer aldıklarını okuyup geri getirmiş ve bizden yeni okuyacak birşeyler daha istiyordu. O zaman benim çanlar çalmaya başlamıştı. Sendikalaşma adımı Ömer’ı bir arayışa itmişti. Ömer, şimdiye kadar doğru ve normal bellediği birçok şeyin öyle olmadığını kavramaya başlamıştı ve gördüğü ve yaşadığı olayların gerçek nedenlerini derinlemesine bilmek istiyordu. Bu amaçla okuması gerektiğini kavramaya başlamıştı. Ona özenle seçtiğimiz birkaç broşür ve iki kitap daha vermiştik. Ömer yalnızca broşür ve kitap okumaya başlamamıştı: Artık onu her toplantıda elindeki günlük gazete ile de görüyordum. Yaklaşık üç ay sonra Ömer de toplantılarda konuşmaya başlamıştı. Onun konuşmalarında okuduklarının izi de çok açık görülüyordu. Örneğin işyerindeki en aktif üyelerimizi bir araya getirdiğimiz bir toplantıda Ömer, “Arkadaşlar, en büyük düşmanımız içimizdeki korkulardır. Onları yenmek zorundayız. Biz değil işveren bizden korksun! Bir gün çalışmasak işveren aylarca yatağında rahat uyuyamaz. Sömürü çarkı dönmez. Kâr edemez. O korktuğu için bizi sürekli olarak baskı altında tutmaya çalışıyor. Hele bir de binlerce işçi bir ‘Yeter ulan bu çektiğimiz!’ desin, görelim bakalım o zaman bizden korkan daha kimler olacak. Yalnız patrona değil hükümete bile rahat uyku uyutmayız!” diyordu Ömer.

Ömer’le toplantılar dışında da sohbet etmeye başlamıştım. Ara sıra bir kafeterya ya da kahveye de takılıyorduk. Bu çay sohbetlerinden birinde Ömer’in söyediklerini hiç unutamadım: “Hocam”, dedi Ömer, “Eskiden ne gazte ne kitap okurdum. Televizyonda haberleri bile dinlemezdim. İzlediklerim ya diziler ya da şov programları olur, çok sık evde böyle vakit geçiridim. Şimdi artık böyle değilim. Sendikalaşma mücadelesi bende hem işyerinde hem de evimde, arkadaş çevremde çok şeyimi değiştirdi. Kendimi sanki yeniden doğmuş gibi hissediyorum. Herşeye yeni bir gözle bakıyorum. Bana artık işyeri hatta Türkiye bile dar geliyor. Tüm dünyadaki olayları merak ediyor, olayları izliyorum. Şu birkaç aylık sendikalaşma mücadelesinde yepyeni bir okul bitirmiş gibi hissediyorum. Annem, babam, eşim bile şaşırıyorlar. ‘Ömer, sana ne oldu? Bir derdin mi var?’ diye sık sık sormaya başladılar. Şimdiki durumumdan memnun olmadıklarından değil, değişikliğe çok seviniyorlar ama nereden kaynaklandığını bilmiyorlar. Bu değişikliğin nereye varacağını kestiremiyorlar.”

•••

Hasan, Ayşe, Ömer… Daha başka üyeler hızla gözümden geçiyor. Tuttuğum ceketimin sıcaktan elimde terlediğini hissediyorum. Bir an geldiğim yere bakıyorum. Biraz daha yolum var. Bir yandan sıcaktan korunmak için yolun az da olsa gölgeli tarafına geçiyorum. Ne olur ne olmaz diye tüm dikkatimi toplayıp gelen geçen arabalara dikkat ediyorum. Aynı anda ışığın yayalar için yeşil yanıp yanmadığına bakıyorum. Tam karşıda bir gazete kulübesi var. Gözüm orada bir resme takılıyor. İyice seçemediğim resimde yaşlı beyaz sakallı bir adam eliyle zafer işareti yapıyor. Vücudum sıcaklığa ha yenik düştü ha düşecek haldeyken resimdeki kişinin zafer işareti yapması bende biraz “gıcıklık” hissi uyandırıyor. “Herhalde ya yine klimalı ofisinde keyif getiren bir yaşlı kodamanın ya da reklamı yapılma ihtiyacı duyulan bir devlet adamının resmi” diye kendi kendime düşünüyorum.

Yeşil yanıyor. Yola adımımı atıyorum. Ama gözüm bir yandan da arabalarda. Ne de olsa bizim şoförlere güvenilmez. Arabayı hiç gözünün yaşına bakmadan üstüne üstüne sürerler. Neyse kazasız belasız karşıya geçiyorum.

Gideceğim yere daha elli dakikam var. Bir yere oturup soğuk bir şey içsem mi diye tam gazetecinin önünde bakınırken o resim yeniden gözüme ilişiyor. Ne göreyim?! Bu beyaz sakallı yaşlı adam resmi Karl Marks’ın resmi değil mi?! Resmi baş sayfaya taşıyan dergi de Almanca “Der Spiegel” siyasi dergisi.

Övünmek gibi olmasın biraz Almanca bilirim. Resmin üstündeki başlıkta “Bir hayalet geri dönüyor” diye yazıyor. İyice şaşırıyorum ve meraklanıyorum. Sürekli olmasa da belli aralıklarla elime geçtikçe “ Der Spiegel” dergisini okurum. Almanya tekellerinin ve Alman emperyalizminin önde gelen bir siyasi yönlendirme organıdır bu dergi. Marks’ı niye durup dururken başsayfaya aldığını çok merak ediyorum. Ucuz değil ki bu meret, düşünmeden parayı bastır al. Elim cebime gidiyor. Parama bakıyorum. Yeterince param var. Merakımı yenmek için paraya kıyıp hemen dergiyi alıyorum. Dedim ya acaip meraklanmışım; “Niye bu dergi Marks’ı başsayfaya almış?” diye. Dergiyi alır almaz bir kafeteryaya dalıyorum. Hemen dergiyi karıştırmaya başlıyorum. Vakit geçirmeden okuyacağım. Ama ne gezer?! Garson hemen başımda bitiyor. Bir kahve söylüyorum, “sütlü ve az neskafeli” diyorum. Demez olaydım. Kahve değil sanki süttozu çorbası. Belki tatlı içilebilir diye biraz fazla şeker koyuyorum. Ama nerede, içilecek gibi değil.

“Şimdi kafanı buna takma, merakını yenmek için dergiyi aç okumaya başla” diyorum. Başyazı 28. sayfada başlıyor. Yine de bir şey kaçırmıyayım diye sayfaları tek tek çeviriyorum. Koca koca ve çok sayıda reklamlar gözüme ilişiyor. “Ulan siyasi haber dergisi mi, reklam broşürü mü” diye içerleniyorum. Ama 28. sayfaya bir an önce ulaşmak istiyorum. 28. sayfadan 36. sayfaya kadarki bölüm Almanya’daki iç politikaya ve sosyaldemokrasinin solundaki ‘sol’un gelişmesine ayrılmış. Bağıntıları anlamaya başlıyorum. Alman sermayedarlarının en büyük korkusu, kuzu kuzu uysal siyaset yapan sosyaldemokrasinin solunda ve sermayenin egemenliğini biraz olsun bile sorgulayacak bir solun büyüyüp güçlenmesi. Böyle bir gelişme düzeyinin gerçekten sol ve gerçekten tehlike olan bir marksist hareketin güçlenmesi için yeni ve daha olumlu imkânlar yaratacağını görüyor Alman sermayedarları. Alman sermayadarlarının önde gelen siyasi haber dergisi “Der Spiegel” Marks’ ve Marksizme olan sempatisinden dolayı değil, bu tehlikeyi gördüğü için “marksizm hayaleti”ni başlığa taşıma ihtiyacı duyuyor.

36. sayfadan 45. sayfaya kadar —araya tam sayfa bir araba reklamı sokuşturmayı ihmal etmeden—bugün kamuoyunun Marksizme ve sosyalizme olan yaklaşımı ve Marksizm hakkında Der Spiegel’in değerlendirmesi uzun uzun ortaya konuyor. Yapılan anket sonuçları aktarılıyor:

“En büyük Almanla ilgili bir ZDF (Alman kamu TV kanalı) anketine göre Karl Marks’ın en önlerde yer alması çok şaşırtıcı: Konrad Adenauer ve Martin Luther’den sonra 3. sırada. Ve aktuel bir Spiegel anketine göre O’nun (Marks’ın) şaşırtıcı ölçüde çok taraftarı bulunmaktadır ve yalnızca Doğu Almanya’da değil: Batı Almanların % 50’si Karl Marks’ın kapitalizm eleştirisi ‘halen anlamlıdır’ demekte, hatta % 56’sı ‘sosyalizm, şimdiye kadar kötü uygulanan iyi bir düşüncedir’ demektedir - bu oran gençlerde çok daha yüksektedir.

En çok satan kitaplar listesinde olmasa da, ‘Komünist Manifesto’ satışı İncel’le karşılaştırabilecek düzeyde ve haberlerde ve siyasi tarışmalarda yeniden birdenbire ondan alıntılara rastlanmakta, hatta son zamanlarda hayranlıkla, onunla ilgili olarak geleceğe peygambersel bir öngörü olarak baktığından bahsedilmektedir.”

Bir başka yerde Spiegel yazarları soruyorlar: “Bir Ameriakan Investerbanker neden, ‘Marks kapitalizm üzerine en iyi değerlendirmeye sahipti’ — ve Wall Street’de ne kadar uzun kalırsa o kadar ‘Marks’ın haklı olduğuna yönelik inancım güçlenmektedir’ diye aktarılmasına izin vermektedir?”

Evet bu soru iyice aklıma takılıyor. Nedenini araştırıken. Aklıma yolda gelirken düşündüğüm onurlu işçi arkadaşlarım geliyor. O zaman Spiegel’in sorduğu sorunun yanıtı iyice açığa çıkıyor… Kapitalizm, sömürü, işçi sınıfı ve bir mücadele feneri: Karl Marks…

Kafam biraz rahatlıyor.

Sıcağın verdiği boğuntu biraz azalıyor.

Yola devam etmem gerekli. İçemediğim kahvenin parasını ödeyip yeniden yola koyuluyorum…

Ağustos 2005

 

 


mail@guneydergisi.com

GÜNEY Üç Aylık Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi
K Ü N Y E, Abone ve İlan Koşulları

Bu sayfa en son 15.07.2006 tarihinde güncellendi.

Güney dergisinde ve sitesinde yayınlanan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

@