GÜLFER UĞUR
Günümüzden 146 yıl önce
yayınlanan bir kitap insanlık için çok şey değiştirdi. Modern evrim
teorisinin kurucusu Charles Darwin, 1859 yılında “Türlerin Kökeni” (On
the Origin of Species) adlı eserinin ilk kısa biçimini yayınladığında
doğa bilimlerinde gerçek bir devrim gerçekleşmişti. Bu eserin önemi,
onun salt doğa bilimlerine ilişkin buluşlarında ve yeniliklerinde değil,
dünya yüzündeki türlerin ve insanlığın tarihine getirdiği yeni bakış
açısındaydı. Charles Darwin, “Türlerin Kökeni” adlı kitabıyla
yeryüzündeki hayvan ve bitkilerin çok uzun süreçlerden ve değişimlerden
geçerek (evrim) varolduğunu kanıtlıyordu. Bu, insanın yanısıra
yeryüzündeki bütün hayvan ve bitkilerin bir defada büyük yaratıcı
(tanrı, allah) tarafından yaratıldığına dair hakim olan dinsel
(idealist) yaklaşıma büyük ölümcül darbenin indirilmesi anlamına
geliyordu.
Böyle bir darbenin
tepkisiz kalmayacağı açıktı. Darwin’in kitabı ilk yayınlandığı günden
itibaren büyük bir skandal olarak değerlendirildi ve salt bilim
dünyasını değil, kiliseyi, politikayı ve kamuoyunu büyük tartışmalarla
çalkalandırdı. Evrim teorisi karşısındaki tavır materyalistlerle
idealistler arasına kesin çizgi çekti. Ve bu ayrım çizgisi bugün
-“Türlerin Kökeni”nin yayınlanmasından 146 yıl sonra- dahi önemini
sürdürüyor. Dün olduğu kadar bugün de dinci gericilik bütün dünyada
“ateist/komünist ideolojilerin ortak fikir dayanağı” olarak gördüğü
Darwinizme karşı ateş püskürüyor.
Kabul edelim ki,
kızgınlıklarında hiç de haksız değiller!
Charles Darwin’in
eserinin büyük önemini gören ve ona hakettiği değeri biçenlerin başında
komünizmin kurucuları Marks ve Engels gelmektedir. Darwin’in eseri
yayınlanır yayınlanmaz Engels Marx’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Şu
anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem.” Marx’ın
yanıtı gecikmiyordu: “Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren
kitap işte budur.”
Charles Darwin kimdir?
İngiliz doğabilimcisi
Charles Darwin 1809 yılında Birmingham’de hali vakti yerinde bir ailenin
çocuğu olarak dünyaya geldi. Darwin’in babası başarılı ve saygın bir
taşra doktoruydu. Büyük babası Erasmus Darwin ise kendi çapında evrim
konusuyla ilgilenmiş tanınmış bir doğa bilginiydi. Charles Darwin sekiz
yaşına geldiğinde annesini yitirdi. Çocuğunun iyi biçimde yetişmesi için
çaba gösteren babası onu teşvik etmeye çalışıyordu. Halbuki Charles
Darwin okulla hiç ilgilenmiyordu ve başarılı bir öğrenci de değildi.
Onun bütün ilgisi hayvanlara ve özellikle de böceklere yönelikti. Öyle
ki, babasının ona “Anlaşılan, seni ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare
yakalama dışında hiç birşey ilgilendirmiyor. Geleceğin, kendin ve ailen
için yüz karası olacaktır.” diye bağırdığı söylenir. (Down House, The
home of Charles Darwin, s. 14)
Öğrenim yılları
Darwin 16 yaşına
geldiğinde “aile geleneğini” sürdürmesi amacıyla tıp öğrenimi için
Edinburgh Üniversitesine gönderildi. Ancak, Charles Darwin tıptan
hoşlanmıyordu ve iki yıl sonra öğrenimini yarıda bıraktı. Bunun üzerine
babası onu rahip olmaya yönlendirdi ve Darwin Cambridge Üniversitesi’nde
teoloji (din) öğrenimine başladı. Burada hayatında önemli rol oynayan
iki kişiyle tanıştı: Bunlardan biri jeolog (yerbilimcisi) Adam Sedgwick
ve diğeri biyolog John Stevens Henslow’du. Henslow, Charles Darwin’e iyi
bir dost olmuş ve kırılan özgüveniyle Cambrigde ilk dönem geçirdiği
sıkıntılı günlerde ona kolleksiyoncuğu öğretmişti. Küçüklüğünden beri
doğayla ilgili olan Charles Darwin dostundan gözlemciliğin inceliklerini
öğrenmişti. Cambridge Üniversitesinde Darwin kendi derslerinin yanısıra
özellikle jeoloji ve biyoloji derslerine ilgi duyuyor ve bunları ilgiyle
izliyordu.
Darwin dünya keşfine çıkıyor
Darwin 22 yaşında
Cambridge Üniversitesini bitirdi, ancak papaz olmaya hiç niyetli
değildi. Dostu Henslow ona Güney Amerika kıyılarına yapacağı keşif
gezisine katılma teklifini yapınca Darwin’in hayat çizgisindeki büyük
değişikliğin ilk adımı da atılmış olmuştu. Darwin derhal hazırlıklara
koyuldu ve İspanyolca öğrenmeye başladı. Ve babasının itirazlarına
karşın beş yıl süren bu büyük dünya gezisine çıktı. Dünyanın henüz
bilinmeyen kıyı ve adalarını gezme olanağına sahip olan Darwin, bu gezi
boyunca birçok gözlem yaptı, notlar aldı ve çok sayıda fosil ve hayvan
kalıntıları topladı. Bulduğu birçok fosil, yaşayan hayvan türleriyle
birçok benzerlik gösteriyordu. Diğer taraftan özellikle Ekvador
kıyılarındaki Galapagos adalarında yaşayan kuşlar üzerinde yaptığı
gözlemleriyle, değişik çevre koşullarında türlerin nasıl farklılaştığı
konusunda önemli ip uçlarına kavuşmuştu. Farklı adalarda yaşayan kuşlar
hem birbirleriye “akrabalık” özellikleri gösteriyor, fakat buna rağmen
adadan adaya çeşitli farkılıklar ve beslenme alışkanlıkları
taşıyorlardı. Bu gözlemler onu, fosillerin bir dönem yaşadığını
kanıtladığı soyların, halen yeryüzünde yaşayan hayvanlarla akraba olması
gerektiği sonucuna götürdü.
Darwin’i en çok
ilgilendiren konulardan biri, doğa güçlerinin yeryüzünün değişmesi
üzerindeki etkisiydi. O dönemde doğa bilimcileri arasında etkili olan
teorilerden biri, dünyanın çeşitli defalar doğa felaketleri yaşadığı ve
bu felaketlerden kurtulan canlıların soylarını sürdürme şansına sahip
olduğu teorisiydi. Buna göre son felaket Nuh’un gemisine sığdığı kadar
canlı türünün kurtulduğu büyük tufandı.
Charles Darwin, yaptığı
gözlemlerle bu teorilerden adım adım sıyrılmıştı. Büyük bir fosil ve
hayvan-bitki örnekleriyle geziden dönmüş ve bunların incelenmesine ve
sistemli bir şekilde değerlendirilmesine yoğunlaşmıştı.
Evrim teorisinin doğuşu
Darwin,
incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa, çevre
koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ancak, “evrim” denen bu değişim
sürecini tetikleyen neydi? İngiltere’ye döndükten sonra üzerinde
çalıştığı ve görüşlerine değer verdiği doğa bilimcilerle tartıştığı konu
esasta buydu.
Darwin’in evrim
teorisini kurararken, ona ışık tutan ve onu etkileyen Malthus’un “Nüfus
üzerine deneme” adlı kitabı oldu. Malthus’un tezine göre, bütün canlılar
bir varolma ya da yok olma savaşı içindedir. Savaşların sebebi nüfus
artışıdır. Çünkü beslenme kaynakları sınırlıdır ve bunlara sahip olmak
için insanlar zorunlu olarak savaş yürütmek zorunda kalmaktadırlar. Bu
savaşta güçlüler zayıfları ezer geçer.
Malthus’un tezindeki
“varolma savaşı”yla kendi gözlemleri arasında bağ kuran Darwin, evrim
teorisininin itici gücünün ne olduğuna yanıt veriyor ve bunu doğal
seleksiyon ve çevreye uyum olarak tanımlıyordu. Darwin, bitki ve hayvan
dünyasından yola çıkarak, yaklaşık olarak 1838 yılında “doğal seleksiyon
(eleme) ve evrim” teorisini kaba hatlarıyla yazdı. Fakat, bu teorisini
hemen kitap olarak yayınlama cesaretini bulamadı. Onun evrim teorisi din
kitaplarının ve kilisenin dünyanın ve canlıların tanrı tarafından
yaratıldığı hakim idealist dünya görüşüne aykırı düşüyordu. Bir doğa
bilimcisi olarak gözlemlerinden sonuçlar çıkarmaya başladığından beri
dinden ve kiliseden kopmuş olan Charles Darwin bu son adımı atmaktan ve
teorisini dünyaya açmaktan düpedüz çekiniyordu. Notlarını üzerine
“ölümümden sonra açılacak” diye yazarak paketlemişti. Bu paket ve
eklediği yeni notları neredeyse yirmi yıl Charles Darwin’in evinin
merdiven altındaki süpürgeliğinde, sandıkta durdu.
Bitki, havyan ve fosil incelemekle geçen
bir yaşam
Charles Darwin, dünya
gezisinden döndükten sonra birkaç yıl Londra’da kaldı. Cambridge
Üniversitesinde dostu Henslow’la birlikte koleksiyonlarını tanıtıyor ve
gezide yaptıkları keşifler hakkında konferanslar veriyorlardı.
Bu
dönem bilim dünyasından bir dizi dost edinmişti. Bunlardan biri
Darwin’in evrim teorisinin ateşli bir savunucusu olmuş ve şimşekleri
üzerine çekmiş olan Thomas Henry Huxley idi. T. H. Huxley dostu
Darwin’in eserinin önemini şöyle dile getiriyordu:
“Biz
türlerin oluşumuna ilişkin, doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir bir
açıklama arayışı içindeydik. Aradığımızı “Türlerin Kökeni”nde bulduk.
Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı. Bilimsel görünen
diğer açıklamaları bulamıyorduk. Darwin kuramı her yönüyle bilimsel
yeterlikte idi.” (Down House, s. 41)
Daha
sonra evlenen ve çocuk sahibi olan Darwin, Londra dışında büyükçe
arazili bir ev satın aldı. Burada kendisine çalışma ve bahçesinde
bitkiler yetiştirip bunlar üzerinde inceleme yapma imkânı hazırlamıştı.
Çok düzenli ve disiplinli bir yaşam sürdüren Charles Darwin’in bundan
sonraki yaşamınının merkezinde evrim teorisi ve bunun için yaptığı
incelemeler durmaktaydı.
Ve Charles “Türlerin
Kökeni”ni yayınlıyor
Yirmi
yıla yakın bir süre notlarını merdiven aralığında saklayan Charles
Darwin, sonunda “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayınlama kararı
veriyor. Bu karar değişikliğine yolaçan şey, kendisine postayla ulaşan
bir taslak oluyor. 1857 yılında İngiliz biyolog Alfred Russel Wallace
hazırladığı bir taslağı yayınlaması ricasıyla Darwin’e gönderiyor. Bu
taslakta yeralan görüşler, düşünceler, Darwin’in hazırladığı ve
ölümünden sonra yayınlanmak üzere sakladığı notlarla örtüşüyordu. Bunun
üzerine Darwin “Türlerin Kökeni”ne dair notlarını ve Wallace’in
taslağıyla birlikte “Linnean Society”nin (bilim kürsüsü) bilgisine
sundu. Darwin’in bu teorinin ilk kurucusu olduğu kabul edildi. Bir yıl
sonra Darwin ve Wallace’in çalışmaları hakkında makaleler yayınlandı.
1859 yılında Darwin “Türlerin Kökeni” adlı yapıtının ilk kısa biçimini
yayınladı. Kitap daha ilk yayınlandığı gün tükendi ve kısa aralıklarla
arda arda altı baskısı yapıldı.
Evrim teorisinin içeriği
nedir?
Darwin’in evrim teorisinin özü yeryüzündeki türlerin uzun yıllarda
değişerek geliştiğidir. Darwin evrim teorisi üzerinde çalışırken şu
hipotezlerden yola çıkar:
1.
Değişkenlik: Dünya değişmez değildir, tam tersine sürekli bir değişim
sürecindedir.
2.
Türlerin akrabalığı: Tüm organizmalar sürekli bir farklılaşma sürecinde
ortaya çıkmıştır ve onların ortak ataları vardır.
3.
Evrim bir süreçtir: Darwin’e göre evrim sürekli bir süreçtir ve
sıçramalarla gerçekleşmez.
4.
Doğal seçmece: Çevre koşullarına en iyi uyum sağlayan canlılar en fazla
ürerler ve bunun sonucu daha az uyum sağlayanlar yaşam alanlarından
itilirler. Uyum sağlama açısından ne avantajlı ne de dezavantajlı olan
değişiklikler bu süreçte etkilenmezler.
Bu
hipotezler, Darwin’in gözlenebilir kabul ettiği şu olgular üzerinde
yükselmektedir:
* Üreme
biçimleri ne olursa olsun, canlılar geometrik diziyle çoğalma
eğilimindedir
* Bu
eğilime karşın türlerde nüfus aşağı yukarı sabit kalmaktadır
* Doğal
kaynaklar sınırlıdır, nüfus artışına paralel olarak değişmemektedir.
* Bir
türün iki örneği hiçbir zaman tıpatıp aynı değildir. Böylelikle her tür
içinde büyük bir değişkenlik potansiyeli mevcuttur.
*
Değişkenliğin büyük bir bölümü genetiktir.
Bütün
bu olgulardan Darwin, “yaşam savaşı” dediği ilkeye ulaşır.
Buna
göre, belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında
yaşam savaşımı varolduğundan, doğal koşullara uyum bakımından,
özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin (veya türlerin) egemenlik
kurması ve diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır. Böylece evrimin itici
düzeneği de bulunmuştur: Doğal seleksiyon (eleme). Darwin’in evrim
teorisi günümüze dek, bilim dünyasından da bir dizi eleştiriyle
karşılaşmış ve yeni bulunan olgular temelinde hep yeniden tartışma
gündemine gelmiştir. şimdiye kadarki bütün gelişme, Darwin’in teorisinin
kimi ayrıntılarındaki yanlışların giderilmesi, düzeltilmesi, fakat evrim
teorisinin genelinin ve bilimsel temelinin de doğrulanması yönünde
olmuştur. Günümüzdeki her yeni buluş, esasen Darwin’in evrim teorisinin
kanıtlanması sonucunu doğurmaktadır.
Marx ve Engels’in Darwin
hayranlığı
Bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels Darwin’in evrim
teorisinin insanlık tarihi açısından büyük önemini derhal kavramış ve
onu derhal benimsemişlerdir.
Marx,
Darwin’e büyük bir sempati beslemiştir. O, bu sempatisini kendi eseri
“Das Kapital”i, içine el yazısıyla “Charles Darwin’e, gerçek bir hayranı
olan Karl Marx’tan” notuyla ona armağan ederek göstermiştir.
Marx ve
Engels, Darwin’in evrim teorisinin materyalist dünya görüşünün en önemli
dayanağı olma özelliğini görüyorlardı. Evrim teorisi en başta, dünyanın
ve bütün canlıların yaratıcısı, bütün herşeyin belirleyicisi olarak
tanrı düşüncesine, (idealizme) en büyük darbeyi, ölümcül darbeyi
vuruyordu.
Engels,
“Doğanın Diyalektiği” adlı yapıtında bunu şöyle ifade ediyor:
“Ele
aldığımız dönemin doğa bilginleri için ise, dünya, kemikleşmiş, değişmez
bir şeydi ve bunların çoğuna göre de bir hamlede yaratılmıştı. Bilim,
henüz tanrıbilimin ağı içindeydi. Her yerde sonal nedeni, bizzat doğanın
kendisi tarafından açıklanamayacak bir dış itişte arıyor, bir dış itişte
biliyordu. Newton’un büyük bir azametle “evrensel gravitasyon” adını
verdiği çekimi, maddenin temel özelliği olarak anlaşılsa bile, o
takdirde, gezegenlerin yörüngesini yaratan açıklanmamış teğetsel kuvvet
nereden geliyordu. Sayısız hayvan ve bitki türleri nasıl çıkmıştı. Bütün
bu sorulara, doğa bilimi, sık sık, herşeyden sorumlu bir yaratıcı ileri
sürerek yanıt veriyordu. (...)
Ensonu,
biyolojik araştırma alanında da geçen yüzyılın (18. yüzyılın)
ortalarından itibaren düzenlenen bilimsel geziler, Avrupa’nın dünyanın
her yanındaki sömürgelerinde yaşayan uzmanların daha derin araştırması
ve bütün bunların üstünde genellikle eskivarlıkbilim, anatomi ve
fizyolojideki gelişmeler ve özellikle mikroskobun kullanılması ve
hücrenin keşfi, karşılaştırma yönteminin uygulanmasını olanaklı kılan ve
aynı zamanda vazgeçilmez hale sokan bir yığın malzemenin toplanmasını
sağladı. (...)
Ama
onun davasında, parlak bir umut olan şey, (...) 1859’da Darwin
tarafından zafere ulaştırılmıştır. (...)
Bu,
organik ve inorganik doğa arasındaki uçurumu asgariye indirmekle
kalmamış, aynı zamanda, daha önce, organizmaların soy teorisinin
karşısına çıkan güçlüklerden en temel olanlardan birini kaldırmıştır.
Yeni doğa görüşü, bellibaşlı özelliklerinde tamdı: Bütün katılıklar
giderilmişti, bütün sabitlik ortadan kaldırılmıştı, sonsuz olarak
görülen bütün özgürlük geçici hale gelmişti, doğanın tümünün, sonsuz
akım ve çevrimsel bir gidiş içinde hareketli bir şey olduğu
gösterilmişti.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, 3, Sol Yayınları, s.
59-60)
“Tabiat
metafizik olarak değil, diyalektik olarak işlemektedir. Bununla ilgili
olarak herkesten önce Darwin’in adı anılmalıdır.” (Engels)
Darwin’in çalışmalarını çok önemseyen Marx ve Engels salt onun
çalışmalarını izlemekle kalmamış, teorisini benimsemiş, görüşlerini
idealist cepheden gelen saldırılara karşı savunmuş ve ona dayanarak
kendi teorilerini geliştirmişlerdir. Darwin’in ilk kitabı olan “Türlerin
Kökeni”nin yayınlanmasından sonra, 1871’de “İnsanın Türeyişi” adlı
kitabı yayınlanmıştır. Bu kitap, “insanın aşağı bir biçimden türediği”ni
kanıtlamakta ve insanlar ile maymunlar arasındaki akrabalık tezini ileri
sürmekteydi. Kitapta, insanın maymun atalarından ayrılmasında dört ayak
üzerinde yürüyüşten iki ayak üzerinde yürüyüşe geçmesinin oynadığı rol
ortaya konuyordu. Engels, Charles Darwin’in tezinden etkilenerek ve ona
dayanarak “Maymundan insana geçişte emeğin rolü” başlıklı makalesini
kaleme aldı. Engels, Darwin’in tezini ilerleterek şu saptamada
bulunuyordu:
“Darwin, atalarımız olması gereken bu maymunların yaklaşık bir
betimlemesini bize vermiştir. Bunların bedeni tamamen kıllarla
örtülüydü, sakalları ve sivri kulakları vardı ve ağaçlar üzerinde sürü
halinde yaşıyorlardı. Tırmanma, ellere ve ayaklara farklı işlevler
kazandırmaktadır ve yaşam tarzları yerde hareket etmelerini
gerektirdiğinde, bu maymunlar, yürürken ellerini kullanma alışkanlığını
yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar.
Böylece, maymundan insana geçişte kesin adım atılmış oldu.”
(Marx-Engels, Seçme Yapıtlar 3, Sol Yayınları, s. 81)
Ve
şöyle devam eder Engels:
“Atalarımızın, binlerce yıllık sürede, maymundan insana geçiş döneminde,
ellerini yavaş yavaş uyarlamayı öğrendikleri ilk hareketler, ancak en
basit işlemler olabilirdi. En ilkel yabanıllar, hatta aynı zamanda
fiziksel bir gerileme göstererek daha çok hayvana benzer bir duruma
dönüşenler bile, bu geçiş dönemi yaratıklarından çok daha üstündür. İlk
çakmak taşı insan eliyle bıçak haline getirilinceye kadar, öyle
dönemlerden geçirilmiştir ki, bizce bilinen tarihsel dönem, onunla
karşılaştırılınca önemsiz görünür. Ama asıl adım atılmıştı: el, serbest
hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler kazanabilirdi. Böylece
kazanılan daha büyük esneklik (souplesse) kuşaktan kuşağa geçiyor ve
artıyordu.
O halde
el, yalnızca emeğin organı değildir, emeğin ürünüdür de Ancak emeğin,
gittikçe yeni işlemlere uygulanmasıyla, geliştirilmiş kasların,
eklemlerin ve, daha uzun aralıklarla, kemiklerin kalıtsal yoldan
geçmesi, bu kalıtsal inceliğin, yeni, giderek daha karmaşık duruma
gelmiş işlemlere, giderek yenilenen biçimde uygulanması, insan elini,
Rafael’in, tablolarını, Thorwaldsen’in heykellerini, Paganini’nin
müziğini yaratabilecek bu yüksek yetkinlik düzeyine kadar getirmiştir.”
(age, s. 82)
Yazının
devamında Engels, değişim ve gelişim gösterenin tek başına el olmadığı,
“karşılıklı gelişme yasası”yla uyum içinde bir dizi organın, bu arada
insanın gırtlağı ve ağız organlarının da geliştiğini ve insanların
konuşmaya başladığını anlatıyor.
Marx ve
Engels’in büyük önem verdikleri Darwinci evrim teorisi, daha ilk günden
itibaren karşıtlarının yoğun saldırısına uğramış ve bu tez çürütülmeye
çalışılmıştır. Fakat, Darwinci evrim teorisi öyle sağlam kanıtlara
dayanıyor ve dünyanın oluşumunu açıklıyordu ki, bu teorinin genel kabul
görmesi çok uzun süre engellenemezdi. Ve sonuçta da öyle oldu. Darwinci
evrim teorisi giderek yaygınlaştı ve başta bilim dünyasında olmak üzere
genel kabul görme oranı arttı.
Bu
büyük buluşun, bu büyük teorinin diyalektik-materyalist dünya görüşüne
kazandırdığı öyle büyüktü ki, Marx ve Engels Darwin’i her türden
karşıtına karşı savunmayı kendilerine görev bildiler. Engels, örneğin,
“Anti-Dühring” adlı yapıtının “Doğa felsefesi” bölümünde Eugen
Dühring’in Darwinci evrim teorisine getirdiği eleştirilerle uğraşmış ve
Dühring’in idealizmine karşı Darwin’i savunmuştur.
Sosyaldarwinizm
Darwin’in teorisi, özellikle din ve kilise cephesinden olmak üzere yoğun
eleştiriler almıştır. Onun teorisini çürütmek için, Darwin’in Galapagos
adalarında evrim teorisini “uydurduğu” bu teorinin onun geniş “hayalinin
bir ürünü” olduğu vs. de ileri sürülüyordu. Ancak, sorunun bir de diğer
yanı vardır. Kimileri de Darwin’in teorisine sarılmakla kalmıyor onu
insan toplumun gelişme yasalarına uygulamaya kalkışıyordu. Darwin,
Maltus’un “nüfus teorisi”nde ifade edilen “yaşam savaşı”nı hayvan ve
bitki dünyasındaki gelişim yasasına uyarlarken, kimileri de tersten
yaklaşıyor ve Darwinci evrim teorisini Maltus’un nüfus teorisinden
çıkardığı gerici sonuçları doğrulamak ve daha da geliştirmek için
kullanıyorlardı. Engels, “Anti-Dühring” eserinde, bunun sorumlusunun
Darwin değil, Darwin’i kendi gerici teorilerine dayanak etmek
isteyenlerin olduğunu tespit ediyor ve Darwin’i savunuyor: “...varoluş
mücadelesi de, herhangi bir Malthusçu yorum olmadan, doğada aynen öyle
varolabilir.” (Friedrich Engels, Anti-Dühring, İnter Yayınları, s.117)
Darwin’in teorisinin izin verilemez biçimde insan toplumunun gelişme
yasalarına uyarlanması sosyal-Darwinizm olarak adlandırılmaktadır. Buna
göre, dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası
bulunduğu için bu her zaman güçlülerin veya “uygunların” kazanacağı bir
“yaşam mücadelesi” de sürmek zorundadır. Bu teori en uç noktasında
“üstün ırk”ların diğerleri üzerinde egemenliğinin “doğa yasası” kadar
“doğal” olduğu ırkçı teorilere kadar götürülmüştür. Bunun en uçtaki
örneği Hitler faşizmidir. Nazizim, kendi ırkçı teorilerini
sosyal-Darwinizme dayandırmış ve bunu “aşağı” diye damgaladığı
Yahudileri, Çingeneleri vb. yoketmeye kadar götürmüştür. Hitler ünlü
“Kavgam” kitabında bunu şöyle ifade etmektedir:
“Tarih
doğanın kendi kendine oluşturacağı yeni bir ırksal hiyerarşi sonucunda
eşi benzeri olmayan bir imparatorluk meydana getirecektir.”
Naziler, ırkçı teorileriyle salt milyonlarca insanı yoketmekle
kalmadılar. Bunun ötesinde üstün Alman, “Ari” ırkını geliştirme
çabalarında bulundular. Mavi gözlü, sarışın, “Aryen ırk özellikleri”ne
sahip dedikleri insanları damızlık hayvanlar gibi yanyana getirerek
çiftleşmeye zorladılar. Ancak, doğa onlara oyun etti ve istedikleri
sonucu alamadılar. Fakat, ırkçı-faşist ideolojiler sosyal-Darwinizmi
kendilerine dayanak yapmaktan bugüne kadar vazgeçmediler.
Bugünün tartışmaları -
ultra darwinizm
Darwin,
bundan 146 yıl önce yayınlanan “Türlerin Kökeni” adlı kitabında insanın
evrimi hakkında ancak şu cümleyi yazabilmişti: “İnsanlık ve insanlık
tarihinin üzerine de ışık düşecektir.” Kitabının yayınlanmasının
ardından yürüyen hararetli tartışmalar ve evrim teorisini gösterilen
büyük ilgi onu cesaretlendirmiş ve 1871 yılında „İnsanın Türeyişi“ adlı
eserini yayınlamasını sağlamıştı. Kitabın ana tezi, insanların Havva ile
Adem‘den değil, maymun atalarından türediğiydi.
Darwin’in eseri yayınlandığında dönemin tartışmalarında önemli bir rol
oynayan Papaz Worcester’in karısının şöyle dediği anlatılır: “İnsanlar
maymundan türüyormuş, öyle mi? “Eğer bu doğruysa, o zaman bunun
duyulmaması için dua edelim.”
İnsanın
evrimi her geçen gün biraz daha aydınlanıyor. Her yeni bulunan fosil, ya
da tekniğin gelişmesiyle yapılan yeni incelemeler, insanın evrimi ve
soyağacı konusunda tartışmalara ve bilginin yenilenmesine yolaçıyor.
Darwin’de örneğin, çevreye uyum ve doğal seleksiyon türlerin gelişmesi
farklılaşmasının itici gücü olarak kabul edilirken, bu farklılaşmanın
hangi temelde gerçekleştiği daha net bilinmiyordu. Genetik biliminin
gelişmesiyle kalıtımın hangi kurallarla gerçekleştiği öğrenildi. Bu
arada türlerin farklılaşmasında önemli bir rol oynayan mutasyon fenomen
olarak ortaya çıktı. Kalıtım özelliklerini taşıyan genlerin kimyevi
bileşimi (DNA -Desoxyribonukleinacide) ve her hücre çekirdeğinde kalıtım
molekülleri olarak varoldukları tespit edildi. Her hücre bölünmesinde
önce bu kalıtım molekülleri tümüyle kopyalanmakta, böylelikle her
bölünen hücre aynı kalıtım enformasyonuna sahip olmaktadır. Ancak bazen
bu kopyalamada hatalar olabilmektedir: Aynı bir yazıyı kopyalarken belli
kelimelerin yanlış yazılması, cümle ya da paragrafların atlanmasında
olduğu gibi! Kalıtım enformasyonunun değişmesine yolaçan bu tür
“kopyalama hatası”na mutasyon adı verilmektedir. Mutasyonların ezici
çoğunluğu canlılar için zararlı olmaktadır ve bu nedenle “doğal elek”te
ayıklanmaktadır. Ancak, bazen de mutasyonlar onu taşıyan canlıya, diğer
soydaşlarına göre bir avantaj sağlayabilmektedir. Bu onun çoğalmasına ve
soyunu daha iyi sürdürmesine yardımcı olabilmektedir. Demek ki, türlerin
büyük çoğunluğu bu tür -tamamen tesadüfi- mutasyonlar, yani “kopyalama
hataları” temelinde gelişmiştir. (Yani insanın gelişmesi esasen “hata”
üzerinde yükselmektedir dersek, hiç de yanlış olmaz!)
Bütün
bunlar yeni bulgular, bilgiler. Ve her geçen gün bu bilgilere yenileri
ekleniyor. Fakat şurası da açık: Bugüne kadarki bütün bulgular insan ile
maymunun atalarının bir olduğu Darwinci tezi doğruluyor. Tartışmalar,
insanlığın bir beşikten mi yoksa birden çok beşikten mi türediği, hangi
akrabalık dizisinin olduğu ve insan evrimindeki etkenlerin neler olduğu
üzerine yürüyor.
Geo
dergisinin Eylül 1998’de yayınladığı dosyaya göre insanların atalarının
ilk öncülü -Australopithecus afarensis- bundan yaklaşık 4,8 milyon yıl
önce Afrika bölgesinde yaşıyordu. İklim ve jeolojik değişikliklere bağlı
olarak Afrika ile Avusturalya arasındaki ilk kopuş meydana geldi ve
bunun sonucu olarak yaklaşık 3 milyon yıl önce soy bölündü:
Australopithecus afarensis güneye doğru yayıldı. Kuzeyde ise
Australopithecus africanus gelişmeye ve yayılmaya başladı. Daha sonra
-bundan 2,5 milyon yıl önce- iklim değişikliklerine bağlı olarak ikinci
büyük tür bölünmesi oldu. Australopithecinen türünden ayrılan Homo
rudolfensis ilk alet üreten insan-maymunları oluşturdu. Bundan yaklaşık
400 bin yıl sonra (yani bugünden 2,1 milyon yıl önce) Australopithecus
africanus türünden ayrılan Homo habilis insanlığın ilk atası olarak
tarih sahnesine çıktı ve kıtalara yayıldı.
Bazı
bilim adamları, insanlığın bir tek beşikten çıkıp yayıldığı tezine
karşı, homo habilis’in birbirbirinden bağımsız olarak dünyanın çeşitli
bölgelerinde geliştiği ve daha sonra birbirine karıştığı tezini ileri
sürmektedir. Öyle ya da böyle, bugünün bilgisine göre insanlığın tarihi
yaklaşık 2 milyon yıl olarak kabul edilmektedir.
Darwin
evrim teorisini yazarken kalıtım ve genetik hakkında çok az şey
biliniyordu. Günümüzde artık gelişkin bir gen-teknolojisi var ve insanın
gen haritasının tümüyle çıkarılması konusunda bilim insanları
uluslararası bir yarış içinde. Gen tekniğindeki buluşların nasıl
kullanılacağı olduğu kadar bu buluşların nasıl yorumlanacağı da çeşitli
ekollerden bilim insanları ve onlardan beslenen ideologlar arasında
keskin tartışmalara yolaçıyor. Örneğin; sosyal biyologlarla ittifak
içinde evrimpsikolologları insanın davranış ve duygularında kayda değer
bir değişim olmadığını, bugünün insanlarıyla yüzbinlerce yıl önce
yaşamış ataları arasında davranış ve duygular bağlamında pek büyük fark
göstermediğini, bugün de hala dünyanın Plaistozen dönemindeki insanlar
gibi avcı ve toplayıcı özelliklerini taşıdığımızı ve bunun genetik
olduğunu iddia ediyorlar. İnsanın “yaşam savaşı”nın genetik bir temeli
olduğunu ileri süren İngiliz biyolog Richard Dawkins, bu tezini
güçlendirmek için işi daha da ileri götürerek “egoist gen” diye bir
kavram icat etmiş bulunuyor.
Genler
ne kadar belirleyicidir? Doğa, koşullar ve insanlık kültürünün
birbiriyle ilişkisi nedir? Bu tartışma, esasen yüzyıllardır
idealistlerle materyalistler arasında yürüyen eski tartışmanın yeni bir
temelde canlanması anlamına geliyor. Bir yanda belirli bir genetik
yapıyla yeryüzünde ilerleyen insanların genetik yapısından, dolayısıyla
“kendi doğasından” kopamayacağını ileri sürüp, en gerici teori ve
tezlerin şampiyonluğunu yapanlar... Diğer yanda, belirli bir genetik
yapıyla dünyaya gelen bir insanın gelişiminin nasıl olacağında, en az
genleri kadar onu çevreleyen koşulların da belirleyici olacağını;
insanların hayvanlar aleminden kopmasından bu yana sosyo-kültürel bir
evrim geçirdiğini ve geçirmekte olduğunu ve insan davranış ve
duygularının bundan bağımsız ele alınamayacağını savunanlar.
Genler
belirleyicidir tezini savunan sosyal - biyologlar ve evrim
psikologlarının yaptığı, insanları salt biyolojisiyle tanımlayan sosyal
darvinizmden başka bir şey değildir. Bunlara bugün ultra-darwinistler de
denilmektedir. Ultra-Darwinistler, evrim sürecinin tek itici gücü olarak
“yaşam savaşı”nı görmekte, genetik-indirgemeci araştırma sonuçlarından
yola çıkarak insanların toplumsal davranışlarını (örneğin şiddet,
örneğin cinsellik, vb.) gerici bir ideolojiyle açıklamaya
çalışmaktadırlar.
Bu
teorinin savunucuları örneğin, kadın ile erkeğin cinsel davranışlarının
“doğaları itibariyle” farklı olduğunu, soyunu sürdürmek gereğiyle
erkeklerin promiskuite (çok eşlilik) eğilimi, kadınların ise monogam
(tekeşlilik) eğilimi taşıdıklarını ileri sürmekte ve bununla kadın ile
erkeğin bugünkü toplumsal davranışlarını açıklamaya çalışmaktadırlar.
Aynı şekilde, erkeğin agresif ve kadının da uysal olmasının doğa
koşullarına uyum sağlamayla ilişkili olduğunu savunanlar ve bununla
bugünün toplumsal koşullarında kadın ile erkeğin konumunu açıklamaya
çalışanlar vardır. Bunlara göre pederşahi toplum ideolojisi değil,
insanın doğasıdır kadın ve erkek rollerini belirleyen. Hangi bilimsel
laborutuvardaki ‘araştırmalara’ dayalı olursa olsun, bütün bunların eski
bilinen gerici teorileri yeniden ısıtıp önümüze sürmekten başka bir şey
olmadığı açıktır. Bu teorilerin en tehlikeli yanı, ileri sürülen
tezlerin varolan toplumsal koşullardaki insan gözlemleriyle uyuşması,
dolayısıyla ‘akla yatkın’ olmasıdır. Esasen bu tür tezler verili
toplumsal koşulları bir kez daha onaylamaktadır -başka bir şey değil!
Dolayısıyla, bu türden tezler çok kolay yaygınlaşabilmekte ve her türden
egemenlik ideolojisine, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe “bilimsel temel”
kılıfı sağlayabilmektedir.
Ve modern Darwin
karşıtları...
Fakat
salt Darwin’e ayı dostluğu yapan sosyal-Darwinciler yok piyasada!
Darwinci evrim teorisine karşı mücadele eden güçlü bir gericilik de
sözkonusu. Yüzyılı aşkın bir süre Darwinci evrim teorisine karşı direnen
Katolik kilisesi 1996 yılında Vatikan’dan Papa Johannes II. Paul’ün
yarım ağızla yaptığı, ‘Darwin’in evrim teorisi bir hipotez olmanın
ötesindedir’ açıklaması da durumu değiştirmiyor. Bugün bütün dünyada
dinci gericilik “Darwinizm”e karşı mücadele yürütüyor. Merkezi
Amerika’da olan “Kreasyonistler” (yani yaratıcıya inananlar), sözümona
bilimsellik adı altında (ABD’daki merkezlerini Yaratıcılık Araştırması
Enstitüsü olarak adlandırıyorlar!) Darwin’in evrim teorisine karşı haçlı
seferi yürütmeye çalışıyorlar. “Evrime inanan tanrıdan şüphe
duyar.Tanrının varlığından şüphe duyan kötü bir insan olur. Öyleyse
evrim kötülüğün tohumudur.” diyor Kreasyonistler. Darwin’in evrim
teorisini din için bir tehdit olarak gören Kreasyonistler güçlü
kampanyalarıyla okullarda evrim teorisinin ders planlarında yeralmasını
engellemeye çalışıyorlar. Veya en azından evrim teorisinin yaratılış
teorilerinden biri olarak anlatılmasını ve İncil’deki yaratılış
teorisine de eşdeğer teori olarak vurgu yapılmasını talep ediyorlar.
Ancak,
Darwinci evrim teorisine ateş püskürenler salt Hristiyan gericiler
değil. İslam gericiliği de bu noktada hiç geri kalmıyor. Tam tersine!
Bütün yöntemlerle Darwinci evrim teorisine karşı mücadele ediyorlar.
Onların da çıkış noktası aynı: “Değişmeyen formül Darwinizm=ateizm”.
Örneğin internette “Bilim Araştırma Vakfı” adına işletilen web
sayfasında şunlar yazılıyor:
“Darwin, misyonuna tek başına soyunmamıştı. Bir başka deyişle, 19.
yüzyıl Avrupası’ndaki din aleyhtarı hareketlerin öncüsü olan Mason
örgütü, ilk ortaya çıktığı günden itibaren onu kararlı bir biçimde
destekledi. İlk ortaya atıldığı zamanlarda çoğu kimsenin gülüp geçtiği
evrim teorisi, bu ideolojik destek sayesinde bir kaç on yılda büyük bir
popülarite kazandı.”
“Darwin’in teorisi, natüralist/materyalist felsefelere, daha doğrusu tüm
bunların temelini oluşturan ateizme hizmet ediyordu.”
“Darwinizm ateizm demektir ve ateizm var olduğu sürece de yaşayacaktır.
Bugün, bilimsel geçersizliği açıkça ortaya çıktıktan sonra bile ısrarla
savunulmasının nedeni de budur.” (www.bilimselarastirmavakfi.org)
Bir
başka internet sayfasında da şunlar söyleniyor:
“Komünist ideoloji 150 yıl boyunca dünyaya kan kusturdu. Ancak bu zulmün
arkasında, çoğu insanın pek dikkat etmediği bir başka fikir yatıyordu.
Komünist ideolojilerin ve rejimlerin ortak fikri dayanağı, Darwin’in
evrim teorisiydi.” (www.harunyahya.org)
Bir
başka internet sayfasında ise sözümona ırkçılığa ve Sosyaldarwinizme
karşı çıkma adına Darwinci evrim teorisine saldırılıyor:
“Günümüzde de hâlâ pek çok antisemit veya benzeri ırkçı akım,
Sosyaldarwinizmden ilham almaktadır... Kısacası, 19. yüzyılda, pagan
kültürün yeniden uyanmasıyla ve Darwin’in evrim teorisiyle doğan faşist
ırkçılık, 21. yüzyılda yine aynı temellere dayanarak gelişmeye devam
etmektedir.” (www.islamatisemitizmilanetler.com)
Bu
satırlarda islam gericiliğinin Darwinci evrim teorisi karşısındaki
korkusu okunmaktadır. Haklılar, Darwinci evrim teorisi dünyanın
yaratılışını tanrıya bağlayan her türden dinci ideolojinin temeline
darbe indirmiştir. Bu ölümcül darbeyi hisseden dinci gericilik Darwinci
teoriye olan güvenirliği kırmak için elinden gelen her türlü yönteme
başvurmaktadır. Bu nedenle Darwin’in teorisiyle sosyaldarwinistleri bir
tutmakta, ona ırçılık, faşizm, masonluk ve hatta anti-semitizm
atfetmekdir. Onlar da her yeni buluşu yeniden yorumlamakta, böylelikle
kendi ideolojilerine “bilimsel temel” sağlamaya çalışmaktadırlar. Tabii
ki, bütün bulguları ‘Darwinci evrim teorisi çürütüldü’ biçiminde
yorumlamaktadırlar.
Şunu da belirtmekte fayda var: Hristiyan gericiliğin protestolarına
ve direnişlerine rağmen Batılı ülkelerde Darwinci evrim teorisi çoktan
genel kabul görmüş durumdadır ve ders programlarında yeralmaktadır. Aynı
şey ama “müslüman dünya”nın çoğunluğu açısından geçerli değil. Müslüman
ülkelerin önemli bir bölümünde Darwinci evrim teorisi yok sayılıyor ve
okul ders programlarında yeralmıyor. Bunlar da olgular... Bu noktada son
olarak Türkiye’de yaşanan gelişme de tehlikeli bir eğilime işaret
ediyor. Eylül ayında gazetelerde çıkan bir habere göre “Milli Eğitim
Bakanlığı evrim teorisini fen bilgisi kitabından çıkarmaya yönelik
düzenlemeler yaparken, kitapta evrim teorisinin anlatıldığı bölümler
makaslandı... Kitaptan şu bölüm çıkarıldı: ‘Darwin’in düşüncesi; bir
topluluğun aynı türden diğer topluluklarla ilişkisi kesilirse, yeni
türlerin oluşabildiğidir. Kuşlar rotalarının dışında sürüklenip uzak
adalara ulaştıklarında geri dönemezler. Mutasyona uğrarlar. Zaman içinde
topluluklar o denli değişir ki, bu 2 topluluğun bireyleri bir araya
gelseler bile çiftleşemez. 2 farklı türden söz edilir. Yeni türlerin
oluşumu ve değişimiyle ilgili çalışmalar bugün de sürdürülmektedir.
Moleküler biyoloji, embriyoloji, genetik gibi alanlardaki araştırmalar
bu konuya yeni bulgular kazandırmaktadır.” (22.9.05 Hürriyet)
Sözkonusu bölümün 8. sınıf fen kitabından neden çıkarıldığının gerekçesi
olarak bu bölümün “öğrencilerin seviyesini aştığı” ileri sürülmüştür.
Bunun sudan bir gerekçe olduğu gayet açıktır. Darwinci evrim teorisi
hükümeti rahatsız etmektedir. Sessiz sedasız bir şekilde bu teori ders
kitaplarından çıkarılmak istenmektedir. Bu bütün gercilerin ortak
arzusudur. Amerika’da ya da Türkiye’de, hristiyan ya da müslüman dünyada
farketmemektedir.
Ancak
güneş balçıkla sıvanamaz. Hangi odaktan gelirse gelsin, Darwinci evrim
teorisine saldırı gericilikten başka birşey değildir.
Eylül 2005