Yılmaz’dan… 12 Eylül darbesinin 25. yıldönümü geride kaldı.
Fakat sonuçları ve etkileri 25 sene geçse de hâlâ
zihinlerde canlı… Yılmaz’ın aramızdan ayrılışı da 21 seneyi geçti ve
onun görüşleri de mücadelemizde yaşıyor. Aşağıda Yılmaz’ın fazla
tanınmayan bir açıklamasını, hem 12 Eylül darbesini 25. yıldönümünde
lanetlemek ve hem de Yılmaz’ı aramızdan ayrılışının 21. yıldönümünde
anmak için okurlarımıza sunuyoruz. — GÜNEY
Halkıma,
Türkiye-Kürdistan’ın,
çeşitli milliyetlerden işçilerine, köylülerine, emekçilere, aydınlara ve
öğrencilere, genç subaylara, askerlere, yakınlarıma, arkadaşlarıma ve
yoldaşlarıma!..
1983’e girerken,
ülkemden ayrılışımın onbeşinci ayı dolacak. Her yıl sonu, herkes için
olması gerektiği gibi, benim için de ciddi bir hesaplaşmadır. Hem kendi
kendime hesaplaşma, hem de halkıma hesap verme. Çünkü kendimi, tarihe ve
halkıma karşı sorumlu sayıyorum.
Bugüne kadar,
faşist-gerici kesimlerin ağızdan ağıza sinsice yaygınlaştırdıkları
dedikodu ve karalamaların yanısıra, Tercüman’dan Hürriyet’e bir yığın
gerici gazete, Tahsin Öztin’den Ergun Göze’ye her türden gerici ve halk
düşmanı kiralık yazar, elbirliği ile beni karalamaya, halkımın faşizmin
pençesinden kurtulması uğruna yaptığım devrimci çalışmalarımın içeriğini
çarpıtmaya özel bir önem gösterdiler. İdeolojik ve siyasi olarak bana
cevap verecek yetenekleri olmadığı için, küfür edebiyatını seçtiler.
Amaçları beni halkımın gözünde küçük düşürmek, bana duyulan güveni
zedelemekti. Öte yandan beni kışkırtarak yapmamı, yaptırmamı
bekledikleri şeyler de vardı ki, bu konuda da cevapsız kalmaları, onları
daha da azgınlaştırdı.
Gerici çevreler, beni,
genel olarak Türkiye aleyhinde bir insan olarak göstermek istiyorlar.
Ben, Türkiye aleyhinde değil, Türkiye’yi bir cezaevi haline getirenlere,
halkı baskı ve zulüm altında tutanlara, halkı açlığa ve yokluğa mahkum
edenlere karşı çarpışıyorum. Ben, Türkiye’yi, Amerikan emperyalizminin
jandarma karakolu yapanlara karşı; işçilerin, köylülerin ve geniş emekçi
kitlelerin ekonomik, demokratik haklarını gaspeden zalimlere karşı
çarpışıyorum. Ben, çeşitli milliyetlerden halkımın toplumsal ve siyasal
kurtuluşu için çarpışıyorum. Herkes biliyor ki, ben, yurtdışında
söylediklerimin aynısını Türkiye’de iken de söyledim. Hem de en zor
koşullar altında iken. Yargılanmak üzere çıkartıldığım mahkeme
kürsülerinde, emperyalizme, faşizme, soygun ve sömürüye, Kürt ulusu
üzerindeki ulusal baskıya karşı olduğumu bağıra bağıra haykırdım. Askeri
ve sivil mahkemelerin ardı ardına verdikleri ve bundan sonra da
verecekleri cezalar, bunun kanıtı değil midir?
Beni, “vatan haini”,
“kiralık” gibi sıfatlarla halkımın gözünde zedelemeye çalışanlara layık
oldukları dersi halkımın vereceğine inanıyorum. Halkım beni de, onları
da iyi tanıyor. Bu konuda alnım açıktır, başım diktir. Bugüne kadar
hakkımda sürdürülen gerici propagandalar karşısında kendimi savunmak
ihtiyacını bile duymuyorum. Gazetelerinden kiralık yazarlarına kadar;
yakınlarıma ve arkadaşlarıma işkence eden polislerden muhbirlere kadar,
faşist zulmün yürütücüsü veya suç ortağı herkes, günü ve zamanı
geldiğinde yaptıklarının hesabını ödeyecektir. Rüzgar eken fırtına
biçer. Unutulmasın. Benim sorunum, kişisel bir sorun, kişisel bir kavga
değil, sınıf kavgasıdır. Bu nedenle, bana ve yakınlarıma yönelen saldırı
ve baskıları, halkıma ve onun yiğit evlatlarına yapılmış baskıların bir
parçası olarak görüyorum ve mücadeleyi bu açıdan değerlendiriyorum. Bu
nedenle de, karşıma, siyasi iktidarı elinde bulunduran sınıf güçlerini
ve onların en baştaki yöneticilerini ve sorumlularını alıyorum. Benim
muhatabım onlardır. Benim hesaplaşmam onlarla olacaktır.
Devrim ve demokrasi
mücadelesinin temel sorunu, siyasi iktidar sorunudur. Emperyalizme,
faşizme ve gericiliğe karşı verdiğimiz mücadelenin zaferi, siyasi
iktidarın ele geçirilmesine bağlıdır. Halkımızın toplumsal ve siyasal
kurtuluşunun anahtarı budur…
İçinde bulunduğumuz
objektif koşullarda tarihin bize yüklediği görev, faşist diktatörlüğün
yıkılması yerine proletarya önderliğinde demokratik bir düzenin
kurulmasıdır. Ve biz bu göreve sahip çıkıyoruz. Bu göreve sahip çıkmamak
ve gereklerini yerine getirmemek, halka ihanet anlamına gelir.
İşte faşistlerin,
gericilerin, her türden halk düşmanlarının bize karşı azgınca
saldırmalarının esas nedeni de, bizim bu göreve tüm gücümüzle sarılmış
olmamızdır.
7 Kasım Anayasa
referandumu, bir gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmıştır. Artık
bir Demirel, bir Ecevit ve buna bağlı olarak bir AP ve CHP, tarihi ve
siyasi olarak varlık nedenlerini yitirmişlerdir. Yine, bugüne kadar
devrim ve demokrasi cephesinde savaşan gruplar ve örgütler de, son on
yılı ve özellikle de son iki yılı nasıl değerlendirdiklerini, halkla
ilişkilerinin niteliğini en açık biçimiyle görmüş olmalılar. Kendilerini
“önder” görenlerin, şapkalarını önlerine koyup düşünmelerinin zamanıdır.
Kendi gerçekleriyle hesaplaşmak ve doğruları kabul etmek, devrim ve
demokrasi adına yapacakları en olumlu davranış olacaktır. Oyalanmak,
olguları başka türlü göstermeye çabalamak, ancak devrime zarar verir.
Yaşadığımız gerçekler
ve objektif koşullar açıkça göstermektedir ki, devrim ve demokrasi
mücadelesi yeni bir dönüm noktasındadır. Türkiye-Kürdistan devrimi,
özgül koşulları nedeniyle, yeni tipte bir devrim aşamasını, yeni tipte
bir parti örgütlenmesini, yeni tipte bir cepheyi, yeni tipte bir
devrimci çalışmayı ve militan özelliklerini gündemimize getirmiştir.
Kendilerini “parti” olarak sunanların durumu ortadadır.
Yakın tarihi geçmişin
önümüze koyduğu örnekler İspanya, Portekiz ve Yunanistan örnekleridir.
Yani, açık sınıf mücadelesinin verilemediği, başta işçi sınıfı olmak
üzere, emekçi halk kitleleri ile köklü bağların kurulamadığı, uzun bir
faşist dönemin ardından gelen zorunlu burjuva demokrasisi. Saydığım
ülkelerde, siyasi devrime, devrimci proletarya önderlik edemedi. Çünkü,
devrimci bir proletaryaya ve geniş kitleleri kucaklayan devrimci bir
partiye sahip değillerdi. Diyoruz ki, böylesi siyasi bir devrime, adı
burjuva demokrasisi olduğu için, burjuvazinin şu ya da bu kanadı değil,
bizzat devrimci proletarya ve onun devrimci partisi önderlik etmelidir.
Belirtmeliyiz ki, bugün için Türkiye-Kürdistan’ında, etkin bir burjuva
muhalefet yoktur. Ancak, devrimci mücadelenin gelişmesi ve faşizmin
kendi iç çelişmelerinin yoğunlaşması ile çöküşe doğru gitmesi halinde,
devrimci mücadelenin zorunlu demokratlar haline getireceği kanatlar
ortaya çıkacaktır. Bu nedenledir ki, hem devrimi ilerletmek ve hem de
önümüzdeki aşamayı doğru değerlendirmek göreviyle yükümlü olan
proletaryanın, böylesi bir devrime önderlik etmesi vazgeçilmez tarihi
bir görevdir. Demokrasi ve sosyalizm mücadelesi, bugünkü dünya
koşullarında, her zamankinden daha çok iç-içe geçmiştir. Başta
proletarya olmak üzere, emekçi kitlelerin açık sınıf mücadelesi
verebilmesi, kitlelerin siyasi anlamda daha da eğitilebilmesi, işçi
sınıfının birliğinin sağlanabilmesi için böylesi bir devrimin ve onun
getireceği siyasi özgürlüklerin büyük önemi vardır. Kitlelerin,
anti-faşist siyasi bir devrim için eğitilmiş olmaları ve böyle bir
devrimi başarmış olmaları, asıl hedefe doğru emin adımlarla ilerlemeleri
için yeterli değildir.
Eğer, proletarya
önderliğinde değil de, burjuvazinin şu ya da bu kanadının önderliğinde
bir siyasi devrim söz konusu olursa, proletarya ve emekçi halk
kitleleri, çok geçmeden, burjuvazinin gerici namluları ile
karşılaşacaklardır. Burjuva demokratik devrimin sınırları içinde
boğulmayacak ve devrimi objektif gerçekliğe uygun olarak bir üst
aşamasına yükseltecek olan tek sınıf proletaryadır. Bağımsız,
demokratik Türkiye-Kürdistan’ı yaratabilecek, başta ABD ve Sovyet Sosyal
Emperyalizmi olmak üzere, dünyanın bütün emperyalist ve gerici güçlerine
karşı uzlaşmaz ve kararlı bir savaş sürdürecek olan tek sınıf
proletaryadır. Ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesine saygı
gösterecek ve onu hayata geçirecek tek sınıf yine proletaryadır.
Ancak, böylesi bir
devrime önderlik edebilecek bir parti ve örgütlenme henüz yoktur.
Sorunumuz, başta proletarya olmak üzere, emekçi kitleleri eğitecek,
örgütleyecek, son yıllarda devrimcilere duyulan güvensizliği,
umutsuzluğu, umut ve güvene dönüştürebilecek böylesi bir partiyi yaratma
sorunudur.
Böyle bir parti,
devrimin gizli ve açık düşmanlarına karşı kararlı bir mücadele içinde
doğacak ve büyüyecektir.
Böyle bir parti,
kendisini devrimci ilan eden, fakat devrime zarar veren bir yığın akıma
karşı, ideolojik-siyasi savaş içinde oluşacaktır.
Böyle bir parti,
Türkiye-Kürdistan devrimci hareketlerine bugüne kadar egemen olan
ideolojik hastalıkları yenerek, yanlış kavrayışları yıkarak, doğru bir
ideolojik ve siyasi çizgi izleyerek güçlenecektir.
Böyle bir parti, pratik
çalışmaları ve eylemleriyle, halkın devrimcilere duyduğu güvensizliği,
kuşkuları yenerek öncü niteliğini pekiştirecektir.
Böyle bir parti, düzen
partisi değil, savaş partisi olmalıdır. Siyasi eğitiminin odak
noktasına, silahlı devrim fikrini yerleştirmelidir. Çünkü, önümüzdeki
devrim, burjuva demokratik karakterde siyasi bir devrim de olsa, zorun
ebeliğine muhtaçtır. Bu zor, proletarya ve onun devrimci partisi
önderliğinde, her alanda örgütlenmiş halkın, askeri, ekonomik ve
örgütsel zoru olmalıdır. İkna ve zor yöntemleri uyum içinde
kullanılmalıdır. Siyasi iktidarın ele geçirilebilmesi için, grev, genel
grev gibi ekonomik alandaki zor biçimleri, silahlı ayaklanma ile
birleştirilmeli ve uzun sürecek bir iç savaşa hazırlıklı olunmalıdır.
Savaşı göze almadan zafer mümkün değildir. Zaferi tayin edecek savaşın
başarısı ise, hayatın her alanında sürdüreceğimiz uzun vadeli ve çok
yönlü hazırlık çalışmalarına bağlıdır. Mücadele biçimlerinin her türü,
objektif ve subjektif koşullara uyumlu olarak ustaca kullanılmalı ve tek
başına hiç bir mücadele biçiminin içinde boğulunmamalıdır. Son
çözümlemede, siyasi, ekonomik, demokratik, ideolojik, kültürel,
sanatsal, bütün mücadele biçimleri, silahlı mücadele biçimine tabi
olmalı ve onun güçlenmesine hizmet etmelidir…
Faşist diktatörlük uzun
bir süre ayakta kalamayacaktır. Halkı daha uzun bir süre baskısı altında
tutmaya gücü yetmeyecektir. Uygun zamanlarda ona indireceğimiz darbeler,
faşist diktatörlüğün yıkılışını hızlandıracaktır.
İşte önümüze koyduğumuz
yakın hedef budur: Faşizmi yıkmak ve yerine proletarya önderliğinde
demokratik bir düzen kurmak.
Yeni yılda, gücümüz
yettiği oranda, geçmiş deneylerden çıkarttığımız derslerin de
yardımıyla, kitleleri demokrasi bayrağı altında toplamaya ve faşizme
karşı mücadelede yeni mevziler kazanmaya çalışacağız.
Yeni yıla girerken,
gerek yurt içinde, gerekse yurtdışındaki bütün işçilere, emekçilere ve
arkadaşlarıma sesleniyorum: Demokrasi bayrağı altında toplanalım ve
mücadele edelim.
Zafer bizim olacaktır!
Kahrolsun askeri faşist
diktatörlük!
Yaşasın sosyalizm ve
demokrasi mücadelesi!
31 Aralık 1982

(*)
Başlığı biz koyduk — Güney