TAHSİN GÖKSEL
Aydın ya da aydınlar
meselesi tartışıldığında somut olarak hangi sorunu tartıştığınıza bağlı
olarak tartışmanın içeriği de değişmektedir. İşçileri, emekçileri
ilgilendiren çok değişik sorun ya da alan olduğu gibi aydınlarla ilgili
tartışmaların da değişik sorun ve alanları var.
Aydın kime denir? Ya da
kim aydın? vb. soruları tartışma durumunda kaldığınızda, bu sorulara
verilecek cevapların sınıflarüstü olmadığı, olamayacağı da ortaya
çıkmaktadır.
Kapitalist, egemen
sınıfların çıkarlarının temsilcileri olan aydınlar, işçi sınıfı ve
emekçilerin çıkarlarının temsilcileri olan aydınlar gibi farklılaşma
gündeme gelmektedir. Bu farklılaşma aydınların ayrışması bağlamında
temel farklılaşmadır.
Burada hangi kökenden
gelirse gelsin, yani ister burjuva, zengin aile kökenli olsun, isterse
de işçi, yoksul aile kökenli olsun belirleyici olan hangi sınıfın
çıkarlarının temsil edildiği, hangi sınıfa hizmet edildiğidir.
Kuşkusuz ki bu
saflaşmada da hangi sınıf kökenli olduğuna bakılarak aydınlar arasında
bir farklılık sözkonusu olmaktadır.
İşçilerin, emekçilerin
sömürü sistemine karşı mücadelesinde özellikle doğru yolun gösterilmesi,
işçilerin, emekçilerin sınıf olarak kendi güçlerinin bilincine varması
bağlamında aydınların rolü belirleyici bir önemdedir. Ve bu aydınlar ne
kadar fazla işçi kökenli, proleter aydınlar olursa, sömürü sistemine
karşı sonuna kadar mücadele açısından o kadar iyi olur.
Bu yaklaşım temelinde
soruna yaklaşıldığında bizim için sözkonusu olan aydın(lar), işçi ve
emekçilerin çıkarlarının savunucusu, temsilcisi olan aydın(lar)dır.
Yazının başlığında
sorulan “Türkiye’de aydın olmak zor mu?” sorusuna verilecek cevap, iki
açıdan da evet, Türkiye’de aydın olmak zordur biçiminde olmak durumunda.
Soruna bu bakış
açısıyla yaklaşıldığında Türkiye’de “aydın” olarak kabul edilenlerin
büyük bölümünün gerçekte aydın bile olmadığını söylemek zorundayız.
Türkiye’de kendisine
aydın yaftası takanların büyük çoğunluğu kemalisttir. Bunların da önemli
kesimi gerçek anlamda burjuva demokratı bile değil.
Aydın olanlar toplumun
ilerlemesi için yol göstermesi, toplumu ileriye doğru gitmeye zorlaması
gerekirken, sözkonusu aydın yaftalı kemalistler gerçekte toplumun
ileriye doğru gitmesinin, halkın aydınlanmasının önündeki en önemli
engellerden biridirler. Çağdaşlık, demokratiklik adına kimi demokratik
hakların savunuculuğunu yapmaya kalkıştıklarında bile bunların en temel
yaklaşımları, Türk şovenizmiyle yoğrulan düşünceden başka bir düşünce
değildir.
Kısacası bunlar işçi ve
emekçilerin, ezilen halkların demokratik haklarını savunmuyorlar.
“Aydın”lığın değil, kurulu sistemin temsilciliğini yaptıkları oranda
karanlığın temsilcileri olma konumundadırlar.
Tüm okullarda Kemalizm
düşüncesi ve kemalist yaklaşım beyinlere yerleştirilmeye çalışılırken bu
ideolojiden kopmak ve işçi ve emekçilerin çıkarlarını savunup onları
temsil etmek yönünde karar kılmak mümkün ama hiç de kolay değil. Bu
gerçeklere bakıldığında Türkiye’de aydın olmanın zorluğunun bir yönü,
kemalist ideolojiden, cendereden kurtulma sorunudur.
Aydın olup işçi ve
emekçilerin çıkarlarını savunma durumunda da Türkiye’de aydın olmak zor.
Bu durumda da devletin baskıları, yasakları gündeme gelmektedir.
Somut olarak Türkiye’de
az da olsa ezilenlerin haklarını savunan demokrat aydınlar var. Devletin
tüm takibatlarına, tehditlerine, cezalarına rağmen kendi kimliğini
korumayı sürdüren bu aydınlar –tüm görüş farklılıklarımıza rağmen–,
desteklediğimiz aydınlardır.
İşçi ve emekçilerin
kurtuluşu için mücadelede yol gösteren, sömürü sistemine karşı devrim
için mücadeleyi seçen aydınların sayısı ise demokrat aydınların
sayısından daha az.
Bunlar da esas olarak
kitleler tarafından tanınmayan aydınlar.
Kuşkusuz ki
proletaryanın, emekçilerin kurtuluşu mücadelesinde yer alan aydınların
çoğalması, proletaryanın kendi aydınlarını yaratması gerekiyor. Türkiye
devrimci hareketi böylesi aydınların eksikliğini giderdiği ölçüde belli
ilerleme de kaydedebilir.
GÜNCEL KİMİ TAVIRLAR…
Aydın olarak
tanımlananların hangi sınıfın ya da hangi cephenin çıkarlarını
savunduğu, kimin temsilciliğini yaptığı, takındığı somut tavırlarda
ortaya çıkıyor. Türkiye’de kemalist cendereyi parçalayıp resmi
ideolojiye karşı bayrak açmanın zor olduğu, özellikle de Kürt ve
Ermeniler hakkında takınılan tavırlarda ve bunlara karşı takınılan
tavırlarda da görülmektedir. Bir genelleme yapılırsa Kemalizme, resmi
ideolojiye muhalif olan tüm “aydınlar” üzerinde demoklesin kılıcı
sallanmaktadır.
Genel olarak bir tespit
yapılırsa, Orhan Pamuk bir burjuva aydını ve esas olarak liberal burjuva
demokratı bir yaklaşıma sahip. Yani sisteme karşı değil, sistemin kimi
görüngülerine karşı. İşçilerin emekçilerin kurtuluşu mücadelesine
önderliği bırakın, destek bile olmamaktadır.
Buna rağmen ama Orhan
Pamuk’un “1 milyon Ermeni ile 30 bin Kürd”ün öldürüldüğünden bahsetmesi,
onun hakkında dava açıp mahkemeye vermenin, ona tehditler savurmanın
gerekçesi olabiliyor.
Mehmed Uzun Kürt
kökenli ve Kürtçe roman yazan bir yazar. Kürtlerin baskı altında
tutulmasına karşı –haklı olarak. Fakat o da sisteme
karşı mücadele eden biri değil. Kürtler üzerindeki baskılara karşı
çıktığı oranda da demokrat bir yazar. Kendisini “siyasetçi değil,
edebiyatçıyım” biçiminde tanımlamaktadır. Yani Mehmed Uzun edebiyatını
siyasetten ayrı, ondan bağımsız bir iş olarak düşünmektedir.
Mehmed
Uzun kendisini siyasetçi olarak görmese de, o Kürtçe roman yazdığından
dolayı Türk devleti için bir siyasetçidir. Evet Kürtçe eğitimin yasak
olduğu ve kısa süre öncesine kadar Kürdüm demenin takibat altına
alınmanın nedeni olduğu koşullarda, Kürtçe kitap yazmak bir siyasettir.
Böylesi
bir tutum Kürt ulusal meselesini gündeme taşımaktadır. Türkiye’de ama
Kürt ulusal meselesi –bütün AB’ye uyum yasalarına ve değişikliklere
rağmen– hâlâ değinilmesi istenmeyen temel konulardan biri.
Bu
bağlamda Kürt kökenli olmak, Kürtçe roman yazmak ve üstüne üstlük
Kürtlerin demokratik haklarından yana olmak Türkiye’de hedef tahtasına
yerleştirilmek için yeterli bir durumdur.
Türkiye’de demokrat ve aydın olmanın ölçüldüğü sorunların başında ulusal
sorun durmaktadır. Bu noktada da esas olarak Kürt milletinin kendi
kaderini tayin etme, ayrı devlet kurma hakkını savunmak ve azınlıklara
tam hak eşitliğini savunmak temel ölçüdür. Ermenilere uygulanan
soykırımın kabulü ve lanetlenmesi de bunun bir parçası. Evet, bu yönlü
tavır takınmak Türkiye’de aydın olmanın asgari ölçülerinden biridir.
Türkiye’de aydın olmak Kürt ulusu üzerindeki baskılara karşı olmak gibi
Kürtlere karşı yürütülen savaşa da karşı olmayı gerektirir.
Son
dönemde kendilerine “Türk aydınları” diyen kimi kesimlerin yaptığı
açıklamalar, sözkonusu “aydınların” Kemalizm’den, resmi ideolojiden
kopamadıklarını ortaya koymaktadır.
Savaşa
karşılar ama savaşın kaynağının üzerini örtmektedirler. Onlara göre anda
yürüyen çatışmaların sorumlusu ve suçlusu Kürtlerin demokratik haklarını
isteyenler, somutta da Kongra-Gel’dir.
Oysa
ezen bir ulustan aydının, aydınların esas görevi, ezilen ulustan yana
olmak, onun haklarını savunmak ve ezene karşı tavır takınmaktır.
Savaşın, çatışmaların, haksızlığın kaynağını ortaya koymaktır.
En
basitinden “devletin silahlı güçlerinin Kürt halkına karşı saldırılarına
son vermesini ve Kürtlerin en demokratik haklarını tanımasını
istiyoruz!” diyebilmeleri gerekir.
Demiyorlar, diyemiyorlar!
Hükümetten istedikleri “genel af”ın adını bile açıkça koymuyorlar,
koyamıyorlar!
Bu
tavırlarına bakıldığında bunların aydın tanımını hakketmediklerini
söylemek, hatta “aydın-cık” bile olmadıklarını savunmak gerçeğin teslim
edilmesidir.
Ermeni
sorunuyla ilgili düzenlenmek istenen ve sonuçta AB ile müzakerelere
engel olmaması amacıyla başka bir üniversiteye alınarak gerçekleştirilen
konferansa katılmanın bile “vatan hainliği” ile damgalandığı, Türkiye
Cumhuriyeti’nin tutarlı savunucularından Erdal İnönü ya da kimi
gazetecilerin küfürlü, yumurtalı saldırılara uğradığı bir Türkiye’de
“aydın olmak” gerçekten zor…
Zor
olmasına zor da; aydınların görevi de bu zoru yenmek değil mi?
Milyonlarca insanın aydınlatılması işi çok mu kolay?
O zaman
sorun, aydın olmanın zor olup olmadığı değil, aydın olduğunu
savunanların toplumsal mücadelede hangi cephede yer aldığı; hangi
sınıfların çıkarlarını temsil ettiği, ya da işçi ve emekçilerin kurtuluş
mücadelesinden yana olup olmadığı sorunudur.
Az
sayıda da olsa bunu yapmaya çalışan aydınlar da var tabii ki.
Örneğin
Haluk Gerger, İsmail Beşikçi ve Ragıp Zarakolu’nun da içinde yer aldığı
bir grup aydının “Militarizme ve Şovenizme Karşı” başlıklı bildirgede
takındıkları tavır, en azından somut konu hakkında doğru, demokratik bir
tavırdır.
Görev
böylesi tavırları güçlendirmek ve işçilerin, emekçilerin kurtuluşu için
mücadeleyi ilerletmektir.
30 Eylül
2005