Güney: Kendinizi tanıtır mısınız?
Osman Genç: Güney dergisine merhaba. İki
Güney’e birden merhaba diyorum buradan. Ben Osman Genç. Yaklaşık 32
yıldır tiyatro ile uğraşıyorum ama bunun 15 yılı profesyonel olarak
geçiyor. Güney Kültür Merkezi’nde (GKM) yaklaşık 6 aydır tiyatro
çalışmalarımız devam ediyor. Osman Genç halkevlerinde yetişti. İki
üniversiteden birden terkim, onu da yeri gelmişken söyleyeyim. Osman
Genç hem büyükler için, hem de çocuklar için oyunlar yazıyor.
Dönem dönem Türkiye’ye ilkleri getirdiğimi de
söylemek istiyorum. Mesela Türkiye’de ilk kez 1998 yılında Avusturya
Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle Ödön von Horvath’ı getirdik, Alman
faşizmini ironi diliyle anlatan bir oyun. Arkasından yine Türkiye’nin
bize sponsor olmadığı, kendi Kültür Bakanlığı’mızın bize sponsor
olmadığı, yine Avusturya Kültür Bakanlığı’nın sponsorluğuyla Soyfer,
Jura Soyfer’i getirdik. Hem Ödön von Horvath… hem de Soyfer, Jura Soyfer
Brecht ile eşdeğer tutulan, hatta aynı ödülü paylaşan insanlar. Jura
Soyfer’i şiirsel bir oyunla sahneye koymuştum. Ondan evvel Brecht’in
“Carrar Ana’nın Tüfekleri”ni koymuştum sahneye. Yine faşizmi anlatmaya,
iç savaşı anlatmaya gayret ettim. Ben özünde bütün oyunlarımda hep
faşizmi anlatmaya çalıştım. Bu zaman zaman aile faşizmi oldu, zaman
zaman devlet faşizmini anlatmaya çalıştım, zaman zaman da ülkeler
arasındaki, emperyalist ülkelerin oluşturduğu faşizmi anlatmaya
çalıştım.
Çocuk oyunlarında da, pedagojik bir formasyonla
çocukların kör gözüne parmak sokmadan oyunlar yazmaya çalıştım. fiu
sıralar yine Esenyurt Belediye’siyle bir çalışmamız süregelmekte.
‘Tiyatro izlemeyen çocuk kalmasın’ diye bir projemiz var. Türkiye
genelinde herkesin izlemesini arzuladığımız bir oyun ama ancak Esenyurt
lokalinden yola çıkacağız. Türkiye’de ilk kez böyle bir proje yapılıyor
bu anlamda. Bütün ilköğretim okullarında, nasıl şu sıralar bir kampanya
var, ‘Haydi kızlar okula!’, bir de ‘Haydi çocuklar tiyatroya!’ demek
gerekiyor, kızlı erkekli bütün çocukların tiyatroya gelmesi gerekiyor.
İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Alman
başbakanına soruyorlar, nasıl oldu da bu kadar çabuk toparlandınız diye.
Bizler her mahalleye bir tiyatro, bir de fırın kurduk diyorlar. Fırından
karnımızı doyurduk, tiyatrodan da bilgi donanımı elde ettik diyor. Onun
için bu kadar çabuk toparlandık. Yine Muhsin Ertuğrul’dan bir örnek
vermek istiyorum: Yarın kıyamet olacağını bilsem, bugün bir tiyatro
salonu açarım diyor. Bizler hep eğitim eğitim diyoruz ama eğitimin
sacayaklarından bir tanesi sanatın ta kendisi. Bunun içerisinde resim,
heykel, müzik, tiyatro var, hepsini de söylemek gerekiyor. Sanatın ana
bilim dallarından bir tanesi de, en büyüğü, tiyatrodur, hepsini içinde
barındırabiliyor bir anlamda. Yani bünyesi çok geniş olan, mekanizması
çok çabuk ilerleyebilen ve bugün Karagöz tekniğinden bile yola çıkarak
sinema tekniğinin oluşmasına yardımcı olan her şeye tiyatro diye bakmak
gerekiyor. Bugün ressamlar iyi fırça tutabiliyorsa, bunu bir şekilde
yine tiyatroya bağlıyorum ben, çünkü anlatım ifadesi, yani mim
dediğimiz, mimos dediğimiz bir şey vardır tiyatroda, hiç konuşmadan
vücut diliyle anlatmak, hiç konuşmadan da bir ressam fırçasıyla oyunu
anlatıyor bu anlamda. Ben tiyatronun devrim açısından çok iyi bir
kullanım olduğunu düşünüyorum. En azından insanı insana insanca
anlatabilme sanatı olduğu için. Dolayısıyla insanların bunu çok daha
çabuk anlayabileceğini, en azından kitap okuma alışkanlıkları yok ama
bir kitabın hazır okunmuşluğunu sunuyoruz insanlara. Okuyanların
yorumuyla.
Güney: Tiyatro devrimin çok önemli bir aracı
dediniz. Bu konuda örneğin bir sokak tiyatrosunun salon tiyatrosuna göre
devrim açısından daha yararlı olduğunu savunanlar var. Diğer yandan da
amatör tiyatroyu profesyonel tiyatroya göre devrime daha uygun görenler
var. Sizin bu konuda görüşünüz ne?
Osman Genç: Hemen söyleyeyim. Aslında
her iki düşünen grubu da saygıyla karşılıyorum ama bence gözden
kaçırdıkları bir yer var. Yani amatör grupların profesyonel tiyatro
gruplarına göre devrime daha yakın olduğunu düşünen arkadaşlara şunu
söylemek istiyorum ben, Türkiye’de zaten profesyonel tiyatro grupları
yok. Yok oluş nedeni de şu: Salonları olmayan hiçbir tiyatro grubuna
yüzde yüz profesyonel deme şansımız yok bizim. Eskiden Antik Yunan
döneminde 450 binken koltuk sayısı, bugün Türkiye’deki koltuk sayısı 35
binler civarında. Yani çok komik. Hatta Kültür Bakanlığı binde üç
ayırıyor sanata. Bir de sokak tiyatrosuyla ilgili şunu söylemek
istiyorum: Amatör deyince şöyle bir algılama çıkıyor karşımıza, salt
devrim mücadelesi veren, ya da tiyatral mücadele veren arkadaşlar olarak
da görmemek gerekiyor. Amot aşk demek, tör aşık olan anlamına geliyor,
yani amatör devrime aşık olan, ya da herhangi bir yaşamsal işine aşık
olan anlamına gelebilir. Ben profesyonelim ama hâlâ amot, amatör, yani
aşık olan tarafım süregelmekte. fiunu söyleyebiliriz, devrimcilik, ya da
bir tiyatro, hepsinde bir süreklilik gerekiyor. Eğer diyelim ki, okula
giden bir çocuk üç gün gitmese, devamsızlıktan kalabilir, ya da bir
öğretmen emekli olursa, ona emekli diyebiliriz. Devrimi isteyen insan
da, tiyatroyu isteyen her insan da, sürekliliğini korumak durumunda.
Yoksa olmaz. Ben konuya böyle bakıyorum.
Güney: Referans olarak aldığınız veya çok
sevdiğiniz bir tiyatro var mı?
Osman Genç: Tabi, ben aslında özünde Bertolt
Brecht’in Berliner Ensemble tiyatrosunu çok seviyorum. Dönem dönem
Türkiye’ye festivallere geldiklerinde onları kaçırmamaya gayret
ediyorum. Onların Almanca ve üstyazılı anlattıklarını, devlet tiyatrosu
tarafından Türkçe sahneye konulduğunda ben algılayamıyorum. Ama
Almancasını çok daha iyi algılıyorum, ama Almanca da bilmiyorum ben, bir
yabancı dilim yok. Onun dışında Türkiye’de Ankara Sanat Tiyatrosu’nu
seviyorum. Hâlâ süregeldikleri için, bu işi bırakmadıkları için,
bıkmadıkları, usanmadıkları için. Ankara Ekin Tiyatrosu var onu
seviyorum. Haluk Bilginer’i çok seviyorum. Oyunculuklarını da çok
sevdiğim insanlar bunlar. Tiyatronun en büyük özelliklerinden bir tanesi
sinemaya da malzeme taşıması.
Güney: Siz tiyatronun diğer sanat dalları
içerisinde çok özel bir yeri olduğunu söylediniz. Fakat günümüzde
sinemanın tiyatronun etki alanını daralttığını görüyoruz. Bir diğer
gelişme de Türkiye’de baktığımızda, bir çok yetenekli tiyatrocu var,
oyuncu var, bunlar ya televizyona, ya da sinemaya geçme gayreti
içindeler ve oralarda başarılı da oluyorlar. Ne düşünüyorsunuz? Sizce
tiyatro önemini yitiriyor mu?
Osman Genç: Bu soruya şöyle cevap vermek
istiyorum, iki şeyde o ülkenin iyi olup olmadığı anlaşılıyor,
sanatçısının ve polisinin durumu ne ise, ülkenin durumu da o durumdadır.
Eğer polis birilerini dövüyorsa ve sanatçı açlık ve yokluk çekiyorsa,
çok büyük göstergeler bunlar… Sanatçı arkadaşlarımızın televizyona ve
sinemaya giriş nedenlerinden bir tanesi ekonomik. Bana soruyorlar ‘Ya
tiyatro nasıl gidiyor?’ diye, diyorum Türkiye’nin durumu nereye
gidiyorsa tiyatro da o yöne doğru gidiyor. Bir dönem vardı ya ‘Turgut
nereye koşuyor’ diye… Tiyatro nereye koşuyor? Tiyatro, televizyon ve
sinemaya koşmuyor aslında. Çünkü her şeyden evvel bir sahne sıkıntımız
var bizim, salon sıkıntımız var, koltuk sıkıntımız var. Koltuğu olmayan
bir yerde sokak tiyatrosu yapabilmenin koşulları var. Mesela havanın
güzel olması lazım, karlı kışlı havada sokak tiyatrosu yapmak abesle
iştigal durumunda kalmak olur, yapamazsınız, imkânlar kısıtlıdır. Biraz
ekonomik olarak görüyorum, biraz da medya maymunu olarak görüyorum bunu,
yani ben de televizyon dizilerinde oynuyorum, mesela birbuçuk yıl Eyvah
Babam’da oynadım, Deli Yürek’te oynadım, Ayak Bağları, Alacakaranlık,
birçok dizilerde oynadım ben. İki de sinema filmim var, bir tanesi Deniz
Gezmiş’in Hoşçakal Yarın, bir diğeri de Cumhuriyet filminde oynadım,
Atatürk’ün yakın arkadaşlarından birini oynamıştım, Hoşçakal Yarın’da da
avukatlardan biriydim. Ama ekonomik koşullardan dolayı koştuğumuz için,
bizim yanımızda –arkamızda kelimesini bilerek kullanmak istemiyorum–
birileri olursa, beni televizyon çok ilgilendirmiyor. Tabi ki isterim
iyi bir yapıtta içinde bulunmayı ama maalesef böyle bir durum yok.
Sinema beni korkutmuyor… Mesela tiyatronun korsanı
yok, ama sinemanın korsanı var, hemen CD’si, müziğinin korsanı çıkıyor…
Tiyatroyu da belki korsan tiyatro yapan insanlar vardır ama onun korsanı
çıkmadığından korkacak bir şey olarak görmüyorum ben, sadece yanımızda
omuz omuza bulacağımız insanları bir an önce bekliyorum.
Sahne problemi var, hani vardır ya herkes devletten
para istiyor. Ben şimdi bir dönem devletten para istemeyi reddettim,
reddediş nedenlerimden bir tanesi şey idi, ben bağımsız kalmak
istiyorum, istemem demiştim. Sonra dedim ki, ya ben zaten tiyatro olarak
vergimi veriyorum, verdiğim vergiyi en azından alayım da sahnemizi devam
ettireyim…
Güney: Sizce bu bağımlılık yaratıyor mu?
Osman Genç: Yaratıyor… Kimi tiyatrolarda
yaratıyor, çünkü inanıp inanmadıkları projelerde bile sadece geçinme ya
da biraz da çanağın içinde olsun, biraz da hazinemiz çoğalsın diye biraz
bağımlılık yarattığını düşünüyorum. Hatta ben bunu daha da şiddetle
karşıladığım taraflar var… Devletten ne istiyorsunuz diye sorulduğunda
tiyatroculara, bir kısmına, burjuva tiyatrosuna, destek istiyoruz
diyorlar. Ya niye destek istiyorsun, niye para istiyorsun, sahne iste ve
seyircini getir. fiuna dönüştü biraz: Para verilmiyor, biz de tiyatro
yapamıyoruz. Hayır, bu kadar da değil…
Güney: Sizce, devrime inanan sanatçıların,
tiyatrocuların devletten yardım istemeleri gerekiyor mu?
Osman Genç: Tabi gerekiyor, çünkü aslında bu
bizim halkımızın verdiği vergi, hatta bunun daha da çoğaltılmasını
arzuluyorum ama o parayı her şeyden önce doğru amaca yönelik kullanmak
gerekiyor… Yani hem bana ulaşamayacaksın, hem oyunun 30 milyon olacak, o
zaman söyledikleriyle davranış biçimleri aynı olmaz. Böyle bir durum
çıkıyor karşımıza.
Güney: Sizce de sinemanın tiyatroya göre
bazı üstünlükleri sözkonusu mudur? Örneğin bir sinema filmiyle
milyonlara ulaşabiliyorsunuz ama tiyatroyla aynı anda ancak birkaç yüz
kişiye ulaşabilirsiniz…
Osman Genç: Evet, tiyatronun salonları
kısıtlı, yani hem bizim sesimiz salonun dışına taşmaz, hem de seyircimiz
taşmaz. Kapıların bacaların kırıldığı dönemi ben görmedim. Anlatıyorlar
eskiler ama… Sinemada bu tabi biraz daha farklı. Yani insanlar
geliyorlar çabuk tüketiyorlar… Sinemayı yine dizilerden daha iyi
görüyorum, çünkü en azından o kadar çabuk tüketilmiyor. Zor üretiliyor
ama en azından o kadar çabuk tüketilmiyor. Böyle bakmak gerekiyor.
Tiyatronun evet çok zor koşulları var ama, ben şöyle bakıyorum, oyuncu
dediğiniz zaman total olmak zorundadır, yani eğer ışık yoksa güneşten
faydalanır, mumdan faydalanır, bir şey yapar, çünkü aslolan insanın
insanı insanca anlatmasıdır… Dolayısıyla, ben seyircinin biraz
kışkırtılmasından yanayım… Seyirciler şey demeliler, yani geldikleri
sahnelerde, oturdukları koltuklarda, klimalı sahne istemeliler, daha
iyilerini istemeliler, sıcak sahneler istemeliler… Çünkü biz ne zaman
sahnede oynadıksa ya üşümüşüzdür, ya çatıdan su damlamıştır, ya da
kulisi olmayan, tuvaleti olmayan sahnelerde oynamışızdır. Pavarotti
buraya geldiğinde, bir konser verecekti. İlk şunu istemişti, geldiğim
zaman tuvalet istiyorum kuliste demişti ve geldiği salonda hemen
Pavarotti’nin sığabileceği büyük bir tuvalet yapmışlardı… Gerçekten çok
insani bir ihtiyaç ama bizler dalga geçmiştik, “Ya herife bak neler
yapıyor?!” diye… Oysa seyircinin yanından ta tuvaletlere kadar gidip,
kendimizi göstermek, kostümlerimizle, çok kötü ruh haliyle yanlarından
geçmek zorunda kalmıştık…
Güney: Siz daha önce Esenyurt Belediyesi’nde
çalışıyordunuz değil mi?…
Osman Genç: Hayır, daha önce ben
Bahçelievler Belediyesi’nde çalıştım, sekiz yıl orada tiyatro
yönetmenliği yaptım, Küçükçekmece Belediyesi’nde Genel Sanat
Yönetmenliği yaptım, İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nde tiyatro
eğitmenliği yaptım. Onun dışında şu an bir yüksekokulda, Sağlık
Yüksekokulu’ndaki öğrencilere tiyatro dersi veriyorum… Bunun yanı sıra
işte Güney Kültür Merkezi’nde yaklaşık 6 aydır bir çalışmamız devam
ediyor. Birkaç oyun çıkarttık… Bugün de kadınları kadınlara anlatan
değil, kadınları herkese anlatan bir oyunu sahneye koyduk ve yedi
bölgenin insanını, Karadeniz’den, doğusundan, batısından bütün
insanları, bütün kadınları sahneye koyduk, onları anlatmaya çalıştık,
hatta bunları şarkılarla da, yöresel şarkılarla ve evrensel bir türküyle
bağladık… Kadını sahnede iyi anlatıyoruz ama, kadın kendini sahnenin
dışında ne kadar anlatıyor, onun mücadelesini veriyor tiyatro şu an.
Güney Kültür Merkezi’ndeki kadın komisyonundaki tiyatro yapan arkadaşlar
da bunun savaşını veriyor… Sahnede biz de verilen rejiyi sahneye çok iyi
koyabiliriz, ama sahneden indiğimiz zaman, bir kadını, bir devrimi ya da
bilmem neyi ne kadar anlatabiliriz? Orası bir yansıma, bir gösterme,
çünkü orası çok büyük bir ekran, sinemadan da büyük bir ekran aslında;
sinemalarda sahnede sette kabloları görmeyebiliriz, ışığın yanıp
söndüğünü görmeyebiliriz ama tiyatroda her şey reel o anda yaşanıyor…
Onları anlatmaya gayret ediyoruz…
Güney: Devletin tiyatroya ne kadar az önem
verdiğini biliyoruz ama sol çevrelerin tiyatroya verdiği önem
konusunda ne düşünüyorsunuz?
Osman Genç: Ben şunu bütün samimiyetimle
söylüyorum, bütün devletler faşisttir ve görevlerini sürdürüyorlar,
usanmadan, bıkmadan. Yani şöyle çok aman aman dünya üzerinde bizim
bildiğimiz yer şurası dediğimiz bir yer neredeyse yok denecek kadar az.
Devletin bir sanat politikası yok, devletin zaten insan politikası yok.
Devletin sadece sömürme ve sömürülme politikası var, devletin koltuk
politikası var, devletin satma politikası ve satın alma politikası var.
Başka da herhangi bir politikası yok. Yani bir kültür politikası oluşmuş
durumda değil.
Güney: Siz burada Güney Kültür Merkezi’nde
olduğu gibi sol, devrimci, muhalif kesimlerle birlikte çalışıyorsunuz,
bu çevrelerin tiyatroyu küçümseme yaklaşımlarını görebiliyor musunuz?
Osman Genç: Çok iyi bir soru, çok da sevdim
bu soruyu… Evet, yani küçük görmekten ziyade, tiyatronun bir araç
olduğunu hepimiz söylüyoruz, ama bu aracın adı bazen daha aşağıya
çekiliyor. Halbuki tam tersi, hepimizin başka bir amacı var, yani iyi
yaşama iyi soluma, hepimiz bunun için dünya düzeni içerisinde gerçekten
çok iyi bir yer almak istiyoruz. Bağışlayın beni, Can Yücel’in çok güzel
bir sözü var “Bu düzeni düzeni düzeyim” diyor, yani dolayısıyla biz o
düzülecek düzende yaşamak istemiyoruz, biz kendi düzenimiz içerisinde
soluk almak istiyoruz. Ama sol örgütlerin ya da platformların içerisinde
çok büyük sıkıntılarımdan bir tanesi, gerçekten sanata salt görev adıyla
bakılması, oysa sanatın zaten çok iyi bir taşıyıcı olduğu fark edilmiyor
ve dönem dönem bunu aşağıya çekerek daha zayıflatarak aydınlanma
sürecine çok daha geç girme durumunda kalıyoruz. Bence bu solun
rahatsızlıklarından bir tanesi. İki türlü insan vardır diye düşünüyorum,
birincisi sanatçı olan, ikincisi sanatçı ruhu taşıyan insanlar var…
Sanatçı ruhunu taşıyan insanlar, devrime yakın, devrimciliğe yakın, her
şeye yakın… Sanatçı ne, belki de hâlâ yıllardır adı koyulamayan bir
sorun… Eğer bir sanatçı yaşadığı devrimin şahitliğini yapamıyorsa,
yaşadığı devrime ayak uyduramadığı gibi, başka bir devrimi de
arzulamıyorsa, yani yaşadıklarından mutluysa, problem var. Popülerliği
çok arzuluyorsa problem var. Popülerle popülistliği ayrı tutmak
gerekiyor bu anlamıyla, hep karışıyor zaten… Popüler başka bir şey,
popülist başka bir şey… Ben tanınmışlığından bahsediyorum… Her tiyatrocu
salondaki insan sayısı kadar en azından tanınmıştır, yani böyle bakmak
lazım, ya da bir ressamın bir galerisine gelen insan kadar tanınmışlığı
vardır, o yüzden popülerle popülizm birbirine karışmamalı diye bakıyorum
ben…
Nurettin Seyrek (GKM):
Siz bir sanatçının sanatını nasıl üretmesi gerektiğini anlattınız.
Gerçekten de ülkemizde devrimci ve demokrat sanatçıların çok da ileri
gitme koşulları yok, zaten o koşulları vermiyorlar… Aynı zamanda
devrimcilerin sanat bakış açısını koydunuz ortaya… Gerçekten bugün
Türkiye’de sosyalistler de, devrimciler de ciddi anlamda sanatçıya değer
vermiyorlar, onu kullanmak, ondan faydalanmak istiyorlar… Bu arada
devrimci sanatçıların arasında, Güney Kültür Merkezi gibi ya da başka
bir kültür merkezi gibi, bunların arasındaki diyaloglar, birlikte
hareket etme hangi koşullarda olmalıdır? Yani bakış açısı nasıl
olmalıdır? Devrimci sanatı nasıl yaratmalıdır, o devrimci sanatı nasıl
kullanmalıdır? Özellikle de tiyatroda, başta da dediğiniz gibi tiyatro
tüm sanatların ana dalıdır, bunu nasıl yapmamız gerekiyor, nasıl daha da
çoğaltmamız gerekiyor? Örneğin “Haydi kızlar okula!” kampanyasının
yanına “Haydi çocuklar tiyatroya!” kampanyasını koydunuz. Çünkü kültürü
zayıf olan bir toplumun her yönüyle geri bir toplum olduğunu biliyoruz…
Bunu nasıl geliştirebiliriz, nasıl güçlendirebiliriz?
Osman Genç: Sohbet derinleştikçe sorular da
güzelleşiyor… fiunu da söylemek istiyorum. Ben bir sanatçı olarak Güney
Kültür Merkezi’ne ya da Güney gibi kurumlara nasıl bakıyorumu anlatarak
girersem daha da iyi olacak… Birincisi Güney Kültür Merkezi gibi
kurumlar, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler, burjuvaziye karşı
ve emperyalizme karşı büyük bir mücadele içerisindeler, sanatçı
arkadaşlarımız da bunu fark edip, yani gerçekten sanatla, yaşamla bir
felsefesi olan insanlar bunu fark edip bu kurumlara destek vermeleri
gerekiyor… Neden, çünkü branşlaştığı bir alanda, bilginin yoğunlaştığı
bir alanda, empatinin ve o enerjinin çok daha çabuk yayılacağını
düşündüğüm açısından söylüyorum ben bunu. Dolayısıyla bunun sadece bu
kurumlarla ilgili değil, sanatçılarla da ilgili tarafı var. Olabilir,
kurumlar ulaşmakta güçlük çekebilirler, hantal da davranabilirler,
gitmeyebilirler de, ama sanatçılar önce bunu fark etmeli. Ben önce
kendime batırmak istiyorum çuvaldızı ve diğer sanatçı arkadaşlarıma da
söylüyorum bunu.
Peki kurumlar ne yapmalı? Kurumlar gerçekten sanata
salt araç ve örgütleme gözüyle bakmamaları gerekiyor. Çünkü bunu fark
ettiği zaman sanatçı, gerçekten çok rahatsız oluyor… Mesela örgütlü bir
insan olarak onlarca, yüzlerce öğrencim var, bugüne kadar asla bir
tarifi yapmaya kalkmadım onlara, onlar farkına vardılar ve aslolan şey
onların farkına varmaları ve kendileri nerede örgütlenmek istiyorlarsa,
tercihi onlara bırakmak… Çünkü bir söz var, iki şeyden birini tercih
eden, birini kaybeder. Ama bizim kaybetmek istediğimiz aydınlanma,
devrim ve sosyalizm gibi şeyler olmamalı… Sadece örgütlenme
modellerimizde değişiklikler olabilir… Bu kurumlar kapılarını artlarına
kadar açmalılar, artlarına kadar açtıkları gibi bütün imkânlarını ve
koşullarını sağlamaları gerekiyor. Çünkü şunu artık biz biliyoruz,
sanatçı varsa televizyon var, sanatçı varsa sinema var, sanatçı varsa
müzik var, sanatçı varsa resim var… Bunları bir günlüğüne ortadan
kaldıralım, ne varsa sanatla ilgili, bu dergi de olabilir, bir gazete de
olabilir, hiç önemli değil, bir kitap ta olabilir, hepsini kaldıralım,
bir günlük protesto edelim dünyayı, bakın göreceksiniz asıl o zaman
sanatın ne kadar güçlü olduğunu…