H. TUĞRUL ATASOY
Dostluk başka bir
şey. En güzel yanı ise, dostlarınızdan hayatın getirdiği zorunluluklar nedeni
ile ne kadar uzak kalırsanız kalın tekrar bir araya geldiğinizde ayrı kalınan
günler hiç yaşanmamış oluyor. Bir süredir artık dostluklarımın bir çoğunun doğup
yeşerdiği şehirden uzaklarda yaşıyorum. Bu nedenle eski şehrimde kalan dostlarla
hayattan kendi adımıza çalabildiğimiz günlerin sayısı azaldı. Geçen yaz üç beş
günlüğüne de olsa izin günlerimiz çakıştı ve bu zaman dilimini güneyde bir
üçüncü şehirde dostluğumuza ayırmaya karar verdik. Kısa süreli tatilimizin ilk
günü sabah kahvaltısından sonra kaldığımız tahta evlerden oluşan pansiyonumuzda
uzun uzun sohbet ettik. Zaten geç kalktığımız için sohbete ara verdiğimizde
ikindi vakti olmuştu. Artık biraz denize girelim diyerek ağır adımlarla tozlu
patikaya çıktık. Kaldığımız pansiyondan denize gitmek için tarihi kalıntıların
içinden geçen yaklaşık bir kilometrelik bir yolumuz vardı. Uzun sohbetin ve
halen gökyüzünde hükmü süren yakıcı güneşin etkisi ile yol boyu konuşmadık.
Sahile vardığımızda sol yanımızdaki küçük kayalık tepeciğin gölgesi deniz ile
birleşmişti. Güneşlenmeyi sevmediğimizden her zamanki gibi sola dönüp gölgenin
denize ulaştığı yere yöneldik ve bu sakin günde küçücük dalgaları ile küçük
taşlık kumsalı okşayan denizin bir metre uzağında ellerimizdeki havluları yere
bıraktık.
– Hadi açılışı
yapalım, dedim
– Ben daldım bile,
deyip suları sıçrata sıçrata iki koca adım atıp kendisini sulara bıraktı Can.
– Abi taşın
güzelliğine bakın, dedi hayranlık dolu bir hayretle Cemal.
Bu ani tepki,
ayaklarına henüz su deymiş olan Hasan ile beni durdurdu. Hasan, şaşkın bir yüzle
önce etrafına, sonra Cemal kardeşimizin baktığı yöne baktı,
– Hangisi lan,
etrafta binlerce taş var
– Oğlum suyun
içindeki kayayı diyorum, şu herkesin tepesinde olduğu.
– Yaa, gördün mü
yanlış hesap nerelerden dönüyor, biz ona taş demiyoruz, dedim.
– Ben bi yakından
bakayım o kayaya güzel şeyler var gibi üstünde, deyip Hasan suya daldı hızla.
Bu arada Can
kayanın yolunu yarı etmişti. Cemal ile ben de suya girip ağır ağır diğerlerinin
peşinden o yana doğru yüzmeye başladık. Kayanın 5-6 metre açığına geldiğimizde
Can kayaya çıkmıştı bile. Kayanın üstü oldukça kalabalıktı, sivri çıkıntıları
nedeni ile insanlar ağır ağır en tepesine tırmanıyor, oradan kendisine
güvenenler en şık atlayışları ile seyredenlerin beğenisini kazanmaya
çalışıyordu. Söylemeye gerek yok sanırım en tepeye çıkma ve atlama cesaretini
gösterenler erkekler, onların oraya çıkmasına neden olan veya suyun içinde ya da
kayanın alt kesimlerinde atlayanları izleyenler ise bayanlardı. Hasan yüzerek
kayanın etrafında bir tur attıktan sonra, suyun içinde Cemal ile benim tembellik
yaptığımız ve atlayanları seyrettiğimiz yere geldi.
– Ne oldu Can
atladı mı hiç?
– Yok be, sırasını
bekliyor, dedi Cemal
– Bence cesaretini
topluyor oğlum, artık o kadar genç değil, dedim bende.
– Can hadi oğlum,
cesaret, diye bağırdı Hasan.
Can, atlamayacağım
niyetim yok der gibi bir işaret yaptı. Bu sırada sırtında büyük bir döğme olan
ki aradaki mesafeden ne döğmesi olduğu seçilemiyordu, orta boylu hafif balık
etli esmer bir bayan izin isteyerek atlamak isteyenlerin arasından seri
hareketlerle kayanın tepesine doğru ilerlemeye başladı. Kısa sürede en uca
ulaşıp, diğerleri gibi beklemeden enfes bir atlayış yaptı ki bu kadar olur.
Sonra iki-üç kulaçta tekrar kayaya ulaştı, yine seri hareketlerle en tepeye
ulaşıp bu kez sırtını denize dönerek durdu ve bir başka enfes atlayış yaptı.
Sonra kıyıya doğru yüzmeye başladı. Bundan sonrası görülmeye değerdi işte.
Kayanın üstündeki herkes donup kaldı, kimsenin atlamaya cesareti kalmamıştı.
Sırayla insanlar sessiz sedasız suya girdiler, kimse atlamadı. Kısa süre sonra
suya atlamaya niyeti olan kimse kalmamıştı. Kendileri için düzenlenen eğlencenin
bittiğini anlayan kayanın alt kesimindeki bayanlar da ağır ağır suya girip
kayayı terk ettiler bir süre sonra. Biz de kayada kalanlar ile sohbet eden
dostumuza hadi kıyıya der gibi el sallayıp rotayı karaya çevirdik. En son Can
kıyıya ulaştığında biz çoktan kurulanıp denizi seyretmeye koyulmuştuk. Hasan,
Can kurulanırken kendi kendine güldü.
– Can oğlum iyi ki
atlamaya kalkmadın ha! Yoksa sen de madara olacaktın, dedi.
– Ya cidden ne
atlayışlar yaptı, İspanyolmuş hatun.
– Atlayışı bir
yana bırakın sonrasındaki sahne enfesti ama, dedim
– Valla öyle,
millet dersini fena aldı, dedi Hasan
– Sanmam,
kapitalizm işler yine, dedi Cemal.
Hepimiz soran
gözlerle kendisine baktık. Cemal kendinden emin ayağa kalktı, tişörtünü giydi,
şaşkın şaşkın bir yanıt bekleyen bizlere döndü,
– fiimdi herkes ben
niye atlayamıyorum deyip düşünmez, yanlışını falan görmez, daha iyi atlamak için
çalışmaz, sanki marifet döğmedeymiş gibi gidip döğme yaptırır, dedi ve ekledi,
hadi gidip bir şeyler içelim.
– Ee! Ne
duruyorsunuz gidelim, eleman olayın ana temasını orta yere koydu var mı daha iyi
bir yorumu olan? dedim diğerlerine.
Yok der gibi
başlarını salladılar, eşyalarımızı alıp yola koyulduk. Yol boyu sessizlik
hakimdi yine, pansiyonun önüne gelince,
– Yaa, hem bir
şeyler içelim hem müzik dinleyelim, dedi Hasan eliyle biraz ilerideki salaş barı
işaret ederek.
Öneri kabul gördü,
gidip biralarımızı alıp girişin yanındaki masaya oturduk. Daha ilk yudumlarımızı
almıştık ki yanı başımızda bir ufaklık belirdi. Sarışın, gri-mavi renk gözlü 5-6
yaşlarında gösteren bir erkek çocuğuydu bu. Bir elinde tuttuğu, üzerlerinde
boyalı kalemlerle yazılmış kargacık burgacık yazılar bulunan yassı taşları bize
doğru uzattı.
– Yuuzz pin, yuuzz
pin, dedi bozuk ama sevimli bir Türkçe ile.
– Yüz bin liramız
yok be ufaklık daha yeni geldik sonra alırız tamam mı? dedi Can ufaklığa.
Ufaklık hemen
başka bir masaya yöneldi. Bir elinde taşları, öbür elinde boya kalemleriyle.
– Bu şirin zırzop
kim yaa!, dedim
– Babası ile
yazları buralarda gezinip duruyor, babası burada mutfakta çalışıyor, Hollandalı
mı Alman mı? öyle bir yerlerden, herifin kafası hep iyi, eşinden ayrılıp oğlanı
kaptığı gibi kendisini Akdeniz’e atmış, iki yıldır buralarda. Oğlan uyanık ama,
gidip yassı taşları topluyor, sonra buradaki müşterilere ilginç şeyler
yazdırıyor, sonra yine o taşları yüz bin liradan millete satıp altı yüzbin
lirayı denkleştirince gidip dondurma alıyor, diye Can olayı açıkladı.
– Vay uyanık, dedi
Hasan.
Ben Cemal’e dönüp
sen ne diyorsun gibilerinden bir el hareketi yaptım. Cemal bunun üzerine omzunun
üzerinden ufaklığa doğru baktı. O sırada ufaklık, daha bu saatte günlük alkol
sınırına yaklaşmış görünen barın müdavimlerinden birisine elindeki taşları
uzatmış, en şirin bakışını takınarak, ‘yuuzz pin’ demek üzereydi. Alkollü
müdavim sert ve beklenmedik bir şekilde masaya vurdu.
– Git lan
başımdan, git dedi.
Bir anda tüm
başlar ve tüm kızgın bakışlar o masaya ve alkollü müdavime yöneldi. Müdavim buna
hiç aldırmadı. Bakışlarını ufaklıktan alarak tüm barı gözleri ile şöyle bir
taradı. Sonra tekrar ufaklığa dikti bakışlarını.
– Oğlum, ham madde
bizden, işçilik bizden, sonra da bizim malımızı bizim emeğimizi bize satıp elin
yabancısının dondurmasına yine bizim paramızı yatırıyorsun, dondurmayı da sen
yiyorsun iyi iş be! Yürü git başımdan, dedi ve içkisinden bir yudum alıp
arkasına yaslandı, tahta tavanı seyretmeye koyuldu.
Bu sözler üzerine
tüm başlar adam haklı der gibi sallandı ve herkes kaldığı yerden kendi
muhabbetine döndü. Ufaklık ise hiç aldırmadan bardan dışarıya doğru yürüdü.
Patika yoldan geçenlere dikti gözünü.
– Ee? Cemal yorum
bekliyoruz, dedim.
– Dedik ya oğlum
kapitalizm işte, hayat dersi bu kitaplarda yazmaz, dedi ve kendisine has
kahkahasını patlattı.
– Son noktayı
koydun yine eleman, dedi Hasan.
Can ile
kafalarımızı sallayarak saygı ile karışık onayladık Hasan’ın sözlerini. İyi
başlamıştı kısa sürecek tatilimiz.