"Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boğun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir."

• Anasayfa • Dergi Arşivi • Konular • Linkler • Abonelik • Sitede Ara •   Ziyaretçi Defteri

 

 

SİNEMA NOTLARI

Anuş Pazarcıyan

 

İYİLER...

İKİRCİKLİLER

  • Bir düş kırıklığı...
    2046
  • Tam bir oda oyunu film...
    Tehdit - The Clearing
  • Tam bir oda film...
    Birth
  • İlginç bir film...
    SAW

"EH İŞTE" YA DA "OLAMASA DA OLUR"LAR...

  • Olmasa da olurdu...
    Bridget Jones-The Edge of Reason
  • Seyri hoş, içi boş...
    Oceans Twelwe
  • İyiler, kötüler...
    Ong Bak
  • İyi niyet iyi film demek değil...
    Olga Benario, Devrime Adanan Bir Yaşam

KÖTÜ

  • Kötü bir Stone filmi...
    İskender

KÖTÜNÜN KÖTÜSÜ

  • Ben gittim siz gitmeyin!
    Blade: Trinity

 

Sinemanın kazancı… [yukarı dön]

“Yağlı Yıllar Bitti”, 2004 Cannes Film Festivalinde yarışma bölümünde yer alan bir Alman filmi idi ve ödül almasa da hem seyirci tarafından oldukça tutuldu, hem de eleştirmenlerden oldukça övgü aldı.

Filmde 2000 yılları başlarının Almanya’sında dünyaya açık gözlerle bakan, medyanın aptallaştırıcı etkisinin bilincinde olan ve bir şeyler yapmalı diyen üç gencin öyküsü anlatılıyor. Haksızlığın devasa boyutlarda olduğu, fakat insanların bilinçlerinin esir alınmış olduğu bir ortamda, güçlü bir hareketin ve örgütlenmenin olmadığı yerde ne yapılabilir?

Filmdeki gençlerden aynı evde kalan iki arkadaş Jan ve Peter kendilerince bir şeyler yapıyorlar! Villaların olduğu semtlerde iyi bir hazırlıktan sonra ev sahiplerinin olmadığı ortamlarda villalara girip evlerin altını üstüne getiriyorlar, mobilyaları üst üste yığıyorlar. Hiçbir şey çalmıyorlar. Bir not bırakıp gidiyorlar. Bıraktıkları iki standart not var: “Yağlı Yıllar Bitti” ve “Sizin çok paranız var! İmza: Veliler.” Zenginler gözlendiklerini bilsinler. Rahat uyuyamasınlar!

Üçüncü genç Peter’in sevgilisi genç kız. Berlinale’de Sophie Scholl rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan Julia Jentsch oynuyor. Yaptığı bir araba kazası sonucu 90 bin euronun üzerinde borçlanan, geleceği borç ödeme üzerine kurulu, garsonlukla geçinmeye ve borç ödemeye çalışan, isyancı ama umutsuz biri.

Peter’in yokluğunda Jan ile aralarında sevgiye dönüşen bir yakınlaşma olur. Borçlu olduğu adamın evine girerler. Cep telefonunun evde unutulması sonucu eve yeniden girmek zorunlu hale gelir. Bu ikinci girişte ev sahibi üzerlerine gelir. Polisi çağırır. Tek çareyi ev sahibini kaçırmakta bulurlar. Güney Almanya’nın bir dağ evinde gizlenmeye başlarlar. Kaçırdıkları kişi 68 kuşağının devrimcilerindendir. Şimdi ise sistemin parçasıdır. Taşıyıcısıdır. Sistem bir çok devrimci gibi onu da hazmetmiş, kendi hizmetine almıştır. Aralarında iki ayrı kuşağın kendini açıklamaya çalıştığı akıllı diyaloglar yaşanır.

Film aslında “bir şeyler” yapmaya çağıran, bunun en berbat ortamda bile mümkün olduğunu söyleyen, düzene elini verenin kolunu kaptırmasının kaçınılmaz olduğunu gösteren umut verici bir film. Oyunculuğu ile, filme yer yer dokümanter havası veren video dijital tekniği ile de iyi.

Hans Weingartner bu ikinci filmiyle de sinema için bir kazanç olduğunu gösteriyor.

 

İlginç bir kukla filmi [yukarı dön]

Bir itiraf: Kanadalı bir ekibin yaptığı ve Amerikan tarzı yaşamla gırgır geçen, hiçbir tabu tanımayan South Park isimli karton filmlerin sürekli izleyicileri olmasını, bu dizinin –içlerinde yargılarına değer verdiğim bir bölüm insanın da yer aldığı– kimileri için adeta bir kült statüsünde olmasını bir türlü anlayamıyordum. Bu yüzden genç bir arkadaşım bu ekibin yaptığı bir kukla filmi olduğunu söyleyip filme gitmeyi teklif ettiğinde, teklife hiç sıcak bakmamıştım. Fakat ortalıkta ikna edici bir alternatif olmadığı için, biraz da meraktan tabii sonunda arkadaşımın önerisine uydum. İyi ki de uymuşum!

Team Amerika, kukla figürlerinin her türlü doğallıktan uzak hareketleri ile, basit resim-karton kulis önünde çekilmiş bir film. Aslında bir film, bir sinema eseri değil. Filme çekilmiş bir kukla oyunu.

İçerik olarak provokatif, hiçbir siyasi-ahlaki tabuyu tanımayan, küfürbaz, adeta herkesle ve her şeyle gırgır geçen bir oyun. Bir yanı ile en acımasız bir emperyalist yaklaşım/saldırı eleştirisi, bir yanı ile en acımasız bir liberal kültür eleştirisi. Ve bunu kuklalarla, gülerek, güldürerek yapan bir oyun.

Filme ismini veren “Team Amerika” Dünya Polisini oynayan –iki erkek iki kadın– 4 kişilik bir ekip. Bunların bir de merkezde oturan şefi ve bütün dünyada egemenliği sağlayan bir merkezi bilgisayarı var. Filmin hemen girişinde bu ekibin nasıl çalıştığını görüyoruz: Ekip bir terörist grubun elinde “kitle imha silahı” Paris’te bir suikast hazırlığı içinde olduğu haberini alıyor. Ve derhal uçaklarına, helikopterlerine atlayıp Paris’te serseri mayın gibi dolanan –tabii Arap, Müslüman, şefleri Bin Laden tipli– teröristleri yok ederek, dünyayı kurtarmaya gidiyorlar. Dillerinde team’in temel şiarı “Amerika! Fuck Yeah!” Öyle de davranıyorlar. Teröristleri ortadan kaldırma, insanlığı kurtarma ateşi içinde Paris’in gördüğü en büyük kitle katliamını, bu arada Eyfel Kulesi, Louvre Müzesi gibi Fransa’nın ulusal baş yapıtlarını da yerle bir ederek yaşatıyorlar Parislilere! Paris yanıp yıkılmıştır. Olsun. Fuck Yeah. Dünyayı kurtardı team Amerika!

Fakat bu kurtarma operasyonu içinde ne yazık ki team’imiz içinde, sarışın psikolog team arkadaşına aşık olan ve ona evlenme teklif eden yakışıklımız hain bir terörist kurşununa kurban gidiyor. Dünyayı kurtaran kızımız hüzünleniyor, depresyonlara giriyor.

Bu arada fakat teröristlerin dünyayı yok etmekten vaz geçmedikleri, “Kuzey Kore diktatörü Kim Jong İl’in teröristlere kitle imha silahları vereceği” bilgisini veriyor her şeyi bilen bilgisayar. Team Amerika dünyayı kurtarmak için iyi rol yapmasını beceren bir vatansevere ihtiyaç duymaktadır. Bu vatansever Broadway’in en yakışıklı ve en ünlü müzikal oyuncusu olan Gary’nin kişiliğinde bulunuyor.

Gary ile ilk tanıştığımız sahne, “hepimiz aidsliyiz” müzikalinde aynı isimli şarkının söylendiği sahne. Yalnızca bunun için bile görmeye değer dediğim ve filmi sevmeye başladığım sahne bu. Sonra onun şef tarafından team amerikaya kazanılması, Kahire’de terörist kahvesinde terörislerin içine ajan olarak sızması, ardından team amerikanın piramitleri filan yok ederek dünya kurtarma misyonuna çıkması filan geliyor.

Tabii Gary ile sarışın yalnız psikologumuzun birbirlerine aşık olmaları ve ardından kukla pornosu da geliyor.

Ardından Amerika’da Hollywood liberalleri ile gırgıra geliyor sıra. Sean Penn, Alec Baldwin, Susan Sarandon, Helen Hunt vb. aslında uzaydan dünyaya egemen olmak için gönderilmiş bir böcek olan Kim Jong İl’in barış isteğini ciddiye alıp onun kuklası oluyorlar. Fakat barış için, öldürmekten savaşmaktan, suikast yapmaktan   filan da çekinmiyor bunlar. Artık çok konuştuk yeter, biraz da eylem diyen Michael Moore intihar komandosu olup, team amerikanın merkezini havaya uçuruyor.

Kahraman Gary depresyonlara girip içkiye vuruyor kendini. Ve acıklı şarkılarla aşkını dile getiriyor: “Benim sana en az Ben Afleck’in oyunculuk dersine ihtiyacı olduğu kadar ihtiyacım var!” vs. vb.

Sonunda tabii Team Amerika bir sürü macera ertesinde dünyayı yok olmaktan kurtarıyor. Bu arada Hollywood da temizlenmiş oluyor.

Amerika… fuck yeah!

Bence görün bu filmi. Belki siz de sonra South Park sevenleri derneğine üye olursunuz.

 

  

Bir Scorsese filmi [yukarı dön]

Amerikalı uçuk-kaçık milyarder Howard Hughes’ın yaşam öyküsü, daha doğrusu onun 1947’ye kadar olan kesiminin öyküsü.

Howard Hughes’un yaşam öyküsü gerçekte bir olağanüstü yetenekli, dahi denebilecek bir insanın tutkusunun, dahilikle çılgınlık arasındaki ince çizginin öyküsü. Tutku, havacılık, film ve bu arada Hollywood’un en güzel birkaç kadın yıldızına tutku. Fakat en başta havacılık tutkusu. Dünyanın en hızlı, en yüksek uçan insanı olmak, dünyanın en hızlı, en yüksek uçan uçağını, en büyük uçağını inşa etmek: Genç yaşta petrol çıkarmada kullanılan delicileri üreten bir firma mirasına tek başına sahip olan Howard Hughes’un en büyük tutkusu bu. Petrol aramada kullanılan delici başlıklarını üreten firmadan kazandığı tüm serveti bu tutku için kullanan, uçaklarının prototiplerini kendisi uçan bir zengin Howard Hughes. Öğrenimini görmediği halde, en iyi uçak mühendisini cebinden çıkartacak kadar uçak yapımından anlayan, havacılık alanında bir çok ilke imza atan bir “çılgın milyarder”.

Martin Scorsese de sinemaya tutkun biri. O şimdi aynı zamanda film yapımcısı olan, film yapımında da en büyük, en güzel vb.ni, mükemmeli arayan Hughes’un öyküsünde biraz da kendisini anlatıyor. Hollywood ve Hughes birbirlerine hep yabancı kaldılar. Scorsese de öyle.

Filmde Hughes bütün zayıflıkları ve üstünlükleri ile, deha ile çılgınlık arasındaki ince çizginin aşıldığı noktalarda da acımasızca resmediliyor. Caprio ABD’nin güneyinde aslında “dıştan” yalnızca mikrop, pislik, hastalık gelir korkuları ile büyüyen, annesi ile ödipal bir ilişki içinde olan, ve bunu Hollywood’un ünlü kadınlarıyla yaşadığı aşk ilişkilerinde de taşıyan, Hughes portresini çok güzel bir oyunla inandırıcı çiziyor. İki yıl önce şizofren matematikçi rolüne verilen Oskar bu kez bir başka şizofrene verilirse hiç şaşmamak gerek.

Hughes’ın hayatı çok renkli bir hayat. Onun hayatından bir kesit aktarılırken çok kolaylıkla basit bir Hollywood melodramı, bir don Juan öyküsü, sulu bir komedi, Amerikan rüyasına övgü düzen bir film, bir Amerikan yurtseverliği filmi vb. vb. çıkabilirdi.

Martin Scorsese kendine yakışanı yapıyor. Hollywood kalıpları içinde görünürde bir biyografik film yapıyor, fakat filmde ABD toplumunun bir kesitinin ilginç sosyolojik bir portresini de çiziyor.

Bir yandan Hollywood’un onun dışından gelenlere karşı tavrı, lonca tutuculuğu, iki yüzlü, sahte, oyuna dayalı ilişkileri, diğer yandan siyasetle–sermayenin nasıl iç içe girdiği, sermayenin siyaseti nasıl belirlediği vb. hiç bir öğretmen edasına girmeden geçerken sergileniyor.

Geçen yıl New York Çeteleri ile ABD’nin kuruluş mitosuna yönelen Scorsese, Aviator’da bir başka mitosa “serbest rekabet” mitosuna, siyasetin bağımsızlığı mitosuna vb. yöneliyor.

(Not: Aviator’la Scorsese bu yılki Oscar ödülleri için 7. kez en iyi yönetmen adayları arasında yer aldı. Ve 7. kez de vermediler ona en iyi yönetmen Oscar’ını! Aviator “en iyi film” dalında da adaydı. Orda da vermediler. Bu iki daldaki ödüller, en iyi baş kadın oyuncu (Hillary Swank) ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Morgan Freeman) oscarları ile birlikte Clint Eastwood’un “Million dolarlık Bebek” isimli boksör dramına gitti.

Aviator bu dallara göre daha önemsiz olan 5 dalda deyim yerinde ise amorti Oscarı aldı: En iyi kadın yardımcı oyuncu (Cathe Blanchett- filmde Katherine Hepburn’u çok sevimli oynuyordu), En iyi Kamera (Robert Richardson), En iyi sanat Yönetmeni (Dante Faretti/Francesca Lo Schiavo) En iyi Kostüm (Sandy Powell) ve en iyi Montaj/Kurgu (Thelma Schoonmaker). Holywood Scorsese’nin ekibini ödüllendirdi, Scorsese’yi yine es geçti. Her zaman olduğu gibi.

En iyi erkek oyuncu ödülü, Ray’deki başarılı oyunu nedeniyle Jamie Fox’a gitti. Bu aynı zamanda geçen yıl ölen Ray Charles önünde saygıyla eğilmenin de bir ifadesi olarak okunmalı.

Bu yılki Oscar ödülleri içinde benim en çok sevindiğim ödül, Charly Kauffmann, Michel Gondry ve Pierre Bismuth’a giden en iyi orijinal senaryo ödülüdür. Unutma Beni (Eternal Sunshine of the spottles mind) isimli film gerçekten de geçen yıl gördüğüm filmler içinde senaryo açısından en başarılı olanıydı. (Bkz. Sinema Notları, Güney sayı 30, sayfa 80-81)

[yukarı dön]

 


mail@guneydergisi.com

GÜNEY Üç Aylık Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi
K Ü N Y E, Abone ve İlan Koşulları

Bu sayfa en son 15.07.2006 tarihinde güncellendi.

Güney dergisinde ve sitesinde yayınlanan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

@