Uçurtmayı vurmasınlar ne olur!

 

MUTLU ŞAHİN

 

“Geldiğimde ilk aklıma gelenlerdendi kaleye bakmak (Ankara Kalesi). Önce yüksek bir duvar dikenli, jiletip tel örgüler. Akabinde gelişi güzel serpiştirilmiş gecekondular, iki tepe ve kale duvarları gördün mü? Kalenin üzerinde güzel bir lacivert ve içine öylesine serpiştirilmiş, gelişi güzel serpiştirilmiş beyaz lekeler. O da ne gördün mü laciverdin içindeki gökkuşağı rengindeki uçurtmayı? Uçurtma da nereden çıktı deme sakın? Barış’ın uçurtması o, küçük bir yüreğin Ulucanlar’da özgürlüğe kanatlandırdığı”…

Bu satırlar yıllar önce Barış’ın mavi yarınlara uçurduğu uçurtmanın kanatlarından geldi bu sabah bana, Ankara kalesinin dizlerinde uyuyan Ulucanlar Hapishanesi’nden Sinema Yönetmeni Sevgili Serap KERVANCI’dan…

12 Eylül sonrası “Hapishane ve Toplum” temalı belgesel film çekimleri için 7 Aralık 2004 tarihinde tecrit karşıtı bir eylemi görüntülemek için çekim yapmaya çalışırken kamerası da kırılarak Ankara’da gözaltına alınarak tutuklanan Sinema Yönetmeni Serap KERVANCI o günden bu yana hâlâ tutsak. Tabiri caizse “Hapishane filmi çekmeye gitti hapishaneye girdi”… Bu yazdıklarım herhangi Türk filminin bir senaryosu ya da konusu değil, gerçeğin ta kendisi. Sevgili Serap 40 gündür Ulucanlar’da tutsak. Suçu mu? Suçu ağır; okul yerine zindanların açıldığı, mavi gökyüzünün tellerle çevrildiği, güneşin kelepçelendiği, uçurtmanın bile semalarında vurulduğu “Hapishane” konulu bir Belgesel Film çekmek!…

Geçen yıl tanışmıştık sevgili Serap' la. Benim de hapishanelerle ilgili bir belgesel film projem vardı. Bizi tanıştıran projelerimizin ortak tema ve noktalarıydı. Belgesel Film çalışmalarımız boyunca sürekli bir araya gelir fikir alışverişinde bulunur, arşiv görüntü paylaşımında bulunuyor ve çalışmalarımızı nasıl tek proje haline getirecebileceğimizi konuşurduk, ta ki 7 Aralık 2004'e kadar…

– “Hapishane belgeseli de yarım kaldı. Benim bu ay tüm işlerim hapishane çekimleri ile ilgiliydi. Eee havasını solumadan olmaz bu işler değil mi. Tutsaklığımın ilk günü yarım kalan filmimin heyecanını çok yaşadım ama kısa sürdü. Neyse sen de üzülme çıkınca bitiririz belgeseli. Gerçi çıkana kadar kim öle kim kala”… diye devam ediyor sevgili Serap Ulucanlar Hapishanesi’nden bana yazdığı mektubunun satırlarına…

Mavi gözlerinde deniz dalgalanırdı Kadıköy sahilinde ey Mezopotamya’nın mavi gülü. Ve mavi gözlerinde hep Newroz Ateşi yanardı sevgili Serap’ın… Bu kara yazgı nedendir ey Mezopotamya’nın eflatun kenti Amed. Aşkların, sevdaların hep sürgün müdür eflatun yağmurlarda? Kırmızı bir elma bölsem, paylaşsam kimliksiz ve yoksul çocuklarınla uyanır mı mavi uykulardan Ape Musa? Söyle ey Amed nedendir bu kara yazgın, nedendir bu eflatun yağmurlar yağdıran sürgünlüğün? Her tarafı surlarla çevrili ve Newroz Ateşlerinin hiç sönmediği Amed’de doğmuştu sevgili Serap. “Çıkınca Amed’e, memleketime gideceğim ilk önce” diyor Amed’e olan hasretinden sevgili Serap.

Ve sevgili Serap satırlarına şöyle devam ediyor;

“Demokratikleşiyoruz” diye bağırıp çağıran bir grup havarinin, bir grup polisi son derece “demokratik” uygulamalarla gözaltına almıştı. Gerek savcılıkta, gerekse mahkemede ifadem hep aynıydı; “Ben sinema yönetmeniyim, üzerinde çalıştığım son film projem olan hapishane konulu belgesel film için çekim yaptığım sırada zorla işkence görerek gözaltına alındım”. Vatandaş Abuzer romanında olduğu gibi, mahkeme salonuna almaya bile tenezzül etmeyen hakim beni ve 45 kişiyi “hepiniz tutuklandınız” diyerek kapıdan uğurladı. Tüm bu uygulamalar kararın ne kadar “demokratik” olduğunu gösteriyor…

Defalarca hapishane filmi çektiğimi, sinema yönetmeni olduğumu söylememe, çalışmalarımı sürdürdüğüm BEKSAV’dan o tarihte Ankara’da görevli olduğumu belgeleyen resmi evrak da olmasına rağmen itiraz dilekçem de reddedildi… “Türkiye’de işkence yok”, “Türkiye Anayasal bir devlet”, “Türkiye insan haklarına saygılı”, “Türkiye demokratik bir ülke”(!), bir grup havari bir araya gelmiş her gün bu dua ile ayinlerini yapadursunlar, benim bir sorum olacak insanlara: “Hangi Anayasa, kimin için demokrasi?”… Bir sinemacı aydın olarak biliyorum ki bu ülkenin bir çok düşünen beyni, Yılmaz Güney gibi, Nâzım Hikmet gibi yıllarca zindanda yatmıştır. Ama her biri pandoranın kutusunda saklı kalmayan umut ve dirençle aşmıştır hapishane duvarlarını…

Bu ülkenin öğrencilerini, aydınlarını, sanatçılarını, ilericilerini hapishane duvarları arkasına atanlar şunu bilsin ki; ne Yılmaz, ne de Nâzım gibilerini bitiremezsiniz. Bin defa daha üretken, bin defa daha düşünen, bin defa daha doğarlar en “demokratik” hapishanelerden!…

Ben de bir Gazeteci ve Sinema Yönetmeni olarak Serap’ın yalnız olmadığını, suçuna ortak olduğumu, bu antidemokratik uygulamayı kınadığımı ve mavi özgürlüklerde kanat çırpması için bir “Uçurtma” gönderiyorum Serap'a güvercinlerin kanatlarında… Tüm gazeteci-sinemacı arkadaşlarımı, aydınları, sanatçıları, ilericileri; “Serap KERVANCI, Merkez Kapalı Cezaevi, Siyasi kadınlar bölümü-15, Ulucanlar/Ankara” adresine mavi yarınlar adına “Uçurtma” göndermeye davet ediyorum!…

– “Bir uçurtma havalandı Ulucanlar’dan, Barış’ın uçurtması, yüksek duvarları, tel örgüleri aştı önce… Sonra dost gülüşlerin saklı olduğu gecekonduları, ardından da kaleyi… Laciverde karışmadan önce son bir kez baktı ardına ve selamladı Ulucanlar’daki kadın tutsakları… Barış’ın uçurtmasını sakın kaçırma, dost selamlarımı iliştirdim kanadına usulca…”

Uçurtmayı vurmasınlar ne olur!…

 

Hey Gökyüzü!

Koşuyorum bulutlarında, uyuyor musun?

Duyuyor musun her sabah

Teninde yırtılan çığlığımı?

Dalgalar!

Doğdum, kucağınızda buldum kendimi

Köpükleriniz hayallerimi taşıdı

Yeni ufuklara.

Dünya!

Kim derdi bir gün ayrı düşecektik?

Kim derdi artık birlikte batırmayacağız güneşi?

Bir akşam vardı karşısında duramadığın? (!)…