UTKU ERİŞİK
1919 yılında Bahriye Mektebi öğrencilerinden genç
bir delikanlı, Yahya Kemal’i dövmek için İstanbul’u köşe bucak
aramaktadır. Şair, korkusundan evini değiştirmekle kalmaz, yeni adresini
de kimseye söylemez. Bahriyeli gencin bu öfkesinin nedeni, annesi Celile
Hanım’a aşık olmasıdır şairin. Celile Hanım’ın kocasından ayrılmasıyla
daha da alevlenen bu aşk, ‘karşılıksız’ kalmayı sürdürür; ancak
dedikodular da kulaktan kulağa hızla yayılmaktadır. Bu duruma engel
olamayacağını anlayan anne, Paris’e gitmekte bulsa da çözümü; oğlu, hâlâ
İstanbul’dadır!…
(Politik) duruşunun ve yazdıklarının özgünlüğünün
enine boyuna tartışılması gerektiğine inandığım şairlerden biri olan
Yahya Kemal’in, o günlerde başının belası olan bu genç delikanlı
hakkında bir yanılgısı daha olmuştur.
Samiye’nin Kedisi adlı şu şiirle ısınma turumuzu
sürdürelim:
“Yeşil deniz gibi gözleri vardı / Beyaz tüyleriyle
bir küme kardı / Ağzını süsleyen sedef dişlerdi / Baygın nazarı tâ ruha
işlerdi // Severken aldatıp birden kaçardı / Okşarken apansız pençe
açardı / Onda bir kadının gururu vardı / Sürmeli gözlerinden riya
akardı”
Yahya Kemal, bu şiiri yazan kişiden, sözkonusu
kediyi göstermesini ister. Kediyi görünce de, “Sen bu pis, uyuz kediyi
böylesine övebiliyorsan, hiç kuşkusuz şair olursun.” der. Samiye’nin
Kedisi’nin şairinden bir gün kaçacağı ve ‘dün bir tepesinden baktığı’
Aziz İstanbul’da gizlenecek delik arayacağı aklına dahi gelmez. Her ne
kadar o gence, ‘şiir dersi vermek’ adı altında gidiyor olsa da eve, asıl
amacı Celile Hanım’a yaklaşabilmektir!
Yahya Kemal’in alay ederek “Hiç kuşkusuz şair
olursun!” dediği bu Bahriyeli genç, ileride Nâzım Hikmet imzasını
atacağı şiirleriyle, Yahya Kemal de dahil olmak üzere, herkese “Nasıl
şair olunur?” dersi verecektir.
İlginç bir rastlantı olsa gerek, yine aynı
günlerde, ama bu kez de Edremit’te buna benzer bir olay yaşanır. Pazarda
çerçicilik yapan babasına yardım etmek için onun yanında dolaşan on iki
yaşındaki bir çocuk, gündüzleri küçük gözleriyle gözlemlediği
‘büyük’lerin dünyasını geceleri kâğıda dökmeye başlar. Yazdıklarına bir
gün, “Sabahın erken saatinde pederimin lâtif sesiyle uyandım.” diye
başlayınca, en sert tepkiyi yine ‘pederinden’ görür:
“Haydi ordan, yalancı kerata! Sabahın köründe seni
zorla yatağından kaldırıyorum. Babanın lâtif sesiymiş! Sesim sana lâtif
gelir mi hiç! İçinden geldiği gibi yaz.”
O çocuk da, ileride ‘içinden geldiği gibi yazmak’
konusunda büyük bir ders verse de herkese, bunun bedelini ağır
ödeyecektir. Ölümünden dört yıl sonra (1952), Nâzım Hikmet’in Moskova’da
Novoyo Vremya’da (Yeni Zamanlar) onunla ilgili şu yazdıkları, bu bedelin
başlığını da atacaktır:
“İkinci Dünya Harbi biter bitmez Sabahattin Ali,
Markopaşa gazetesini çıkarmaya başladı. Bu, Türkiye’de o zamana dek
olmayan bir politik mizah gazetesiydi. Markopaşa, emperyalizmin
aleyhinde yazıyor, Türkiye gericiliğiyle ve burjuva partileriyle alay
ediyordu. Markopaşa’nın demokrasi, ulusal bağımsızlık ve barış uğrunda
ve emperyalizme karşı yürütülen savaştaki rolü çok önemlidir.”
BAŞKA BİR 12 EYLÜL KARANLIĞI
Sondan başlamak gerek anlatmaya. Markopaşa’yı
anmadan, orada neler yazdığına değinmeden Sabahattin Ali’yi anlatmak,
ancak bizdeki eleştirmenlere özgü bir davranış olur. Tıpkı Markopaşa’nın
diğer usta kalemleri Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin ve Mim Uykusuz’da olduğu
gibi, sevgili eleştirmenler “Politika mı, uzak dursun bizden!”
mantığıyla değerlendirmeler yapmayı sevdikleri için, Sabahattin Ali’yi
de ‘yalın dil-içten anlatım-sağlam kurgu’ kalıbının bataklığına sokmaya
çalıştılar. O eleştirmenleri, bu satırların devamında yeniden anacağım.
Onlar ki, her nasıl olursa olsun, anılmayı pek severler. Hepsi o kadar
değerli insanlardır ki, anmazsam alınırlar. Kendi çıkarlarını gözeterek
okuru kandırmaktan kaçınmayan bazıları, yüzlerine tükürünce “Yarabbi
şükür!” diyecek kadar, nazik, değerbilir ve kulluklarının bir yasası
olarak şükürcüdür. Yüzlerine tükürmediğinde de, havanın kurak
gitmesinden başlarlar yazmaya, edebiyatın artık kısırlaştığıyla,
verimsizleştiğiyle bitirirler. Hepsine elbet bir çift sözümüz olacak,
ama az sonra!…
Sabahattin Ali, ilk sayısı 25 Kasım 1946’da çıkan,
daha sonra sıkça kapatılıp, Merhumpaşa, Malûmpaşa, Alibaba, Yedi-Sekiz
Paşa ve Hür Markopaşa gibi adlarla yayın yaşamını sürdüren Markopaşa’nın
başyazarıydı. (Gazetenin çıkış öyküsünü, iktidara karşı kullandığı o
muhteşem mizah silahını ve yazarıyla-çizeriyle nasıl bir savaşım
verildiğini öğrenmek isteyenler için Mehmet Saydur’un Markopaşa Gerçeği
adlı kitabı eşsiz bir kaynak olacaktır.)
Peki ne yazmıştı Sabahattin Ali bu gazetede?
Yazdıklarına kendinin değil de, karanlık bir
‘ölüm’ün nokta koymasının nedeni de, bu satırlar içinde aranmalı…
Markopaşa’nın ilk sayısında, İstiklâl adlı bir
yazısı var ustanın…
Bu yazıda, “…Bizim bildiğimize göre, müstakil bir
memleketin toprakları üzerinde, ister general olsun ister teknisyen,
ister üniforma giysin, ister sivil, ister yaya dolaşsın, ister jeep
otomobiline binsin, yabancı bir devletin ordusuna mensup birlikler,
devamlı vazife ile bulunamazlar. Bizim bildiğimize göre, müstakil bir
memleketin topraklarından bir karışı bile askerî maksatlarda kullanılmak
için, yani üs olarak, sulh zamanında yabancı bir devletin kara, deniz,
hava kuvvetlerinin veya teknik personelinin emrine verilemez.” diyor.
Yıl 2005… Ocağımıza incir ağacı dikmek üzere
İncirlik’te konuşlananlar, Adanalı yurttaşlarımla komşular hâlâ… Irak’ın
ikinci işgali sırasında, petrol satan bir ofisi olan medya patronunun
köleleriyle dolu ‘toplama kampı’ kaç gazete varsa, hiçbiri “Savaşa
Hayır!” diyemedi; çünkü ABD’nin helikopterinden tankına kadar bütün
savaş araçları Türkiye sınırına girdiği andan itibaren o ofisten
akaryakıt alacaktı. Ölen masum insanlar, onları hiç ilgilendirmedi.
Bütün bunlarla birlikte; oy sandıklarından çıkan kaç emir eri varsa,
hepsi apoletli yabancı kurmayların emrinde çalışmayı sürdürdüler.
Sabahattin Ali, yiğitçe yazdıklarında altmış yıl sonra bile haklıydı…
Daha ilk örnekte bile, neden öldürüldüğü sorusu gülünç olmuyor mu?
İkinci sayıda, Yabancı Sermaye adlı yazısında,
“…Dört sene Seferberlik’te, ondan sonra üç sene İstiklâl Harbi’nde,
yabancı sermayenin bizi sürüklediği yarı müstemlekelikten kurtulmak için
dövüştüğümüz söylendi. Lozan’ın en şerefli tarafı, bizi yabancı sermaye
köleliğinden kurtarması idi. Arkasından yirmi sene, hep bu yabancı
sermayeyi silkip atmağa çalıştık. Mini mini Belçika’nın tramvay
şirketindeki sermayesinden kurtulunca bayram ettik. İzmir su şirketi
yabancı sermayeden kurtuldu diye tören yaptık. Havagazını aldık,
sevincimizden zıpladık, elektriği kurtardık, gazetelere sütun sütun yazı
yazdık. Bütün bunların sonu buna mı varacaktı? El açıp davet edecek
olduktan sonra, yabancı sermayeyi ne diye düğün bayramla kapı dışarı
ettik?” diyor.
Yıl 2005… Bulup, tüm dünyaya tanıtmakla övündüğümüz
yoğurdumuzun market raflarında duran kaplarına bakmak bile yeterli. O
kaplarda ‘doğal’ yazısı pek eksik olmasa da; doğal olmayan, yabancı
şirketlerin bizim piyasalarımız içinde böylesine başına buyruk cirit
atması… “Devlet ayakkabı mı yapar?” diye diye içini boşalttıkları ulusal
bilincimizin karşısına ‘istihdam’ silahıyla çıkıyorlar. İşsiz
insanlarımızın çokluğu sorununu işlerine geldiği gibi kullanıp, yabancı
ortaklarla kurdukları şirketlerde binlerce işçi çalıştırdıklarını iddia
ederek, bununla gurur duymamızı istiyorlar. Oysa, ortaklık kurdukları
yabancı sermaye, ülkemizdeki yerli üreticiyi silip süpürürken, batan iş
yerleri yüzünden işsiz kalan binlerce insanımızdan hiç söz etmiyorlar.
İçtiğimiz suya varana kadar, yabancı sermayenin zehrini bulaştırdılar.
KOÇ’um benim, keşke Anadolu denen şu bereketli toprakları ve o
toprakların muhteşem insanlarını tanıSAydın… Onların gözlerindeki
yüzlerce yıllık öyküyü okuyabilseydin keşke…
10 Şubat 1947’de yayımlanan onuncu sayıda, Ne
İstiyoruz başlıklı bir yazı yazmış Sabahattin Ali. “Biz istiyoruz ki, bu
memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları
dolduran milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken,
İzmir’deki ortak tüccar, İstanbul’daki ahbap milyoner değil, bu
kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önünde
tutulsun.” Diyor.
Yıl 2005… IMF’nin bond çantalı müfettişlerinin
denetlemeleri sırasında korkudan tir tir titreyen bazı takkeli (ya da
takıyyeli) tosuncuklar, “IMF’nin hassasiyetini göz önünde tutarak,
ücretleri belirledik.” Diyebiliyor utanmadan. O sırada, haber
bültenlerini izleyen ve asgari ücretin ne kadar yükseleceğini merakla
bekleyen yoksul halkım, kuru ekmeğe daha sıkı sarılıyor. Biliyor ki, o
da, ellerinden alınmak üzere. Homosapiens’in sömürgenler sınıfından olan
bu yabancıların gözünde; o yokluk sofralarında dişleri altında ezilmekte
olan zeytinden ve bir yumrukta ezdikleri soğandan hiçbir farkları yok
oysa… Mikrofonlar önünde, kameralara bakarak yalan söyleyenlerin
yalanları karın doyurmuyor. Zaten ne karın doyuruyor ki? Maaşı yetmediği
için ticaretle uğraştığını söyleyen krallar vardı, var ve olacak da…
Hasan ne yapsın, bütçemiz bu kadar… Mehmet ne yapsın, Ayşe ne yapsın? Ey
benim açlar mezarlığına girmeye aday insanlarım, hep birlikte
katlanacağız bu sıkıntıya. Bir gün, başımızdaki kralların salt maaşıyla
geçinebileceği hakça bir düzen kurulur elbet…
Bak, Merhumpaşa’da ne diyor Sabahattin Ali?
“Başka türlüsünü mü bekliyordun? Dünkü kurtların,
bugün kuzu oluvereceklerini mi sanmıştın? Boş hülyalara kapılma, onlar
‘Büyük lokmayı kim yutacak?’ diye ikide bir kendi aralarında kapışsalar
bile, eninde sonunda sana karşı birleşirler. Aman, dikkat et! Galiba,
yine senin postunu paylaşıyorlar.”
Şimdi burada bir son verelim bu başyazılara.
‘Güncelliğini koruması’ üstüne ne söylesek azdır; satır satır bugün
yazılmış sanki… Markopaşa’nın muhalif duruşu içine, Rıfat Ilgaz ve Aziz
Nesin’in mizah yazılarındaki güçlü sesi ve Mim Uykusuz’un çizgilerindeki
ustalığı da eklersek, tirajı altmış bine kadar çıkan gazetenin iktidarın
tepkisini çekmesi de şaşırtıcı olmamalı. Gün gelmiş; sık sık kapatılan,
hatta bazen daha matbaada basılırken toplatılan gazetede “En sadık
okuyucularımız olan ve yazdıklarımızı satır satır altını çizerek okuyan
emniyet mensuplarına teşekkür ederiz.” Notu bile düşülmüş. Daha başka ne
demeli?
Örneklerini sunduğumuz, Sabahattin Ali’nin bu
yazılarındaki ‘doğruların’ biraz fazla ‘doğru’ olması, ‘yalan’ ve
‘yanlış’larla halkı yönetmeye çabalayanları rahatsız etti. Peki ne oldu
sonra? Rahatsız olanlar, düzenin falakasına yatırdıkları usta bir
yazarın tabanlarına sopayı indirdiler!
“…İşte bu millî düşünce ile birdenbire irademi
kaybederek elimdeki sopa ile kitap okumakta iken kafasının sol tarafına
yüzüne doğru şiddetle vurdum. Suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde
kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. Bu iki darbeden
sonra Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yıkıldı. Ağzından, burnundan
kanlar boşandı. Dikkat ettim; hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü
bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü.”
Yurt dışına kaçmaya karar veren Sabahattin Ali,
kendisini sınırdan geçirecek olan —sözümona— Ali Ertekin’in işlediği
cinayet sonucu yaşamını yitirdi.
(Bu parantezi açtım; çünkü… Markopaşa serüveni,
Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra da, kısa bir süre sürdü. Ta ki, 1949
yılında Hür Markopaşa adıyla son sayı çıkana kadar… Aylardan Eylül’dü…
Eh, gününü de siz tahmin ediverin artık. Bu kadar ‘sopa’dan bahsettikten
sonra, parantezi boşuna açmadık ya… Tabii ki 12 Eylül’dü!..)
BENİM MESKENİM DAĞLARDIR
Bu ölüm olayı, ilk günkü karanlığını korumakta
hâlâ… Sabahattin Ali, Sofya’dan Moskova’ya geçeceğini, oradan da Çek
pasaportu çıkararak Roma ve Fransa’daki Türkleri örgütleyeceğini
söylemiş. Ali Ertekin ifadesinde, “Bu sözleri işitince beynim attı.
Vaktiyle Rusların 93 Harbi’nde dedelerime fena muameleler yaptığını
babam bana söylemiş ve anlatmıştı. Bu sözlerden sonra Sabahattin Ali’nin
Türklük ile alakası olmayan ve Türk milletine fenalık için harice kaçmak
isteyen bir canavar olduğunu anladım. Zaten elinde de şişkin bir çantası
vardı, bu çantada mevcut olması muhtemel olan evrakı düşündüm. Heyecanım
teessüre inkılap etti. Titremeye başladım. Elimde sopa vardı, ayağa
kalktım, gezinmeye başladım. Her geçen saniye asabımı bir kat daha
sarsıyordu. Gözlerim kararır gibi oldu. İşte bu millî düşünce ile…”
diyor… Bu ifadedeki ‘saçmalık’, aklı başındaki kimseyi ikna etmedi doğal
olarak.
Gözleri kararıp titreyecek kadar ‘millî duygulara’
sahip olan aynı Ali Ertekin, 1946’da erbaşlık yaparken tüfek
hırsızlığından dört ay, yirmi güne mahkûm olur. Bu olaydan sonra ordudan
kovulan aynı Ali Ertekin’in daha sonra Millî Emniyet’te çalıştığı ortaya
çıkar… Vay be! Vatan için kurşun atanı da, kurşun yiyeni de ‘şerefli’
ilan edenler ile tüfek hırsızı erbaşın vatan sevgisi arasında kurduğum
benzerlik çok mu yanlış sizce de? Ya da, faili meçhul bir aydın cinayeti
desek şuna, nasıl olur? Aklı mantığı yerinde herkes söylesin; Sabahattin
Ali’nin, kendisine sınırı geçirmek üzere para verilmiş olan bir adama
yurtdışında yapmayı düşündüğü bütün işleri sıralaması çok mu normal? Hey
gidi millî maneviyatçılar sizi… Hey gidi vatan-millet-şampanya, hatta
eroin, hatta kadın pazarlayan sizi… ‘Çatlı’yan yanımızsınız siz bizim!..
İzmir’in kavakları altında serinleyip o kavaklardan dökülen yaprakları
izlerken, bize de derler ‘çakıcı’, yakarız solcuları… Hepiniz vatan için
neler yapmadınız neler… Hepsi vatan içindi, sadece vatan! Kendiniz için
bir şey isteseydiniz, namert olacaktınız!.. Böyle diyordunuz; ama…
Kırklareli sınır köyünde aylar sonra ormanda
bulunan cesedin Sabahattin Ali’ye ait olup olmadığı bile 1948
şartlarında tam olarak tespit edilememiştir. Dağlar şiirinde, “Bir gün
kadrim bilinirse, / İsmim ağza alınırsa / Yerim soran bulunursa: / Benim
meskenim dağlardır.” diyen, özgürlük düşkünü bir şair için, cesedinin
bulunamaması, mezarının olmaması çok da önemli değil… Asıl önemli olan,
bu ölüm ardından sağcılar mutluluk çığlıkları atarken, bazı solcu(!)ların
akıllara durgunluk veren açıklamalar yapmalarıdır.
Aziz Nesin’in, “Sabahattin’i MİT öldürtmedi.
Kişisel kusurlarının sonucu oldu başına gelenler. Devletin yetkili
organlarının bir kişiyi öldürtmek için tuzak kuracağına inanmıyorum
ben.” demesi kimin ekmeğine yağ sürdü?.. Ve bu tezin doğru olup
olmadığını, aklınıza gelen bütün aydın cinayetlerini düşünerek
yanıtlayınız lütfen. Bitmedi; sürdürüyor konuşmasını Nesin:
“MİT öldürmüşse ne diye öldürecek? Markopaşa’yı
çıkarıyor diye… Markopaşa’yı benim çıkardığımı herkes biliyordu, MİT de
biliyordu elbette. Markopaşa çıkmasın diye adam öldürmek gerekseydi,
beni öldürürlerdi, ne diye Sabahattin’i öldürsünler? Nitekim, Sabahattin
öldükten sonra da Markopaşa yine çıktı.”(*)
Daha önce saydığım değişik adlar altında toplam
yetmiş dört sayı çıkan Markopaşa gazetesindeki hiçbir yazıda imza yoktu.
‘Sahibi’ ve ‘Sorumlu Yazı İşleri Müdürü’ olmak üzere, salt iki ad yer
alıyordu. Bunun sonucunda da, imzasız çıkan yazılarla ilgili herhangi
bir soruşturma açılması, bu iki ad için risk taşıyordu. Yayımlanmış olan
yetmiş dört sayının hiçbirinde ne ‘sahibi’ olarak, ne de ‘sorumlu yazı
işleri müdürü’ olarak Aziz Nesin adının geçmemesi ilginç bir durum,
değil mi? “Markopaşa’yı benim çıkardığımı herkes biliyordu.” diyen
birinin, gazetede çıkan yazılarla ilgili hiçbir riski üstlenmemiş
olması, doğrusu çok tuhaf geldi bana.
Tam da bu noktada; gazetenin yirmi dört sayısında
bu riski üstlenen ve bunun da bildik sonucuna katlanan Rıfat Ilgaz’a
vermeli sözü:
“Bu savın yüzde yüz doğru olması için bir koşul
gerekiyor. Sabahattin ile Aziz’in 1947’de ün bakımından eşit olmaları.
Düşünün bir: Henüz Aziz’in tek kitabı yok ortada. Sabahattin Ali ise
dorukta bir yazar. Kuyucaklı Yusuf yazılmış. İçimizdeki Şeytan, Kürk
Mantolu Madonna yazılmış. Üç dört öykü kitabı yayımlanmış. Fontamara
çevrilmiş. O dönemin faşist idaresini simgeleyen Sırça Köşk yeni çıkmış.
Aziz, Sabahattin’i Markopaşa içinde küçümsese bile, okurlar ve egemen
sınıfın temsilcisi bürokrat kadro ve faşistler bunu biliyorlar.”
Bu tartışmalar içinde en tehlikeli yorumu yapan, en
koyu bir sağcının bile yazamayacağını yazan Yalçın Küçük olmuştur.
Erkekçe dergisinin Mayıs 1988 sayısında yayımlanan “Sabahattin Ali Bir
Ajan mıydı?” başlıklı yazısında Küçük, kendisinden önce Sabahattin
Ali’ye ilişkin araştırma-inceleme yapmış yazarları ‘kayıp put’a tapan
kişiler olmakla suçluyor. ‘Sabahattin Ali, solcuların yarattığı bir
fetiş’miş. ‘Polisle işbirliğine girişen, geveze, korkak, kolaycı, hep
bir elinin yağda ve diğerinin balda olmasını isteyen bir tip’miş.
‘Hiçbir şair mayası taşımayan, hikâyeleri kalıcı olmayan bir
sanatçı’ymış. Kısacası, Küçük’ün bu yorumları, yayımlandığı derginin
adına pek de yakışmamış bence!..
Ya da başka bir açıdan bakmalı:
Türkiye’de ‘sol’a ait sloganlar ve propagandalar
ile iktidara hep ‘sağ’ geçti. Solun oy potansiyelinin yüksek çıkması
gereken her yerden sağ birincilikle çıktı. Neden? Sol, sol
olmadığından!..
Büyümenin ya da büyük olmanın teorisini toplum ve
ülke şartlarını gözönünde bulundurmadan yapmak, birçok işte içtenlikli
davranmamak ve de slogandan öteye geçememek yüzünden, pratikte küçülmeyi
ve küçük kalmayı sineye çekmek zorunda kaldı.
‘Ufaldacebimegir’ solcular yüzünden, sağcıların
aydınlar üzerine tezler üretmesine de gerek kalmadı. Hepsi sağ olsun,
var olsun... Sabahattin Ali’nin yazdıklarının kalıcı olup olmadığını,
bugün herhangi bir yapıtını okuyan herkes rahatlıkla görebilir. Bu
yoruma “Pes!” demek bile, kendimi yormak gibi geliyor. Bırakın
Sabahattin Ali’nin öykü, şiir ve romanlarını, Markopaşa’da çıkan
başyazıları kadar bile kalıcı olamayacağını anlayan bu aydın(!)lar,
sağolsunlar Sabahattin Ali’yi ‘fetiş’ de yaptılar, ‘adi bir cinayet
vakası’na da kurban ettiler… Aydınlar üzerine paranoyak tezler yazanlar
ve aydınlar dilekçesi hazırlayanlar, keşke Sabahattin Ali gibi gerçek
bir aydını dağlardaki yalnızlığına terk etmeselerdi. Onların bu eşsiz
çabalarını, bu karanlık olayın aydınlatılması konusunda göstermelerini
isterdim. Gördüğüm kadarıyla; kalemleriyle kazdıkları çukurun içine onu
gömüp, avuç avuç toprakla olayın daha da kapanmasına yardımcı olmuşlar.
İÇİMİZDEKİ ŞEYTANLAR
Sabahattin Ali’nin 1940’ta yayımlanan İçimizdeki
Şeytan adlı romanına değişik bir açıdan bakmak gerek… Nedeni, ne yazık
ki, yine güncelliğini koruyor olması. Romanın sayfalarını birlikte
çevirelim:
“Biraz sonra o masadan doğru kahkahalar yükselmeye
başladı. Şair Emin Kâmil viski bardağını havaya kaldırırken bir şeyler
söylüyor, bütün masa, kızlarla beraber, katıla katıla gülüyordu.
Profesör Hikmet:
‘İçtiği zaman çok hoşsohbet olur… Onun için böyle
meclislerde pek sevilir ve aranır. O da bedavadan sarhoş olur ve
eğlenir…’
Hüseyin Bey, buraya yanında getirdiği iki ahbabının
kendi masalarını bırakıp başkalarına yardakçılığa gitmelerine
içerlemişti. Bir eliyle gözlüklü kızı kucaklamış, öteki elini Emin
Kâmil’in yalnız bırakıp gittiği diğer bir kızın omzuna dayamıştı.”
Sabahattin Ali’nin bu cümlelerle çizdiği tablo,
halen yaşanmakta. Nasıl mı?
Bugün birçok yazarın adını yaşatmak için çeşitli
etkinlikler, festivaller düzenleniyor yurdun dört bir yanında. Bunlardan
Datça’da düzenlenen etkinlikte geçtiğimiz yıl, katılımcı olan sevgili
yazar ve bir o kadar sevgili şairler öylesine içmişler ki, ertesi gün
ölüm yıldönümünde Can Yücel’in mezarı başında sadece birkaç kişi
toplanmış. Diğerleri, uyanamadıkları için gelememişler mezar başına!..
Asıl amaçları, romanda ustanın dediği gibi ‘bedavadan sarhoş olmak ve
eğlenmek’ olan bu saygıdeğer büyüklerim bana örnek olmayı sürdürüyorlar.
Ama kötü örnek!
Kitaplar hakkında eleştiri yazıları da yazan birini
tanıdım bu festivallerin birinde. Editörü olduğum yayınevinin
kitaplarının kendisine hiç gelmediğinden yakınıyordu. Hani ben, ona
yanıt vermek istesem ne söyleyeceğimi düşünürken, yardımıma yine kendisi
koştu:
“Bazı yayınevleri bana o kadar çok kitap yolluyor
ki, artık yazmak zorunda kalıyorum!”
Bu mantıkta hareket eden ‘avantacı’ zihniyet,
hakkında yazı yazdığı kitapların ‘iyi’ ya da ‘kötü’lüğünü bir kenara
itip, söz konusu yayınevlerine teşekkür etmek için yazıyor! Okuru
kandırmak değil mi bu? Tersinden de sorabilirim: Böyle kişilerin
yazarmışçasına, şairmişçesine, eleştirmenmişçesine ahkâm kestiği bir
edebiyat ortamında biz hangi bilinçli okuru bekliyoruz ki?
Aynı kişi, konuşmacı olduğum bir panelde de
izleyiciler arasındaydı bir gün. Konuşmam sırasında, İçimizdeki
Şeytan’da yer alan yukarıdaki bölümü aynen okuyup arkasından şunu
söyledim:
“Bugün eleştirmenler, okur kimliklerini unutmuş
durumdalar. Benim gibi, sizin gibi, kitap evine gidip emeğiyle kazandığı
parayı vererek kitap alan gerçek okur kimlikleri yok. Ve kitap
eleştirisi yapmak yerine; kendilerine bedava kitap yollayan, kendilerini
besleyen, yedirip, içiren, doyuran yayın evlerinin reklam panoları
haline gelmişlerdir.”
Bu sözlerime alınan sevgili büyüğüm, birden
öfkelendi. Ayağa kalkıp, benim konuşmam sırasında yaptığımı düşündüğü
hataları sıralamaya başladı. Oysa asıl alındığı konu farklıydı. Unuttuğu
ise şu oldu: Nüfuz sahibi insanlar, kendilerini önemseyen nüfusu her
zaman bulamayabilirler!.. Bulamadı da. Öfkeyle bağırarak, “Sözüm
meclisten dışarı demedin, çabuk benden özür dile!” dedi.
Her ortamın kralını eğlendirmeyi kendilerine görev
bilmiş olan kaç soytarı varsa, hepsi kartvizitine ‘yazar, şair,
eleştirmen vs.’ sıfatlarını ekleyip, edebiyatçı kimliğine sahip olduğunu
sanıyor. Korkunç bir ‘karşılıklı yağlama’ süreci yaşayan edebiyat, kendi
içinde ‘sanal usta’lar yaratıp, sanal bir saygı, sanal bir ciddiyet
içine bürünüyor. Boyalı basının bir günde var edip gözümüze gözümüze
soktukları kiremitçiler, kaygan bir okur kitlesi karşısında çok büyük
yazar olarak lanse edilebiliyor. İçeriği tartışılmayan ‘ucuz kitap’
furyasında, etiketi üzerinden yapılan konuşmalar, kendini ucuzlatan
yazarlar hakkında yapılmıyor. Yatak fantezilerini, saplantılı seks
öykülerini yazıp çok satan olmaya çalışanların, edebiyatı sattıkları
üzerinde hiç durulmuyor. Yalılarda büyümüş, aman da aman, el bebek gül
bebek, pamuk elli uluslararası yazarcıkların ne yazdığı, ne yaptığı hiç
konuşulmuyor.
Bana gösterdiği tepkiyi bu şaklabanlara göstermeyen
herkese inat, sözüm meclisten içeri! Çıkmak isteyen varsa, buyursun…
OSMAN SADECE KATİL, BUNLARSA…
1935’te Konya Cezaevi’nden Sinop’a sevk edilen
ustayı Sinop’ta karşılayacak olan çavuşu, yörenin jandarma komutanı
yanına çağırarak, “Bir manga al, bugün vapurla azılı biri getiriliyor.
Adı Sabahattin Ali. Aman, gözünü dört aç!” der.
Azılı biri… Zaten hep ‘azılı’ duyarlılığımız
harekete geçtiğinde, gözümüzü dört açmadık mı bugüne kadar? Başka zaman?
Yum gözlerini, tıka kulağını, kapa ağzını… Görmedim, duymadım,
bilmiyorum… Üç maymunu oynayanlar, yüzlerine inat kızaran popolarını da
bir görebilselerdi keşke… O popolar ki, açlığı, hastalığı, yoksulluğu
kadar ‘çıplak’ bir gerçeğiydi Türkiye’nin! Gerçeği yazanlar, ‘azılı’ydı.
Bu işin çoğulu ise; öldürseler de, katletseler de, sür(ündür)seler de,
Sabahattin Ali’ler oldu, Nâzım Hikmet’ler, Rıfat Ilgaz’lar, Yılmaz
Güney’ler, Orhan Kemal’ler…
Sinop’a bir azılı komünist olarak gelen Sabahattin
Ali, usta işi birçok yazısını-şiirini burada yazdı. İçlerinde, ne zaman
okusam tüylerimi ürperten “Görmesen bile denizi, / Yukarıya çevir gözü:
/ Deniz gibidir gökyüzü; / Aldırma gönül, aldırma…” dizelerinin de
geçtiği Hapishane şarkısı da dahil olmak üzere, sayfalar dolusu
‘güzellik’… Hele bir Katil Osman öyküsü vardır ki…
“Gözüm sekiz arşın kalınlığındaki taş duvarları
aşıyor, güverte kenarında eteklerini uçurarak vincin işlemesini seyreden
kızları, merdivenden kocaman yatak denkleri indirmeye çalışan hamalları
görüyordu. Yerimden fırlamak, gardiyanları, jandarmaları şöyle elimin
tersiyle iterek çıkıp yürümek, bir sandala atlayıp gemiye varmak ve
kaptana, ‘Çek!’ demek istiyordum. Gözümde tüten ne şehirler, ne
insanlar, ne de kırlar ve ormanlardı. Açık denizleri, etrafında duvar
olmayan, uçsuz bucaksız yerleri arıyordum. Ama ruhumuz böyle
gökyüzlerinde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile
karşılaşmak ne tuhaf oluyor.”
Ustayı deniz kıyısındaki cezaevine koyup, dalga
sesleriyle cezalandırmak isteyenler, bu cümlelerin kumsala değil de,
sonsuza dek yaşayacak bir kâğıda yazıldığını göremediler mi?
“Dışarda deli dalgalar / Gelip duvarları yalar; /
Seni bu sesler oyalar, / Aldırma gönül, aldırma…” yazmayıp da ne
yapsaydı usta?
Unutmadan söylemeli; ilginç bir rastlantı olsa
gerek, Nâzım Hikmet’in Ben İçeri Düştüğümden Beri adlı şiirinde de bir
Katil Osman vardır. Şiirde geçen, “Katillikten yatan Osman, / ben içeri
düştüğümden beri, / yedi buçuğu doldurup çıktı, / dolaştı dışarılarda
bir vakit, / sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, / altı ayı doldurup
çıktı tekrar, / dün mektup geldi, evlenmiş, / bir çocuğu doğacakmış
baharda.” dizelerinden öğrendiğimiz kadarıyla, Nâzım’ın suçu, katil
olmaktan daha da ağır bir ceza gerektirmektedir.
Kimi zaman bu ustaların yazdıkları, onları
okuyanların da başına iş açmıştır!…
Tophane Cezaevi’nde 1944 yılında, bir alarm
verilir… Mahkûmlar, bir zincire sağlı sollu kelepçelenerek dışarı
çıkarılmıştır. İstanbul Erkek Lisesi’nin son sınıf öğrencilerinden, on
yedi yaşındaki Sami adlı bir genç de vardır bu zincire bağlananlar
arasında. Sami’nin suçu, tatilini geçirmek üzere gittiği Alpullu’da
Nâzım’ın şiirlerini okuyup, başka bir yere yazarak saklıyor olmasıdır!…
İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü günlerde, baskın tehlikesine karşı
verilen bu alarm, Sami’yi otuz üç yaşında bir adamla yan yana düşürür. O
adam ki, üçüncü kitabı Yaşadıkça’da, Bu da Bir Özgürlük şiiri adını
vereceği şiirinde, “(...) / Bir liseli talebeyle vurulu bileklerin /
Kırk mahkûmun sürüklediği zincire / Tek suçunuz hür insanlar gibi
konuşmak / Kitaplar suç ortağınız!” diyerek Sami’yi de anacaktır…
Aynı günlerde Çankırı’da askerliğini yapan
Sabahattin Ali, eşine yazdığı mektupta, “Burada karartma o kadar sıkı
değil, pencerelerde perde olmadığı halde, elektriği bizim evdeki gibi
maskeledim, yakıp duruyorum.” diyor. Oysa, karartma, İstanbul
gecelerinin en ‘sıkı’ uygulanan tedbirlerinden biridir o sırada… Ki,
Sami ile aynı zincire kelepçelerle bağlanmış olan adam, o sancılı
günleri bütün ayrıntısıyla anlattığı romanına Karartma Geceleri adını
veren Rıfat Ilgaz’dır!… Suçumuz, hür insanlar gibi konuşmaksa eğer; suç
ortağımız olan ‘kitap gibi kitap’ların bu yazarlarını, ne yazık ki,
tanıdığımız pek söylenemez.
Yatılı okuduğum lisede, oda arkadaşlarımdan biri
bana şunu sormuştu:
“Utku, Aldırma Gönül Aldırma diye bir şarkı
duyuyorum; bir bakıyorum, söz Sabahattin Ali. Melankoli diye bir şarkı
var, çok hoşuma gidiyor; bir bakıyorum, söz Sabahattin Ali. Geçmiyor
Günler Geçmiyor, Leylim Ley… Hepsi, ona ait. Bu Sabahattin Ali, ne kadar
da iyi bir söz yazarı, değil mi?”
Gülmüştüm, acı acı gülmüştüm bu soru karşısında.
Onun suçu değildi elbette bu. Peki, suç kimindi? Suç, sağcısıyla
solcusuyla, bu düzenin oyununu kuralına göre oynayan herkeste… Herkes,
düşünsel bir birikimin ardından, savaşımı doğru ve etkili bir şekilde
vermek yerine; kulaktan dolma ‘cehalet’ ile, herkesi ‘kendine
benzetmeye’ çalışırsa, çocuğumuzla, gencimizle bütün ‘gelecek kuşak’ları
da yitirmeye hazır olmalıyız. Antolojilere giren üç beş şiiri, öyküsü
dışında bu usta kalemleri okumayanlar, onlara hangi yüzle ‘bizden’
diyebilirler? Kimse kendini kandırmasın; evinin ve beyninin
kütüphanesinde bu adların kitaplarını bulundurmayanlar, aydınlık yolunda
verilen savaşın ‘edebiyat’ cephesinden mahrum olacaklardır…
Yoksa, sanki sonunu görmüş gibi, ölümünden on beş
yıl önce yazdığı İstek adlı şiirini “Görünmez kollar boynumda, / Yârin
hayali koynumda, / Sıcak bir kurşun beynimde, / Bir ağaç dibinde
yatsam…” diyerek sonlandıran Sabahattin Ali’leri, insanı kahreden
cinayetlerde yitirmeyi sürdüreceğiz!