SERDAR KOÇ
Yağmur özlemleri kışkırtıyor. Ve hiç bir yerde
olmadığı kadar, mahpusta etkiliyor insanı. Hüzünler, kışkırtıcı özlem
damlalarında dem tutuyor. Esrarengiz duygu yoğunluğu kasvetli havayı
daha bir kasvete büründürüyor. Katı beton zeminde çıkan sesler, zindanda
olduğunu söylüyor, mahkûmun kulağına. Her yağış tutsaklığın üzerine
karabasan gibi çökmekten zevk alıyor. Bulutlar kasvetin demini
arttırdıklarının farkında mı acaba?
Yağmak isterken yağamayan, bağırmak isterken
bağıramayan, esaretin ızdırap dolu yalnızlığında, kendindeki ‘ben’i
doyasıya hissedemeden, yarım ve buruk gülüşlerle özgürlük tohumlarını
ekememekten muzdarip tutsaklıkta; zindanı bütün ağırlığıyla yüreğine
batıran yağmur damlalarına sitem etmeye hakkımız yok mu? Bulutlar sanki
damlaları değil anıları yağdırıyor üzerimize. Her şimşeğin çakışında
“hey içerdekiler özgürlükten yoksunsunuz, görün beni nasıl da özgürce
kükrüyorum” diye caka satıyor. Tam bunaltıcı olmasa da, kışkırtıcı bir
hüzün, yağan anıların arasında çalınan ömrün melodisini mırıldanıyor.
Anılardaki sevinç haneleri dahi hüznün kalın çizgisiyle çiziliyor.
Ulaşılamayanların acısı, yüreği bıçakla kesercesine kanatıyor.
Yağmur işkenceyi uzatıyor. Gömüldükçe gömülüyor
insan kendi içine. Dış dünyadan soyutlanıyorum. Sadece damlaların sesi
kulaklarımı tırmalıyor. Özgür olma isteği yaşanmamışlıklar arasında
parlamaya başlıyor. Sanki elimi uzatsam tutacakmışım gibi yakın duruyor.
Ellerimi uzatıyorum, ama onu tutamıyorum bir türlü. Çölde su niyetine
görülen serabın yarattığı ilk heyecan ve sonrasında yaşanan düş
kırıklığı yaşar gibi oluyorum.
Özgürlük kısacık ve çok büyük bir kelime. İçine
evrenin bütün zerafetini sığdırabileceğimiz bir büyüklük ve cazibe
merkezi. Aynı zamanda aşırı kullanılmaktan demagojiyle
anlamsızlaştırılan bir soyutluk. Soyutluk ve belirsizlikte boğuntuya
getiriliyor. Özgürlük, içerdeki için capcanlı, somut ve gerçek bir umut
kaynağı olarak parıldar. Ulaşılamazlığı yüreği parçalayan acılara vesile
olur. Özgürlük sana hiç doymadan ve seni anlamadan seni kaybetmenin
acısı, yüreğimin derinliklerine saplanan bir sızı gibi beni kahrediyor.
İşkenceyi uzatan yağmur dışarıyı hatırlatıp
duruyor. Yağdıkça ruhumda ihtiraslı bir fırtına kopuyor. Rüzgar içimde,
bir o yana bir bu yana doğru çarpa çarpa geziniyor. Her yanımı heyecan
kesiyor böylesi zamanlarda. Aynı anda hem Medcezir’li hem de dingin
olabiliyorum. Benliğimin sonsuz gizemlerinde dolanan rüzgar, yüreğimi
tırısa kalkan at gibi şaha kaldırmışken, diğer yandan sabırla örülü
metanet, istemlerimi dizginleyip, ruhumu tatlı bir dinginliğe
sürüklüyor. Bir yanım acı, diğer yanım sevinç. Tıpkı günlerce yağan
yağmur sonrası açan güneşin, kederli yağmur günlerini unutturması gibi,
gittikçe içimdeki kasvetli hava dağılmaya başlıyor.
Beynim yüreğimi özgürlüğün cazibesiyle
buluştururken, sabırlı olmamı tembihliyor. Acı, hüzün ve kasvet sanki
sevinç ve mutluluğun kaynağına dönüşüyor. Yağmur yağarken içimde doğan
güneş karanlık mağaralarımı aydınlatıp yüreğimi ısıtıyor. Gönül gözü
yüzünü geleceğe dikiyor. Karşıda barış ve özgürlük filmi gerçeğe
dönüşmüş olarak, gelecek zamanın umut odağına oturuyor. “Hayat hep
karanlıklardan ibaret değil” diyor, filmdekiler.
Yağmuru sevmeye başlıyorum. Ne de olsa kendi
evrenimde yolculuğa çıkmamı sağlıyor. Ruhumu acıtsa da, umut çiçekleri
damlaların arasında daha gür filizlenip büyüyorlar. Nasıl ki her bedende
bir çöl varsa, her çölde de oralara yaşam veren birer vaha vardır.
Yağmur acıttığı kadar, özgürlüğün melodisini taşıyor yüreklere. Elleri
nasırlı olan özgürlük, acılara, hüzünlere ve yokluklara katlanılmadan
asla kendini göstermiyor. Umut ve özgürlüğün sesi, anlamlı yaşamanın ne
kadar güzel olduğunu bağırıyor. Kulağı sağır olmayanların duyacağı bir
ses bu. Hem de seslerin en güzeli.