Yaşamı boyunca şiirleri ve mücadelesiyle insanlara,
büyük insanlığın acıları ve özlemlerine dönük olan Pablo Neruda
kendisine taraflıyım diyen, komünizmin yanında saf tutmuş olan bir şair.
Aynı Nazım Hikmet gibi o da, Komünist Partisi’nde örgütlülüğü onurla
taşımış ve bunu şiirlerinde de dile getirmiştir.
Siyasi kimliğiyle, şair kimliği bu denli içiçe
geçmiş olmasına karşın, Neruda geriye dönüp değerlendirdiğinde kendisi
için şiirin esas olduğunu da tespit etmiştir. “Benim için şiir yazmak,
bir kunduracının kundura yapması gibi bir şeydir.” diyen Pablo Neruda,
diğer taraftan şiirin gücü ve sınıf mücadelesiyle bağlantısını da doğru
biçimde ele almış ve değerlendirmiştir:
“Savaşlar, devrimler ve büyük toplumsal
altüstoluşlar arasında şiirin verimini daha önce düşünülemeyen sınırlara
kadar genişletmek – bu bizim dönemimizin bir ayrıcalığıydı. (…) İlk
kitaplarımı yazdığımda, bir gün dizelerimi meydanlarda, sokaklarda,
fabrikalarda, üniversite salonlarında, tiyatrolarda ve bahçelerde
okuyacağımı aklıma bile getiremezdim. Şili’nin nerdeyse bütün köşelerine
gittim ve şiirlerimi halkın arasına serptim.”
Ülkesinde şairliğe ve şairlik mesleğine özel bir
önem kazandırmış olmakla gurur duyan Pablo Neruda yaşamının son
dakikasına kadar ülkesinin ve emekçi halkının geleceği için
kaygılanmaktan vazgeçmemiştir. Ne yazık ki, dönemin bir dizi komünisti
gibi, o da modern revizyonizmin etkisinde kalmış ve Şili devriminin
yenilgisiyle sonuçlanan revizyonist siyasetin taşıyıcısı olmuştur.
Şili Komünist Partisi, Kruşçef modern
revizyonizminin reformist yolda yönlendirdiği ve “barış içinde geçiş”
konusunda örnek teşkil etmeye çalıştığı bir Parti olma özelliğini
taşıyordu. Sosyalizme “barış içinde geçiş” siyaseti Şili’de iflas etti.
Bu iflasın bedeli büyük olmuştu… 12 Eylül 1973’te Şili de gerçekleşen
darbe, onbinlerce devrimci, komünist, demokratın yokedilmesine yolaçtı.
Bu kayıplardan biri de Pablo Neruda’ydı. Pablo Neruda, salt Şili
halkının değil, komünizmin ve dünya halklarının bir kaybıdır.