AYDIN DERE
Hümanizmadan kopuş sürdükçe, adaletin ve aşkın
egemen olamayacağını söylediğinde Leman gölün kıyısındaydık. Martılar
uçuşuyor, kuğular oynaşıyor, gölde parıldayan gümüşi yakamozlar
gözlerimizi kamaştırıyordu. Doğruluk akıyordu gül ağzından. Aşk ve
insanı irdelediğimizde ufkumuzun ve yalnızlığımızın giderek kaynaştığını
duyumsuyordum… okyanusların, denizlerin, çağlayan suların, havanın,
ateşin ve toprağın aşkın ürünü olduğunu, erdemli olanın her şey demek
olduğunu söylerken seni bir ermişe benzetiyor dönüp geçmişimle
hesaplaşıyor ve hayata yeniden başlamak istiyordum.
Kaç gün, kaç zaman oldu? kökünden kopmamak için
inatla kitaplara sarılıp yutarcasına okumaların? Her korkulu, kederli
rüyadan sonra da, yazmaların… Daha çok söyleyeceklerin var biliyorum…
Yüreğimizdeki sızıları dindirmek için midir yazmalarımız? Bir okyanusun
erişilmez noktasında, yarattığın akvaryuma, sanatın büyüsüne ve erdemli
olmanın bilincine sığınmışsın. İçinde bir düş okyanusu yaratmışsın.
Karanlığı aydınlatan gülüşlerin, yüksek ideallerin, korkuların ve
kaygılarınla aç piranalar arasındasın…
Ay ışığında ya da sabahın alacasında şiirler,
öyküler mi tasarlıyorsun hâlâ? Kuralsız böğürtülü kentlerden uzak,
akvaryumuna kapanıp kendi yolculuğundasın biliyorum. Ve bilsen seni ne
çok özlüyorum. Işıklı bir yolcusun varoluşunun. Yalnızlığını harflere
fısıldadığını, geceler boyu kitabeler okuyup zamanda gerisin geri
yolculuklara çıktığını, güç olanı seçtiğini ve geriye dönüşü olmayan bir
ufka yöneldiğini biliyorum. “Işığın kaynağı aşk ve bilinçtir diyorsun”.
İnsandaki ışığa büyük bir heyecanla önem veriyor dış dünyandaki ışık
yükselince umutlanıyor alçalınca kaygılanıyorsun. Işık alçalıyor
sönecekmiş gibi oluyor ve tekrar yükseliyor… Elbette yazmalıydın
maceranı, sen bir ışık yolcusun “Söz uçar yazı kalır ya!” Sanatın, ruh
ve beyin yaralarını iyileştireceğini bilerek uğursuzluklara deva olmak
istiyorsun.
Yılın son günleriydi kırık bir sabah ışığında
buluştuk dokumacılığıyla ünlü o kentin garında. Soğuktu, ellerimiz
üşüyordu. Seni ilk gördüğümde, Dicle kokuyordu üstünbaşın, yüzün çok şey
söylüyordu. Yeniden doğmuş gibiydik, bütün günahlarımız dökülüyordu saf
topografyamızın bahçesine. O büyüleyen gözlerin sevginin ırmağı, sesin
bilgeliğin rüzgarıydı. Ve öylesine duru, öylesine içten ki ülkemin
tarihiydi yumuşak yüreğin…
Bitimsiz söyleyişimizde yazma eylemin
onarıcılığına, imgelerin gücüne, işaret ederken üretmenin yalnızlık
gerektirdiğini yineleyip sehla gözlü filozoftan pasajlar okurken,
“Yalnızlığımız değerli bir yalnızlıktır” diyordun. Primitif erkeklerin
acınacak yaratıklar olduğunu, bunlara ilişen kadınların da şanssız ve
günahkar olduklarını, bilge kadınları taşımanın her erkeğin harcı
olmadığını, yüksek bir özgüven ve duru bir bilinç gerektirdiğini
anlatıyordun ılık sesinle. “Beni yeterince anlayabilir misin?” demiştin.
Ve o gün seninle çok gururlandım, menekşeler
açıyordu dokunaklı sözlerin…
İnsanlardan uzaklaşmak istiyorsun, uzaklaştıkça da
ışığınla yakınlaşıyorsun aslında. Montaigne’nin dediği gibi “Yalnızlık,
bilge kişi için bir gelişme alanıdır, bir kaynaktır.” Geldiğin kentte,
intiharlar artıyordu, intihar süsü verilen kadın cinayetleri de… Havalar
buğulu, bakışlar hüzünlü, analar ağlaşırdı çaresiz… O özlediğimiz kadim
kentin başı dik mağrur kadınısın. Saçları tutuşan analardan, uzaklara
bakıp susan ergen kızlardan, gözünü budaktan sakınmayan erkekleri
anlatırken, varolma bilincine ulaştıklarında çok şey değişecek diyordun.
Acı olanı da, adı yasak ülkede her günü bir başka ezgiye çevirenler
teker teker aramızdan ayrılıyordu…
Gece yarısı, kentin derinliklerinden yükselen
böğürtüleri dinlerken “Bu ölümler, bu ağıtlar ne diye, neden erişilmedi
hâlâ uygarlığa?” derken o şiir ağzınla, ne çok hüzünleniyordun… Aşkta
acemiydin, yasak yurdumuz gibiydi sevmelerin. Şimdi çok uzaksın,
üreterek daha çok kendinleşiyor ve üretememenin ölüm olduğunu
düşünüyorsun. “Her insanın sevgisi bilinci kadardır, bunun ne reçetesi
ne de kuralı vardır” diyorsun; sen ki, bilinçten coşan sevgiye
inanırsın. Sorumluluğun bir kadın olarak ağır ve zor, şimdi;
sorguluyorsun fakat güçlü olsan da aç piranalar arasında yalnızsın…
İnandıklarını yaşama geçirmek için didiniyorsun, bilinçle koruduğun
dünyanda düşsel yolculuktasın… “Yurdumun özgürlüğü kadar özgürüm!”
dediğinde durup düşünüyorum… Haklısın! Ararat’ın doruklarından köpürerek
akan pırıl pırıl bir çağlayansın sarsan beni baştan başa ve ruhuma
aksan.
Gittin, şimdi gölgen, unutulmayan sözlerin, bir de
fesleğen yeşili göle yansıyan bilge gülüşlerin kaldı.
14 Eylül 2004