sizlerden güney’e (sayı 30)
Değerli Güney emekçileri, merhaba!…
Yoğun bir emek ve özveriyle çıkardığınız Güney(imiz)in son sayısı elime
ulaştı; duyarlılığınız, emekleriniz için çok teşekkür ediyorum
sizlere...
F tiplerinde yaşanan trajediye yer verdiğiniz, bu konudaki
duyarlılığınız için de teşekkür etmek istiyorum.
Ne zaman elimize bir dergi, kitap, gazete geçse veya radyodan, TV’den
bir haber dinleyecek olsak, hemen ‘algıda seçicilik’ devreye giriyor ve
dikkat kesiliyoruz; tüm duyu organlarımız tek bir soruya kilitleniyor:
“Acaba F tipleriyle ilgili yeni bir şey var mı?” Eğer burjuva medya ya
da basınsa takip ettiğimiz, bu soruya genellikle şu türden yeni sorular
da ekleniyor: “Bu sefer neyin propagandasını yapacaksınız? Bu sefer
neleri çarpıtıp demagoji yapacaksınız?...”
En az bizim kadar ailelerimizin, yakınlarımızın da tüm algıları buna
kilitlenmiş durumda. Oysa evlenme çağında olan genç kızlarımız,
delikanlılarımız, daha yeni okula başlayan çocuklarımız, bir işi bile
olmayan ya da işi olsa bile kıt-kanat geçinmeye çalışan ana-babalarımız
var ve her birinin algılarını meşgul etmesi gereken öyle çok konu, öyle
çok mesele var ki. Ama onlar nereye baksalar, nereye gitseler, ne
yapsalar kafalarında hep aynı soru dolanıyor: “Daha ne kadar sürecek bu
tecrit, bu koyu sansür, bu kapkara günler, bu iç burkan, bu yürek
dağlayan acılar?… Tüm algıları, akılları-fikirleri nasıl F’lerde,
tecritte olmasın? Her geçen gün canlarından bir parça koparılıyor, her
geçen gün daha da ağırlaştırılıyor tecrit. Kendi dertleri, kendi
sevinçleri hep ikinci planda oluyor bu yüzden. Varsa, yoksa içerisi,
içerideki yakınları. Sorun çözülmediği sürece de hep böyle olacak
maalesef...
Güney’(imiz)in son sayısı elime geçtiğinde yine aynı şeyi yaptım. Bu tik
gibi bir şey artık bizlerde. İlk işim dergiyi hızla taramak ve
algılarımın kilitlendiği konuyla ilgili ne var diye bakmak oldu.
Aradığımı bulunca sevindim ve ilk ondan başladım okumaya. Diğer konuları
önemsemediğimden değil bu elbette. Dergideki tüm yazıları da ilgiyle ve
severek okudum. Konu seçiminin iyi yapıldığını, derginin oldukça zengin
olduğunu söylemek isterim. Sayfa sayısının daha fazla olmasına da ayrıca
sevindiğimi söylemeliyim. Umarım hep böyle olur sayfa sayısı diye
düşünürken, “Buna olanaklar ne kadar elverecek acaba?” diye düşünmekten
ve bir katkı sunamadığım için bunun acısını içimde hissetmekten de
kendimi alamıyorum.
Güncel konularla ilgili yazılar, (Popüler kültür, Pop S(a)tar vb.
yarışma programları, Cem Karaca ile ilgili yazı, proletarya kültürü ile
ilgili tartışma) daha çok ilgimi çekti ve severek okudum.
Bu arada benim de artık yerim değişti. Artık üç kişiliklerde kalmıyorum.
En çok sıkıntısını duyduğum(uz) konu ise hâlâ aynı, dergi-kitap...
Güney’i düzenli okumak istiyorum. Umarım öyle de olur, bu konudaki
duyarlılığınıza bir kez daha teşekkür etmek ve çalışmalarınızda
başarılar dileyerek bitirmek istiyorum.
01.06.2004
Selahattin ÜNVAY
1 No’lu F Tipi Cezaevi, Sincan/Ankara
BULUŞMA
Okumaktan, yorulmadan bıkmadan okumak kelimesindeki büyüyü anlamıştım.
İçinde bulunduğumuz zamanın eksik kalmış büyülü eseriyle tanıştım.
Gözlerimin parıltısını hissetmeye başlamıştım artık. Yazılarınız sadece
bir dergi anlamında değil, gecikmiş bir bilgi hazinesi kalitesinde bir
eser.
Yaşadığımız bunalımlı ve yazının anlam zayıflığında; üstelik çözülmemiş
realizmin yanlış tarihinde sürüklenen insan kalıplarını yeniden hayata
geçirmek adına okudum. Ben yaklaşık on yıldır Almanya’da yaşıyorum.
Gurbetin acısının yanında, memleketimdeki yaşama tarzımın tamamen
karşıtı bir dünyayla karşılaştım. İçimdeki özgür ve sosyalist kalp sızım
istemediğim halde beni terketmek zorunda kalmıştı. Özgürlüğün eksikliği
her an benimleydi.
Günlerden cumartesi; yine bir günün yalancı yorgunluğu vardı üzerimde.
Eve doğru usul adımlarla gidiyordum. Kafamda bir sürü, hiçbiri bir yere
bağlı olmayan kelimeler yumağı vardı. Eve geldim. Kapıyı açtım ve
girdim, birden kız arkadaşım önümde belirdi (ilk aşkım Nurten). Sana
istediğin dergiyi sonunda buldum dedi gülümseyerek. Tabii ki ilk an
şaşırdım. Sonra derginizi okudum.
VE KISACA BİZİMKİLER YİNE BAŞARMIŞ DEDİM.
Nürnberg’den Hüseyin YÜCE
Merhaba…
Uzun süredir çıkarmış olduğunuz üç aylık derginizi beraber bulunduğum
bir arkadaş aracılığıyla okuyabiliyordum. Arkadaş tahliye olduktan sonra
bu imkândan mahrum kaldığımı belirtmek isterim.
Böyle bir giriş yaptıktan sonra şunu yazmadan da edemeyeceğim. Öncelikle
böyle bir dergi çıkarttığınızdan dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. Yılmaz
Güney gibi bir devrimcinin anısını gerek dergilerde, gerekse de farklı
etkinliklerle yaşatmanız ayrıca gurur verici bir durum. Türk sinemasına
yeni bir soluk getiren, bir çok gencin devrimci idolü olan, devrimci
kişiliğinden ödün vermeyen Yılmaz Güney’i eskisi gibi canlı tutmak, onun
devrimci sanatını sahiplenmek yeni ve eski nesillerin görevi olsa gerek.
(...)
Saygılarımla…
Hasan YILDIZ
E-Tipi Kapalı Cezaevi/Adıyaman
Munzur'un gözelerine gitmek için Tunceli ilinin içinden sola doğru
hareket ediyoruz. Yaklaşık gideceğimiz yolun 75 km. olduğu, ikibuçuk-üç
saat sürdüğünü ögreniyoruz. Yolboyu meşe, karaağaç, kavak, söğüt, kırmızıağaç
vb. ağaçlarla gölgelenmiş yolda ilerliyoruz, yer yer ceviz ve üzümlerin
ağaçlara sarılarak yükseldiğini görüyorum. Yolun çoğunda Munzur suyunun
heybetli akışını seyrediyorum, içimden “içine girsem ya da düşsem
kurtulabilir miyim?” diyorum ama çoğu yerde kurtulma imkânı yok iyi bir
yüzücü de olsan.
Ovacık'a varana kadar iki arama noktasında durduruluyoruz. Kimliklerimiz
alınıyor, aramaların biri Geyiksuyu, ötekinin Torunoba olduğunu
ögreniyorum. Öğrendiğime göre bu arama noktasında daha önce itiraz
edenler olmuş, onlara arama izinlerini tek tek okutarak uzun bir süre
bekletmişler. Bu uzun bekletmeleri göze almayan halk artık sormuyor
niçin arandıklarını? Dört aylık arama iznini alan kolluk güçleri uzun
uzun gerekçeler sıralamışlar ve bu yüzden yarım saat bekletmeyi göze
alarak itiraz etmiyorlar. Gönül bu itirazların artırılmasını istiyor
ancak şimdilik uygulama böyle devam ediyor. Tabii eski aramaların ve
bekletmelerin yanında bir de konvoysuz çıkılamayan o günlerden şimdi
daha iyi olduğunu belirtiyorlar. Terör bahane edilerek kısmi devam
etmekte… “Bu arama noktaları olmasa daha iyi olur, keyfi uygulamalardan
kurtuluruz en azından…” diyor yerli halk.
Munzur'un doğduğu yere varmak için Ovacık ilçesinden geçiliyor, küçük
dümdüz bir ova suyun olduğu alan yemyeşil, sağ yanımız bembeyaz, Munzur
ve Mercan dağları uzanıyor. Vadi boyunca yemyeşil ormandan geçtik. Ovada
ekili alan dışında sararmış bozkır uzanıyordu. Munzur suyunun doğduğu
alana vardığımızda efsaneleşen tarihçesini Türkçe ve İngilizce bir metal
panoya yazmışlardı... Munzur dağının eteğinde onlarca gözeden çıkan
sular bu vadiye adını ve güzelliğini tarih boyunca vermenin heybetiyle
akıyor… akıyordu. Yukarıda sıcak havanın aşağıdan soğuk suyun serinliği
vuruyordu vücudumuza… Çok değişik bir duygu yaşıyor insan.
İnsanların çoğu piknik yapmak, suyunu içmek ve hoş bir anı için gelmiş
ağaç diplerinde yemek için birşeyler yapıyor. Kimisi ellerinde kameralar
ve fotoğraf makineleriyle günün anısını hazırlıyordu. Kimi seyyar
satıcılar Alevi dinine ait kitaplar satarken, bunların yanında kimi
devrim önderlerinin kitaplarını da satmayı ihmal etmiyorlardı. Kimisi de
süs eşyası ve Munzur resimlerini satıyordu.
Avuçlayıp doyasıya su içiyoruz arkadaşlarla. Munzur bir direnişin,
başkaldırının ve isyanın bu ülkedeki sembolünden biridir, ezilen
halkların nezdinde. Bugün o sembol yeniden körüklenerek kor ateşe
dönüşüp halkların mücadelesinin mihenk taşı olması lazım… O bir mevzi.
Onu maneviyatin kalesi yapmaya çalışanlar çarşıdan aldıkları mumları
satıyorlar. İnsanlar su gözelerinin üzerinde dilek tutarak taşlarda
artakalan beyaz mum tabakası oluşmasına yardımcı olmakta. Kimi fırsatçılar
binlerce mum satarak insanları manevi dünyaya “politize” etmek
istiyorlar ama sonuçta onlar para kazanmak istiyor, bilinçsizce. Para
kazanmalarına diyeceğim yok ama bunu başka türlü de kazanırlar,
insanları "kaderciliğe" çekmeleri Munzur'un direniş ruhuna aykırı.
O direniş kaderci değil; hak alan bir konumda isyancıydı. Bu isyancı ruh
sahiplenilmelidir… Efsanesinde de “Bana tapın!” demeyen bir değer olduğu
belirtilmekte.
Bu alanı kutsal sayanlar bakın kutsal değeri nasıl kullanmaktadırlar:
On, on üç yaşlarında iki kız çocuğu birasını suya koymuş hem soğumasını
bekliyor hem de yudumluyorlardı. Ben onların bira içmelerine alışkanlık
olmadığı ölçüde karşı da değilim. Tüketim ve para kazanma arzusu ağır
basanların burada kutsal değerden bahsetmelerini yorumladığımda, ağır
basan kutsal değer olsa da; “Para kazanacaksam önemli değil gerisi…”
diyorlar. Bu anlayışın Munzur'u artık bir kâr kaynağı olarak algılamakta
olduğunu görmek zor değil...
Zorda kaldığında; “Yetiş Munzur Baba!” diyordu birileri. Şimdi Munzur
Baba'sından kazanç elde etmek için alkolizm yaratmaya çalışmaktalar.
Dardaki Munzur Babası için hiçbir şey yapmadığı gibi; “Barajlar iş, aş!"
demekten de geri durmamakta… Bir doğa harikası Munzur'a sahip çıkmak her
çevrecinin, doğayı sevenin ve en önemlisi de devrimci ve demokratların
böylesi yerleri sahiplenmesiyle olur. İçki içen biri çevre temizliği
yapan bir gönüllüye saldırıyorsa; bu anlayış sahibi Munzur'un özgür
akmasını istemiyor demektir. Munzur'un kurtulması için her şey kâr için
diyen anlayışın mahkûm edilmesi gereklidir. Munzur'da doğanın
korunmasını, her şeyin kâr olmadığını bilen bir bilinç var ve bu bilinç
gelecekte Munzur ve doğasını korumanın kilometretaşı olacaktır.
Canı pahasına da olsa Munzur'un çevresinin güzel olması ve özgür
akmasını isteyen gönüllü çevreciler gelecek için umuttur. Munzurlular
Munzur'u “sadece atalarından miras almadı, torunlarından emanet
aldıkları mirası” onlara korumasını öğreterek verecektir.
Munzur gözelerindeyken iki kez "avcı kolunda" elleri tetikte bir aşağı
bir yukarı gezinen askeri güç halka gözdağı verir bir tahrik içindeydi.
Bu şartlarda Munzur özgür akabilir mi? Ancak Munzur'un özgür akacağı
koşulları yaratırsak o zaman Munzur özgür akacaktır.
Halil ASLAN
Merhaba dostlar;
Sözlerime her şeyin inancınız doğrultusunda, emin adımlarla, mutlu ve
umut dolu olmasını dileyerek başlamak istiyorum.
19.07.04 tarihinde göndermiş olduğunuz dergiyi almış bulunmaktayım. Çok
memnun oldum. Hepinize teşekkür ediyorum.
Dostlar, yolladığınız dergiyi Bergama cezaevinden aktarmalı olarak
aldım. Bergama çocuk ıslahevi olduğu için boşaltıldı. Dört aydır da bu
cezaevindeyim. Cezaevi böyle işte, bugün burdasın yarın başka bir
cezaevinde…
Yılmaz Güney’in grupçuluk ve küçük burjuva grupçuluğu üzerine yazmış
olduğu yazıları gerçekten çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. 78’deki
sözleri bugün canlılığını ve içler acısı durumunu gözler önüne seriyor.
Hep o benmerkezci anlayış yüzünden ve klikler yüzünden ülkemizin ve
halkın sorunlarına bilimsel (ML), ülkemizin somut koşullarına taklitçi
ve biz en doğrusuyuz anlayışıyla direkt olmasa da dolaylı olarak zarar
vermiştir. Yüce davaya zarar verilmiştir. Yeniden halkın ihtiyaçlarına
cevap verebilecek bir komünist partisinin (gerçek bir komünist parti
olacak mı?) tek bir çatı altında toplanması mümkün mü? Güney’de bu
konular üzerine yayın olacak mı? Dileğim olmasıdır.
Dostlar, sözlerimi sonlarken, tekrardan sevgi ve saygılarımı sunar,
mücadelenizde başarılar dilerim.
Ayhan OLGUN
GÜNEY’in Notu: Bir kültür ve edebiyat dergisi olarak Güney,
grupçuluk vs. gibi konuları ancak proleter kültür siyasetinin açımlanması
çerçevesinde ele almaktadır. Komünist hareketin birlik sorunlarının
tartışılması Güney’in işlevini aşan konulardır, böylesi tartışma
yazıları Güney’den beklenilmemelidir.