Kürtçe yayın
ve şizofren devlet





DERYA GÜMÜŞ

 

Türkiye’de bir şeyler oluyor… Bilindiği gibi AB’ye uyum yasaları AB’nin beklentisinin tersine Meclis’ten “jet hızıyla” çıkarıldı. Türk hükümetinin attığı bu adımları “olumlu bulan” ve ama Türkiye’ye üyelik yönünde tarih vermeyi bir çeşit engellemek isteyen AB temsilcileri, kâğıt üzerinde yapılan düzenlemeleri yeterli bulmadıklarını, uygulama beklediklerini dile getirdiler.
Avrupa Birliği temsilcilerinin beklentilerini “Ortaklık Konseyi” toplantılarında açıkça ortaya koymaları –ki bu beklentiler arasında dört eski DEP milletvekilinin tahliyesi, gayrimüslimlerinin haklarının verilmesi, reformların eksiksiz uygulanması, anadilde yayına izin verilmesi biçimindeydi– AKP hükümetini kısa sürede adım atmaya itti. Bu adımlardan birisi DEP eski milletvekillerinin tahliyesi yanında, aradan iki gün geçtikten sonra da Kürtçe yayına başlanmasıydı.
“Farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması” konusunda yaklaşık iki yıldan beri hükümet, RTÜK ve TRT arasındaki tartışmalar hükümetin son noktayı koymasıyla aşılarak TRT 7 Haziran’dan itibaren “farklı dil ve lehçelerde yayın” yapacağını Genel Müdürü aracılığıyla kamuoyuna açıkladı.
Sonuçta yayınlara başlandı…
Peki başladı da ne oldu?

NE OLDU?

Dünya batmadı, Türkiye bölünmedi! Daha düne kadar Kürtçeye öcü gibi bakan, Kürtçe konuşulduğunda “Türkiye bölünecek!” histerisine kapılanlar bugün bunu “kültürel zenginliğimiz” olarak sahtekârca kullanmaya başladılar. Zaten programların ismi de bu sahtekârlığı yansıtıyor:
“Kültürel Zenginliğimiz”!
Adlandırma ile bile şovenist bakış açısı ortaya konuluyor… Türk hakim sınıflarının ve hükümetinin ırkçı, inkârcı siyasetini bilmeyenler; devletin resmi sınırları içinde yaşayan tüm ulus ve ulusal azınlıkları Türk milletinin bir parçası saydığını, onların ulusal kimliği ve varlıklarını reddettiğini bilmeyenler… bu adlandırmayla gerçekten bu topraklar üzerinde yaşayan halkların “kültürel zenginliğine” vurgu yapıldığını düşünebilir. Ama durum öyle değil… Bu adlandırmayla anlatılmak istenen kuşkusuz ki “Türk milletinin” kültürel zenginliğidir. Türk devleti diğer halkların kültürünü, zenginliğini yine kendi potası içinde eritmeye çalışmaktadır.
Yapılan “iş”in göstermelik olduğu, “yasak savmak” bâbından olduğu da gayet açık: TRT Genel Müdürü Demiröz’ün yaptığı açıklamaya göre sözkonusu “farklı dil ve lehçelerde yayına” 7 Haziran’da başlanacaktı. Haftanın beş günü –Pazartesi’nden Cuma’ya kadar– yapılacak yayın, her gün başka dil ve lehçeden yapılacaktı. Boşnakça başlanan yayına Arapça, “Kurmanci”, Çerkezce ve Zazaca devam edilecekti. Sözkonusu yayınların süresi ise radyoda 35 dakika –sabah saat 6.10’dan 6.45’e kadar– televizyonda 30 dakika –sabah10.30’dan saat 11.00’a kadar– olacaktı.
Bu yayın süresi daha önce RTÜK’ün çıkardığı yönetmeliğe göre bile haftada öngörülen yayın süresinin çok altında. Örneğin, sözkonusu yönetmeliğe göre televizyonlar günde 45 dakikayı aşmamak koşuluyla haftada 4 saat, radyolar ise günde 60 dakikayı aşmamak koşuluyla haftada 5 saat Kürtçe yayın yapabilecek…
Çeşitli dillerde yapılan yayınların hemen hepsi de aynı formatta… Yarım saatlik kısa sürede Türkçe verilen haberlerin ilgili dillerdeki çevirisi aktarılıyor; bu kısa süreye bayatlanmış haberler yanında doğayla ilgili görüntüler, kimi çok “gerekli” bilgiler ve elbette müzik sığdırılmaya çalışılıyor!
Atılan bu adım demokratik bir hakkın elde edilmesi bağlamında tartışıldığında geri düzeydeki bir adımdır. Türkçe’nin resmi dil olması ve bunun doğrudan sonucu olarak imtiyazlara da sahip olması gerçeği devam etmektedir. Türkçe dışındaki hiç bir “yerel dil ve lehçeye” eşit hak tanınmamıştır. Türkçenin resmi –ve “ortak”– dil olması durumu, Türkçenin diğer dillere “üstün” kılınması ve asimilasyon politikaları ile birlikte ele alındığında yapılanın “görüntüyü kurtarmaktan ibaret” olduğunu göstermektedir; yeterli değildir.
Atılan adımlar eksiktir… Sözkonusu beş dil dışındaki dillerde; örneğin Lazca, Gürcüce, Ermenice, İbranice, Rumca vd. dillerinde de neden yayın yapılmadığı/yapılamadığı da sorgulanmak zorundadır.
Diğer yandan yayınların içeriğinin Türk devletinin ideolojik yaklaşımının bir aracı olarak kullanıldığını/kullanılacağını söylemeye gerek yok sanırız. Hayır, biz söylemeyelim; kendileri söylüyor bunu zaten! Sözkonusu yayınların, TRT Genel Müdürü Demiröz’ün şu anlayışı temelinde yapıldığına bir kez daha dikkat çekmek, işin özünü anlamaya hizmet edecektir. Şöyle diyor Demiröz:
“Şahsi görüşüm, illa Kürtçe yayın yapacaksanız, bunu çok akıllıca kullanabilirsiniz. Belirli bölgelere zaten Kürtçe yayın yapılıyor. Bu Türkiye için tehlike olarak değerlendiriliyor. Doğrudur. Peki size yöneltilen bu silahı, siz ne diye tersine çevirmiyorsunuz? Çok geniş bir alana Kürtçe yayın tevcih ederim ve bununla Türk devletinin politikalarını, tezlerini anlatırım. Bunu siyasal bir güç olarak kullanırım. Bu yayın, Irak, İran içlerine vs’ye kadar da gidebilir. Alın bu silahı tersine çevirin ve Türkiye’nin lehine kullanın.” (18 Ocak 2004, Zaman gazetesi)
Bu kadar açık ve net! Başka söze gerek var mı?!

İKTİDAR DALAŞINDA DEMOKRASİ ARAÇ!

Bu arada bugünkü AKP hükümeti atılan adımları kendisinin demokratlığına malzeme yapmaya çalışıyor. Gerçekten AKP demokrasinin savunucusu mu? Buna yanıtımız “hayır”dır!
Sözkonusu gelişmeler tek başına ele alındığında Türkiye’de belli burjuva anlamda “demokratik” adımların atılması anlamına gelen adımlardır, ama bu adımlar gerçekte demokratik bir yaklaşıma sahip olunan bir siyaset temelinde değil, Türkiye’yi AB’ye uydurma, Türkiye’nin müzakere tarihini alması için AB yetkililerinin ileri sürdükleri “mazeret”leri kaldırmak amacıyla atılmaktadır.
Bunun yanında içte yürüyen iktidar dalaşının bu tür adımların atılmasında önemli bir rolü vardır. AKP hükümeti bugün kendi ağızlarından “hükümet olduklarını ama iktidar olamadıklarını” söylüyorlar. Gerçek durumu anlatıyorlar. Bugün gerçek iktidar MGK’nın ve ordunun elindedir. AKP iktidar erkini gerçek anlamda ele geçirmek istemektedir. Bunun için statükocu MGK ve ordunun karşısına büyük burjuvazinin de talebi olan liberal politikalarla, demokratik açılımlarla çıkıyor. Çünkü biliyor ki, bu yol en geçerli yol…
Bu arada ABD’nin bölgedeki politikaları da AKP’nin bu siyasetiyle örtüşüyor. ABD’nin bölge için düşündüğü “ılımlı islam” projesi ve bu bağlamda Türkiye’ye biçtiği “model ülke” giysisine uygun bir hükümet AKP hükümeti… ABD emperyalizmi kitle tabanı bulunmayan statükonun karşısında AKP hükümetini destekler bir pozisyonda. Burjuva demokrasisi bu bağlamda ABD’nin ve Türk büyük burjuvazisinin talebi. AKP hükümeti bu talebe uygun hareket etmeye çalışıyor.
Tüm bu bileşkelerin bir sonucu olarak AKP hükümeti demokrasi atılımları yapmaya çalışıyor. Son olarak DEP eski milletvekillerinin tahliyesi siyasi planda, “farklı dil ve lehçelerde yayın” ise kültürel planda bu politikanın bir yansıması…
Görev; atılan adımın ne anlama geldiğini bilince çıkararak –ve önemini küçümsemeden– demokratikleşme şovlarına karşı mücadele etmektir. Görev; demokratik hakların gerçek anlamda elde edilmesi için mücadeleyi yükseltmek; bu sisteme karşı mücadele yürütmektir. Bu temel görev çerçevesinde son olarak “farklı dil ve lehçelerde yayın” adımının genişletilmesi yönünde taleplerimizi diri tutmalıyız. Bunun somut anlamı; sadece ulus veya belli başlı azınlıklara değil konuşulan tüm dillerde televizyon ve radyo yayınına geçilmesidir; basın alanında tüm diller üzerinde varolan baskıların kaldırılmasıdır; anadilde eğitim hakkının tüm dillere tanınmasıdır vs.

ŞİZOFREN BİR DURUM!

Tüm bu göstermelik durumlar ve sahtekârlıklar yanında bu adım Türkiye’de pratikte birşeylerin kırıldığını da gösteriyor. 1990’lara kadar resmen yasaklanan bir dil şu anda bizzat devlet eliyle kullanılmak durumunda… Diyarbakır DGM’nin aldığı bir karar var. Belli Kürtçe kasetlerin alınıp satılmasını, dinlenmesini, radyoda çalınmasını yasaklamış! DGM devletin bir kurumu. Devletin bir başka kurumu TRT de yasaklı bir kasetteki Kürtçe müziği çalıyor; “Kültürel Zenginliğimiz” diye! Tam bir şizofrenik durum!!!
Bu başlıbaşına resmi bir siyaset değişikliğidir; bir tabunun pratikte de yıkılmasıdır. Evet, bu siyaset değişikliği iç ve dış dinamiklerin bir zorlaması sonucu gerçekleşmiştir. Evet, sahtekârlık yapılmaktadır; ideolojiyi “farklı dil ve lehçelerde yayınla” da aktarma hesapları/uygulamaları vardır ama atılan adımın bir siyaset değişikliği olduğu da görülmek zorundadır. Şüphesiz bu bir kazanımdır. Ama nereye kadar?
“Buz kırılmış, yol açılmıştır”… Atılan bu adımın sürmesi; yeni adımlarla derinleştirilmesi beklenebilir mi?… “Normal koşullarda” evet… Ama Türk devleti gibi şizofren bir yapıya sahip olan bir devletin hakimiyeti koşullarında bu tür adımların –koşullara göre– derinleşmesi de, geriye çekilmesi de mümkündür. Neden?
Türk devleti ideolojik yaklaşımlara son derece bağlı, demokratik açılımlara direnen, zorunlu olmadığı sürece demokratik açılımlar konusunda adım atmaya yanaşmayan bir devlet… Bu devleti şöyle de tanımlamak mümkün: Şizofren devlet! Kimlik/kişilik sorunu olan bir devlet bu devlet… Neden?
Bir yanda ideoloji var; diğer yanda ise gerçekler… İdeoloji ile gerçekliğin çatışması devlette bir kimlik bunalımı yaratıyor. Bu bunalım, –burjuva demokrasisisin uygulandığı ülkelere göre– “kalıcı” adımların atılmasını zorlaştırıyor; belirli bir siyasal, sosyal ve kültürel yapıya direnişi getiriyor; ideoloji ile gerçeklik arasına sıkışmış devlet “davranış bozuklukları” gösteriyor; “gel-git”leri yaşıyor.
Bu bir hastalık…
Tedavisi?
Bunun tedavisi –bu koşullarda– yok! Bunu aşmak bu sistemde mümkün değil…
Ancak ve ancak bir yolla bu şizofren devlet “tedavi edilebilir”: Bu devletin devrimci bir tarzda yıkılmasıyla! Bu tedaviyi gerçekleştirecek güç ise bu şizofren devletin hakimiyeti altında yaşamı zehir olan işçiler, emekçiler… Ve onlar er ya da geç bu tedaviyi uygulayacaktır!