Toplumsal Devrim Sürekli Bir Değişme Ve
Değiştirme Hareketidir
Yılmaz Güney
UFUK GELSİN
Yaşasaydı, bugün, 1 Nisan 2004’te 67. doğum
yıldönümünü kutlayacaktık Yılmaz’ın… Ama o, uzun cezaevi koşullarında
yakalandığı hastalıklar sonucu 9 Eylül 1984’te aramızdan ayrıldı…
Neredeyse 20 sene oluyor!
Bu 20 yıllık süreçte O’nun hakkında neler
yazılmadı, neler söylenmedi ki?
Yılmaz’ı en verimli yıllarında zindanlara atıp onun
çalışmalarını engellemeye çalışanlar, aynı zamanda O’nun erken ölümünün
de suçlusu ve sorumlusudurlar… Kuşkusuz O’nun aramızdan erken ayrılması,
daha sonraki süreçte işçilere, emekçilere sunacağı eserlerden, sınıf
mücadelesine yapacağı katkıdan bizleri, işçi ve emekçileri mahrum
bıraktı. Hakim sınıflar O’nu en verimli olacağı dönemde bizden aldı…
O’nu bizden aldılar ama O, gerek sanat alanında
–sinemada–, gerekse de siyasi alanda geride bıraktığı eserlerle,
düşüncelerle ezilenlerin beyninde, gönlünde yaşamaya devam etti, ediyor.
Türk hakim sınıfları Yılmaz Güney’in devrimci
sanatının emekçi yığınlar arasında yarattığı olumlu etkiyi yıkmak için
ne kadar çaba harcamışsa da, başarıya ulaşamamıştır, ulaşamayacak da!
Türk hakim sınıflarının bu çabalarına, burjuva
kalemşorlar da değişik biçimlerde katkıda bulunmaktadırlar. Kimisi,
Yılmaz’ın devrimci, komünist kimliğine açıkça kimisi de dolaylı
saldırıda bulunmaktadır.
Yılmaz’ı kendilerinin seviyesine
düşüremediklerinden olsa gerek, kendilerini O’nun seviyesinde göstermeye
çalışarak O’nun hem sanatçı-sinemacı hem de siyasi olarak büyüklüğünün
üzerini örtmeye çalışmaktadırlar.
Buna bir örnek Ocak ayı başlarında Can Dündar’ın
Milliyet-Popüler Kültür’de yayınlanan yazısıdır.
Can Dündar İbrahim Tatlıses’i Yılmaz Güney ile
karşılaştırmakta ve ikisinin arasındaki “ortak” noktaları göstermeye
çalışmaktadır… Üstüne üstlük de bunu sinema alanında da yapmaktadır.
En başta belirtilmesi gereken şey, İbrahim
Tatlıses’in kendisi Yılmaz Güney gibi olmak istemiş olabilir, ama
İbo’nun filmleri, sineması ile Yılmaz’ın filmleri ve sinemasını
karşılaştırıp birbirine benzetmenin kendisi bile, Yılmaz’ın sinemasına,
filmlerine hakarettir.
Her ikisi arasındaki benzerliğin “delikanlılık”,
“maço” olma noktalarında da Yılmaz’ı İbrahim’le aynıymış gibi göstermek,
gelişme sürecinde Yılmaz’ın olumlu yönde nasıl değiştiğini gözardı etmek
ve her şeyden önce de Yılmaz’ın bilinçli olarak erkek egemen sisteme
karşı mücadele bayrağı açmış olduğunu inkar etmektir. Yılmaz’a büyük
haksızlıktır bu.
Dündar’ın kendisinin de yazısının sonunda kabul
ettiği gibi Yılmaz, “okuyup yazmış bir dava adamıydı.” Yılmaz hakkında
bu tespiti yapan Dündar, İbrahim Tatlıses’in sadece Yılmaz’ın
“delikanlılığını” üstlendiğini söyleyerek Tatlıses’i “ucuz lümpenlik”
yapan biri olarak değerlendiriyor… Bu tespitiyle, tüm yazısındaki
karşılaştırmalar, benzetmeler sonucunda, Yılmaz’ın “delikanlılık” yanını
da “lümpenlik” olarak göstermektedir… Buna göre ortaya çıkan tablo,
Yılmaz’ın “okuyup yazmış lümpen bir dava adamı” tablosudur. Dündar bunu
açıkça böyle formüle etmiyor ama yazısından çıkan sonuç bu.
İlle de ikisi arasında ortak nokta tespit etmek
gerekiyorsa, Yılmaz Güney ile İbrahim Tatlıses arasındaki ortak
noktalar, ikisinin de Kürt milletinden ve erkek cinsinden olmasıdır.
Bunlar dışındaki her benzetme Yılmaz’a haksızlık olacaktır.
Yılmaz’ı, 67. doğum yıldönümünde kendisinin 1977’de
“doğum günü” vesilesiyle yaptığı konuşmayla anıyor ve mücadelemizde
yaşatacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz.
TOPLUMSAL DEVRİM SÜREKLİ BİR DEĞİŞME VE DEĞİŞTİRME
HAREKETİDİR
Arkadaşlarım,
Toplumsal devrim, sınıfsal temelleri olan,
kesintisiz bir değişme ve değiştirme hareketidir. Çeşitli zorluklarla
dolu, uzun, sancılı bir tarihi dönemi kapsar. Acıları, sevinçleri,
başarıları, yenilgileri, yükseliş ve düşüş devrelerini içerir.
Toplumsal devrimleri zorunlu kılan, uzlaşmaz
boyutlara ulaşan toplumsal çelişmelerdir. Sınıflı her toplum, uzlaşmaz
sınıf çelişmelerini bağrında taşır. İşte devrimleri gündeme getiren bu
çelişmeler, çelişmelerin çözümü için gerekli olan sınıf güçlerini, bütün
mücadele silahlarıyla karşı karşıya getirir. Sınıf siyasetlerini,
ideolojilerini, taktik tavır ve davranışlarını da bu süreç içerisinde
biçimler.
Toplumumuz da, günden güne berraklaşan bu saflaşma
süreci içindedir. Biliyoruz ki, insanlık tarihi sınıfların mücadeleleri
tarihidir. Tarihin itici gücü halklardır. Yani, tarihi gelişmeler, üstün
yetenekli insanların eseri değil, üstün özelliklere sahip insanlar
toplumsal çelişmelerin ve gelişmelerin eseridir. Toplumsal gelişmelerin
nesnel yasalarını ve halkların tarihi eğilimlerini özünden kavrayan
insanlar, nesnel koşullara uygun düşen doğru önerileri, fedakârlıkları
ve cesaretleriyle kitlelerin bilinçlenmelerinde, devrim hedeflerine
yönelmelerinde önemli roller oynamışlar ve tarih, onları layık oldukları
yerlere oturtmuştur. Tarihi akışa ve toplumsal eğilimlere ters düşen,
toplumsal gerçeklikten kopar ve halkın devrimci eğilimlerini çiğneyen
insanlar ise, bir zamanlar halk tarafından nasıl yüceltilmişlerse, yine
halk tarafından alaşağı edilmişlerdir, edilmektedirler ve
edileceklerdir. İşte bu tarihi ve evrensel gerçeklerden hareketle, sınıf
saflaşmalarının yoğunlaştığı günümüzde kendi yerimizi saptamak göreviyle
karşı karşıyayız.
Kimin saflarında olacağız?
Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük isteyen; insanın
insana kulluğuna son verilmesini isteyen halkların devrimci saflarında
mı, yoksa bağımsızlığa ve demokrasiye karşı çıkan, sömürüyü bir tasma
gibi halkların boğazına geçirip onları köleleştiren ve düzeni korumak
için her türlü baskı ve zulmü “meşru” gören halk düşmanı saflarda mı?
Hangi safları seçersek seçelim, seçtiğimiz saflar
bize çeşitli görevler yükler. Bu görevlerin yerine getirilmesi, bizi
sınıfsal değerlere göre adlandırır. Ya ezilen halkların ve sınıfların
fedakâr, yiğit, bilinçli, unutulmaz savaşçıları olarak,
bilinen-bilinmeyen kahramanları olarak tarihe geçeriz… ya da halk
düşmanları olarak, nefretle anılarak tarihin kara sayfalarına, tarihin
çöplüğüne. Ya anamıza, babamıza, karımıza ve çocuklarımıza, bizden
sonraki kuşaklara şerefli insanların mirasını bırakırız… ya da onların,
yakınlarımızın, uzun bir süre utanacakları, hatırladıkça yüzlerini
kızartacak acı bir miras. Biz, çocuklarımıza şerefli, onurlu bir miras
bırakmalıyız.
Arkadaşlarım,
Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu,
ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen
sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce
biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba
sarfetmektir.
Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak,
başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin
birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları
olmalıdır.
Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu
saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik,
siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin
ilkeleri temelinde savaşmalıyız.
Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi
emreder.
Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi,
yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder.
Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların,
eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder.
Bu görev, devrim yolunu seçmiş insanların
kardeşliğini, kitlelerle birleşmesini emreder.
Arkadaşlarım,
Yeni bir yaşa girdiğim bu gün, gerek bana gerekse
sizlere, geçmişe eleştirici bir gözle bakmanın, hatalarımızın sınıfsal
köklerini araştırmanın, bizi halka güvensiz, bireyci, tembel yapan ana
nedenlerin araştırılmasının vesilesi olsun.
Gerçekten devrim istiyorsak, devrimin çıkarlarını
birinci plana almalıyız. Gerek kendi, gerekse arkadaşlarımızın
zaaflarına, yapıcı ve arındırıcı bir biçimde, bu açıdan bakmalıyız.
Bizi zor görevler bekliyor. Başarılı olmak, en
küçük ayrıntının bile doğru sınıfsal ilkeler ışığında titizlikle
irdelenmesini zorunlu kılar. Sizlere, önümüzdeki çeşitli engellerin
aşılmasında gücüm oranında yardımcı olmak için çalışacağım; olumlu
yanlarımızın vazgeçilmez dostu, zaaflarımızın amansız düşmanı olarak her
zaman yanınızda olacağım. Bütün eksiklik ve yetmezliklerinize karşın
sizlere inanıyorum ve güveniyorum. Bu inancım, kaynağını halkıma
duyduğum güvenden alıyor. Devrimin gerektirdiği bilgiler ve yetenekler
kazanılabilir şeylerdir. Halkımız mutlaka başarıya ulaşacaktır.
Bağımsızlığın, mutluluğun ve özgürlüğün düşmanı emperyalizm ve sosyal
emperyalizm yenilecektir. İnsanlık düşmanı faşizm yenilecektir!
Reformizm ve revizyonizm yenilecektir! Her türlü sağ ve “sol” sapmalar
aşılacaktır! Ve halkımız kendi eseri olacak Demokratik Halk Devrimini ve
buradan geçerek sosyalizmi kesin zafere ulaştıracaktır. Bu, tarihin
yazgısıdır.
Yaşasın devrim!..
(Yılmaz Güney, bu konuşmayı, Kayseri
Cezaevi’nde, 1 Nisan 1977’de “doğum günü” dolayısıyla Komün Arkadaşları
önünde yaptı, daha sonra Güney Dergisi’nde yayınlandı.)
(Yılmaz Güney, Siyasal Yazılar, sayfa 9-12,
Güney Yayınları)