sizlerden güney’e (sayı 28)
◊
Merhaba Güney emekçileri,
Sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bildiğiniz gibi canlıların ve
insanların var olduğundan bu zamana kadar, tarihin bütün sayfaları kanla
yazılmıştır. Ve hâlâ yazılmaya devam etmektedir.
Çünkü geride bıraktığımız sayısız yıllar hep acı,
savaş ve kanla noktalanmıştır. Daha hâlâ insanların bir çoğu yeni bir
yıla girerken, birbirlerine dualar ve dileklerden bulunmuşlardır. Dilek
dilemek, zayıflığın ve güçsüzlüğün bir ifadesi olduğunu düşünüyorum ve
öyledir de. Neyi nerden kimden ne diliyorsun? Dilemek ve yalvarmak eş
anlamlıdır. Dilemenin yerine direnmek daha anlamlıdır diye düşünüyorum.
Çünkü yıllardır dualar ve dilekler, zalimleri işkencecileri, egemenleri,
katilleri, vurguncuları, başımıza tanrılaştırmışlardır. Yine de her yıl
olduğu gibi bu yıl da, tüm dünya emekçilerine bu yeni yıl için bir
mesajım olacaksa, kusura bakmayın dostlar ben dilek dileyemiyorum. Ben
gelecek yıllar bizimdir diyorum ve sizleri bu inançla bir daha saygıyla
selamlıyorum.
Güney’in yeni abonesi ve okuyucusu olarak, benim de
bu kültür duvarında bir taşım olsun istedim. Sayın İlyas Emir de Güney
dergisi istediğimde, bana 24, 25, 26. sayısını birden gönderdi.
Kendisine teşekkür ederim. Önce 24’üncü sayısına bir baktım. Nâzım
Hikmet’le ilgili bir değerlendirme. Okuyuculardan bir arkadaş soruyor ve
eleştiriyor, eleştirebilir. Tam 12 sayfa. Buna cevaben Güney’in yanıtı
tabii ki haklı olaraktan 11 sayfa. Hal böyle olunca, bize de kısa kısa
yazmak düşüyor.
1. Şimdi Nâzım Hikmet komünist midir değil midir,
sosyalist midir değil midir, kemalist midir değil midir, Türk müdür
Türkçü müdür, Kürt müdür, Yunan mıdır? Her neyse. Sonuçta Türkiye’de bir
süre baskılar altında yaşamını sürdüren unutulmaz bir şairdir.
2. Bir şair yaşadığı bir ülkede, ya da doğduğu
topraklardan en güzel şiirlerini o ülke için yazarken, dünya
emekçileriyle satırlarını yoğurur. Eğer bir ülke bir avuç egemenlerin
çıkarı uğruna peşkeş çekiliyorsa, ya da o yaşadığı ülkede, insan
haklarına ve düşünce özgürlüğüne kilit vuruluyorsa, bu sefer tepki
eleştiri hatta baş kaldırı, o güzel şiirleri yazan şair ve şairler
olmalıdır. Nâzım Hikmet de sanırım bunu yapmıştır.
3. Şimdi biz her şeyden önce kendimize bakalım. Ne
kadar sosyalist, ne kadar komünist’tiz? Gerçekten de Nâzım Hikmet’i
eleştirecek kadar komünist mertebesine yükselmiş isek ne mutlu bize.
4. Türkiye’den öteden beri komünist karşıtı olan
herkesin bir sloganı vardı. “Komünistler Moskova’ya”. Nâzım Hikmet de
ölümüyle noktalanan bu yolculuğu seçti. Türkiye’de kaç kişi yoldaş oldu
ona? Demek ki Nâzım Hikmet bir komünistti.
5. Peki Nâzım’ın komünistliğini anlamak için ne
yapmalıyız? Gidelim kemiklerini çıkaralım, bir araya getirelim, dünyanın
en büyük laboratuarında inceleyelim. Eğer tam komünist değilse, tekrar
sorgulayalım. Eğer tam komünist ise, çok özür dileriz, seni rahatsız
ettik mi diyeceğiz? Bırakalım da adam rahat uyusun.
6. Bir kişinin sanatıyla siyaseti bibirinden
ayrılmaz. Bir kişinin düşüncesiyle siyaseti onu sanata yönlendirir. Bir
kişi ya da kişiler sanatını, popüler ya da çıkar uğruna icra ediyorsa, o
kişide kaynak yokturdur. İçilmeden tükenirler.
7. Bir şairin yüreğini dolduran heyecan ve sevgi
diline dökülür. Dizeler onun düşüncesinden yansır kalemine.
8. İşte bakın, Nâzımlar Moskova’ya, Pir Sultanlar
darağacına, Hitler modeli Madımaklar küle dönerken, Türkiye’de Popstar
aranıyor.
Abdullah Yıldız
◊
Merhaba, Güney emekçileri,
Derginizi son bir senedir düzenli olarak, imkânlarım doğrultusunda takip
etmeye çalışıyorum, öncelikle bu dergide emeği geçen bütün canlara
saygılarımı iletmek istiyorum. Sizlere Fransa’dan yazıyorum, Türkiye’de
üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Sizden bir ricam olacak. Bir
önceki sayınızda Ezgi Özdoğru arkadaşın cezaevleri ile ilgili dileğine
ben de katılıyorum, eğer yardımcı olursanız çok sevinirim. Aslında bu
konuda daha önce girişimlerim var ama bir türlü cevap alamadım.
Bu mektubu büyük usta Ahmet Kaya’yı anmak ve onu
hiç bir zaman unutmayacağımızı söylemek için yazdım. Yılmaz Güney, Che
Guevera, Nâzım Hikmet ve bir çok devrimci ve komünist gibi Ahmet Kaya’yı
da unutmayacağız. Bir şeye değinmek istiyorum. Sevdiklerimizin değerini
onları kaybedince anlamayalım. Tabii ki onları yaşatmak,
ölümsüzleştirmek güzel bir olgu ama emperyalizme karşı, özgürlük uğruna
savaş veren sanatçılarımıza ve cezaevlerinde gelecek için savaş veren
insanlarımıza karşı, toplumumuzu daha duyarlı olmaya çağırıyorum.
Ve son olarak geniş kitlelere ulaşabilmek için
ulaşım ağını genişletmenizi umuyorum. Ben sık sık Türkiye’ye gidiyorum,
öyle takip etmeye çalışıyorum. İçerik olarak gerçekten sanat ve kültürel
anlamda çok beğendiğim bir dergi, özellikle A. Kadir Konuk’un öykü
bölümü, çok severek okuduğum bir bölüm.
2004’ün Güney dergisine emeği geçen emekçilerine
başarı getirmesi dileğiyle, sevgiler.
Elif Özgür Koç, Fransa
◊
Değerli Güney çalışanları,
Derginizi düzenli olarak takip etsem de şimdiye kadar yazmayı
düşünmedim. Fakat sonunda bir duygumu sizinle ve derginiz üzerinden bazı
dostlarla paylaşmaya karar verdim.
Sizin de bildiğiniz gibi içinde yaşadığımız
sömürücü, kapitalist toplumda sömürüsüz, sınıfsız bir toplumu yaratmak
için mücadele eden devrimciler, komünistler düşmanları tarafından
–devlet iktidarı onların elinde olduğundan– sık sık engellenirler de…
Bu, kimi zaman katletme, kimi zaman da tutsak etme vb. biçimlerde
gerçekleşmektedir.
İşte böylesi durumlarda sözkonusu dostların, kavga
arkadaşlarının değeri çok daha bilince çıkmaktadır. Ararsınız onları
yanınızda, üzülürsünüz yanınızda görmediğinizde ve üzüntünüzü sisteme
karşı olan nefretinizi daha da bilemeye, nefretinizi de bilince
döndürmeye çalışırsınız.
Kimi zaman birlikte, kolkola yürümüşlüğünüz, kimi
zaman daha doğrusu için şiddetli tartışmışlığınız, kimi zaman da
birlikte gülüşmüşlüğünüz öne çıkar, unutamazsınız dostunuzu, kavga
arkadaşınızı…
Kimi zaman da, normal şartlarda hiç de önemli
görünmeyen kimi şeyler öne çıkar, anılarınızda… Kimi zaman yerel bir
türkü, bir şarkı, ya da bir küfür aradığınız dostunuzu size hatırlatır…
İşte söylediğimde hep bana bir dostu, kavga
arkadaşını hatırlatan, ya da o dostu düşündükçe hep aklıma gelen bir
türkünün hatırladığım kadarıyla bir bölümünü aktarmak istiyorum:
Potinimi çektim kıçıma lo
İndım da hökumatın içine
Ana da benım suçum ne lo
Attılar beni zından içine
Cebinde Amerikan doları lo
Boynunda kıratın yuları
Ana da beni vuracak lo
Bilmem bu işin sonu nolacak
Bu ve benzeri türküleri yine birlikte söyleyip
birlikte gülüp oynayacağımız günler gelecektir elbette. Gerçek dostlar
coğrafik olarak birbirinden uzak da olsa, birbirlerini unutmuyor,
unutmayacak! Buluşacağımız günü bekliyoruz. Yine birlikte ve kolkola
yürüyeceğiz köhnemiş dünyanın üzerine!
Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Mektubumu
yayınlarsanız çok mutlu edersiniz.
Zeki Kızılkaya, Tunceli
◊
“Vermek istediği mesajı sezmeden, gerekli olanları çıkaramadan, yasayı
harfi harfine uygulamaya çalışan dar kafalı, duygudan yoksun yasa
uygulayıcıları, karışıklığın esas nedeninin doğrudan doğruya kendileri
olduğunu anlayamazlar (gerçekte bunu anlayacak yetenekten de
yoksundurlar) ve gerçekte izledikleri bu yol onları asla hiçbir zaman
doğruya götürmemiştir. “Kurallar böyle emrediyor, onları uygulamak da
bizim görevimiz” derler ve kendilerinden mantıklı, ılımlı ve ölçülü
davranmaları istendiğinde de oldukça şaşırmış görünürler. İçlerinden pek
çoğuna göre bu son koşul da özellikle gereksiz ve akıl almaz,
kısıtlayıcı ve gözyumulamaz bir lüksten başka birşey değildir.” —
Dostoyevski —
◊
Merhaba sevgili Güney Dergisi çalışanları…
Zaman diye tanımladığımız akışkanlık içerisinde çok
küçük bir ayrıntı olan, fakat insan(lar) için önemli sayılabilecek
ayların ardından, şehirlerin kıyılarına konumlandırılmış özü aynı,
biçimi farklı olan alanlardan birinden, yeniden bir “merhaba”yı, bir
“nasılsınız”ı sizlere F(arklı) çatlağından sızarak ulaştırmak tek
kelimeyle güzel…
Sevgili dostlar; sizlerin de yakından takip ettiği
/ bildiği gibi, aylar öncesinden hazırlanan, inşa edilen ve 22.12.2003
günü Bursa Cezaevinden getirilen arkadaşlarımızla hayata geçirilen yeni
dalga F tipi cezaevlerinde toplama kapsamında, bizler de Eskişehir H
Tipi Cezaevinden 23.12.2003 günü kendi irademiz dışında alınarak buraya,
yani Kocaeli 2 Nolu F Tipi Cezaevine getirildik. Bildiğiniz, duyarlılık
gösterdiğiniz sorunları burada tekrarlamayacağım. O yüzden sadece
“koşullar ne kadar olumsuz da olsa, yine de iyi olmaya çalışıyor, bunun
için çaba sarfediyoruz” demek istiyorum. (…)
Son olarak, bu alandan sizlere devrimci selam ve
sevgilerimizi gönderiyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.
Dostlukla…
Hasan Koç, Kocaeli
◊
Merhaba sevgili Güney çalışanları, emekçileri ve sevgili okurları…
Vahşetin bir heyula misali dünya halklarının
üzerine çöktüğü, karanlığın katmerleştiği, bombaların patladığı
zamanlarda egemenlerin bekaalarını korumak için ırmakları kan gölüne
çevirdiği, insanın insanlığa henüz kavuşmadığı bu meçhul vaktin alaca
karanlık kuşağında; gözünde ışığı hiç eksiltmeyen, kendi kurtuluşunu
toplumun azadlığında gören, kafeste tek bir kuş kalıncaya kadar mavi
patikaları arşınlayan, güneş yürekli, bahar kokulu zaferin çocukları
umudu büyütmeye devam ediyorlar.
Bugün için azınlıktalar ve devin homurtularını
duyarak, arsızca büyütüyorlar. Gelin umudun ordusuna doğru yol alalım.
İnsani değer ve güzellikler taşıyarak bu güzellikleri sanatıyla,
kültürüyle, edebiyatıyla geleceğin hizmetine sunma çabası içinde olalım.
Siz Güney çalışanlarının, okurlarının yeni yılınızı
en içten duygularımla kutluyorum. Ve bu yeni yılın güzellikler yaratma
çabanızın sürmesi, yeni yılın insani güzellikler taşıyan yürekler için,
ezilen bütün halkların için direnç, umut ve mücadele yılı olması
temennisiyle sevgilerimi sunuyorum.
Ali Baba Arı
◊
Değerli Güney çalışanları, merhaba…
Büyük bir emek ve özveriyle kültür-sanat dünyasında yayınladığınız
emekçi düşün(cenin) ürünü olan derginizi dikkatle takip ediyorum.
Özellikle siz değerli dostların biz hapishanedekilere gösterdiğiniz ilgi
ve duyarlılık takdire şayandır. Emeğinizin ürünü olan derginizden bu
ilginiz sayesinde hiç mahrum kalmadım / kalmadık. Hep yanıbaşımızda,
elimizde tutacak kadar yakın hissettirdiniz kendinizi. Hücrede
yanlızlığımızı kalabalıklaştırıp irademize güç verdiniz. Bizi dayatılan
yalnızlık içinden çıkarıp fikrin-düşün sınırsız dünyalarında
dolaştırdınız ve yeni fikri zenginliklerle buluşturdunuz. Teşekkürler.
Değerli dostlar, derginizin 27. sayısında Temel
Demirer’in şiirde yaşanan renksizliğe ve içe dönüklüğe, Sayın Demirer’in
deyimiyle “şiir(in) ve şair(in) (durumu)”na ilişkin yazısını büyük bir
dikkatle okudum. Evet, gerçekten de “durum” pek iç acıcı değil.
“Durum”dan vazife çıkarılması gereken hallerle karşı karşıyayız. Şairin
içine düştüğü durum, haliyle onun ruh halini de etkiliyor. Bir tür
tutarsızlık, boşvermişlik, icra edilen ürünün “kalitesi”ni ve
estetik-imgesel değerini de düşürüyor. Meta üretimi kavramlarıyla ifade
edersek, bir tür fason üretim hali maalesef şiire de sirayet etmiş ve
onun imge dünyasını-toplumcu yönünü büyük bir yıkımla karşı karşıya
bırakmıştır. Haliyle burada yaşanan bu geri düşüş, sanatın birçok koluna
da yansımıştır. Bununla birleşen burjuvazinin neoliberal ideolojisi bu
düşüşü tam bir erozyona dönüştürerek topluma enjekte etmeye başlamıştır.
Toplumsal beğeni ölçüleri köreltilmiş, haz ve zevk duyuları en kaba
biçimde cinselliğe ve tüketime yönlendirilmiştir. Böylece estetik değer
para, güzellik ise kozmetik ürünlerin tüketimiyle elde edilebilecek
yanılsamalı bir bilince indirgenmiştir. Bu durum giderek bir ahlâki
çürüme ve toplumsal değersizlenme (…) sonucunu doğurmuştur.
Bu durum “postmodern” haller ve durumlar olarak da
okunabilir. Lakin bizim gibi geri kapitalist ülkelerde bu hallerin
doğuracağı tahribat, emperyalist merkezlerden daha kapsamlı ve derin
olur.
Değerli dostlar, uzun bir dönemdir sanat cephesinde
olup bitenleri-gelişmeleri takip ediyorum (imkânlar ve koşullar
dahilinde… İçinde tutulduğumuz koşullar pek elverişli olmasa da!) Geçen
yılın son aylarında İstanbul Sanat Vakfı’nın düzenlediği bienal
etkinliklerini de takip etmeye çalıştım. Özellikle ana temasının
“Şiirsel Adalet” kavramıyla belirlenmesi dikkatimin daha da
yoğunlaşmasına neden oldu. Daha önce de bu konuyla ilgili derginize
yazmayı düşünsem de zamanı ayarlayamadığımdan dolayı bu düşüncemi
gerçekleştiremedim. Epey bir zaman da geçti. Fakat, bir fikri
tartışmanın olması da gereklidir. Sayın Demirer’in yazısı da beni
cesaretlendirdi. Şiirde başlayan çölleşmenin sadece bu alanla sınırlı
olmadığını, burada yaşanan çölleşmenin başka alanları da kurutup
çoraklaştırmayı, bienalin kavramını da tartışacak biçimde kaleme aldım.
Sonuçta yazı çerçevesinde kısa kısa değinmelerle bilim ve felsefenin
bugünkü hallerine değendim. Ki, birbirini etkileyen dallardır bunlar. Bu
nedenle biraz uzun oldu. Artık siz dostların değerlendirmesine
bırakıyorum. Umarım işe yarar birşey otaya çıkarmış ve bu vesileyle
çalışmalarınıza ufak da olsa bir katkıda bulunmuşumdur. Ayrıca ben bu
mevzuyu –sanat çerçevesindeki yazı/ları– derginizin düzenlediği “İşçi
Kültürü Konferansı” ekseninde de değerlendiriyorum ve proletarya
kültürünün bu gelişen postmodern hallere bir alternatif olduğunu
düşünüyorum.
Değerli dostlar; çalışmalarınızda başarılar
diliyor, sevgi ve özlemle selamlıyorum.
Kenan Baştu, Edirne
GÜNEY’İN NOTU: Kenan Baştu arkadaşımızın
sözkonusu yazısını yer darlığı nedeniyle bu sayımızda yayınlayamıyoruz.
Yazıyı gelecek sayıda değerlendireceğiz. Kendisine duyarlı tavrından ve
verdiği emekten dolayı teşekkür ediyoruz. ◊