"Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boğun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir."

• Anasayfa • Dergi Arşivi • Konular • Linkler • Abonelik • Sitede Ara •   Ziyaretçi Defteri

 

 

sizlerden güney’e (sayı 28)


Merhaba Güney emekçileri,                        

Sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bildiğiniz gibi canlıların ve insanların var olduğundan bu zamana kadar, tarihin bütün sayfaları kanla yazılmıştır. Ve hâlâ yazılmaya devam etmektedir.

Çünkü geride bıraktığımız sayısız yıllar hep acı, savaş ve kanla noktalanmıştır. Daha hâlâ insanların bir çoğu yeni bir yıla girerken, birbirlerine dualar ve dileklerden bulunmuşlardır. Dilek dilemek, zayıflığın ve güçsüzlüğün bir ifadesi olduğunu düşünüyorum ve öyledir de. Neyi nerden kimden ne diliyorsun? Dilemek ve yalvarmak eş anlamlıdır. Dilemenin yerine direnmek daha anlamlıdır diye düşünüyorum. Çünkü yıllardır dualar ve dilekler, zalimleri işkencecileri, egemenleri, katilleri, vurguncuları, başımıza tanrılaştırmışlardır. Yine de her yıl olduğu gibi bu yıl da, tüm dünya emekçilerine bu yeni yıl için bir mesajım olacaksa, kusura bakmayın dostlar ben dilek dileyemiyorum. Ben gelecek yıllar bizimdir diyorum ve sizleri bu inançla bir daha saygıyla selamlıyorum.

Güney’in yeni abonesi ve okuyucusu olarak, benim de bu kültür duvarında bir taşım olsun istedim. Sayın İlyas Emir de Güney dergisi istediğimde, bana 24, 25, 26. sayısını birden gönderdi. Kendisine teşekkür ederim. Önce 24’üncü sayısına bir baktım. Nâzım Hikmet’le ilgili bir değerlendirme. Okuyuculardan bir arkadaş soruyor ve eleştiriyor, eleştirebilir. Tam 12 sayfa. Buna cevaben Güney’in yanıtı tabii ki haklı olaraktan 11 sayfa. Hal böyle olunca, bize de kısa kısa yazmak düşüyor.

1. Şimdi Nâzım Hikmet komünist midir değil midir, sosyalist midir değil midir, kemalist midir değil midir, Türk müdür Türkçü müdür, Kürt müdür, Yunan mıdır? Her neyse. Sonuçta Türkiye’de bir süre baskılar altında yaşamını sürdüren unutulmaz bir şairdir.

2. Bir şair yaşadığı bir ülkede, ya da doğduğu topraklardan en güzel şiirlerini o ülke için yazarken, dünya emekçileriyle satırlarını yoğurur. Eğer bir ülke bir avuç egemenlerin çıkarı uğruna peşkeş çekiliyorsa, ya da o yaşadığı ülkede, insan haklarına ve düşünce özgürlüğüne kilit vuruluyorsa, bu sefer tepki eleştiri hatta baş kaldırı, o güzel şiirleri yazan şair ve şairler olmalıdır. Nâzım Hikmet de sanırım bunu yapmıştır.

3. Şimdi biz her şeyden önce kendimize bakalım. Ne kadar sosyalist, ne kadar komünist’tiz? Gerçekten de Nâzım Hikmet’i eleştirecek kadar komünist mertebesine yükselmiş isek ne mutlu bize.

4. Türkiye’den öteden beri komünist karşıtı olan herkesin bir sloganı vardı. “Komünistler Moskova’ya”. Nâzım Hikmet de ölümüyle noktalanan bu yolculuğu seçti. Türkiye’de kaç kişi yoldaş oldu ona? Demek ki Nâzım Hikmet bir komünistti.

5. Peki Nâzım’ın komünistliğini anlamak için ne yapmalıyız? Gidelim kemiklerini çıkaralım, bir araya getirelim, dünyanın en büyük laboratuarında inceleyelim. Eğer tam komünist değilse, tekrar sorgulayalım. Eğer tam komünist ise, çok özür dileriz, seni rahatsız ettik mi diyeceğiz? Bırakalım da adam rahat uyusun.

6. Bir kişinin sanatıyla siyaseti bibirinden ayrılmaz. Bir kişinin düşüncesiyle siyaseti onu sanata yönlendirir. Bir kişi ya da kişiler sanatını, popüler ya da çıkar uğruna icra ediyorsa, o kişide kaynak yokturdur. İçilmeden tükenirler.

7. Bir şairin yüreğini dolduran heyecan ve sevgi diline dökülür. Dizeler onun düşüncesinden yansır kalemine.

8. İşte bakın, Nâzımlar Moskova’ya, Pir Sultanlar darağacına, Hitler modeli Madımaklar küle dönerken, Türkiye’de Popstar aranıyor.

Abdullah Yıldız

 


 

Merhaba, Güney emekçileri,                                  
Derginizi son bir senedir düzenli olarak, imkânlarım doğrultusunda takip etmeye çalışıyorum, öncelikle bu dergide emeği geçen bütün canlara saygılarımı iletmek istiyorum. Sizlere Fransa’dan yazıyorum, Türkiye’de üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Sizden bir ricam olacak. Bir önceki sayınızda Ezgi Özdoğru arkadaşın cezaevleri ile ilgili dileğine ben de katılıyorum, eğer yardımcı olursanız çok sevinirim. Aslında bu konuda daha önce girişimlerim var ama bir türlü cevap alamadım.

Bu mektubu büyük usta Ahmet Kaya’yı anmak ve onu hiç bir zaman unutmayacağımızı söylemek için yazdım. Yılmaz Güney, Che Guevera, Nâzım Hikmet ve bir çok devrimci ve komünist gibi Ahmet Kaya’yı da unutmayacağız. Bir şeye değinmek istiyorum. Sevdiklerimizin değerini onları kaybedince anlamayalım. Tabii ki onları yaşatmak, ölümsüzleştirmek güzel bir olgu ama emperyalizme karşı, özgürlük uğruna savaş veren sanatçılarımıza ve cezaevlerinde gelecek için savaş veren insanlarımıza karşı, toplumumuzu daha duyarlı olmaya çağırıyorum.

Ve son olarak geniş kitlelere ulaşabilmek için ulaşım ağını genişletmenizi umuyorum. Ben sık sık Türkiye’ye gidiyorum, öyle takip etmeye çalışıyorum. İçerik olarak gerçekten sanat ve kültürel anlamda çok beğendiğim bir dergi, özellikle A. Kadir Konuk’un öykü bölümü, çok severek okuduğum bir bölüm.

2004’ün Güney dergisine emeği geçen emekçilerine başarı getirmesi dileğiyle, sevgiler.

Elif Özgür Koç, Fransa

 


 

Değerli Güney çalışanları,                          

Derginizi düzenli olarak takip etsem de şimdiye kadar yazmayı düşünmedim. Fakat sonunda bir duygumu sizinle ve derginiz üzerinden bazı dostlarla paylaşmaya karar verdim.

Sizin de bildiğiniz gibi içinde yaşadığımız sömürücü, kapitalist toplumda sömürüsüz, sınıfsız bir toplumu yaratmak için mücadele eden devrimciler, komünistler düşmanları tarafından –devlet iktidarı onların elinde olduğundan– sık sık engellenirler de… Bu, kimi zaman katletme, kimi zaman da tutsak etme vb. biçimlerde gerçekleşmektedir.

İşte böylesi durumlarda sözkonusu dostların, kavga arkadaşlarının değeri çok daha bilince çıkmaktadır. Ararsınız onları yanınızda, üzülürsünüz yanınızda görmediğinizde ve üzüntünüzü sisteme karşı olan nefretinizi daha da bilemeye, nefretinizi de bilince döndürmeye çalışırsınız.

Kimi zaman birlikte, kolkola yürümüşlüğünüz, kimi zaman daha doğrusu için şiddetli tartışmışlığınız, kimi zaman da birlikte gülüşmüşlüğünüz öne çıkar, unutamazsınız dostunuzu, kavga arkadaşınızı…

Kimi zaman da, normal şartlarda hiç de önemli görünmeyen kimi şeyler öne çıkar, anılarınızda… Kimi zaman yerel bir türkü, bir şarkı, ya da bir küfür aradığınız dostunuzu size hatırlatır…

İşte söylediğimde hep bana bir dostu, kavga arkadaşını hatırlatan, ya da o dostu düşündükçe hep aklıma gelen bir türkünün hatırladığım kadarıyla bir bölümünü aktarmak istiyorum:

Potinimi çektim kıçıma lo

İndım da hökumatın içine

Ana da benım suçum ne lo

Attılar beni zından içine

 

Cebinde Amerikan doları lo

Boynunda kıratın yuları

Ana da beni vuracak lo

Bilmem bu işin sonu nolacak

Bu ve benzeri türküleri yine birlikte söyleyip birlikte gülüp oynayacağımız günler gelecektir elbette. Gerçek dostlar coğrafik olarak birbirinden uzak da olsa, birbirlerini unutmuyor, unutmayacak! Buluşacağımız günü bekliyoruz. Yine birlikte ve kolkola yürüyeceğiz köhnemiş dünyanın üzerine!

Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Mektubumu yayınlarsanız çok mutlu edersiniz.

Zeki Kızılkaya, Tunceli

 


 

“Vermek istediği mesajı sezmeden, gerekli olanları çıkaramadan, yasayı harfi harfine uygulamaya çalışan dar kafalı, duygudan yoksun yasa uygulayıcıları, karışıklığın esas nedeninin doğrudan doğruya kendileri olduğunu anlayamazlar (gerçekte bunu anlayacak yetenekten de yoksundurlar) ve gerçekte izledikleri bu yol onları asla hiçbir zaman doğruya götürmemiştir. “Kurallar böyle emrediyor, onları uygulamak da bizim görevimiz” derler ve kendilerinden mantıklı, ılımlı ve ölçülü davranmaları istendiğinde de oldukça şaşırmış görünürler. İçlerinden pek çoğuna göre bu son koşul da özellikle gereksiz ve akıl almaz, kısıtlayıcı ve gözyumulamaz bir lüksten başka birşey değildir.” — Dostoyevski —


 

 

Merhaba sevgili Güney Dergisi çalışanları…

Zaman diye tanımladığımız akışkanlık içerisinde çok küçük bir ayrıntı olan, fakat insan(lar) için önemli sayılabilecek ayların ardından, şehirlerin kıyılarına konumlandırılmış özü aynı, biçimi farklı olan alanlardan birinden, yeniden bir “merhaba”yı, bir “nasılsınız”ı sizlere F(arklı) çatlağından sızarak ulaştırmak tek kelimeyle güzel…

Sevgili dostlar; sizlerin de yakından takip ettiği / bildiği gibi, aylar öncesinden hazırlanan, inşa edilen ve 22.12.2003 günü Bursa Cezaevinden getirilen arkadaşlarımızla hayata geçirilen yeni dalga F tipi cezaevlerinde toplama kapsamında, bizler de Eskişehir H Tipi Cezaevinden 23.12.2003 günü kendi irademiz dışında alınarak buraya, yani Kocaeli 2 Nolu F Tipi Cezaevine getirildik. Bildiğiniz, duyarlılık gösterdiğiniz sorunları burada tekrarlamayacağım. O yüzden sadece “koşullar ne kadar olumsuz da olsa, yine de iyi olmaya çalışıyor, bunun için çaba sarfediyoruz” demek istiyorum. (…)

Son olarak, bu alandan sizlere devrimci selam ve sevgilerimizi gönderiyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Dostlukla…

Hasan Koç, Kocaeli

 


 

Merhaba sevgili Güney çalışanları, emekçileri ve sevgili okurları…

Vahşetin bir heyula misali dünya halklarının üzerine çöktüğü, karanlığın katmerleştiği, bombaların patladığı zamanlarda egemenlerin bekaalarını korumak için ırmakları kan gölüne çevirdiği, insanın insanlığa henüz kavuşmadığı bu meçhul vaktin alaca karanlık kuşağında; gözünde ışığı hiç eksiltmeyen, kendi kurtuluşunu toplumun azadlığında gören, kafeste tek bir kuş kalıncaya kadar mavi patikaları arşınlayan, güneş yürekli, bahar kokulu zaferin çocukları umudu büyütmeye devam ediyorlar.

Bugün için azınlıktalar ve devin homurtularını duyarak, arsızca büyütüyorlar. Gelin umudun ordusuna doğru yol alalım. İnsani değer ve güzellikler taşıyarak bu güzellikleri sanatıyla, kültürüyle, edebiyatıyla geleceğin hizmetine sunma çabası içinde olalım.

Siz Güney çalışanlarının, okurlarının yeni yılınızı en içten duygularımla kutluyorum. Ve bu yeni yılın güzellikler yaratma çabanızın sürmesi, yeni yılın insani güzellikler taşıyan yürekler için, ezilen bütün halkların için direnç, umut ve mücadele yılı olması temennisiyle sevgilerimi sunuyorum.

Ali Baba Arı

 


 

Değerli Güney çalışanları, merhaba…                    
Büyük bir emek ve özveriyle kültür-sanat dünyasında yayınladığınız emekçi düşün(cenin) ürünü olan derginizi dikkatle takip ediyorum. Özellikle siz değerli dostların biz hapishanedekilere gösterdiğiniz ilgi ve duyarlılık takdire şayandır. Emeğinizin ürünü olan derginizden bu ilginiz sayesinde hiç mahrum kalmadım / kalmadık. Hep yanıbaşımızda, elimizde tutacak kadar yakın hissettirdiniz kendinizi. Hücrede yanlızlığımızı kalabalıklaştırıp irademize güç verdiniz. Bizi dayatılan yalnızlık içinden çıkarıp fikrin-düşün sınırsız dünyalarında dolaştırdınız ve yeni fikri zenginliklerle buluşturdunuz. Teşekkürler.

Değerli dostlar, derginizin 27. sayısında Temel Demirer’in şiirde yaşanan renksizliğe ve içe dönüklüğe, Sayın Demirer’in deyimiyle “şiir(in) ve şair(in) (durumu)”na ilişkin yazısını büyük bir dikkatle okudum. Evet, gerçekten de “durum” pek iç acıcı değil. “Durum”dan vazife çıkarılması gereken hallerle karşı karşıyayız. Şairin içine düştüğü durum, haliyle onun ruh halini de etkiliyor. Bir tür tutarsızlık, boşvermişlik, icra edilen ürünün “kalitesi”ni ve estetik-imgesel değerini de düşürüyor. Meta üretimi kavramlarıyla ifade edersek, bir tür fason üretim hali maalesef şiire de sirayet etmiş ve onun imge dünyasını-toplumcu yönünü büyük bir yıkımla karşı karşıya bırakmıştır. Haliyle burada yaşanan bu geri düşüş, sanatın birçok koluna da yansımıştır. Bununla birleşen burjuvazinin neoliberal ideolojisi bu düşüşü tam bir erozyona dönüştürerek topluma enjekte etmeye başlamıştır. Toplumsal beğeni ölçüleri köreltilmiş, haz ve zevk duyuları en kaba biçimde cinselliğe ve tüketime yönlendirilmiştir. Böylece estetik değer para, güzellik ise kozmetik ürünlerin tüketimiyle elde edilebilecek yanılsamalı bir bilince indirgenmiştir. Bu durum giderek bir ahlâki çürüme ve toplumsal değersizlenme (…) sonucunu doğurmuştur.

Bu durum “postmodern” haller ve durumlar olarak da okunabilir. Lakin bizim gibi geri kapitalist ülkelerde bu hallerin doğuracağı tahribat, emperyalist merkezlerden daha kapsamlı ve derin olur.

Değerli dostlar, uzun bir dönemdir sanat cephesinde olup bitenleri-gelişmeleri takip ediyorum (imkânlar ve koşullar dahilinde… İçinde tutulduğumuz koşullar pek elverişli olmasa da!) Geçen yılın son aylarında İstanbul Sanat Vakfı’nın düzenlediği bienal etkinliklerini de takip etmeye çalıştım. Özellikle ana temasının “Şiirsel Adalet” kavramıyla belirlenmesi dikkatimin daha da yoğunlaşmasına neden oldu. Daha önce de bu konuyla ilgili derginize yazmayı düşünsem de zamanı ayarlayamadığımdan dolayı bu düşüncemi gerçekleştiremedim. Epey bir zaman da geçti. Fakat, bir fikri tartışmanın olması da gereklidir. Sayın Demirer’in yazısı da beni cesaretlendirdi. Şiirde başlayan çölleşmenin sadece bu alanla sınırlı olmadığını, burada yaşanan çölleşmenin başka alanları da kurutup çoraklaştırmayı, bienalin kavramını da tartışacak biçimde kaleme aldım. Sonuçta yazı çerçevesinde kısa kısa değinmelerle bilim ve felsefenin bugünkü hallerine değendim. Ki, birbirini etkileyen dallardır bunlar. Bu nedenle biraz uzun oldu. Artık siz dostların değerlendirmesine bırakıyorum. Umarım işe yarar birşey otaya çıkarmış ve bu vesileyle çalışmalarınıza ufak da olsa bir katkıda bulunmuşumdur. Ayrıca ben bu mevzuyu –sanat çerçevesindeki yazı/ları– derginizin düzenlediği “İşçi Kültürü Konferansı” ekseninde de değerlendiriyorum ve proletarya kültürünün bu gelişen postmodern hallere bir alternatif olduğunu düşünüyorum.

Değerli dostlar; çalışmalarınızda başarılar diliyor, sevgi ve özlemle selamlıyorum.

Kenan Baştu, Edirne

 

GÜNEY’İN NOTU: Kenan Baştu arkadaşımızın sözkonusu yazısını yer darlığı nedeniyle bu sayımızda yayınlayamıyoruz. Yazıyı gelecek sayıda değerlendireceğiz. Kendisine duyarlı tavrından ve verdiği emekten dolayı teşekkür ediyoruz.

 


mail@guneydergisi.com

GÜNEY Üç Aylık Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi
K Ü N Y E, Abone ve İlan Koşulları

Bu sayfa en son 15.07.2006 tarihinde güncellendi.

Güney dergisinde ve sitesinde yayınlanan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

@