11 Eylül 2001. Dünyanın New York'ta iki gökdelenin, Dünya Ticaret Merkezi ikiz
kulelerinin, intihar eylemcileri tarafından birer uçan bombaya dönüştürülmüş iki
ayrı yolcu uçağının çarpması sonucu yanışını ve çöküşünü 'canlı yayın'da izlediği
tarih. 11 Eylül'den sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı çok söylendi. Bir yandan
hiçbir şey, sömürü sisteminin egemenliği konusunda hiçbir şey değişmedi. 11 Eylül
öncesinde dünya ne ise, yine o. Yine sömürü imparatorlukları sürüyor. Diğer yandan
fakat birçok şey de değişti. Fakat değişiklikler işçilerin, halkların, ezilenlerin
lehine değişiklikler değil. 11 Eylül emperyalistler açısından, en başta da Amerikan
emperyalizmi açısından, dünya hegemonyası dalaşında halklara karşı saldırılarını
"terörizme karşı savaş" adı altında maskeleme bahanesi oldu. Terörizme karşı savaş
adına on yıllardır savaş halinde yaşayan Afganistan halklarının başına yüzbinlerce
ton bomba yağdırıldı; Filipinler'de, Nepal'de gelişen halk mücadelelerini bastırmak
amacıyla "anti-terör birlikleri" devreye sokuldu. Şimdi "terörizme karşı savaş"
adına sırada Irak'ın vurulması, Saddam rejiminin devrilmesi, yerine ABD emperyalizmine
uşaklıkta kusur etmemek temel özelliği olacak olan bir yönetimin yerleştirilmesi
var. "Terörizme karşı savaş" bütün ülkelerde egemenlerin işçilere-emekçilere-ezilenlere
karşı saldırılarını yoğunlaştırmalarının kod adı oldu adeta. 11 Eylül'den bu yana
İsrail işgal altında tuttuğu Filistin bölgelerinde, Filistin/Arap halkına karşı
savaşını yoğunlaştırdı. Filistin'de şimdi son on yılların en yoğun katliamları
yaşanıyor. Rusya, Çeçenistan'da halka karşı yürüttüğü terörist savaşın "anti-terör
mücadelesi" olduğu iddiasını emperyalist dostlarına onaylatma fırsatı yakaladı
nihayet. Son olarak Kasım ayı içinde Moskova'daki tiyatro baskınında, anti-terör
savaşından ne aldığını, bunu nasıl yürüttüğünü bütün dünyaya gösterdi. Emperyalist
dünya medyasından, zehirlenerek bayıltılan tiyatro işgalcisi Çeçenlerin beyinlerine
kurşun sıkılarak 'yargısız idam' yoluyla öldürülmelerine fazla bir itiraz gelmedi.
İtiraz sesleri en uç noktada "kurtarma operasyonu" adı verilen gazlı cinayet operasyonunda
rehinelerden de ölü sayısının çok yüksek olmasına, ha bir de gazın ne olduğu konusunda
bilgi verilmemesine yöneldi. Moskova'nın ortasında kitle imha silahları kullanılırken,
emperyalist büyük güçlerin depoları kitle imha silahları ile ağzına kadar doluyken,
ve kitle imha silahları teknolojisinin satıcıları kendileriyken, şimdi "kitle
imha silahları"nı yok etme adına Irak'a müfettişler gönderilmesi ve bu gerekçenin
Irak'a saldırının bahanesi yapılacak olması, emperyalist medyayı fazla rahatsız
etmiyor. Lafta "hukukun üstünlüğü", "Batının demokratik değerleri"nin savunuculuğu
söz konusu olduğunda mangalda külk bırakmayanlar, Moskova somutunda olduğu gibi
açık yargısız idamlar konusunda sus pus oluyorlar. Devlet başkanları düzeyinde
"başarılı operasyon" tebrikleri alıp/veriliyor! Aslında yargısız infaz konusunda
emperyalist dünyada kimsenin kimseye söyleyecek fazla sözü yok. Çünkü hepsi terörist
ilan ettiklerine karşı her türlü yöntemi kullanmaktan yana; ve hepsi terörizme
karşı mücadele adına, demokratik hakları budamaktan yana, ve alabildiğince buduyorlar.
Emperyalist metropollerde 11 Eylül'den bu yana bir yandan terörist eylemler öcüsü
ile tam bir panik havası yaratılıyor; ve bu panik havası içinde, terörist saldırıları
engellemek vb. adına bir dizi faşist önlemler alınıyor. ABD'de 11 Eylül'ün hemen
ertesinde biraz 'İslamcı' ve 'Arap' görünüşlü binlerce kişi göz altına alındı.
Bunların bir bölümü hâlâ yargılanmaksızın tutuklu bulunuyor. Terörist ilan edilenlere
karşı muamelenin nasıl olması gerektiğini ABD savaş tutsaklarını Guantanamo'ya
taşırken ve onları elleri ayakları gözleri bağlı kafeslere tıktığında gösterdi.
Rusya, tiyatro baskınından bu yana 'Kafkas' görünüşlüleri toplayıp, göz altına
alıyor. Sorguluyor. Hakkında herhangi bir suçlama yapılma imkânı olmayanları sınırdışı
ediyor, sürüyor, "geldikleri yere" - yani savaştan harap olmuş ülkelerine ve yeniden
savaşın içine geri gönderiyor. Demokrasileri ile çok övünen Batı Avrupa'nın emperyalist
metropolleri de, 11 Eylül'den bu yana, 'yabancı', en başta da Arap ve Müslüman
görünüşlü insanlar açısından tam bir cadı kazanı. Çıkarılan yeni güvenlik yasaları,
alınan yeni "güvenlik önlemleri" ile, burjuva hukukunun "sanık suçu ispatlanmadıkça
suçsuz sayılır", "kuşkulu hallerde sanık lehine" ilkeleri rafa kaldırılıyor. Adeta
suçlananın suçsuzluğunu ispatlama yükümlülüğü ilke haline getiriliyor. Sistemin
özünde var olan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı artık çok kaba biçimleriyle dışavuruyor
kendini. Terörist saldırı öcüsü ve terörizme karşı savaş çığlıkları, içte faşistleşmenin,
dışa dönük olarak ise emperyalist saldırı savaş histerisinin ve somut savaş hazırlıklarının
yapılıyor. Emperyalist metropol insanları, güya İslamcı teröristlerin tehdidi
altında olan 'hayat tarzları'nı korumaya ve tabii bunun için de "devletinin ve
yöneticilerinin" peşine takılmaya çağrılıyor. Bu arada işçilerin-emekçilerin giderek
daha da kötüleşen maddi hayat şartları konusunda, var olanı korumaya yönelik savunma
eylemleri bile yapmaları "terörizme karşı kutsal savaş"ı zayıflatan tavırlar olarak
mahkûm edilip, zaten geri düzeyde olan sınıf mücadelesi sıfırlanmaya çalışılıyor.
"Düzenimiz var olanların en iyisidir... Görev bunu korumaktır... şimdi egoist talepler
ileri sürmenin zamanı değildir. Şimdi yurtseverlik zamanıdır. Şimdi fedakârlık
zamanıdır. Şimdi kemerleri sıkma zamanıdır " vb. vs. kampanyaları yürüyor. Belki
tarihin şimdiye kadar gördüğü en yoğun beyin yıkama kampanyaları yürüyor. Ve bu
kampanyalarda ne yazık ki, burjuvazinin paralı açık propagandacıları yanında,
yer yer bir zamanların 'solcu'su, şimdilerde ise düzenle barışmış olan kimi "aydın"lar
da rol alıyor. Bunun bir örneği, "Anti-terör savaşı" denen emperyalist saldırılara
destek için yayınlanan ve 150'nin üzerinde ünlü ABD'li "kültür yaratıcısı"nın
imzası olan bildirge. Yürüyen kampanyalar ne yazık ki oldukça başarılı oluyor. Emperyalist metropollerdeki
işçilerin-emekçilerin büyük çoğunluğu egemenlerinin yalanlarını kendi doğruları
olarak kabulleniyor. ABD'de yapılan kamuoyu yoklamaları, Irak'a karşı olası bir
saldırı için kamuoyu desteğinin anda %75'in üzerinde olduğunu gösteriyor. Avrupa'daki
kamuoyu yoklamalarında bu oran %50'in çok altında. Fakat bunda da belirleyici
olan, Avrupa'daki egemenlerin, -İngiltere dışta tutulduğunda- anda Irak'a karşı
ABD saldırısına karşı olması ve egemen medyanın bu yönde beyin yıkaması. Bu değişik
tavırların geri planında emperyalistler arası rekabet yatıyor. Beyinler her yerde
egemenlerin işgali altında. Ve her yanda cadı kazanları kaynıyor, kaynatılıyor. Tabii egemenlerin egemen kıldığı bu cadı kazanı havasından kendini kurtarmayı
başaranlar da var. Bunlar az, ama çoğalıyor, çoğalacak. Bu bağlamda her ülke aydını
açısından belirleyici olan "kendi" egemen sınıflarına karşı tavırdır. Avrupa'da
ya da ülkemizde anti-Amerikancılık, tek başına doğru tavrın habercisi/işareti
değildir. Her ülkede somut olarak aydın kişi, kendi ülkesinin egemenlerinin yaptığı
rezilliklere karşı ne tavır takınıyor, belirleyici olan odur. Nâzım gibi "vatan
haini" damgasını yemeye hazır mısınızş Ve gerçekten onun anladığı
anlamda vatan hainliğine hazır mısınız? İşte belirleyici olan budur. Bugün dünyanın her yanında böyle
"vatan hainleri" var. Onlardan birinin, ABD'li yazar Eliot Weinberger'in Lettre International'in 58.
sayısında yayınlanmış bir yazısını sunuyoruz aşağıda... Weinberger, aslında
kapitalist sisteme, ABD demokrasisine kökten karşı olan biri değil. Bir
sosyalist, bir komünist değil. Fakat bu sistemin bugün Bush yönetiminin
yaptığı gibi her türlü zincirden boşanmış, azgınca, saldırgan bir biçimde
yürütülmesine karşı, bunu eleştiriyor. Bu bile onun "vatan hainleri"
sınıfına sokulmasını beraberinde getiriyor.
BİR YIL SONRA, NEW YORK
Savaş retoriği, çıkar politikası, psikolojik kuşatma
ELIOT WEINBERGER
Yıldönümü ve yıldönümü nedeniyle koparılan ve ülkeyi yeni bir
insülin şokuna sokması beklenen telaşlı medya gürültüsü karşısında iki tavır
mümkün: Ya bir Çin bilgesi gibi inzivaya çekilebilirsiniz, ya da sıfır noktasına
uzaktan veya yakından bir göz atabilirsiniz. Orda görülecek bir şey yok aslında. Yıkıntılar kaldırılmış, molozlar temizlenmiş.
Öyle ki alana verilen isime -sıfır noktası; bu kavram bir atom bombası saldırısında,
patlamanın merkezine verilen isim - uygun bir boşluk, ikiz kulelerin boşluğu
nerdeyse elle tutulur hale gelmiş. Yine de bu tam boşluk sahnesi insanı rahatlatıyor:
Bir yıldan beri değişik çılgınlıklar etrafında dolanıp duran dünya için mümkün
olan en iyi plastik, çılgınlığın ortasında bir sessizlik adası, suskun, sakin
bir merkez. 11 Eylül'den bu yana Amerikalıların ulusal tutkusu, şimdi "biz"im ne kadar başka
olduğumuzu dosta düşmana anlatmak. Öyle ki gazetelerde, dergilerde çıkan yazılarda,
bunlar hangi konuda olursa olsun - diyelim ki evlilik ilişkileri, video oyunları,
yaz tatili, çıkan yeni bir roman- en azından bir paragrafta, üzerinde konuşulan
konunun durumunun ve geleceğinin o korkunç günle birlikte nasıl ve geri dönmez
bir biçimde değiştiği anlatılıyor. "Biz" kavramı aslında her zaman, birbirleriyle belli tüketim maddelerine ve
fast food'a duydukları ilgi -ki bu ilgi dünyada başka ülkelerde yaşayan ve
"biz"
içinde sayılmayan yüz milyonlarla da paylaşılan bir ortak ilgi- dışında fazla
ortak noktaları bulunmayan insanların yaşadığı bir ülke için işe yaramaz bir
genelleme idi. Aslında "Amerikan" kavramı, eğer BD hükümetlerinin siyasetini
anlatma dışında bir amaçla kullanıldığında, hemen her durumda anlamsızdır: Kuraldışılar
nerdeyse kural kadar çoktur. Ve biz eğer bu birinci çoğul şahısta konuşmayı
kabul etsek bile, Amerikalıların tavırlarının 11 Eylül'den bu yana çok değiştiği
savını kabul etmemiz yine de zordur. Herkes için anlaşılır olan bir örnek alalım:
Bu yaz ayları içinde her zamankinden çok sayıda insan, bir şeylerin nasıl havaya
uçurulduğunu, evet hatta Spider Man (Örümcek Adam) filmi örneğinde olduğu gibi,
New York'ta bir şeylerin nasıl havaya uçurulduğunu görmek için sinemaya gitti.
Görmek istedikleri ve gördükleri filmler, yorumculara göre, 11 Eylülden sonra
artık hiç çevrilemeyecek olan filmlerdi, çünkü gerçek hayalin ötesine
geçmişti...
filan. Fakat felakete ve Zeitgeist (Zamanın ruhu) uzmanlarının bu felaket hakkındaki
dehşetengiz derin yorumlarına, geleceğe yönelik öngörülerine rağmen hayat ve
Spider Man devam etmeyi becerdiler. Fakat buna rağmen değişen bir şey de oldu. Basitçe ifade edersem:
"Biz" hâlâ
aynıyız, fakat şimdi artık sinirlerimiz harap olmuş durumda. Geçen yıldan beri
Amerikalıların durumu belli dinsel kültlerde sürekli olarak uyanık ve istim
üstünde tutulan müritlerin durumuna benziyor. Ya da belki şu benzetme daha uygun:
Durum(umuz), 60'lı yıllardaki casus filmlerinde düşman tarafından ele geçirilen
ve küçük bir odada sağır edici bir müzik eşliğinde, duvarlarda oynayan hızlı
resimlere bakmak zorunda bırakılarak işkenceye uğratılan ajanın durumuna benziyor.
Kriz Menajerliği
Amerikalıların sinirlerini mahvetmek konusunda iki güçlü odak ittifak yapmış
durumda. Bunlardan biri Beyaz Saray timi. (Bu bağlamda çoğunlukla yapıldığı
gibi bir hükümetin hükümet başkanının adıyla kişiselleştirilmesi yanlıştır.
Çünkü örneğin George W. Bush'un kendi hükümetinin politikası ile ilişkisi, Britney
Spears'in Coca Cola tekelinin yaptığı işlerle ilişkisi gibidir.) Bütün despotik
rejimler gibi -bu kavramı sorumsuz bir şekilde değil, üzerinde iyice düşünülmüş
biçimde kullanıyorum- bu hükümet de halkın desteğini alabilmenin en iyi yolunun,
topluma yönelen iç ve dış tehditleri abartmak olduğunu kavramıştır. İttifakın diğer ortağı iyice çılgınlaşan ve histeriye kapılmış 24 saat haber
medyasıdır. Bunlar seyircilerini derin dondurucuda dondurulmuş gibi tv seyretmeye
kilitlemek için sürekli yeni sansasyonlara ihtiyaç duymaktadır. Bu müttefikler
endişe ve korkuyu sürekli arttıran bir çeşit tekno-histeri yaratmışlardır. Öyle
ki yaratılan her yeni panik, hiç kesintisiz bir öncekine eklemlenmekte, daha
öncekini aşmakta ve daha öncekine ait olan anıları silmektedir. Haftalardır, her iki-üç haftada bir, FBI veya Hıristiyan-fundamentalist Adalet
Bakanı John Ashcroft, yeni bir terörist saldırının dolaysız olarak gündemde
olduğunu, kesinlikle önümüzdeki günler veya hafta sonunda gerçekleşeceğini ilan
edip, sinirlerimizi bozuyor. Hiçbir Amerikalı kendini emniyette hissetmesin
diye terörist saldırının hedefleri de bütün ülkeye yayılıyor: Golden Gate köprüsü,
Sears Kulesi, Lincoln Kitaplığı, Disney World, Filadelfiya'daki Özgürlük Anıtı,
ve hatta -Tanrı korusun- Universal Film Stüdyoları. Herhalde Korku Elçileri
filmini birçok kez görmüş olması gereken Ashcroft düzenli aralıklarla, 'belki
yanıbaşınızda bulunan' Al Qaida'nın uyuyan hücrelerinin üyesi olan ve her an
uyandırılabilir olan teröristler konusunda uyarılar yapıp duruyor. Hemen her
gün hava alanları tahliye ediliyor, alışveriş merkezleri boşaltılıyor, trafik
kontrol adına saatlerce durduruluyor. 11 Eylül'ün ertesindeki ilk haftalarda medya her gün, her saat, her dakika biyolojik
silahlarla - en başta da şarbon virüsü ile - yapılacak bir terörist saldırı
olasılığı, böyle bir saldırının olası sonuçları ile sinirlerimizi bozdu. Aslında
önceden görülmesi mümkün olduğu gibi şarbonun altından Amerika'da çok sayıda
olan ve heyecan arayan bir sapık çıktı. Bu Amerika için aslında olağan bir tip
olan kişi, meğer ki, sağa sola posta yoluyla şarbon virüsü göndererek, bilinen
ve ilan edilen saldırı hedefleri yakınında oturmayan vatandaşların kendilerini
emniyet içinde hissetmesi 'haksızlığı'nı düzeltme yönünde adımlar atmış. Yine
önceden görülmesi mümkün olan bir biçimde gerek Beyaz Saray timi, gerekse tek
sesli medya - aslında ilk günden itibaren bu mektupların, Timothy McVeigh, ya
da Una bombacısı gibi bize ait tipler tarafından gönderilmiş olduğu, böyle tiplerin
eseri olduğu gün gibi ortada iken - bu işi Arap teröristlere mal ettiler! Aslında
enternasyonal bir terörist biyolojik bir saldırıda bulunmaya kalksa, herhalde
şarbonlu mektuplarını, taşradaki alışveriş merkezlerinde ünlü olan küçük bir
dedikodu gazetesinin redaksiyonuna gönderecek yerde, şarbonunu örneğin Washington
metrosunda yayar! (Biz şimdi Beyaz Saray timinin Irak bağlantısı bulma konusunda
acayip bir saplantı içinde olduğu için, FBI'a Amerika içi iz peşine düşmeyi
yasakladığını biliyoruz.) Bugün herhangi bir resmi daireye gönderdiğiniz mektubun
yerine varması aylar sürüyor. Çünkü resmi dairelere gönderilen tüm posta önce
Amerikan yemekleri gibi mikrodalga fırında işlem görmek zorunda. Sinirlerimizi bozdular. Çünkü (tam sayısı bilinmeyen) binlerce insanı gizlice
ve mahkeme kararı olmaksızın tutukladılar. Birçoğunu sınır dışı ettiler. Bunların
suçları Ortadoğu kökenli olmaları, deri renklerinin koyu olması, kamusal alanda
bir yabancı dilde konuşmak -Sihler ve İsrailli Yahudiler de dahil bu gruba-
vs. idi. Bu olanlar yalnızca Müslüman Amerikalılar için değil, aynı zamanda
Orta Avrupa kökenli legal ve illgeal milyonlarca göçmen için de korkunçtu. Benim
konuştuğum - birçoğu yoksul, Müslümanlar hakkında gayet kaba bilgilere sahip
olan ve fakat göçmen yasaları ve bu konudaki uygulama hakkında nerdeyse ansiklopedik
denecek bilgiye sahip- Latin Amerikalılarda egemen olan görüş "Önce onlar, sonra
sırada biz varız" şeklinde idi. Sinirlerimizi gizli tutuklamalarla; hükümete yönelen her eleştiriyi
"vatan hainliği"yle
damgalayan Ashcroft'un açıklamalarıyla; hükümete eleştiri yönelten üniversite
profesörlerinin isimlerini internette teşhir ederek; başkanın pizza taşıyıcıları,
elektrik sayacı okuyucuları, postacı vb. gibi evlere girip çıkan vatandaşlardan
oluşan milyonluk bir "hükümet ajanları ağı" kurma önerisiyle ve savunma bakanı
azrail Donald Rumsfeld'in (ki bizzat Henry Kissinger'in Rumsfeld hakkında "hayatımda
rastladığım en korkutucu insan" değerlendirmesini yaptığı bilinir) "aramızda
olan ve düşmana bilgi sızdıran hainler" konusundaki uyarılarıyla bozdular. Bu
uyarılar aslında ister dostlar arasında olsun, ister kamuya açık olsun her fikir
açıklanmasına yönelik, fikrini açıklayanları korkutmaya, susturmaya yönelik
uyarılardı. Nihayetinde teorik olarak Amerikan demokrasisisinin temeli konuşma
-fikrini açıkça savunma- özgürlüğüdür. Bunun şimdiye kadarki pratik anlamı,
herkesin -kimse zaten dinlemediği için- istediğini söyleyebilmesi idi. Fakat
şimdi söylenenlerin Ashcroft gibiler tarafından dinlenmesi ve söyleyenlerin,
eleştirenlerin toplum dışı ilan edilmesi, kişilerin fikirlerini savunması nedeniyle
hissedilir baskılara uğratılması ihtimali çıktı ortaya. Gerçek savaşlarla ve savaş tehditleriyle bozdular sinirlerimizi. 10 Eylül tarihinde
Bush'un hiç de sevilmeyen bir başkan olduğu unutuldu. Clinton yıllarının ekonomik
yükselmesi bitmişti. Bush'un bir aptal olduğu genel kabul gören bir savdı. Bush
TV komedyenlerinin fıkralarının konusuydu. TV komedilerinde Bush Dr Mabuse/Dr
No/ Dr Evil olarak adlandırılan başkan yardımcısı Dick Cheney'in kontrolündeki
bir robot olarak gösteriliyordu. Bush seçilmemiş, başkanlığı yargı kararıyla
gerçekleştirilen bir nevi darbeyle ele geçirmiş olan bir başkandı. Bush'un ulusu
kendi arkasında toparlamak için tek şansı savaştı. Babası da başkanlığı döneminde
ABD'nin içine düştüğtü derin ekonomik kriz sırasında savaş çıkararak, ona yolu
göstermişti. Ve şu kesindir: 11 Eylül olmasa idi, ABD yılın devamında Irak'a
saldıracaktı. Beyaz Saray timi daha Bush'un başkanlığının ilk gününden itibaren
Irak'a saldırı konusunda konuşmaya başlamıştı. Tabii ki fakat idarenin diğer
bölümlerinin saldırıya hazırlanması ve çölde havaların biraz serinlemesi beklenmek
zorundaydı. 11 Eylül onlara alternatif bir imkân sundu. Saldırı - Avrupa'da olduğu gibi-
failleri eylem sırasında ölen ve fakat suça ortak olanları hâlâ izlenip yakalanması
gereken - korkunç ve devasa bir cürüm olarak görülecek yerde, o anında "bir
savaş ilanı" olarak, yeni bir Pearl Harbor olarak değerlendirildi. (New York'taki
saldırı kuşkusuz ikinci bir Pearl Harbor değildir. Birçok kez "Savaş, siyasetin
ya da ticaretin başka araçlarla sürdürülmesidir" denmiştir. Yani savaşla savaşın
diğer tarafına kendi politikası, kendi egemenliği, kendi üretimi dayatılmaya
çalışılır. Bütün devrimci gençlik haraketlerine benzer bir biçimde, Al Qaida
da siyasi gerçekliklerden çok, düşünce ve duygularla ilgilenmektedir. DTM kulelerine
saldırı da tuhaf bir çeşit örgüt reklamıydı.) Kendisine karşı savaş yürütülecek,
elle tutulur somut bir düşman bulamayan Beyaz Saray timi, kamuoyu bilincinde
el çabukluğuyla Al Qaida ile Taliban rejimini eşitledi ve terörizme karşı savaşa
start verdi. Mafianın eroin ticaretini engelleme adına Sicilya'yı bombalamaya
benzer bir savaştı bu. Her gün yeni sansasyonel zaferler ilan edildi bu savaşta.
Ve 11 Eylül'de ölenlerden çok daha fazla suçsuz insan katledildi. Osama bin
Ladin veya al Qaida'nın herhangi bir önemli yöneticisi konusunda ise, Bush'un
- John Wayne'den alıntılayıp - ilan ettiği "onları deliğinden çıkarıp, yok
edeceğiz"
hedefe varılmadı. Fakat olsun: Medya Afganistan'da Kaliforniyalı şaşkın bir gencin yakalanması
zaferini kutladı. Hemen sıçan adı yakıştırılan bu Amerikan Taliban için idam
cezası talepleri yükseltildi. Ailesi ise pahalı avukatlar tutarak -Amerika'da
yargı böyle işler- gencin hayatını kurtardı. Fakat olsun: Kısa bir süre sonra Ashcroft Moskova'dan satelit yoluyla yapılan
canlı yayınla, yürüyen tv programlarını keserek, Arap isimli ve karanlık bakışlı
bir adamın yakalandığını duyurdu. Bu adamın adı verilmeyen birtakım Amerikan
şehirlerinde pis bir atom bombası suikastı hazırlıkları içinde yer aldığını
ilan etti. Bunun üzerine günlerce medyada böyle pis bombaların yapımının ne
kadar basit olduğu konusunda ahkâm kesildi. Böyle bir bombanın muhtemel kurban
sayıları üzerine tartışmalar yürütüldü. Korunma tedbirleri konusunda aydınlatıcı
yayınlar yapıldı. Sonunda bu "kirli bomba üreticisi"nin şikago'daki Puerto Rico'lu
bir sokak çetesinin bir üyesi olduğu ve hapishanede Müslümanlığa geçtiği ve
suçunun da internette arama makinasında "radyoaktif bomba" kavramını tıklaması
olduğu çıktı ortaya. Fakat olsun: Afganistan'dan panik yaratmaya yarayacak haber çıkmadığı için,
Beyaz Saray timi, ufku genişletip, yeni savaş hedefleri aramaya koyuldu. Endonezyaş
Filipinlerş Suriyeş Planlar yapıldı. Çocuklar gibi sevindiler bu planlara planları
yapanlar. Sonra birbiri ardına unutuldular. Sonra tim, Clinton zamanında Güney Kore ile
Kuzey Kore arasında başlatılmış
olan görüşmeleri desteklemeyi çoktan reddettikten sonra, birdenbire, bir hiçlikte
ve bir hiç temelinde Kuzey Kore'ye atom bombası saldırısı tehdidi yöneltildi.
Burda ilk kez bir ABD hükümeti atom bombasını ilk kullanan olma tehdidini savuruyordu.
Ardından Bush'un kötü ünlü "şer ekseni" konuşması geldi. Belki unutmuşsunuzdur:
şer ekseni, çok sıkı işbirliği içinde olan İran, Irak ve Kuzey Kore devletlerinden
oluşuyordu. Bush hangi sebeplerden bilinmez Wandal'ları, Hunları, Vizigotları
vb. şer ekseni içine almayı akıl etmemişti! Fakat konuşma öyle etkileyici ve
korkutucu idi ki, çocuklarım bana ciddi ciddi "Costa Rica'ya taşınsak nasıl
olur" sorusunu yönelttiler. Ve şimdi tim Irak'a karşı Nintendo çağı çocuklarının
eğlencesi olan taktik tabla oyunlarına benzer bir sanal savaş yürütüyor. Her
gün yeni saldırı stratejileri ilan ediliyor, harita üzerinde, Saddam'ın nasıl
savunma yapacağı, bunun nasıl aşılacağı vb. oynanıyor. Fakat uyur gezer teröristlerden, gizli polislerden, nükleer saldırılardan, ölümcül
mektuplardan da daha çok, son yıllarda, para sinirlerimizin canına okudu. Clinton
yıllarında orta tabaka ilk kez tasarruflarının önemli bir bölümünü - her şeyden
önce de emeklilik tasarruflarını- hisse senetlerine yatırdı. Bu arada yatırılmış
olanların yarısı -birçok halde yarısından da fazlası- buharlaştı, kayıplara
karıştı, yok oldu. Ve hisse senedi pazarında çöküş, milyonlarca insanın işini
kaybetmesine veya çok daha az bir ücretle çalışmak zorunda kalmasına yol açtı.
Bu "bireyin refah hakkı" yazan ve mutlu bir gelecek beklentisi temelleri üzerine
kurulu bir toplum için felaketli, yıkıcı bir gelişme. Bu krize Beyaz Saray timinin
bulduğu çözümün, yılda iki milyon dolardan fazla kazananlardan alınan vergileri
indirmek olması karakteristiktir. Yalnızca bu vergiler geleceğe yönelik olarak
indirilmekle de kalınmıyor, geriye dönük olarak da, son on iki yılda 'fazla
alınmış' vergilerin geri ödenmesi öngörülüyor. (Demokratlar adını taşıyan bir
muhalefet partisinin de var olduğunu göz önüne alarak, bu geri ödeme işini
50-100 yıl filan değil de bir düzine yılla sınırlama akıllılığını gösterdiler
şükür ki!)
Medya ve İktidar
ABD'yi anlamak mümkün müdür Avrupalılar ABD'nin yalnızca Avrupa'nın daha kaba
bir versiyonu olduğunu düşünüyor. Fakat ikisi arasındaki benzerlik, her ikisinde
de oturanların çoğunun beyaz olmasıyla sınırlı. ABD bir Muz Cumhuriyetidir gerçekte.
Çok paralı bir Muz Cumhuriyeti. Belki Muz Cumhuriyetinin en mükemmel biçimidir
o. Onda generaller, iktidarı ele geçirmek için çaba sarfetmek, ya da içte, askeri
olmayan sıkıcı işlerle uğraşmak zorunda değildir. Çünkü hükümetin şefi kim olursa
olsun, generaller her istediklerini -istedikleri kadar savaş oyuncağını- almaktadır.
(Hatta birçok halde Kongre onlara istemedikleri kimi oyuncakları da vermektedir.)
Bunun ötesinde bu generaller, Vietnam savaşından bu yana -muz cumhuriyeti generalleri
gibi- bu oyuncaklarla insanları öldürmek için özel bir istek duymuyorlar; çünkü
bu kendi "oğlanları"nın bir bölümünün de ölmesine yol açabilir. Bunlar savaş
aracı fetişistleridirler. En yeni savaş araç-gereçleri hayatta en çok istedikleri
şeydir. Savaş oyunlarında denerler bu araç-gereçleri. Onların istediği savaş,
Grenada'da yürüttükleri tipte bir savaştır. Elli yıldır kazandıkları tek savaştır
bu aynı zamanda. Bu generallerin savaş konusundaki isteksizlikleri, onları ulusun
en büyük barış gücü haline getiriyor. Eğer entelejans adı verilen servis (Haber alma teşkilatı ÇN) savunmaya dahil
edilirse, Amerika'nın tüm vergi gelirinin üçte ikisi generallere gitmektedir.
Böyle bir durumda tabii diğer şeylere fazla bir şey kalmamaktadır.Bu yüzden
ABD altyapı ve sosyal hizmetler konularında sanayi devletleri arasındaki muz
cumhuriyetidir. Çocukların %25'i yoksulluk içinde yaşamaktadır, eğitim sistemi
sanayi ülkeleri içinde en kötü durumda olanıdır. Yakın taşımacılık yok gibidir.
Devlet sağlık hizmetinde yoktur. Okuma yazma oranı sanayi ülkeleri içinde en
düşük orandır. şehirlerde milyonlarca evsiz barksız insan yaşamaktadır. Çocuk
ölüm oranı yüksektir. Bütün muz cumhuriyetlerinde olduğu gibi, ABD de zenginlerin kontrolündedir.
Bu Amerikan politikasında televizyonun gücünün artmasıyla daha da keskinleşen
bir durumdur. Seçilebilmek için TV reklamı, TV reklamı için büyük meblağlar
gerekmektedir. Bir yerel yönetimde fazla önemli olmayan bir mevki için bir milyon
dolar gözden çıkarılmak zorundadır. Geçen başkanlık seçiminin maliyeti 1 milyar
dolar olmuştur. Seçilmiş olanlar, zamanlarının büyük bölümünü, yeniden seçilebilmek
için gerekli parayı bulmaya ayırmak zorundadır. Bu para tabii ki bu parayı verecek
durumda olan kişi ve firmalardan gelmektedir. Ve tabii ki bu paraları verenler,
verdikleri karşılığında bir şeyler isteyecektir, istemektedir. (Eğer Amerikan
seçimlerinde TV'nin kullanılması, bir çok ülkede olduğu gibi sınırlandırılsa,
Amerikan siyaseti bugünden yarına değişmek zorunda kalır. Fakat bu sistemin
kendi isteğiyle, kendi dibine dinamit koyması anlamına geleceğinden, olmaz.) Fakat her şeye rağmen, Bush çağından önce, yine de oylarını veren insanlar lehine
de bir şeyler yapılması gerektiği kabul gören bir savdı. Bu gibi şeylerin yapılmasının
temelinde bir yandan seçilenlerin yeniden seçilmek için oya ihtiyacı olduğu,
diğer yandan seçilmemiş olan kamu hizmetlilerinin en azından bir bölümünün,
kendisini gerçekten kamu hizmetlisi görmesi yatıyordu. Fakat muz cumhuriyetleri,
muz gibi bazen olgun, bazen de çürümüş olabiliyor. Beyaz Sarayın bugünkü timi
yepyeni bir şey. Bugünkü timin hemen bütün elemanları, baba Bush döneminde de
timde yer alan kişiler. Bunlar Clinton dönemini petrol, enerji ve kimya tekellerinin
üst katlarında yönetici olarak geçirdiler. Beyaz Sarayın kurmay heyeti başkanı
daha önce Washington'da otomobil endüstrisinin çevre korumacılığına karşı savunulmasında
öne çıkan en önemli lobicisiydi; timde savaş prensesi Zeyna rolünü oynayan Condoleeza
Rice'ın ismi bir devasa petrol tankerinde dünya denizlerinde dolaşıyor; bunlar
Bush junior'un timine girdikleri yıl öncesinde -2000 yılında- yıllık kazançları
(Colin Powell de bunların içinde) 20 ile 40 milyon dolar arasında değişen kişilerdi.
Birikmiş servetler konusunda en fakirinin serveti 100 milyon dolar üzerindedir.
Bush'un gerçekte seçimi kazanmadığı bilindiğinde, olan Amerikan hükümetinin
düşmanca ele geçirilmesi olarak değerlendirilmelidir.
Rüşvet ve Yurttaş Hakları
George W. Bush'un kafatasının içine bir göz atalım. Birçoklarının düşündüğü
kadar salak olmayabilir, ama onun meraksız bir insan olduğu, kitap ve gazete
okumadığı, tv seyretmediği, sinemaya gitmediği ve ne tarzda olursa olsun müzik
dinlemediği bilinmektedir. (Tam bir Osama Bin Ladin yani. O da Bush gibi, çok
zengin bir ailenin -ki bu aile, tesadüfe bakın ki, Bush ailesinin de yakın iş
ortağı- haylaz çocuğu. Aradaki fark herhalde Osama Bin Ladin'in en azından bir
kitabı çokça okumasıdır.) Başkan olmadan önce Bush ülke sınırları dışına bütün
hayatı boyunca bir ya da iki kez çıkmış: Bir kez bir iş gezisi için Suudi Arabistan'a
gitmiş, bir kez de plaj tatili için Meksika'ya. Başkan olduktan sonra yaptığı
ilk Paris seyahatinde şöyle söylüyor: "Jaques Chirac bana burada yemeklerin harika
olduğunu söyledi. Bunun böyle olup olmadığına bakacağım." O bütün hayatını Suud
sülalesininki kadar taşralı olan bir dünyada, bir avuç Teksaslı petrol ve enerji
milyonerinin arasında geçirmiştir. (Bu çevrede anlaşılan Fransa'dan fazla söz
edilmemektedir.) Ve bu çevre onu başkanın oğlu olduğu için, hoş bir herif olduğu
için ve de kendilerinden biri olduğu için birçok kez iflastan, parasal felaketlerden
korumuş, kurtarmıştır. Pederşahi, köle sahibi efendi ailelerde âdet olduğu üzere aynı babası gibi o
da kendisinin ve timinin ülke ve dünya için en iyisinin ne olduğunu bildiğine
kesin inançlıdır. Başka fikirler onlara göre rahatsız edicidir, bunlara tahammülleri
yoktur. İdare için enerji politikasının ilkeleri formüle edilmesi gerektiğinde,
onlar enerji tekellerinden bilip tanıdıkları yöneticileri yanyana getirip, onların
bu işi yapmasını istediler. Göstermelik bile olsa çevre koruma örgütlerinden,
tüketici avukatlarından ya da işçilerden filan da birilerini bu işin içine katmak
akıllarının ucundan bile geçmedi. Sonra formüle edilmiş ilkeleri açıklamayı
da reddettiler. Geçenlerde ekonomik kriz hakkında bir konferans düzenlediklerinde
de, çağrılı olanlar yalnızca Cumhuriyetçi Parti'nin büyük destekçileri ve taşranın
cumhuriyetçi tüccarları oldu. Tim aynı zamanda bir gizli hükümete de sahip.
Bu başkan yardımcısı Cheney-Mabuse'nin defalarca -tim sözcüsü Bush hep göz önünde
olduğu halde- güya teröristlerden korunma amacıyla ortadan kaybolup, sonra yeniden
ortaya çıkması olayında görüldü. Öyle ki bu kaybolmalar sırasında yer yer Cheney'in
ölmüş olduğu spekülasyonları bile çıktı. Ta ki Cheney (ya da onun bir dublörü)
hiçbir şey olmamış gibi yeniden televizyonda görünene dek. Onlar böyle düşündükleri
ve yaşadıkları için, dünyanın geri kalan kesiminin -hatta kendi generallerinin
bile- Irak'a karşı girişilecek bir askeri müdahaleye karşı olmaları hiç ama
hiçbir şey farkettirmemektedir. Yapılması gerekenin ne olduğunu, yapılmak zorunda
olanın yapılacağını bilmektedirler. İçlerinden bazıları -ki buna Bush da
dahildir-
hatta kendilerinin tanrı tarafından bu işler için seçilmiş olduklarına inanmaktadır.
Tabii onları seçen tanrı, benzer bir görev için Bin Ladin'i seçmiş olandan değişik
bir tanrıdır! Bush'un kafatasının içine bakıldığında, orda herşeyden önce bir petrol birikintisi
görülür. Bush -özellikle konuştuğunda- zor anlaşılır biridir. Fakat eğer Bush'un
bütün dünyaya kesinlikle ve yalnızca petrol üretimi ve tüketimi bakış açısından
yaklaştığı bilindiğinde onun anlaşılması kolaylaşır. Daha 11 Eylül'den çok önce
o Afganistan'da Taliban rejiminin yıkılması gerekliliği üzerine düşünmüştür.
Unocal'ın Kazakistan petrollerini Pakistan'a taşıyacak bir petrol boru hattını
Afganistan'dan geçirebilmesi için Taliban rejiminin yıkılmasının gerekli olabileceği
açıkça tartışılmıştır. (Afganistan'da şu anda bulunan ABD'nin özel temsilcisi
-bu diplomaside elçiye tekabül ediyor- bu boru hattı projesi konusunda Unocal'ın
baş danışmanlığı görevini yapmış olan kişidir.) Batı yarıkürede Bush timinin
dikkatini çekmiş olan tek ülke Venezuela'dır. Orda Hugo Chavez devrilmeye çalışılmıştır.
Çünkü orda petrol vardır. Filistin ve İsrail'e fazla ilgi duymamaktadırlar.
Çünkü orada petrol yoktur. Libya bilindiği gibi şer ekseni içinde yer almıyor.
Çünkü Kaddafi bu eksen ilan edilmeden önce petrol tekelleri ile gerekli anlaşmaları
yaptı. Petrolü bile olmayan Avrupa önemsiz bir rahatsızlık faktörü. Rusya'nın
petrolü var. Ve Bush Putin'in gözlerinin içine baktıktan sonra, Rus başkanının
iyi insan olduğunu bildiğini söyledi. Totaliter ve terörizme destek veren Suudi
Arabistan rejimi dostumuz, çünkü onun petrolü bizim için de akıyor; totaliter
ve terörizmi destekleyen Irak düşmanımız, çünkü onun petrolü bizim için akmıyor,
akamıyor! Fakat George W.Bush'un özünün derinliğine bakıldığında bir şeye daha rastlanıyor;
bu o kadar çağdışı ve eski komünist propaganda klişelerine uyan bir şey ki,
insanın inanası gelmiyor. Fakat gerek onun Texas valiliği döneminin, gerekse
şimdiki başkanlık döneminde yaptıklarının tanıklıkları, bu inanılmazlığın gerçek
olduğunu gösteriyor. Bush'un eline okuması için verilen metinlerdeki boş laflar
bir kenara bırakılırsa, onun kendinin ABD başkanı olarak tek rolünün dostlarına
maksimum desteği sağlamak olduğuna inandığını gösteriyor. Valilik döneminde o kapsamlı kamusal paraları ve işletmeleri eline geçirdi,
kamusal kontrol komisyonlarını dağıttı ve ele geçirdiği paraları ve işleri büyük
patron dostlarının hizmetine sundu. Houston bugünden yarına ABD'nin en kirli
şehri haline geldi, çünkü o çevre koruması bağlamında tüm zorlayıcı tedbirleri
kaldırıp, "gönüllü koruma"yı uygulamaya koydu. Çevre katliamı üst boyutlara
vardı. Başkan olduktan sonra onun timi -gündelik yaşamda düzenleyici yasaların
uygulanmasında öne çıkan- orta bürokraside tam bir temizliğe girişti, bu alan
kendi adamları ile doldurulmakla kalınmadı, aynı zamanda big business'in (büyük
iş adamları/büyük sermaye ÇN) istekleri doğrultusunda bir dizi yeni kararname
çıkarılarak, onların önündeki tüm engeller kaldırıldı. Bu da değil yalnızca,
big business içinde de öncelikle Bush kliğinden olanların yönetimindeki petrol-enerji,
maden çıkarma, kereste ve kimya tekellerine özel armağanlar sunuldu. Her gün
gazetelerin arka sayfalarında bu konularda inanılması güç olan yeni öyküler
yayınlanıyor. Ben size yalnızca ikisini örnekliyorum: Daha önce bir ilaç tekelinin
yönetim kurulunda yer alan Rumsfeld'in dayatmasıyla, çocuk ilaçlarının piyasaya
çıkmadan önce testten geçirilmesi zorunluluğu kaldırıldı. Bunun için neden boş
yere para harcansındış Bu haberin yayınlandığının üzerinden bir gün geçtikten
sonra, bu kez Haliburton Corporation adlı holdingin muhasebesinde Enron'dakine
benzer boyutlarda "uyumsuzluklar"ın görüldüğü haberi çıktı. ABD başkan yardımcısı
olmadan önce bu holdingin yönetim kurulu başkanlığını yapmakta idi! Haberin
yayınlandığı gün, Beyaz Saray normal basın toplantısında Guantanamo Bay'daki
hapishanenin 100 milyon dolar hacmindeki büyütülme projesi (herhalde daha çok
sayıda Afganistan köylüsünü mahkeme kararı olmaksızın tutmak için olsa gerekir)
ihalesini Haliburton firmasının kazandığı açıklanıyordu. Beyaz Sarayda bugün
yaşanan açık rüşvetin benzerlerini bulabilmek için herhalde 19. yüzyıla filan
geri dönmek gerekir. 11 Eylül ertesinde, ABD dışında birçok aydın ve birçok başka insan, ABD'de ortaya
çıkan insan kayıpları konusunda üzüntülerini şöyle bir belirttikten sonra, açıkça
kamuoyu önünde veya içlerinden bir 'oh olsun' çektiler. Nihayet imparatorluk
onlarca yıllık Amerikan saldırılarının ve hegemonyacılığının faturasını ödemek
durumunda kalmış, nihayet kendi evinde vurularak acının ne olduğunu hissetmiş,
aşağılanmıştı. şimdi bir yıl sonra bu günün gerçek sonuçlarını hatırlamakta
yarar vardır: Saldırı sabahın erken saatlerinde gerçekleşmiş olduğundan, saldırı sırasında
ölen 3000 üzerinde insan kabaca üç kategoriden oluşmaktadır: Birincisi kapıcı, temizlikçi, gezici işçi, hamal olarak ikiz kulelerde, veya
komşu binalarda çalışan çoğunluğu Siyah, Latino veya kısa süre önce ABD'ye gelmiş
göçmenlerden oluşan kentin yoksulları. İkincisi: şefleri gelmeden önce büroda
olup hazırlıkları yapmak zorunda olan sekreter, büro işçisi vb. hizmetliler.
Üçüncüsü: İtfaiyeciler, polisler, kurtarma işinde çalışan insanlar. O gün saldırı
sonucu ölenler içinde kapitalizmin devleri, gerçekten güç sahibi insanlar yok
denecek kadar azdır. Downtown'daki alışveriş merkezinin yıkılması ve ardından gelen turizm endüstrisindeki
çöküş, çoğu zaten yoksul olan 100 000 insanın daha işsizler ordusuna katılması
sonucunu vermiştir. Gizli tutuklamalar ve sınır dışı etmeler sonucu birkaç bin Müslüman ailenin
-ki bunların hiçbirinin uçak kaçırma ve sonrasındaki eylemle en küçük bir ilişkisi
yoktur- kurulu hayatları yerle bir olmuş, yüzbinlerce aile ise korku içinde
yaşamak durumunda kalmıştır. ABD'ye göç de fakto durmuş, bunun sonucunda ABD'deki birçok göçmen aile açısından
büyük zorluklar ortaya çıkmış, üçüncü dünya ülkelerinde ABD'deki akrabalarının
gönderdiği paraya muhtaç olan milyonlarca insan da çok zor durumda kalmıştır.
Birçok özel durum arasında, sınır geçerek ABD'deki yüksekokullarda öğrenim gören
100 bin Meksikalı ve Kanadalı öğrencinin durumu da vardır. Bunlar öğrenimlerini
kesmek zorunda kalmıştır. Özellikle Meksikalı öğrenciler açısından sonuç tam
bir felakettir. Onlar açısından bu öğrenimin kesilmesi, iş bulma imkânlarının
olağanüstü kısıtlanması demektir. Afganistan'da binlerce suçsuz öldürülmüştür, onbinlerce insan göç yollarına
düşmek zorunda bırakılmıştır. Irak'ta ve dünyanın diğer bölgelerindeki ölü sayısının
ne olacağını göreceğiz. George W. Bush 10 Eylülde alay konusu bir salaktı.
11 Eylül ile o güçlü ve popüler bir lider haline geldi. O ve timi Beyaz
Sarayın son dönemlerde gördüğü en korkutucu yönetici kliktir - Nixon ve Reagan döneminden de korkutucudurlar. Ve onlar şimdi
istedikleri herşeyi yapacak konumdadırlar. DTM kulelerine karşı yapılan saldırı
gerçekte imparatorluğa darbe vurmadı. Tersine o Amerikan tarihinin en terbiyesiz,
en yüzsüz ve en saldırgan hükümetlerinden birinin yerini sağlamlaştırmasına
yardımcı oldu. Öyle bir hükümet ki, daha şimdiden Amerikan demokrasisinin ifade
özgürlüğü, açık seçim, kurallı, düzenli yargılama, kilise ile devletin ayrılması
gibi temellerine duyduğu antipatiyi ve rahatsızlığı açıkça ispatlayan işler
yapıyor. Ve bu hükümetin eylemleri bütün dünya açısından hesaplanması güç olan
küçük-büyük sonuçlara -örneğin ortalama ısının artması, küresel ısınma, örneğin
üçüncü dünya ülkelerinde nüfus artışının engellenmesi programları vb.- yol açacaktır. Beyaz Saray timi açısından kaçırılan uçaklar tanrının bir lûtfu idi. Bundan birkaç gün önce 11 Eylül ölüleri arasında sayılan bir adamın bir psikiyatri
kliniğinde yaşadığı çıktı ortaya. Adam belleğini yitirmişti, 11 Eylül öncesinde,
ve 11 Eylülde ne olduğundan, kendisinin kim olduğundan vb. haberi yoktu. Aynı
gün George W. Bush, kendisiyle yapılan bir röportajda, sorulan, kendisi için
başkanlığın "en üzücü yanı"nın ne olduğu sorusuna "şimdi ne yazık ki günde yalnızca
üç mil jogging yapabilecek kadar zamanım var" cevabını veriyordu.
(Lettre International, Almanca baskı,
sayı 58, sonbahar 2002, sayfa 8-10'dan
çevrilmiştir. Çeviren: Gürdal Çelik)
Evet umut var...
ANUŞ PAZARCIYAN
Bazen milyonlarca dolara mal olmuş propaganda filmlerinin seyirci rekorlarını
kırdığını gördüğümde, çok yetenekli sanatçıların çok adi propaganda filmleri
yaptıklarını ve bunların da başarılı olduğunu gördüğümde içim burkuluyor. İnsanların,
belki eğlenmeye, dinlenmeye giden milyonlarca insanın kendilerinin aptallaştırılması,
sisteme bağlanması, savaşa kışkırtılması vb. işlevlere sahip filmleri finanse
etmelerine kızıyorum. Bunun nedenlerini bildiğim halde, ve kızmanın bir şey
değiştirmediğini bildiğim halde kızıyorum. Bazen seyirciyi düşündürmeye, aydınlatmaya
çalışan çok iyi yapılmış kimi filmleri ancak belli sinemaseverlerin gittiği
küçük sinemalarda 3-5 seyirci ile seyrettiğimde ve bu filmler bir hafta sonra
piyasadan yok olduğunda umutsuzluğa kapılıyorum. Emeğe yazık diyorum kendi kendime.
Sonra fakat geçiyor umutsuzluğum. Aklıma Santiago Alvarez'in Vietnam savaşı üzerine; Kamboçya üzerine; ABD'de
siyahların ırk ayrımcılığına direnişleri üzerine filmleri, bunları seyrettiğim
ortam geliyor. Aklıma Yılmaz Güney'in "Seyit Han"ını ve "Umut"unu ilk gördüğüm ortam geliyor. Aklıma Glauber Rocha'nın
"Antonio Das Mortes"i ve onu seyrettiğim ortam geliyor. Aklıma Arthur Penn'in
"Bonnie and Clyde"ı ve onu seyrettiğim ortam geliyor. Ve daha nice film, nice resim, o filmleri gördüğüm ortam, o ortamın dünyayı
değiştirebiliriz, hem de hemen şimdi diyen insanları geliyor. Aklıma sinemanın
"hemen şimdi"de oynadığı rol geliyor. Geçiyor umutsuzluğum. Böyle baktığımda,
andaki durumun da geçici olduğunu bilince çıkardığımda, umutsuzluk buharlaşıyor.
şimdi bencilliğin, köşe dönmeciliğin, evet efendimciliğin, gemisini kurtaran
kaptancılığın, milliyetçiliğin, ırkçılığın, dinciliğin, obskürantizmin, bilimdışılığın,
falcılığın, esoterizmin vb. vs. egemen olduğu; aydınlanma düşüncesinin ve eyleminin
dibe vurduğu bir ortamdan geçiyoruz. Geçecek bu da. Tarih olacak. Yerini tarih
olmaya aday başka ortamlara, insanların yine gelecek umutları ve düşleri olduğu,
bunun için birlikte mücadele ettiği ortamlara bırakacak.
Hiçbir şey boşa değil. Hiçbir emeğe yazık değil!
Neden mi anlatıyorum bunları? 11'09''01 filmini gördüm. Ve bence bu yılın en önemli film olayı olan 11'09"01 bende yukardaki duyguları
uyandırdı. Film önce Venedik Film Festivali ile ilgili yazılardan merakımı çekti. Venedik'te değişik ülkelerden 11 rejisörün çektiği bu film oldukça beğenilmiş,
film eleştirmenlerinden oldukça övgü almıştı. Bir dizi ünlü yönetmenin imzasını taşıyan bu filmin kitlelere ulaşma açısından
zorluk çekmeyeceğini düşünüyordum. Sonra filmin ABD'de dağıtıcı bulmakta güçlük çektiği haberleri gelmeye başladı.
Rejisörlerin ünlü olması, filmin kalitesi vb. belirleyici değildi. Dağıtıcılar
iki şeye bakıyordu: Birincisi film konu aldığı 11 Eylül'e gerekli bir patriyotizmle
yaklaşıyor muş. İkincisi, geniş seyirci kitlesinin alışmış olduğu seyir kalıplarına
uygun mu... Kasa yapar mış Film herhalde bu iki kıstasa da uymadığından, hiçbir büyük dağıtım şirketi filmin
dağıtımını üzerlenmemişti! Bu en baştan filmin ulaşacağı seyirci kitlesini -
dolayısıyla etkisini - olağanüstü sınırlamak anlamına geliyordu. Sansürün resmi
olmayan biçimi yani: Üç aşağı beş yukarı, egemen sistemde patronların ağzından şöyle işliyor bu sansür:
Tabii ki 'fikir özgürlüğü' var! Tabii ki siz istediğiniz gibi düşünebilirsiniz!
Düşünceler hürdür! Bu konuda hiçbir sınır yoktur! Hatta hatta düşüncelerinizi
ifade etmede de serbestsiniz! Konuşmak isterseniz size parklarda bir konuşma
köşesi bile açarız mesela! Bize zarar vermeyecek boyutlarda olduğu ölçüde konuşabilirsiniz.
Ötesine yasalar karışır! Yazmak isterseniz yazınız. İstediğiniz kadar yazmakta
serbestsiniz! Fakat yazdıklarınızın kitlelere ulaşması bizden sorulur. Tabii
ki 'zararlı fikirlerle' halkın kafasını karıştırmanızı istemeyiz. Neyin ne ölçüde
basılabileceğini, yaygınlaştırılabileceğini yasalarla belirleriz. Ya da mesala
sinemacı iseniz, buyrun film yapın. Bulun bir yerlerden parayı, istediğinizi
istediğiniz biçimde anlatın! Sınır yok! Yalnııız.... İş seyirciye ulaşmaya geldi
mi, o zaman bize gelmek zorundasınız. Biz de tabii istediğimiz 'mal'ı satın
alıp almama, piyasaya sürme veya sürmeme hakkına sahibiz. Sinemalar - onların
kitlelerin gittiği çok büyük çoğunluğu - bizim elimizde, bize bağlı, bizim malımız!
Mal bizimse, tabii orda ne gösterileceğine de izin verin de biz karar
verelim...
Değil mi ya! Kısacası film sonunda Avrupa'da piyasaya çıktığında, büyük dağıtım şirketlerinin
ve onların elindeki sinemaların dışında, ancak çok az sayıda kopyayla,
"program"
-sanat- sinemalarında, sinemateklerde gösterilebilir bir biçimde geldi seyircinin
önüne. Önce filmi küçük bir sinemada, çok az bir seyirciyle birlikte gördüm. İnsan
istediği kadar sistemin nasıl işlediğini bilsin; insanların bilinçlerinin nasıl
esir alınmış olduğunu bilsin, ancak küçücük sinema salonlarında gösterim şansı
bulan böyle bir filmi, küçücük bir sinemayı bile doldurmayan azlıkta bir seyirciyle
görünce, hayal kırıklığına uğruyor, kızıyor. Halbuki böyle büyük şirketlerin
açıkça boykot ettikleri, engellemeye çalıştıkları filmler bağlamında seyircinin
vereceği bir cevap var: Filmin oynadığı sinemaları -büyük şirketlere inat- doldurmak!
Filmi ticari olarak başarılı kılmak. Dini imanı para olanların anlayacağı dil
budur. Böyle filmleri yapan filmcilere en iyi destek de budur. Umarım film Türkiye'de
gösterime girer ve girdiğinde de Türkiyeli sinema seyircisi bu filmin oynadığı
salonları doldurarak büyük şirketlerin gizli sansürünü kırar. Bu film seyircinin
desteğini -bu yıl bence en fazla- hak eden film çünkü. Çıkış noktası:
Düşünce... Ben bu filme, bu filmin çıkış noktasındaki yaklaşıma, düşünceye, daha filmi
görmeden, film üzerine Venedik Film Festivalinden ilk haberler, yorumlar gelmeye
başladığında vurulmuştum. Filmin "sanatsal yapımcı"sı, yani hem temel fikrinin üreticisi, hem de bu fikrin
pratiğe geçirilmesinde parayı ve rejisörleri bularak baş rolü oynayan kişisi
Alain Brigand. Alain Brigand bu filmin fikrini, bu fikrin ortaya çıkışını şöyle anlatıyor: "11 Eylül 2001, birçoğumuzun gerçekleşebileceğini hayal bile edemediğimiz bir
olaydı. Bu felaketin resimleri olayın anında 'canlı' olarak ve bütün şiddetiyle
odalarımıza taşındı. Böylece bir anda ortaya üzüntünün, matemin de küreselleştiği
bir durum çıktı. Ölümle yüz yüze olan insanların acılarının canlı olarak dünyanın
her köşesine taşındığı bir ortamda, bu resimleri görenlerin, acıma duygusuna
kapılmaması mümkün müydüş Bu olaya dünyanın her köşesinden gelen tepkilerin
odalarımıza taşınan korkunç resimler dışında bir şeylerle de tespit edilmesi
gerekliliği, bende olayın hemen ardında bizim olayı değerlendirme ve yansıtma
yükümlülüğüne sahip olduğumuz düşüncesini doğurdu. Bu yansıtma fakat yaşadığımız
zamana bağlanıp kalmamalı, yüzünü açıkça geleceğe dönmeliydi. O dünyanın bütün
bölgelerinde ve ülkelerinde anlaşılır ve duyumsanabilir olmalıydı. Kafamızdaki
-odalarımıza taşınmış- felaket resimlerini başka resimlerle yanıtlayan bir
yansıtma. Bu düşünceyle 11 kadın ve erkek yönetmene bir katkıda
bulunmaları ricasını götürdüm. Bu katkı onların kendi kültürlerinin, kendi
anımsamalarının, kendi öykülerinin, kendi dillerinin ürünü olacaktı.
Bağlayıcı olan tek talebim şuydu: 11 Eylül olayları ve onun sonuçlarına
ilişkin 11 dakika, 9 saniye, ve 1 resimden oluşan bir film. Kadın ve erkek
yönetmenler konuyu aldılar ve olayları kendi bakış açılarından yorumlayan,
bulundukları ülkelerin ve bizzat kendilerinin sorun ve endişelerini de
dile getiren filmler ürettiler. Film değişik öncelikleri ve değişik
düzeyde angajmanları gösteriyor. Filmde her düşünce bütünüyle özgürdür ve
eşit haklara sahiptir. Bu film mozaiği için önceden tespit edilmiş,
üzerinde anlaşılmış bir ortak fikir yoktur. Bu yüzden de filmde birçok
uyumsuzluklar, evet zıtlıklar kaçınılmazdır. Öyle ki hatta birbirinden
değişik yönetmenlerin kendileri için koyduğu ahlaki ve estetik kimi
standartlara uymayan katkılar da söz konusu olabilir." Bir yapımcı, 11 değişik ülkeden 11 kadın/erkek rejisöre 11 Eylül'ü kendi bakış
açılarıyla istedikleri gibi anlatmalarını öneriyor. Hiçbir sınırlama yok. Tek
sınırlama zaman! Öykünüz 11 dakika, dokuz saniye ve bir resimden oluşacak! İşte daha filmi görmeden
vurulduğum düşünce bu. Birbirinden değişik, değişik kültürlerden gelen, her
biri başka bir sinema deneyimine. diline, anlaşıyına sahip 11 rejisör, bütün
dünyaya aynı resimlerle taşınan bir olayı birbirlerinden bağımsız olarak 11
dakika 9 saniye ve bir resimle anlatacaklar. Ortaya çıkacak yapıtın, çok değişik bakış açılarını, çok değişik sinema dillerini
yanyana getirip, seyirciye andaki dünya sineması / sinemacıları konusunda mükemmel
bir malzeme sunacak bir yapıt olacağı, ayrıca filmlerin aynı formal sınıra -çok
kısa bir zaman sınırı- sahip olmaları sonucu, çok disiplinli bir çalışma gerektiren,
gevezeliği, fazlalılığı en baştan dışlayan bir yapıt olacağı bellidir. Alain
Brigand gerçekten çok iyi 'sanatsal yönetmen'lik yapmıştır. Ve Uygulama... Perde açılıyor. Siyah zemin üzerine birinci karede 11'09''01, 11 Eylül yazısını
görüyoruz. İkinci karede kollektif bir film. Değişik ülke ve kültürlerden 11 kadın ve erkek yönetmen. New York City'de 11
Eylül'de 2001'de olan trajik olaylar üzerine 11 vizyon. Bireysel vicdana bağlı
11 bakış açısı yazılarıyla başlıyor film. Perde kararıyor ve hemen ardından kendimizi bir dünya haritası ile karşı karşıya
buluyoruz. Haritada New York işaretlenmiş. Sonra ordan çıkan yangına önce İran'dan
yayılan radyo dalgalarıyla cevap geliyor. Bu harita bundan sonraki tüm filmlerde
11 Eylül'e bir başka ülkeden, bir başka bakışın ilk habercisi oluyor.
* Kendimizi 11'lik dizinin ilk filminde, Samira Makhmalbaf'ın 11 Eylül'e bakışında
buluyoruz. Makhmalbaf 12 Eylül'de, İran'daki Afganlı mültecilerin arasında anlatıyor
11 Eylül'ü. İnsanlar acımasız, ilkel şartlarda harıl harıl kerpiç döküyor. Bir
genç kadın öğretmen kerpiç dökenlerin arasında dolaşarak, bir yandan kerpiçten
koruganların bir atom bombası saldırısında hiçbir işe yaramayacağğnı anlatıyor,
bir yandan da çocukları okula çağırıyor. Sonra ilkel bir derslikte bu kadın öğretmenin çocuklara 11 Eylül'ü anlatma ve
onları 11 Eylül'ün kurbanları için bir dakikalık saygı duruşuna kazanma çabalarına,
çocukların kendi dünyalarındaki dertlerin başka olduğuna tanık oluyoruz. Çocuklar için
"bir gün önce gerçekleşen, bütün dünya açısından çok önemli olan
büyük felaket" olsa olsa alanın tek kuyusuna düşen iki kişinin ölmesi olabilir.
Ya da bir çocuk için bir akrabasının ölmesidir. Onlar için DTM'nin muazzam yüksek iki kulesinin yanıp yıkılması çok soyut bir
şeydir. Kavranması çok zordur. Ayrıca eğer bu kulelere uçak çarptıysa, bu olsa
olsa Allahın işi olabilir. Bu bağlamda çocuklar arasında yürüyen, Allahın kendi
yarattığı insanları öldürmesinin mantığının tartışması aslında 'global'leştiği
söylenen dünyada çok değişik dünyaların yanyana olduğunu çok yalın gösteren
bir tartışma. Derslikte bir dakikalık anma sessizliğini gerçekleştiremeyen öğretmen, bu kez
çocukları alanın en yüksek yapısı olan, olsa olsa 20 metre yükseklikteki kerpiç
fırını bacasının önüne götürür. Yıkılanlar işte bundan çok daha büyük kulelerdir.
Çocuklar neden olduğunu anlamasa, bazıları konuşsak ne olur dese de, film bu
kulenin önündeki saygı duruşuyla biter. Samira Makhmalbaf İran'dan, Afganistanlı
göçmen çocukların bakış açısından 11 Eylül'ün ne kadar "önemli" olduğunu, göründüğünü
mükemmel bir sinema diliyle anlatıyor. Daha ilk filmde 11 Eylül'ün evlere taşınan
yanan/çöken ikiz kule resimlerinden başka resimlerle de belirlendiğini ve evet
insanların büyük çoğunluğu için durumun ABD ve Avrupa'daki metropollerden değişik
olduğunu, değişik göründüğünü görüyoruz.
* İkinci yankı Fransa'dan geliyor. "Bir Kadın / Bir Erkek"ten (1966) bu yana
Avrupa orta sınıf insanlarının romantik aşk öykülerini, yer yer polisiye kalıpları
içinde de anlatma konusunda adeta bir okul oluşturmuş, bir 'marka' olmuş Lelouch
11 Eylül'ü anlatıyor. O 11 Eylül'ü anlatırken, New York'ta yaşayan genç "bir
kadın ve bir erkek"in öyküsünü araç olarak seçiyor. Kadın görme ve işitme özürlü
bir Fransız. Erkek New York'lu bir görme/işitme özürlü rehberidir. Bir yıldır
birlikte yaşamaktadırlar. Kadın erkeği kıskanmaktadır. Kavgalıdırlar. 11 Eylül
sabahı, erkek ikiz kulelerde bir buluşma için yola çıkar. Kadın sıkıntı içinde
bilgisayarının başına geçer. Ve ayrılık mektubunu, ayrılık gerekçelerini yazar.
Ancak bir mucize birlikteliğimizi kurtarabilir yazar. Bu arada biz açık olan
televizyondan -kadının görmediği ve duymadığı- kulelere uçak çarpma olayını
yaşarız. Erkek kapıda belirir. 11 dakika 9 saniyeye ek olarak istenen 'bir resim'de,
tozdan tanınmaz halde ağladığı mı güldüğü mü belli olmayan adamı ve ona şaşkınlıkla
bakan kadını görürüz. 11 Eylül acaba bu çiftin bireysel mutluluğunu sürdürmek için kadının umutsuzca
beklediği mucize olabilir miş 11 Eylül erkeği tesadüfen yaşayan bu çift için
bir başlangıç olabilir miş Samira Makhmalbaf 11 Eylül'e metropoller dışındaki bir toplumun bakış açısıyla
yaklaşırken, Lelouch metropolün bir bireyinin çok özel bir bakış açısından bakmayı
yeğliyor. Daha bu ilk iki filmde Brigand'ın sözünü ettiği "uyumsuzluklar/zıtlıklar"
apaçık ve fakat film açısından bir zayıflık değil, tersine bir üstünlük, bir
zenginlik olarak gösteriyor kendini.
* Sonra Mısırlı rejisör Youssef Chahine'nin 11 Eylül'e bakışı geliyor. Youssef
Chahine 11 dakika dokuz saniyeyi iki kişiyle hayali buluşmasını anlatmak için
kullanıyor. Buluştuğu ve konuştuğu kişilerden biri Beyrut'taki bir Hizbullah
intihar saldırısında ölen bir Amerikan askeri; diğeri Filistinli bir intihar
komandosu. 11 Eylül bu hayali buluşmaların gerçekleştirilmesi için itki oluyor.
Her ikisi de ölmeseydi daha iyi olurdu biçimindeki yaklaşım Filistinli gerillanın
haklı/haksız ayrımı talebiyle karşılanıyor. Youssef'in kendi kendini oynadığı film, bana kendini çok öne çıkartan ve çok
öğretmen havasında olan bir film olarak göründü.
* Dördüncü yankı Bosna-Hersek'ten geliyor. İki yıl önce "No Man's
Land" ile
büyük övgüler alan ve ödüller kazanan Danis Tanovic, 11 Temmuz 1995'de Srebrenica'daki
katliamı hatırlatmak için her ayın 11'inde yürüyüş yapan Srebrenicalı kadınların
11 Eylül 2001'i nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Bütün dünyanın dikkatinin merkezinde
New York'un durduğu bir günde Srebrenica'daki bir katliamı anmanın anlamı olabilir
miş Kadınlar bu soruya yürüyüşlerini yaparak cevap veriyorlar. Danis Tanoviç bir tek 11 Eylül yok ! diyor. Başka 11 Eylülleri unutmama yönünde
bir çağrı onun filmi.
* İdrissa Quedraogo, 11 Eylül'ün kimi sonuçlarına -ve evet nedenlerine
de- Afrika'nın
bir ülkesinden bakıyor. Okula giden 5 genç erkek. Bunlardan birinin hasta annesi.
Annesinin yaşayabilmesi için gerekli ilaçlar, doktor parası vb. için gençlerden
biri çalışmak, okulu bırakmak zorundadır. Gazete satar. Gençler gazetede 11
Eylül'ün sorumlusu olarak aranan Bin Ladin'in başına 25 milyon dolar ödül konduğunu
öğrenirler. Bu arada çalışmak zorunda kalan genç tesadüfen Bin Ladin'i görür.
Bütün sorunların -açlık, yoksulluk, hastalık, okulsuzluk vb.- çözümü için çare
ortadadır. Bin Ladin yakalanacaktır. Gençler gençlerin birinin babasının kamerasıyla
Bin Ladin'in peşine düşerler. Fakat Bin Ladin uçar gider. Umutlar bitmiştir. Bin Ladin ne olur geri gel, umudumuz sensin sözleri yükselir
çocuklardan. Ve Bush'un yapacağı ziyarette onu kaçırmanın nasıl olacağını tartışırlar. Şimdilik ellerindeki kamerayı satarak, çalışan gencin okula dönmesini sağlamakla
yetinirler. Tek resim, birbiriyle dayanışan beş gencin grup fotoğrafıdır. Quedraogo da, Samira Makhmalbaf gibi, dünyanın Batıdan ibaret olmadığını gösteriyor.
Yoksulluk içindeki insanların kendi aralarındaki dayanışmalarıyla, gülen tavırlarıyla
iyimser, umutlu bir film. Çok sevdim.
* Sonra İngiltere'den bir yankı geliyor. Ken Loach Londra'da yaşayan şilili
bir göçmen, Vladimir Vega'nın gözünden bakıyor 11 Eylül'e. Vladimir Vega'yı
11 Eylül'ün New York'taki kurbanlarının yakınlarına bir mektup yazarken izliyoruz
filmde. Vladimir Vega, New York'ta yakınlarını, eşlerini dostlarını kaybedenlerin
acılarını paylaşıyor. Ve onlara bir başka 11 Eylül, ve bu 11 Eylül'de yakınlarını
kaybedenler olduğunu, kendi yaşadıkları somutunda şili'de 11 Eylül 1973'te seçilmiş
Allende hükümetine karşı gerçekleştirilen CIA markalı kanlı askeri darbeyi ve
sonrasını anlatıyor. Filmin büyük bölümü bu darbe sırasında çekilmiş siyah beyaz
dokümanter film parçalarının montajından oluşuyor. Bir yerde Bush'un yaptığı
konuşma giriyor araya. Bush, ikiz kulelere uçaklarla terörist bir saldırı olduğunu
anlatıyor. Bu saldırının özgürlüklere karşı bir saldırı olduğunu söylüyor. Onun
konuşması ertesine Allende'nn öldürüldüğü başkanlık sarayının uçaklarla bombalanmasının
resimleri monte edilmiş. Loach terörizm, terörizme karşı savaş vb. konusunda konuşan Bush'un ikiyüzlülüğünü,
sahtekârlığını gösteriyor. 11 Eylül 2001'de ölenlerin acısını paylaşanları, şili'yi unutmamaları konusunda
uyarıyor. O da Danis Tanoviç gibi, başka 11 Eylüller olduğunu söylüyor. Ve onun ötesine
geçip hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek bir açıklıkta, şili somutunda
gerçek suçlu ve sorumlunun adını da veriyor: ABD emperyalizmi, onun uşakları!
* 7. yankı Meksika'dan geliyor. "Ameros Perros" ile önemli bir çıkış yapan Alejandro
Gonzalez İnarritu biçimsel olarak en yenilikçi, deneyci katkıyı sunuyor bu yankıda.
O 11 dakika 9 saniyeyi bir öyküyü bilinen film formatında anlatmak için kullanmıyor.
Filmi bildiğimiz anlamda bir film değil. Film resimsiz bir beyaz perdeyle, hangi
dilde olduğunu bilmediğiniz monoton konuşma sesleriyle başlıyor. (Bu sesler
Chamula yerlilerinin kollektif duası imiş). Sonra yine boş beyaz perde. İlk
sesler azalırken, başka sesler ilk seslerin önüne geçiyor. İkiz kulelerin yandığını
gösteren canlı yayın resimlerinden tanıdığımız sesler. Sonra ikiz kulelerden
ikincisine uçak çarptığı sırada duyulan sesler, "Aman allahım" çığlıkları. Burda
çok ilginç bir şey oluyor. İnarritu size hiçbir resim göstermediği halde, yalnızca
belli sesleri monte ettiği halde, siz kafanızda yerleşmiş olan resimlerle sesleri
tamamlıyorsunuz. Sonra seslere çok kısa aralıklarla gökdelenden aşağıya atlayan, düşen insanların
boşlukta düşüşünü gösteren resimler monte ediliyor. İnarritu'nun gösterdiği
tek resim -onlar da çok kısa süre ve kısa aralıklarla- bunlar. Filmin esası
boş beyaz perde. Sesler. Ve sizin resimleriniz. Fakat onlar sizin resimleriniz değil ki. Sizin resimleriniz haline gelmiş olan
resimler. 11 Eylül deyince hemen aklınıza gelen resimler! İnarritu filmini başladığı gibi, boş beyaz perde ve dua sesleriyle bitiriyor. İnarritu'nun bu cesur filmi bizi aslında kendi 11 Eylül resimlerimizi sorgulamaya
da çağırıyor. Belki 11 Eylül'ü anmanın en iyi yollarından biri bu olsa gerek
diye düşünüyorum.
* İsrailli rejisör Amos Gitai 11 Eylül'e Tel Aviv'den bakıyor. 11 Eylül 2001.
Tel Aviv'de, Kudas caddesi üzerinde bir intihar komandosu eylemi. Tam bir kaos.
Bir yandan yaralıların hastaneye yetiştirilmesini, diğer yandan patlamamış bomba
arama işini örgütlemeye çalışan polis ve askerler. Meraklılar. Ve iki cadde
ötede patlamayı duyup gelen ve "önemli haber"in üstüne atlayan bir televizyon
ekibi. Polis ve askerlerle, "hür habercilik görevi"ni yerine getirmek aşkı içindeki
televizyon ekibi arasındaki komik-anlamsız tartışmalar. Haberin üzerine atlayan
ve çok önemli bir iş yaptığı inancındaki kadın televizyon spikerinin merkezdeki
yayın ekibi ile konuşmaları. Onların New York'taki olaylar daha öneml olduğu
için, Tel Aviv haberini canlı yayında vermeyecekleri mesajı. Kadın spikerin
protestoları. " Ne yani, bizimki de terörist saldırı değil mi" yakınmaları! Amos Gitai de 11 Eylül'e, bir tek 11 Eylül yok diyerek yaklaşıyor. Filminde
oldukça açık bir medya eleştirisi de var. Aslında trajik olan bir olayı, bütün
anlamsızlığı ve komikliği ile de göstermeyi becermiş Gitai.
* Geçen yıl "Muson Düğünü" ile Venedik büyük ödülünü kazanan Hindistanlı kadın
yönetmen Mira Nair, 11 Eylül sonrasında ABD'de müslüman ABD yurttaşlarına karşı
gelişen cadı avı / cadı kazanı atmosferinde gelişen gerçek bir olayın anlatımına
ayırmış 11 dakika 9 saniyesini. New York'ta yaşayan Pakistanlı bir ailenin büyük
oğlu 11 Eylül sonrasında kayboluyor. Aile oğlunu arıyor. FBI da. Pakistanlı
ve müslüman olduğuna göre, olsa olsa teröristtir! Ve Pakistan'a / Afganistan'a
savaşmaya gitmştir! Birkaç sorgu sualden sonra Hamadi'nin terörist olduğu resmen
ilan ediliyor. Aile eskiden dost olduğu Amerikalı beyaz aileler tarafından "terörist
ailesi" olarak muamele görmeye başlıyor. Daha sonra fakat sıfır noktasında toplanan
kemiklerin DNA analizlerinden terörist ilan edilen Hamadi'nin de enkaz altında
kalmış olduğu ortaya çıkıyor. Onu yanan kulelere içeridekilere yardım için girerken
gören tanıklar çıkıyor. Ve dünkü terörist Hamadi bu kez kahraman ilan ediliyor.
Amerikan bayrağına sarılı tabutu törenle gömülüyor. Mira Nair, ya kemikler bulunmasa idi ne olacaktı sorusunu yerleştiriyor seyircinin
kafasına. 11 Eylül sonrasını bir kez daha düşünmeye çağırıyor seyirciyi.
* ABD'den Sean Penn 11'09''01 filmine katkısıyla resmi ABD 11 Eylül bakışının
dışında bir bakış sergiliyor. İkiz kulelerin gölgesindeki bir evde, güneşsiz, yalnız ve aslında geçmişte,
anılarıyla yaşayan bir yaşlı adam. (Ernst Borgnine mükemmel oynuyor.) Çoktan
ölmüş olan karısıyla konuşuyor sürekli. Onu giydiriyor. Yanında yatırıyor. En
çok istediği şey, güneş ışığı görmeyen penceredeki çiçeklerin yeniden açması. Hayatı tekdüze. Bir gün
-on yıllardan sonra ilk kez- güneş ışığı vuruyor pencereye. Evi kapayan
gölgenin çöktüğünü, güneşin önünün açıldığını görüyoruz. Penceredeki çiçeklerin
başlarını kaldırdığını; güneşle uyanan şaşkın ihtiyarın çocuk gibi sevindiğini,
bu sevincini karısıyla paylaşmak istediğini görüyoruz. Fakat gün ışığı ona gerçeği
göstermektedir. Karısı yoktur. Film gerçeği kavradığında, güne döndüğünde, ağlayan ihtiyar adamın resmiyle
biter. 11 dakika 9 saniyeye ek olarak istenen resimde ise, evin diğer yarısının
da güneşe kavuşması vardır. Bütün Amerika'da patriyotizm adına en kaba şovenizmin kışkırtıldığı, savaş çığlıklarının
matem seslerine karıştığı bir ortamda, Sean Penn 11 Eylül'ü, 11 Eylül'ü yeni
bir başlangıç için fırsat olarak kullanma, geçmişi sorgulama çağrısı içeren
mükemmel bir filmle anıyor. Cesur bir çıkış yaptığı. Aslında bir ABD'li olarak
yaptığı, diğerlerinin yaptığından da anlamlı ve önemli. Sean Penn 11'09''01'e
yaptığı bu katkıyla 'umut var' dedirtiyor.
* Onbirinci ve son yankı Japonya'dan geliyor. Shohei Imamura her türlü savaş
düşmanı, pasifist mesajını metaforlar kullanan bir öyküyle anlatarak 11 Eylül'ü
anmış. İkinci dünya savaşı ertesinde, köyüne döndüğünde, gördüklerinin korkunçluğu
sonucu insan olarak yaşama yerine yılan olarak yaşamayı seçen bir bir Japon
askerinin öyküsünü anlatıyor Imamura. 11 dakika 9 saniye sonrasındaki tek kareyi Imamura
"Kutsal Savaş Yoktur" sözlerini
yazıyla da aktarmak için kullanıyor. Kuşkusuz iyi niyetli ve ABD emperyalistlerinin
"Kötüye karşı kutsal savaş", "terörizme karşı kutsal savaş" vb. ilan ettiği
ve bir dizi de müttefik bulduğu bir ortamda da, anlaşılır bir çaba. Fakat bütün savaşları
-evet bunların hepsi insanlar için büyük acılar getirme
konusunda bir olsa da- aynı kaba atmak ne kadar doğruş Çare insanlık böyleyse, insanlıktan vazgeçmekte mi, yoksa insanca yaşamak için
her şeyi yapmakta mış İmamura'nın neden bunca dolambaçlı konuştuğunu anlamış olmadığım gibi, seçtiği
yılan metaforunun niye seçildiğini de anlamış değilim. Sonuç olarak sevmedim bu katkıyı. Fakat sevdiklerim, sevmediklerim, sevdiklerim içinde çok ve az sevdiklerimle
11'09''11 bir bütün olarak bu yılın film olayı bence. Sinemanın, filmin salt bir eğlence-dinlenme aracı olduğu iddiasıyla yığınların
uyutulmasında, düzene bağlanmasında bir araç olarak kullanılmasına, sinemanın-filmin
diliyle cevap bu film. Düşünün çağrısı yapan, düşündüren bir film. Bu filmi
-eğer çevrenize gelir ve gösterilirse!!!- görün mutlaka.
|
|