EMİNE ERDEM
Korku cesaretin kardeşidir. Korkudan tir tir titrediğimizde, cesaret tutar elimizden,
dar geçitlerden kan ter içinde, karanlıklardan yol bulup düze çıkarır bizi. Cesaretin
doruğunda at koşturduğumuzda, korku soğuk bir rüzgâr gibi eser, dondurur yüreğimizi,
bir heykele döndürür bedenimizi. Birinden ötekine geçiş yoktur çoğu zaman. İç içedir ikisi.
*
O, daha küçücük bir kız çocuğuyken kocaman beyaz kurdelesi, kafasındaki kara,
bir tutam mısır püskülü gibi tutturulmuş saçlarını sımsıkı sardığında tanımıştı
korkuyu; duvarların ardından kin ve nefret dolu sesleri duyduğunda... Korku o günden sonra en cesaretli anlarında bile, karanlıkta, görünmez ayak sesleri,
duyulmaz haykırışlar gibi izlemişti onu. Dönüp baktığında bir kimsesizlikti korku.
Yalnız bir boşluk, karanlık bir sonsuzluk, kovalayan ayak sesleri, dört bir yandan,
insanın en keskin çığlığını bile yutan, onu yok ederce saran haykırışlar...
*
Boğulur gibi olduğumuz anlarda aldığımız derin bir soluk gibi
yardıma yetişse de cesaret, arandığında bir daha ele geçmez, bir yokluk
gibi uzaklaşıp gider...
*
Telefonda titrekti annemin sesi, çekingen, hep çocuk kalmış sesi. Anılara dönmek,
onun için de nice korku çemberlerini aşmaktı. Kendi ilk analık yıllarına, benim
çocukluğuma gitmek, özlemini biraz olsun dindirmek uğruna, yıllar önce kapanmış
yaraları açmak bir cesaret işiydi kuşkusuz... Bulgur Palas'ın müştemilat bahçesine beton dökülmüş, sadece bir bekçi varmış Osmanlı
Bankası'nın evlerini bekleyen. Bahçedeki bütün evler de boşaltılmış, konak yetmiyormuş
artık tozlu evrakları saklamaya. Bir zamanlar insanların cıvıl cıvıl doldurduğu
üç ev, anılarla dolu evler şimdi tozlu kâğıtlar, dosyalar doluymuş. Dili olsa
da söylese duvarlar... Nasıl da buruk bir sesle anlatıyordu annem. Çocukluğumun çiçekli bahçelerine betonlar dökmüşler. Kalın
betonlar... Arnavut kaldırımı
sokaklara döktükleri asfaltlar gibi.
*
Şimdi buralarda, yağmurdan ıslak asfaltlar üzerinde, çocukluğumun çiçekli, düşlerde
kalan anılarından kuru gerçeğe çarpa çarpa yürürken, daha iyi anlıyorum, korkular
içinde yaşamanın ne demek olduğunu. Moretti ailesinin yabancı olma korkusunu... Cerrahpaşa'da, İstanbul'un giderek yoksullaşmış, emekçi insanlarının yerleştiği
bu kendi haline bırakılmış semtte nasıl da heybetle yükselir, kentin eskiden masmavi,
tertemiz göklerine Bulgur Palas. Kesme kocaman taşlarla örülü yüksek duvarlar
sarar, belki de sahibinin hiç oturmadığı bu yapıyı. Büyük kentlerde, kıyıda köşede kalmış, kimsenin oturmadığı, camları kırık evler
vardır. "Perili Köşk" ya da "Cadılar Evi" derler bu yapılara. Bulgur Palas'la
ilgili olarak da bunu andıran, gerçekle gerçekdışının birbirine karıştığı yakıştırmalar
vardır. Devrin Osmanlı devlet adamlarından gaddar, cimri, hırslı, hırsız biri
-öyle anlatırlar-
yaptırmış bu konağı. Uzun yıllar İstanbul'un en yüksek yapısıymış. Devlet adamı,
devlet kasasından hırsızlıklar, devlet gücüyle yolsuzluklar yaparak dikmiş konağı.
Bulgur depolayıp, dar günlerde tutturabildiğince pahalıya satmış ve o parayla
ördürmüş yüksek, kalın duvarları; öyle söylerler...
*
Duvarlar, aşılması güç surlar gibiydi. Kocaman tahta kapının iki kanadı dış dünyayı
kapatırdı bize. Dışarıda, renkli düşlerimizden insanlar geçer, sokaklar kıvrılırdı
evler arasından. Ama çocukların bizleri de oyuna davet eden bağırtıları, çığırtkan
satıcıların mal beğendirmek isteyen sesleri, kalın duvarları aşar, ulaşırdı bizlere
de. Kalın duvarların ardındaki Bulgur Palas da dışarıdaki insanların düşlerini
süsler, orada oturmak erişilmez güzelliklerle dolu bir ayrıcalık gibi gelirdi
onlara. Erişilmesi, elde edilmesi güç herşey gibi. Konuk gelen komşular, kimi
akrabalar, merak ve heyecanla dolaşırlardı Bulgur Palası. Yediveren güllerin, devasa, rengarenk akşamsefaların, hercailerin, yıldız çiçeklerinin,
kocaman papatyaların, güzel kokulu karanfillerin doldurduğu, çoğu zaman hafif
sulanmış toprak bahçe, gürültülü İstanbul sokaklarından uzakta, huzur verici bir
akşamüstü, dingin bir serinlikte çay yudumlamanın doyulmaz olduğu bir
içavluydu...
Masmavi İstanbul göğü, avlu üzerinde engin bir kubbe gibiydi. Birbirinden güzel
üç küçük köşk, sırtlarını kalın duvarlara dayamış, bu bahçeyi paylaşırlardı. Bahçenin
ortasında mermer bir havuz, havuzda da her zaman süs balıkları rengârenk yüzerlerdi.
Bir tulumbayla çekilen su, yeleli mermer bir aslanın ağzından, kenarları kıvrımlı
yine mermer bir yalağa akar, yalağın kıvrımlarından şırıl şırıl dökülerek tazelerdi
havuzun suyunu. Yalnız bitkiler değil, bahçenin toprak kısmı da, güneşli günlerde,
neredeyse kırmızıya çalan sapsarı bir güzellik olarak süslerdi yeşillikler içindeki
çiçeklerle birlikte avluyu.
*
Nasıl dökerlerdi böyle güzel bir bahçenin üzerine, böyle kalın, kaba bir
beton... Annemin sesinde serin akşam üstlerinin özlemi, sulanmış bahçeden dalga dalga yükselen
toprak kokusu, öğlen güneşinin ölgünlüğünden akşamın alacasını ışıltılı renkleriyle
karşılayan çiçeklerin diriliği, içilen bir yudum çayla paylaşılan acıların, sevinçlerin
buruk tadı var... Anılara gitmek, çoğu zaman, böyle hoyrat betonları kırıp çocukluğun sisli geçmişi
ardında, onun serüvenci coşkusunda toprak bir bahçede bir demet papatya toplamak
değil midir? Ne kadar yüksek, ne kadar kalın ve aşılmazdı çocukluğumun kara saçlı, beyaz kurdeleli
küçük kızı için Bulgur Palas'ın duvarları. Ağaçlara tırmanır, bir yol bulur çıkardık
duvarlara. Oyunların en canlısını, heyecan dolusunu bu duvarlar üzerinde oynardık.
Herkesin çocukluğu en güzelidir, en acısıdır, en meraklısıdır, en renklisidir.
Bugünkü çocuklar için de öyle olacak... Ama bugünkü çocuklar bilgisayarlarının başından,
ekranların karşısından ayrılıp kocaman bir tahta kapının aralığından süzülerek,
böyle bir bahçenin büyüsünü, kokusunu, renklerinin güzelliğini tadabilecekler
mi? Benim için de kocaman kapıyı aralayıp dışarı çıkmak erişilmez bir mutluluktu.
Ancak akraba ziyaretlerine ya da gezmeye gittiğimizde tadabilirdik, dış dünyanın
bilinmezliklerle dolu, meraklar uyandıran bu duygusunu... Bulgur Palas'tan
Arnavut kaldırımı bir yola çıkılırdı. Sonra sağa kıvrılır, tatlı
meyilli bir caddeden Aksaray'a inerdik. Her iki yanında, ahşap cumbalı evlerin,
kâgir binaların dizildiği, kocaman ağaçların serinletici gölgesinde, parkeli,
Arnavut kaldırımlı yollardan Yenikapı'ya yürür, tramvaylarla İstanbul'un başka
semtlerinde oturan akrabalarımıza giderdik. Ya da bir kır kahvesine, deniz kıyısında
bir bahçeye kendimizi atar, bazen de sandal gezileri yapardık.
*
Türkçemizi hiçbir zaman düzeltme gereği duymamıştık diyor annem. Bizim için zorunlu
bir yabancı dildi çünkü. Dilimizden, hangi yöreden geldiğimizi, hangi halka, hangi
kültüre ait olduğumuzu çözmek bir bilmece değildi. Ne okul, ne çevre anadilimde
düşünmemi ve o düşünceyi Türkçeye çevirerek konuşmamı engelleyebilmişti. Belli
ki Madam Eleni de -karşı komşumuz- Rumca düşünüyor, Türkçe konuşuyordu. Daha taşındığımız
ilk günden başlamıştı yıllar sürecek dostluğumuz, Madam Eleni ile...
*
Avluda üç aile otururduk. Büyük tahta kapıdan bahçeye girildiğinde, sağ yandaki
evde Madam Eleniler, onların sağda karşılarında Halise Hanımlar, solda karşılarında
biz otururduk. Mösyö Pepo İtalyan, eşi Eleni Rumdu. Halise Hanımlar Bulgaristan göçmeni Türklerdi. Bizimkiler ise Kürdistan'dan kopup
gelmişlerdi İstanbul'a. Ailelerin erkekleri Osmanlı Bankası'nın memurlarıydı.
Bir de bekçi Hüseyin Efendi vardı. Bulgur Palas'ın bahçesine açılan kapının iki
yanındaki kulübelerden bizim eve yakın olan sol taraftaki kulübede oturuyordu.
Bulgur Palas'ın yüksek duvarları, çevredeki komşuların biraz da kıskançlıkla düşündükleri
gibi, zengin aileleri değil, yurtlarından kopup gelmiş insanların, ya da öz topraklarında
yabancı, azınlık durumuna düşürülmüş insanların trajik yazgılarını, acılarını,
korkularını, umutlarını çevreliyordu buradaki tek tek insanların kimliğinde... Bu
insanların ne Bulgur Palas üstüne uydurulmuş hikâyelerdeki zenginliklerle, ne
de Osmanlı Bankasının kasalarındaki paralarla ilgileri vardı. Dışarıda, komşuların
çoğu için, aşamadıkları bu kale duvarlarının arkasında yaşayanlar, Hıristiyan zengin
Rumlar, varlıklı Kürt toprak beyleri, paralı banka şefleriydi buradaki
insanlar...
Hele bazı mahalle sakinleri, kin, haset, öfke ile bakarlardı kendileri gibi emeğiyle
geçinen bu insanlara. Binde bir dost bir gülümseyiş yakalanır, mahallenin Rum
bakkalı Michali -ona Türkler İsmail adı vermişlerdi- ile dostça bir iki laf edilebilirdi. Rumlar, İstanbul'un hiçbir zaman sahibi olmayı becerememiş olan çoğu Türk'ün gözünde
-orada yaşamayı çok iyi bildikleri için olsa gerek- sömürücü, zengin, sıkılıp
atılması zorunlu bir ur olarak görülürlerdi. O yıllarda, baskı altında yaşamaktan kurtuluşu büyük
kentlerde arayan Kürtler
de akmaya başlamışlardı İstanbul'a. Dersim İsyanı'nda aldıkları yaraların kanı
durmamıştı daha. Büyük kentler de bir kurtuluş değildi. Oralarda da insanca yaşamaya
hakları vardı denemez. Kıbrıs'ta Türklerle Rumlar kızıştıkça, İstanbul'da Rumlar alıyordu baskıdan, zorbalıktan
payını. Belki de -ya da mutlaka- bu yüzden Madam Eleni ile annem arasında derin bir bağ
kurulabilmişti. Ne olursa olsun, bahçede tüm komşular, bu derin dostluğun çevresinde
birleşiyor, ortak yaşamı güzelleştirebiliyorlardı. Birbirlerinin sofralarında
bir bardak sıcak çay, bir fincan kahve ile derin sohbetlere dalabiliyorlardı.
Hele yaşlı Hüseyin Efendi, gâvur-Müslüman demeden, Madam Eleni'nin sofrasında,
bir dost sıcaklığı bulabiliyordu. Bulgur Palas'ın devletli sahibinden, yaygınlık
kazanan hikâyelerden sanki sadece karanlık, eski ve sağlam duvarların ardındaki
bu bahçenin güzelliği, sıcak ve dost yüzü değil, duvarların önlemeye çalıştığı
bir korku, pusuda bekleyen bir kin de miras kalmıştı.
*
Hangi büyük yapıya bakarsanız bir duvarla çevrili olduğunu görürsünüz. Çoğu zaman
baskı ve soygun taşlarının ter ve acıyla üstüste konmasıyla oluşur bu duvarlar.
Bu kalın ve yüksek duvarlar, sanki, içerde hırsızlıkla meydana getirilmiş güzellikleri
gözlerden gizlemek, bunları insanlardan haksızlıkla elde edenlerin yüreklerindeki
korkuyu biraz olsun dindirmek için örülmüşler gibiydi. Duvarlar ne kadar yüksek, ne kadar kalın, ne kadar aşılmaz ise o kadar büyük korkusu
olmalı Bulgur Palas'ın devletli sahibinin. Ama bu korkunun da uzun yıllar insanları
yönettiği açık. Korku değil mi hâlâ dünyanın çoğu yerinde yöneten? İşin acısı
orada oturan memurlara da bir ceza olarak kalmış bu korku, bu güzel yerde oturmanın
bedeli. Bu korku yetmiyormuş gibi, bir de Kargı Sokağı'ndaki büyük kapının hemen
bitişiğinde eski bir mezarlık vardı. Duvarlarla çevrili, duvarların üzerinde de
yüksek, eski, paslı demir parmaklıklarla aşılmaz bir mezarlık. Arapça yazılı,
kavuklu, beyaz mermer taşları, sağa sola eğrilmiş, neredeyse kendi boylarını aşan,
belki de yıllarca el değmemiş yaban çalıları, otlarıyla sarılmış, kocaman, hiç
budanmamış ağaçların loş, ürküntü veren gölgeleriyle karanlık, büyülü bir mezarlık. Mezar taşları, sanki, gecenin karanlığında bin yıllar gerisinden beyaz kefenleriyle
çalılar arasında kıpırdayan ölülerdi. Duvarların üzerinde oynadığımızda, hele birkaç kişi değilsek, hiç gitmezdik o
yöne. Müştemilat bahçesindeki iç kapıyı açıp asıl konağın bulunduğu büyük bahçeye geçmek
de ürküntü verirdi insana.
*
Korkular içinde geldim yurtdışına, bir orta Avrupa ülkesine. Bu topraklardan her
an atılabileceğini düşünmek, birden duygu ve düşüncelerini bir başka dilde -bir
kelime bile bilmediğin bir başka dilde- anlatmak ne kadar zor gelmişti ilk günler.
Bir gece karanlığında evin çevrilebilir, kapın kırılabilir, olan olabilirdi...
*
Biliniyordu olabilecek her şey... Büyüklerimizin yüreğinde, sokağı sarmış bir yangının bizim evimizi de tutuşturabileceğini
düşünme paniği, önlemler alıp zararsız bir yangından geçmenin zayıf umudu çarpışıp
duruyordu. Hele Hüseyin Efendi'nin de soyacak bir Rum evi araması nasıl sarsmıştı
büyüklerimizi. Soymayı tasarladığı Rum da, her gün sofrasında sıcak bir şeyler
yiyip içtiği Madam Eleni gibi biri değil miydi? Dersim katliamının ateş çemberlerinden
sıyrılıp gelen ailemizi, büyüğünden küçüğüne sarsıyordu anlatılanlar, planlanan
saldırılar. Evi soyulacak, belki dövülüp öldürülecek Rumlar, bizim için her derdimize
koşan Madam Eleni'lerdi, Aki'ydi. Onlar da biliyordu ve bekliyorlardı belki. Büyüklerimiz
konuşmuşlardı olacaklar üstüne mutlaka. Yoksa da gazetelerde halkın nabzını elinde
tutanların sözleri kara manşetlerle yayınlanıyordu. Halise Hanım'lar çoluk çocuk
renk ve koku vermez bir biçimde kapanmışlardı içeri, içlerine. Yaşlı bekçi Hüseyin
Efendi, belki de ömrünün son günlerini, bir Rum evinden alacağı üç beş mücevherle,
biraz daha iyi geçirebileceğinin düşleri içindeydi. Biz, iki aile, yaklaşan bir fırtınanın zararlarından en az kayıpla sıyrılabilmenin
sessiz telaşı içinde, bir yazgıya boyun eğmenin, ya da başkaldırmanın çaresizliği
ile konuşmadan anlaşmıştık sanki. Bin yıllardan beri öz yurtlarında yurtsuz bırakılmış bir eski komşunun çaresizliğiydi
bu.
*
"Bu toprakla yoğrulmuşuz biz Bu toprak hem onların hem bizim
Hiç kimse bu toprağı alamaz elimizden."
*
Biz çocuklar o her gün ayrı bir yaratıcılıkla tırmanıp üzerinde oynadığımız, ağaçlardan
meyveler koparıp yediğimiz, çitlenbiklerle patlangaçlar patlattığımız duvarların
üzerinde neşesiz; korkuyla sokağa, insanlara bakıyor, duvarların üzerine yüzükoyun
uzanıp kederleniyorduk. Kimi zaman bizi dünyadan ayırdığı için kızdığımız bu kara
yüksek, güçlü duvarlar şimdi biraz da olsa güven veriyordu bize. Bizi koruyacak
bir kale gibiydi sanki.
*
Nihayet olan olmuş, Kıbrıs'taki gerginliğe yeni bir olay tuz biber ekmiş, 1955'in
o 6 -7 Eylül günlerinde Atatürk'ün Selanik'teki evi bombalanmış diye haberler
gazete manşetlerine geçmişti. Vay İstanbul Rumlarının başına... Vay zavallı azınlıklara. O gece eve erkenden gelinmiş, yemek yenmiş ve bir bekleyiş içinde kapanılmıştı
evlere. Halise Hanımlar tası tarağı toplayıp Bursa'ya akrabalarına gitmişler,
Hüseyin Efendi o gün erkenden torbalarını alıp uygun bir Rum evi bulmak için çıkmıştı
dışarı. İki aile kalmıştık koskoca Bulgur Palas'ın müştemilat bahçesinde. Ben,
ağabeyim, Aki, annelerimiz, babalarımız.
*
Avlunun en güzel evi Aki'lerin eviydi. Kimbilir, Bulgur Palas'ın devletli sahibi
belki de onu, evinin kâhyası için düşünmüştü. Evin bir penceresi sokağa bakıyordu.
Avluda sokağa bakan tek ev oydu. İçi ve dışı renkli güzel çinilerle döşenmişti.
Evin giriş kapısının hemen yanında insana biraz ürküntü veren bir selvi ağacı
vardı. Bir ölüm sessizliği verirdi ağaç kimi geceler avluya. Karanlık bastığında sokaklardan insan sesleri, bağırtılar gelmeye baş1adı. Büyüklerimizin
bütün çabalarına rağmen uyumamıştık. Giderek büyüyüp yükselen gürültü gelip dayandı
Bulgur Palas'ın büyük tahta kapısına... " Gavurlar çıkın dışarı, Türk düşmanları''
bağırtıları arasında kapı gümbür gümbür dövülmeye başlandı. Galeyana gelen, sırtlarında
torbaları, sepetleriyle, ellerinde sopaları, hançerleriyle çapulcular durdurulmaz
bir kinle içeri girmek istiyorlardı. Onları azdırıp saldırtan karanlık eller birer
gölge gibi sinsi belli belirsiz, görünmez olmuştu.
|
Ne devlet vardı önleyecek, ne halk. Herşey bu azdırılmış kalabalıktı. Bulgur Palas
ölüm sessizliği içinde. Annem ve babam ellerinde Türk bayrağı, kimlikleri, büyük
tahta kapının arkasında dışarıdaki kalabalığa boşuna seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Biz de peşlerinde. Sonra korku içinde tüm ışıkları sönük Aki'lerin evine giriyoruz.
Madam Eleni hıçkırıklarla boğulacak gibi, sesler çıkarıyor.
Mösyö Pepo korku ve
telaş içinde her biri Aki'yi bir kolundan çekip kucağına almak istiyor. "Oğlum
benimle beraber ölsün" diyor. Babam korku ve acılar içindeki ana babayı yatıştırmaya
çalışırken annem Aki'yi kapıyor "Madam, ölürsek beraber ölürüz ne yapalım" diyor.
Birden, nedense, hep beraber sakinleşiyor, birlikte olmanın verdiği garip bir
duyguyla oturuyorlar. Bizler, çocuklar merakla izliyoruz büyükleri. Dışarıda, uzaklaşan sesler korkuyu sanki birlikte alıp götürüyormuş gibi zayıflıyor,
karanlığa karışıp gidiyor. Işıkları yakmadan pencereden bakıyoruz. Yer yer alevler
içinde evler, rüzgârın getirdiği yanık kokusu... Yangınların korku veren, hoş olmayan kokusu. Her şeye rağmen, daha korku ve bilinmezliklerden
kurtulamamış olmamıza rağmen ne kadar süreceği belirsiz bir sevinç kıvılcımı düşmüştü
yüreklerimize. Hepimiz birlikte kalkıp bizim eve gittik. "Eğer bir başka çapulcu
güruhu gelirse bizim evimizde saklanırsınız, evinize, eşyalara ne olursa
olsun." Bizim evimizde daha büyüklerimiz kahvelerini yudumlamadan Bulgur Palas'ın arka
kapısı çatırtılarla devrilmiş, çapulcular gürültü ve bağırtılarla girmişlerdi
büyük konağın bahçesine. Boş evrak deposu olarak kullanılan Bulgur Palas ilgilendirmiyordu
onları. Gelmiş müştemilat bahçesini konak bahçesinden ayıran kapıya dayanmışlardı.
Annem, korkudan zangır zangır titreyen Madam Eleni'yi, kocasını, Aki'yi, ağabeyimi,
beni evin karanlık bir bölmesine saklamak istedi. Ama korkunun bu kadar çoğu insana
cesaret veriyor olsa gerek, saklanma gereği duymadan hepimiz olacakları bekliyorduk.
Bu arada babam bütün ışıkları yakmış, ara kapının yanındaki nöbetçi kulübesine
merdiveni dayamış, kulübenin damına, oradan da iki bahçeyi ayıran kalın duvarın
üzerine çıkmıştı. Elinde Türk bayrağı, kalabalığa seslendi "Derhal çıkın buradan,
şimdi telefon ettim polise. Burası Osmanlı Bankası ve biz de Müslümansız ne istiyorsunuz?
İsterseniz bekleyin görün olacakları." Bir ara ne yapacağını bilmez durumdaki
insanlar, yavaş yavaş çekilip gitmişler. Sonra annemle babam ara kapıyı açıp konağın
büyük bahçesine girdiler ve yan sokaklardan birine açılan ana bahçenin kırık kapısını
birkaç kalasla yeniden tutturmaya çalıştılar. Artık, herhalde tehlike kalmamıştı
bu gecelik.
*
Evimizin altında bir oda kanaryalara ayrılmıştı. Yüzlerce altın sarısı kanaryayı
bahçeye bakan pencereden seyreder, kuru ağaç dallarında uçuşup durmalarını izler,
cıvıltılarını dinler, bir masal dünyasının düşlerine dalar giderdik. Bu kanaryalar
Osmanlı Bankası'nın şubeleri için yetiştiriliyordu belki de. Bakımından bekçi
Hüseyin Efendi sorumluydu. Kapısı dışarıya açılan bu odayı geçtikten sonra bizim
oturduğumuz evin kapısı gelirdi. İçeri girildiğinde sağ tarafta mutfak, solda
tuvalet, ikisinin arasından da bir merdiven üst kata kıvrılarak giderdi. Üst katta
bir salon iki yatak odası ve bu odaların yan duvarlarında da oldukça eğri çatı
nedeniyle, gömme dolaplar, karanlık bölmeler vardı. Her zaman gizlendiğimiz, yaratıcı
türlü oyunlarda kullandığımız bu karanlık odalarda, bir gün titreyip ağlaşan insanların
saklanmayı düşüneceği hiç aklıma gelmezdi. Ertesi gün, taptaze bir eylül güneşiyle uyandığımızda, farkında değildik biz çocuklar,
bugünden itibaren hayatın nasıl değişeceğini. Toz toprak içinde akşamı edip tulumbadan
su çekmek, yine güzeldi. Pırıl pırıl akan suyun serinliğini elimizde duymak... Ellerimizi,
yüzümüzü, ayaklarımızı tulumbanın suyunda yıkadık, günün kirini orada bırakıp
yorgunluğuyla çekildik evlerimize. O akşam birlikte beş çayı içilmedi. Kafamızdan
silinip giden dün geceki korku verici olaylar, büyüklerimiz üzerinde derin bir
üzüntü, bizim bile sezdiğimiz bir korku ve güvensizlik duygusu uyandırmıştı. Hüseyin
Efendi'nin ne gece geç gelişinin ne de ertesi sabah Bulgur Palas'tan çıkıp gidişinin
farkına varmıştık. Olanlar Bankaya da haber verilmişti. İki bahçeyi birbirinden
ayıran kapı açık, marangozlar, duvarcılar konak bahçesine sağlam yeni bir kapı
yapmakla meşguldüler. Biz çocuklar için yeni bir eğlence başlamıştı. Aki, ağabeyim, ben büyük bahçede
oynadık o gün. Kenarları oymalı mermer kemerlerle süslü, üzeri mermer kapaklarla
kapalı sarnıçları yüzükoyun yatıp kulaklarımızı dayayarak dinliyor, hayallerimizin
ürünü uydurmaları anlatıyorduk birbirimize. O sarnıçlarda cinler şarkılar söyler,
cadı rüzgârları eserdi. Bu uğuldayıp duran sarnıçların kapağını açmak yasaktı
bize. Açarsak mutlaka uğultular içinden bizi yedi kat yerin dibine götürebilirlerdi
cadılar, cinler. Duvarcıların, marangozların gürültüleri arasında, bizler, Bulgur Palas'ın kuzeye
bakan köşedeki büyük giriş kapısı önünde iki tarafa zarif bir meyille kıvrılan
mermer merdivenlerde atlıyor, mermer tırabzanlarda kayıyor, bir taraftan tırmanıp
öteki taraftan iniyorduk. Sonra, Bulgur Palas'ın etrafında koşup, pek seyrek girdiğimiz
bu bahçenin tadını çıkarıyorduk. Bulgur Palas'ın bahçesi güney yönünde Marmara'ya
doğru çok yüksek bir duvarla biterdi. Uzayıp giden bir teras gibiydi bu bölümdeki
bahçe. Sağ tarafında asmalarla sarılı bir veranda vardı. Ancak misafirlerle ya da tatil
günleri cümbür cemaat gelinen ve çay içilen bu çardakta şimdi Madam Eleni ile
annem çay içiyor, dertleşiyorlardı. Bizler, bir fırsatını bulur her seferinde, bir yamaca inen bu duvarlardan fışkıran
çalılara tutuna tutuna inip, Marmara denizine kadar uzanan bahçelerdeki ağaçlardan
meyveler toplamaya, nedense bugün keyifli değildik. Hele akşamüstü sokağa hep birlikte alışverişe çıktığımızda, bakkal İsmail'in yağmalanmış
dükkanını, kırılıp dökülmüş rengârenk akide şekeri dolu kavanozları gördüğümüzde
nasıl kanadı kırılmıştı büyüklerimizin. "Yollarımızı ardımızda bir yük gibi
taşıyoruz."
*
Annem çocukluğumun geçtiği yerlerin fotoğraflarını çekip gönderiyor bana. Lodoslarda
Marmara denizinin deli dalgalarını seyrettiğimiz o küçük çardak da yok şimdi yerinde.
Annem de değer verdiği, anılarının geçtiği, yaşamından izler taşıyan, yaşamında
yeri olan köşenin yok olup gitmesinden duyduğu kederi sezdirmemeye çalışıyor telefonda
bana. Bulgur Palas'ın resmini çekmek çok zormuş, ya helikopterlerle gökyüzünden
ya da Cerrahpaşa Camiinin minaresinden belki. Evimize, köyden ya da mevsimlik işçi olarak İstanbul'da iseler, Ali amca ve ağabeyi
gelirlerdi. Biri saz çalar, öteki küçücük bir kemençe. Kürtçe şarkılı halk hikâyeleri
anlatırlardı. Annem ve babam hem hasret giderirler, hem de bizlere bu şiir yüklü
yasak zenginliği tanıtmak, bizi bu gizliliğe ortak ederek onları benimsememize
çalışırlardı. Bu şarkılı günlerin bantlarından bazıları daha bir yerlerde. Ulaşır
mı elime bilmiyorum.
*
Halise Hanımlar Bursa'dan döndüler, şımarık torunu Sevda yine aramızda. Hüseyin
Efendi de görünmeye başladı ortalıklarda. Bir durgunluk, bir suçluluk duygusu
var herkesin yüzünde. Madam Eleni'yi artık bahçede görmek mümkün değil. Biz çaya
onlara gidiyoruz. Madam Eleni annemle beraber ciddi konulara dalıp konuştuğu sırada
biz, ağabeyim, Aki ve ben evin alt katındaki banyoda sabunlar köpürtüyor, tel
halkaları köpüklü suya sokup, balonlar uçuruyorduk. Ya da Aki'nin pilli telgrafıyla
odadan odaya yer değiştirerek oynuyoruz. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, kederli haberin evimizi sessizliğe, üzüntüye
boğduğu güne kadar. Aki'ler taşınacak... Bankaya dilekçe vermişler. Rumların çoğunlukta olduğu bir İstanbul semtine taşınacaklar.
Soyulmuş dükkânların, evlerin, ikonaları kırılmış bir kilisenin bulunduğu bir
semte. Taşınma hazırlıkları çok kısa sürdü. Bir kısım eşyalarını bizim eve bıraktılar,
günün birinde gelip almak üzere.
*
Şimdi nasıl yüreğime çöreklenip oturuyor acısı, her şeyini bırakıp bir yerde,
bir başka yere gitmek, orada var olmaya çalışmak. Yaşadıklarım, beni çocukluğuma
Madam Eleni'lerle vedalaşma günlerine götürüyor.
*
Bir tatil günüydü... Kendimizi bildik bileli girmediğimiz köşesi, tırmanmadığımız duvarı kalmamış bu
yerler, hepimize daha başka görünmeye başlamıştı o günlerde. Hep birlikte oymalı
mermer tırabzanları tırmanıp girdik konağa. Şimdi bizi ne sığınaklara götüren karanlık
merdivenler, ne her katta yer alan sayılarını bilmediğimiz kadar çok odalar, ne
de bildiğimiz sayıların saymaya yetmediği kadar çok merdiven basamakları ilgilendiriyordu.
Büyüklerimizin yüzlerindeki üzgün ve ciddi ifade bütün haşarılıklarımızı içimize
boğmuş, durgunlaştırmıştı bizi. Başka günlerde olsaydı, büyüklerimiz dinlene dinlene
merdivenleri tırmanırken, bizler masal şatolarında kırk odadan birine saklanmış
güzel bir prensesi, ya da prensi arar, gülüşür veya kapısını açtığımız odaların
hangisinden bir devin, ya da bizi büyüleyecek bir cadının çıkacağı korkusunu taşırdık
birbirimize. Birkaç kat tırmandıktan sonra yeniden bir macera duygusuna kapılır,
yine dalardık o oda senin bu oda benim kovalamacasına. Bir yerden bulduğumuz bir
tebeşirle kaybolmamak için işaret çizerdik koridor duvarlarına. Dışardan sarı
tuğlalar ve mermerlerle örülü, oyma mermer balkonlu bu bina, içerde aydınlık ve
ferah, denize ya da bahçelere açılan odalarla doluydu. Şimdi anımsayamıyorum altıgen
mi, sekizgen miydi bina? Ama tozlu dosyalarla, evraklarla doluydu odaların çoğu.
Bir de daha kullanılmamış çok köşeli siyah, beyaz, kahverengi, damarlı mermer
taşlar, binbir güzellikte desenlerle işli, dört köşe, altı köşe harikulade çinilerle
doluydu. Sanki daha yapımı bitmemiş, telaşla bırakılıp kaçılmış gibi bir havası
vardı konağın. Şimdi düşünüyorum da haksızlık ve zorbalıkla işgal edilmiş topraklardan
çıkıp gitmek zorunda kalan Osmanlılardan geriye kalmış yerlerde insanların söylediği
acı dolu, buruk bir sevinç şarkısı gibi. Sahibinin düşlerinde Bulgur Palas'ın önündeki Marmara'ya bakan terastan denize
kadar bir kanal açmak ve deniz yoluyla konağa gelmek yatıyormuş. Gerçekle masal
birbirine karışmış söylentilerde. Sonunda çıktık Bulgur Palas'ın tepesindeki kara fötr şapka biçimindeki çatıya.
Yuvarlak kısımdan çepeçevre pencereler açılırdı etrafı saran yuvarlak balkon gibi
çıkmaya. Küçük kapıdan çıktık, insanın başını döndüren korkuluksuz balkona. Marmara
denizini Kızkulesi'ne, Adalara, Anadolu yakasına bulutsuz havalarda belki Yalova'ya
kadar en güzel buradan görebilirdi insan. İstanbul'u tepeden, göz alabildiğine
uzaklara dek buradan seyretmek mümkündü. Burada insan kendini gökyüzüne en yakın
hisseder, düşlerinde rüzgârlara kapılıp gidebilirdi istediği yerlere. Bir saat kadar süren tırmanmadan sonra temiz hava ile kendimize gelmiş sonra da
bir solukta inivermiştik bahçeye. Bir süre köşedeki çardakta oturduktan sonra
döndük evlerimize. Ertesi gün önce Türk komşuların bazıları sarmaş dolaş vedalaştılar
Madam Eleni'lerle, sonra bizler gözyaşları içinde yolcu ettik bu sevgili
insanları... "Bir dalımız kesildi ve ateşe atıldı." Banka onların evini bize verdi, bizim eve de yeni komşular Fatma Hanımlar taşındılar.
Hele bu eve taşındıktan sonra Aki'ler bizi hiç yalnız bırakmadılar. Mutfakta,
oturma odasında, banyoda Aki'nin gölgesi hep bizimle oynardı. Konuşma konularından
biri Morettilerdi. Bir gün Madam Eleni, Aki bize geldiler, ardından da birkaç hamal ve bir kamyon.
Eşyalarını kimi komşuların aç gözleri arasından alıp gittiler. Bu onların Bulgur
Palas'a son gelişiydi. Sonra biz onları Cumhuriyet Caddesi'nde Divan Oteli'nin
hemen yakınındaki evlerinde ziyarete giderdik. Yıllar sonra annem bir hastane
odasında görüşmüş Madam Eleni'yle. İkisi de hasta. Fransız Pastör Hastanesinde
-banka memurları ve yakınları orada tedavi görürdü- birkaç gün beraber olmuşlardı.
Madam Eleni öldü orada. Bu bizim için büyük bir acı oldu. Sonra bir gün bir akraba
ziyaretine gittiğimizde onların kapısından geçerken zili çalmak istedik. Adları
yoktu zilde. Sorduk, Mösyö Pepo da ölmüş. Halaları Aki'yi alıp İtalya'ya götürmüşler. Akrabalarımıza nasıl gittiğimizi, eve nasıl döndüğümüzü hatırlamıyorum, ama bu
acı içimize çöreklendi, kaldı. Yıllar geçti, Bulgur Palas'tan başka bir eve taşınıp
sonra yine aynı semtte bir eve yerleştik. Bulgur Palas'ın birkaç sokak aşağısında.
Zaman zaman Bulgur Palas'taki eski komşularımızı ziyaret eder, çocukluğumuzun
sevinçlerden çok acılarla dolu anılarına dalardık.
*
Anneme telefonda söylüyorum. Bir düş gördüm; ölümü, bitmez tükenmez yolları, başeğmez
bir kadın sanatçıyı, bir can arkadaşı düşünüyorum. Ölümüyle birlikte yüreğime
daha da yerleşip yaşayan, beni hiç yalnız bırakmayan bir arkadaşı... "Açık bir meydandayım. Bir köşesine küçük bir sahne kurulmuş. Sahnede biri elinde
bir keman, acıklı bir öykü anlatıp çalıyor. Kemanın sesi hafif ve derinden geliyor.
Ne müziğin, ne de anlatılan öykünün inceliğini, dramını anlıyor kalabalık. İnsanlar
kendi aralarında kıpır kıpır, hareketli... Kalabalığın içinde bir kız çocuğu,
eski uygarlıklardan bir şiir gibi ince, duyarlı bir kız, müziği dinliyor
ve müzikle anlatılan öyküyü tümüyle yaşıyor. Kalabalık ne müziğin, ne de
kız çocuğunun farkında. Kız çocuğu acılar içinde kıvranıyor. Keman sesi
kesiliyor. Aynı anda bütün olayı birlikte yaşayan kız da sessizce, kimse
farkına varmadan orada ölüyor."
*
Çok sarsıldım. Günlerce sürdü içimde acısı. Acılardan söz ederiz çoğu zaman, bizi kasıp kavuran acılardan. Ama başkaları da
o anda aynı acıları çekiyor, ölüyor olabilir burnumuzun dibinde. Kim farkına varabilir,
kendi dışında da insanların acı çekebileceğinin. Kim farkına varabilir, serin
bir iç avluda kızıl bir gülün ağladığının.
*
Moretti'lerin anıları yüreğimizde hep taze olduğu için Bulgur Palas'a olabildiğince
seyrek gider, daha çok komşularımızı bize davet ederdik. Komşumuz Fatma Hanım
bir gün bizi çok şaşırtan, sonra da üzüntüye boğan bir haberle geldi. Aki gelip
bizi aramış, Fatma Hanım da nerede oturduklarını bilmiyorum deyip savmış onu.
Kimbilir hangi düş kırıklığıyla dönmüştür Aki İtalya'ya. Acılar dolu çocukluğunu,
korkularını, annesini, babasını bıraktığı İstanbul'da, aramaya geldiği çocukluk
arkadaşlarını bulamadan nasıl kimsesiz dönmüştür. Fatma Hanım'ı hiçbir zaman affetmedim
çocukluğumun sevgili arkadaşına yalan söylediği için. Şimdi ben peşindeyim Aki'nin.
Hangi kentindedir İtalya'nın, -kısaltılmış bir ad Aki- ön adı nedir? Annesinin ölümünden sonra bir gün onları ziyaret etmiş, birlikte buğday tarlaları
arasında yürümüştük. Çocukluk sadece sopalarla, zincirlerle, soygun çuvalları
ve sepetlerle kara yüksek bir duvarın ardından gelen kin dolu seslerin uyandırdığı
korku değil; çocukluk, sapsarı bir güneşin kavruk sıcaklığı altında bir buğday
tarlasının ortasından uzanıp giden toprak bir yoldan el ele koşmak da değil midir? Aki'yi bulmak, kimbilir birlikte yine buğday tarlaları arasında yorgun bir bedeni
taşımak, yüreğimizde çocukların koştuğunu duymak ne hoş olurdu.
|