Kızmaz, sövmezseniz sizlere biraz da kendi aşkımdan söz etmek istiyorum. O günlerde
yani benim hem köy öğretmeni olarak çalıştığım, hem sosyalizmi savunup, hem de
rakı parasını çıkarabilmek için gerçek bir proleter olarak yağlıboyacılık yaptığım,
hem de bir kültür emekçisi olarak arkadaşlarımla tiyatro gösterileri düzenlediğimiz
günlerden birinde öğretmen arkadaşlarımla buluşup gece yarılarına kadar prafa
oynadığımız kahvehaneye gittim.
İhsan öğretmen her zaman en erkencimiz olurdu. Biz, yani prafa ekibinin diğer
iki elemanı evli olduğumuzdan, evden dışarıya çıkarken eşlerimizle hemen her zaman
sıkı bir meydan savaşı yapıp onu kazandıktan sonra, sokakta hemen herşeye küfredip
gecikmiş olarak gelirdik kahvehaneye.
Ama ilginçtir, o gün bir meydan savaşına gerek kalmadan çıkmıştım evden. Herhalde
eşim bıkmıştı bu savaşlardan. Çünkü ne olursa, nasıl olursa olsun sonuçta ben
kazanıyordum. O da bağırmasıyla, yükselmiş tansiyonuyla kalıyordu kapının önünde.
Neşeliydim. Kahvehaneye de neşeli girdim. İhsan öğretmen köşedeki masamızda yalnız
ve hüzünlü oturuyordu. Selam verdim, ağzının ucuyla aldı selamımı.
"Ne o, üzüntülü görünüyorsun" dedim.
"Öyle" dedi sertçe.
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Aşık mısın, a canım?"
İçini çekti, gözleri daldı uzaklara "Nerede o günleeerr?!" dedi, nefesini boşaltırken.
"Tohuma kaçtık, Erzincan'da bize aşık olabilecek birini bulamadık."
"Adresini ver, ithal edelim başka kentlerden."
"Dalga geçme" dedi, "Zaten canım burnumda."
"İyi de, neden, a gülüm?"
"Cumhurbaşkanı Zeki Müren'i dinleyerek Altınbaş rakısı içmiş."
Güldüm. Hani tanımasam manyak bu adam diyeceğim. "Sana ne bundan" dedim. "Adam
cumhurbaşkanı. İçer de dinler de."
"Nasıl bana ne be" diye bağırdı İhsan öğretmen. "Yalnızım, sevgilim yok, canım
sıkılıyor, rakı içmek istiyorum, param yok. Zeki abimizi dinlemeyi seviyorum ve
bu güne kadar hiç Altınbaş rakısı içmedim."
Kahkahayı patlattım ve sandalyemi azıcık uzaklaştırdım masadan. "Ayranı yok içmeye,
tahtırevanla gider sıçmaya" derler bizim Erzincan'da böylelerine.
"Gülme lan, tepelerim bak..."
"Boşver tepelemeyi de gel prafa oynayalım, geçer" dedim.
"Tükürürüm prafasına da kapiğine de. Rakı içmek istiyorum, anlamıyor
musun?"
"Git iç o zaman."
"Param yok."
"Kaç lira var cebinde?"
"Yedibuçuk."
"Kaç lira bu Altınbaş rakısı?"
"Ne bileyim ben, on mu onbeş mi?"
"Çühüşşş... Biz bir günde kazanamıyoruz bunca parayı be."
"Öyle işte..."
Suratı patlamadan önce kararan bulutlara benzedi İhsan'ın. Derin derin içini çekti,
öksüz çocuklar gibi. Cebimde yirmi liram, ay başına da daha on gün var. Biraz
düşündüm, İhsan'a baktım, parmakları masanın üstünde trampet çalıyor.
"Şimdi sen Altınbaş rakısı içmek istiyorsun, öyle mi" diye sordum.
"Bir de Zeki abimi dinlemek" dedi.
"Kalk, yürü" diyerek sandalyeden kalktım.
"Paran var mı" dedi gözlerinde şimşekler çakarken.
"Yirmi liram var, yeter bize."
Bozuldu yine, gözlerindeki ışıklar gazı bitmiş lamba gibi ağır ağır söndü, "Sokakta
içeriz o zaman rakıyı, Zeki abimizi de dinleyemeyiz" diye mırıldandı.
"Sokakta içmeyeceğiz oğulcuğum" dedim, "Merdivenaltı'na gideriz, sahanda
iki de yumurta yaptırdık mıydı yeter bize."
Aybaşlarında köylerden gelen birkaç arkadaşla birlikte alışverişimizi yapar, eşyalarımızı
Buğday Meydanı'nında herkesin adresi görevini de yapan bakkallardan birine bırakır,
kahvehanede biraz prafa oynadıktan sonra hava kararınca "Merdivenaltı" dediğimiz
lokantaya içmeye gider, eşlerimiz köylerde kaldıkları için kimse bize "içeceğinize
eve iki kilo daha fazla et getirsenize, gidemezsin, içemezsin" diyemez, bir günün
dırıltısız, vırıltısız beyliğinin tadını çıkarmaya bakardık.
Merdivenaltı'nın sahibi şişko, gözleri şişten kapanmış, yüzü sevimli mi sevimli,
bir çuval bıyığı olan, dili baldan tatlı, yaşlı bir Bektaşi'ydi. Adını ne biz
sorduk, ne de o söyledi. Onun adı benim için hâlâ; "Amca."
Amca bizi görünce ayağa fırlar, "Ohhoo... yine muallimlerim teşrif buyurdular" diye
bağırır, tüm müşterilerin bize bakmasına neden olurdu. "Başımın taçları, gözümün
nurları, gönlümün sultanları, hoş gelmiş sefalar getirmişler" diyerek bizleri
masaya oturturken garsona "Donat oğlum masayı, bekletme muallimlerimi" diye emreder,
bizimle birlikte otururdu masaya Amca.
Donanırdı masa hemencecik. Önce herşeyin tadına Amca bakardı. Kavun taze mi, ekşimiş
mi, tatlı mı, kelek mi, beyaz peynir yeterince taze ve yağlı mı, salatanın tuzu,
limonu, yağı yerinde mi, yanında ek olarak limon dilimleri var mı, cacık ne kadar
sarmısaklı, ne kadar tuzlu, turşu tam dönmüş mü, acısı yerinde mi, kebaplar iyi
kızarmış mı, maden suyu yeterince soğuk mu ve rakı, en önemlisi rakı kesilmiş
mi yoksa diri mi, kontrol eder, önce bizim kadehlerimizi doldurur, sonra kendine
doldurduğu kadehi kaldırıp "Diliniz tatlı, muhabbetiniz şen, gönlünüz hoş olsun"
diyerek yudumlardı rakısını.
İkide bir "Dilinize kurban, gözünüzün ışığına hayran, ne tatlı şey okumuşla söyleşmek
ya yaradan" deyip rakıyı içerken Hayyam'dan, Şair Eşref'ten, Neyzen'den dörtlükler
okur, hepimizi neşeye boğardı.
Bir akşam müşterilerden biri rakıyı fazla kaçırıp, hesabı öderken biraz diklenecek
olmuştu da, adamdan beşkuruş almadan kapının önüne çekmiş, Hayyam'ın "Önce kendine
gel, sonra meyhaneye/ Çiğ isen git başka yerde eğlenmeye" dizelerini bağıra bağıra
okuduktan sonra kovmuştu onu.
"Rezil oluruz Amca'ya" dedi İhsan öğretmen, "yirmiyedibuçuk lira ile rakı
içilir mi orada?"
"İçilir ve de hiç rezil olmayız. Rakıyı bakkaldan alırız. Amca'nın
kızacağını sanmıyorum, bizi tanıyor nasıl olsa."
"O daha kötü ya. Tanımasa belki bir cahillik ettiler, içkili lokantaya
ellerinde rakı şişesiyle girdiler, der affederdi."
"Oğlum, İhsancığım, ulan manyak herif, rakı içmek istiyorsun, haydi diyoruz nazlanıyorsun.
Ayın sonundayız, Amca da bilir bizim züğürt davulu çaldığımızı. Anlar bizi, onun
gönlü geniştir. Hem kızsa ne yazar, en fazlasından Hayyam'dan bir dörtlükte
bizim için okur, o kadar. Kalk haydi attırma tepemin tasını."
İhsan öğretmen gönülsüz kalktı yerinden. Kahvehaneden çıkarken kahveci Rüstem
"Prafa yok mu hocalar" diye sorunca İhsan "Yok" dedi, "Zeki var bugün."
Rüstem arkamızdan aval aval bakarken, İhsan insanı deli etmeye yetecek kadar kötü
sesiyle bir şarkıya başladı:
"Senden uzak günlerim, zindan oluyooorrr."
Bakkaldan bir şişe otuzbeşlik Altınbaş rakısı alıp Merdivenaltı'na girince beni
derin bir korku aldı. Henüz masalar tam dolmamıştı, kapının yanında, bizim her
zaman oturduğumuz masa da boştu. Amca masasında oturmuş uyukluyor gibiydi. Ama
bizi gördü nasılsa, yine başladı esprilerini döktürmeye ve tam "Donat oğlum
masayı"
diyecekken "Amca, bize sahanda iki yumurta yaptırır mısın" diyerek hevesini kursağına
tıkadım ve yekinmesine fırsat vermeden "Bir şişe de maden suyu rica edeceğim"
dedim.
Amca hiç bir şey söylemeden, başını sallaya sallaya isteklerimizi söyledi garsona.
Garson önce maden suyunu getirdi. Masanın üzerindeki bardaklardan ikisine madensuyunu
doldurduktan sonra ceketimin iç cebinde duran rakı şişesini çıkarıp masanın altında
tuttum. O sırada İhsan "Zeki Müren'in bir plağını koyar mısın pikaba" dedi garsona.
Rakı şişesi masanın altında elimi yakan bir top ateş gibi, bir türlü yukarıya
çıkaramıyorum. İhsan kaşıyla gözüyle işaret edip, şarkının ilk sözleriyle ilk
yudumu almak istediğini anlatmaya çalışıyordu. "Ne olursa olsun" diyerek şişeyi
açıp doldurdum öteki bardakları. Biz rakıyı susuz içenlerdeniz a canlarım, söylemeyi
unuttum.
Amcayı göremiyordum, ama sırtım ona dönük olduğu halde, sırtımdan aşağıya inen
ter damlalarında onun şaşkın, soran bakışlarını hissediyordum. Garson önce "Bu
akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un" şarkısının plağını koydu pikaba,
sonra sahanda yumurtayı getirip alay edercesine bıraktı masanın ortasına. "İki
yumurta, iki çatal, bol ekmek... Muallimler... Altınbaş rakısı dışarıdan
alınmış...
Ayıp be, insan içkili lokantaya elinde rakı şişesiyle gelir mi" dercesine konulmuştu
yumurta sahanı masaya. Utansan ne, utanmasan ne? Ok yaydan çıktı bir kere.
"Haydi yarasın" dedim İhsan'a, dolu dolu birer yudum aldık rakılarımızdan, üstüne
birer yudum maden suyu ve bandık yumurtaya ekmeği. Severim sahanda tereyağlı yumurtayı,
hele bir de içine kavurma konulmuşsa, yeme de koynunda besle.
O sırada Amca dikildi tepemize,"Ne iş hocalar" dedi homurdanırcasına.
"Hiç" dedim, Amca'nın gözlerine bakmadan, "İhsan'ın bir derdi vardı da..."
"Onu sormadım" dedi, "Yumurta, Altınbaş, Zeki Müren... Ne iş?"
"Cumhurbaşkanı" dedim, İhsan'a yardım istercesine bakarak.
"Ne olmuş cumhurbaşkanına" diye sordu Amca merakla.
"Ne olsun be Amca" dedim, "Sayın Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay Zeki Müren'i dinleyerek
Altınbaş rakısı içmiş. İhsan'ın da canı çekmiş, ay sonu malum, para da yok...
İşte hal bu. İster söv ister kov."
"Garsoon! Bak lan bu masaya oğlum" diye bağırdı Amca, yüreğim ağzıma geldi. Herkesin
bize baktığını görmesem de gözüm gibi biliyorum, bakıyorlar. Onların masalarının
üzerleri, pantolonlarının cepleri dolu. Kebaplar, mezeler... deste deste
onluklar...
Belki de gülüyorlar halimize. İster misin Amca da kovsun bizi şimdi. O zaman İhsan
da ben de kesinlikle intihar ederiz.
Garson yanımızda dikilince Amca "Kaldır ulan şu yumurtayı bu masadan" diye gürledi.
"Ulan rakıya karşı ayıp be. Yapılır mı bu rakıya? Donat şu masayı. Getir bir büyük
Altınbaş. Bu gece sadece Zeki Müren çalacaksın tamam mı? Başka istek yok. Acılı
olsun Adanalar. Önce sıcak sıcak birer porsiyon. Baktın bitti, söyletmeden tazele.
Cumhurbaşkanıymış... Altınbaş içip Zeki'yi dinlemişmiş... Kim yetiştirdi
ulan onu? Muallimler değil mi? O kebap yiyecek, muallimler yumurta. Allaha
reva mı bu be. Kaldır şunu."
Garson ecinni görmüş molla gibi koşturdu, anında donandı masa. Bizde bir keyif
bir keyif, ağzımız ensemizde. İlk dolu yudumlar da etkisini gösterdi ya, utanma
falan yok artık. Paraymış, pulmuş, kime ne? En fazlasından borca yazar, aybaşında
öderiz, olur biter.
Amca hızlı girdi rakıya. Hem anlatıyor hem de "Haydi fondip" deyip son damlasına
kadar içiyor bardaktaki rakısını. Biz de koşuyoruz arkasından. Ağzını, pos bıyıklarını
sildikten, biraz kebap aldıktan sonra "Demek Altınbaş içti cumhurbaşkanı öyle
mi" diye homurdandı ve girişti şiire.
"Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler
Kimi alçak, kimi deyyus, kimi hırsız dediler
Künyeni almak için partiye ettim telefon
Bizdeki kayda göre o şimdi mebus dediler"
"Hey ağzını yediğimin Eşref'i hey" diye bağırdı Amca, ben şiir diye buna
derim işte. Şimdi söyleyin bakayım, kimmiş cumhur? Kim lan?"
"Kim lan" diye sordum İhsan'a. Bize aldırdığı yok onun. Zeki'yi de Altınbaş'la
birlikte içiyor o. Bizim getirdiğimiz ufak şişe biteli çok oldu, Amca'nın söylediği
büyüğün yarısındayız. Kebaplar tazelendi, meze gırla... Amca'nın bütün heyheyleri
üstünde:
"Kim ulan cumhurbaşkanı? Altınbaş içmiş miş de, Zeki'yi dinlemiş miş de.
Benim muallimlerime sahanda iki yumurta öyle mi? Adalet bu mu lan? Oku be
hocam şu şiirini. Tanısın alem bizi."
O günlerde biri bana "Şu şiirini okusana" dediği zaman hiç nazlanmıyordum. Kolay
mı, kitabı bile olmayan bir ozan olarak millet benim şiirlerimi dinlemek istiyordu.
Bir de nazlanacak mıydım? Bardağımdaki rakıyı bir yudumda bitirip, ağzıma biraz
turşu attım ve okumaya başladım:
"Ben sarmısaklısını severim aşkın, bol yoğurtlu
Üzerine nane dökülsün isterim, biraz da zeytinyağı
İnce doğransın hıyarlar, öyle tohumluk olmasın
Yanında rakı olsun isterim, hilesiz, hurdasız
Bir de maden suyu kaynağı
Yazları buzlusu iyidir aşkın, baş ağrıtmaz
İğrenirim sulusundan, boz olur
Ben aşkın sadesini severim
Ben aşkın yanında turşu isterim
Asitsiz, mide yakmayan
Her tür sebze olsun içinde, sağlıktır
Bir de kokmasın isterim, leş gibi
Erisin ağzımda kendi halinde
Tatlı dillisini severim aşkın
Güler yüzlüsünü
Saatlerce konuşsun
Sövmesin ona buna, ağlamasın
Gülsün ağız dolusu, sahte olmasın
Biraz çakırkeyf olsun sevdayla
Dost olsun, doldursun yüreğimi.
Ben aşkın biraz da suskununu severim
Rakı gibi dursun şişede, yüreğimi dağlasın
Çevirsin beynimi değirmen taşı gibi
Yel olsun serinletsin
Bir de türkü olsun, sevinçli ve acıklı
Sarsın bedenimi giydiğim giysi gibi
El olmasın ben olsun, o olayım gönüllü
Yolda salınarak, sallanarak yürüsün
Doğru olsun isterim, kendi halinde
Örtmesin ayıbını boya ve allık ile
Ben aşkı kendi kokusuyla isterim
Elle tutulur, gözle görünür olsun
Dokunmak isterim her saniye
Tuttuğum bardak gibi
Ben aşkı canlı isterim, yaşayan
Ben aşkı kendimce isterim, elalem için değil
Herkes bilir, ben yine de diyeyim
Herkesin aşkı benzer kendine
Aşkım ben gibi olsun, içtiğim rakı gibi."
"Heeyyyt! Dilini seveyim hocam benim, aşkın şerefine, haydi fondip. Kim
ulan cumhur, aşkı bilir mi aşkı?"
Zaman rakıyla birlikte içilip tüketildi. Geceyarısı, ama kimse ayırdında değil
bunun. Tüm müşteriler gitti. İkinci büyük Altınbaş rakısı da bitti bitecek. Üçümüz
de tam anlamıyla leylayız ve Zeki ağabeyimiz "Leyla bir özge candır" şarkısını
söylüyor, ki mezenin piri.
O sırada kapı açıldı, Yenişehir karakolunun komiserinin göbeği girdi önce içeriye,
sonra koskocaman burnu. Geldi, masanın yanında durdu o koca gövde. "Afiyet
olsun"
dedi kaba bir ses, "Kapatmamışsınız."
"Kapatmadık" dedi Amca kabadayıca, "Kapatmalı mıydık?"
"Yok yok" dedi komiser aceleyle, "Şansım varmış, iki tek de ben atayım
diyordum."
"Bardak getir oğlum" dedi Amca garsona, "Bak ne yiyor abin."
"Ben şöyle ayrı otursam" dedi komiser, ikircikli.
"Niye" dedi Amca, "Keyfini mi kaçırırız bizimle oturursan? Muallim bunlar, muallim
be. Gözümüzün nurları, gönlümüzün vefaları be..."
"Rahatsız etmeyeyim demiştim de" diye kekeledi komiser.
"Kim, kim rahatsız olacak? Öyle mi hocalarım? Olur muyuz rahatsız? Bizi kul rahatsız
etmez komiser bey, hüda da rakı sofrasına gelmez. Neye rahatsız olalım o zaman?"
Gerçekte ben rahatsız olmuştum bile. Daha bir ay kadar önce boyamıştık Yenişehir
karakolunu babamla. Komiser beni de babamı da tanıyor. Hatta babamın kulağına
"Senin oğlanın solcu olduğu söyleniyor, söyle uğraşmasın böyle işlerle" demişti
de babam iki gün boyunca küfretmişti evde adamın arkasından ve içip içip "Sana
ne lan, sana mı kaldı oğlumun solculuğu? Boya parasının tamamını vermemek için
böyle yaptı deyyus" demişti.
Rahatsız oldum olmasına ya, masa Amca'nın masası. O varken bize söz düşmez. Düdük
onun elinde, istediğini davet eder, istemediğini kovar, kime ne? İhsan zaten hem
var hem yok masada. Şarkı değişeli çok oluyor, ama o hâlâ "Leylaaa" diyerek yırtınıyor.
Komiser oturdu sandalyeye. İlk kadehi fondipledi. O sırada Amca garsona bağırdı:
"Ne oldu lan müzik? Nerede Zeki abimiz? Kim lan cumhur ha, kim? Ne demiş hocalarım
Şair Eşref, ne demiş? Nedir bu velvele, nedir bu mahşer / Mülk-ü bekaratı yıkan
yıkana / Maslahat-ı kavramış evlad-ı beşer / Nerde bir delik var sokan sokana."
Komiser şaşkın şaşkın baktı Amca'ya ama sesini çıkarmadı.
"O Altınbaş içer de biz içemez miyiz" diyerek üsteledi Amca, komisere bakarak.
"İçeriz elbet" dedi komiser.
"İçeriz" dedi Amca, "Zeki'yi de dinleriz, kime ne ulan?"
"Öyle ya, kime ne" dedi komiser, alttan alırcasına. İlk dolu bardaktan sonra burnunun
ucu kızarmıştı bile. Hızla gelen ikinci ve üçüncü kadehlerden sonra o da "Kime
lan" dedi aniden, "Kim lan cumhur? İçeriz be!"
Amca ağız dolusu güldü. "Senin yaratıcına kurban olayım rakı" dedi, "İnsanın
ruhunu okuyorsun be."
Garson ve aşçı durmuş bizi seyrediyorlardı. Amca kebap söyledi yeniden, sonra
da "Gelin oturun ulan" dedi ikisine, "Biz sosyalistiz! Ayrı gayrı yok bizde. Kim
kul, kim allah, kim lan cumhur? Ağzını yiyim cumhurbaşkanının."
"Ben de" dedi komiser, "Ağzını yiyim be!"
İhsan hâlâ Leyla'da geziniyor. Başım fır fır dönüyor. Garsonla aşçı da çabuk girdiler
havaya, hep birden bağrışıyoruz:
"Kim lan cumhur?"
Eve nasıl, ne zaman, ne ile geldiğimi bilmiyordum. Eşimle burun buruna gelince
"Kim lan cumhur" diye bağırdım. Eşim beni kapıdan içeriye çekerken "Yine rezil
ettin bizi elaleme" dedi, "artık beyimizi polis arabalarıyla getiriyorlar evine.
Bağırma, ne bağırıyorsun? Şimdi gelip götürecekler yine."
"Kim lan polis" diye bağırdım, "Kim lan alem? Altınbaş içer mi bu alem dediğin,
Zeki abimizi dinler mi? Niye rezil oluyor elalem bize? Kim cumhur ulan, kim
rezil?"
Ya, işte böyle sevgili canlarım, işte rakı. İşte benim biricik aşkım. Sonradan
başımdan geçecek binbir türlü aklı, karalı sevdada hep başrolü oynayacak sevimli,
huysuz, yaramaz, haspa. Ona öylesine aşık oldum ki yaşamımda binlerce öyküsü var.
Ama bu sözlere bakıp da sakın benim bir akşamcı, ya da alkolik olduğum yargısına
varmayın, yanılırsınız. Her gece her gece sevgilisiyle ilişkiye girmez insan.
Tadı tuzu olmaz bunun, sevgiyi, sevgiliyi yıpratır sonra. Rakı da öyle; öpmesini
bileceksin, sevmesini bileceksin, kucakladığın zaman kucağını dolduracak, ısıtacak
yüreğini, mutlu edecek, uçacaksın, ağız dolusu güleceksin, şarkıları, türküleri,
mutluluk naralarını dizeceksin ardarda. Sonra sarılıp yatacaksın ona. Ne ihanet
eder insana, ne de insanın ihanetini affeder rakı. Bir çarpar ihanet edene, cin
çarpmıştan betere çevirir, ecinniye ferman okutturur.
Hem sonra rakı yüzünden bu güne kadar ne savaş çıktı, ne Irak'a sefer düzenlendi,
ne de borsalar çöktü, değil mi? Hergün herhangi bir biçimde ortalarda görünse
de o, hakiki, alçak gönüllü bir sanatçı olarak rolünü oynuyor. Öyle orasını burasını
açan ve paparazzileri peşinden koşturan üzüm sıkması şaraplara, yani baldırbacak
sanatçılara benzer bir hali de yok rakının.
Yar o, yar!
Kim görmüş onun bugüne kadar Clinton'un Oval Ofis'ine girdiğini? Tamam, biliyoruz,
durmaz şişede durduğu gibi her zaman, ama öyle ofislere mofislere de düşmez rakı.
Kim ofis be, kim Clinton?
Haydi fondip! Yarasın.
Kim ulan cumhur?