"Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boğun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir."

• Dergi Arşivi • Konular • Linkler • Abonelik • Sitede Ara •   Ziyaretçi Defteri

 

 

NÂZIM HİKMET
TEZLER VE GEREKÇELER -3-

Onun, döneminin kimi ünlü sanatçıları tarafından nasıl

 sevdalınız komünisttir

değerlendirildiğinin kimi örnekleri, Nâzım Hikmet'in dünya şairi olarak kabul görmüşlüğünün tanıklarıdır.
Louis Aragon'un ve Jean Paul Sartre'nin onun ölümü üzerine yazdıklarını aşağıda örnek olarak alıyoruz:


"Louis Aragon
Hayır, yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde terütaze yaşadıkça hiç bir şey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra. Söz veriyorum size, yazacağım, hattâ bu dergide, daha başka bir konu üzerinde: Ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim. Pentecote yortusu için sayfiyeye giderken cumartesi sabahı satın aldığım Znamia dergisinin son sayısını da götürmüştüm, dergide Nâzım'ın Les Romantiques (Romantikler) adlı romanının son bölümü vardı. Yortu sırasında herkes onun değil, Papa XXIII. Jean'ın ölümünü bekliyordu. Her saat, radyoların başında. Ve pazartesi sabahı Papa daha yaşıyordu... Nâzım'a gelince, hiç bir şey bizi uyarmamıştı, can çekişmedi, şöyle ayakta, bir merdiveni çıkarken, ansızın ölüverdi. Yaşarken öldü. Bir ağaç gibi devrildi. Bırakın da benim için bütünüyle ölsün. O zaman yazarım derginize, burada yazarım, belki gelecek ay, yaza kadar izin verin. Bundan on sekiz yıl önce hapisanede, büyük Türk mistiği Mevlâna Celâleddin ya da İran'lı Ömer Hayyam gibi rubai biçiminde yazdığı şu dört mısranın bir kehânet olmaktan çıktıklarını anlayacak kadar vakit bırakın bana:
'Paydos...' -diyecek bir gün bize tabiat anamız,-
gülmek, ağlamak bitti çocuğum...
Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:
görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...
Yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşüşünden bir iki saat sonra, telefon. Nâzım. Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun! İki saat bile geçmeden bütün Avrupa'yı geçmiş, beni aramış. Yveniles'lerin evinde bulmuş, yüreğime işlemiştin, ey ölüm, telefonla gelen, görünmeyen, düşünülmeyen, daha bir sözcükten, bir addan başka bir şey olmayan ölüm, ve hayır diyorum, Nâzım olamaz. Evet. O. Nâzım... Ta kendisi, başkası değil. Bütün insanlar gibi o da. Ve şiirindeki bir çocuğu ansıdım:
Recep, damdan düşer gibi karıştı söze:
"Harbe girdiğin zaman, bir gâvur öldürüp
bir yudum içersen kanını
korku kalmazmış."
Ben onun kanından bir damla içmeyeceğim. Konuşmayan... uçsuz bucaksız hayat... Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün, bu da çok şey. Çünkü öldün. Bu fikre alıştıracağız kendimizi. "İnsan Manzaraları"nı sensiz hayal etmeye çalışacağız... Senin deyiminle, manzarayı bu ağaç olmadan hayal etmeye çalışacağız. Uçsuz bucaksız hayat'ı..."
(Nâzım Hikmet, "Türkülerimizden korkuyorlar", Türkiye Akademikerler ve Sanatçılar Derneği, 1977, sayfa 179, 181)


"Jean-Paul Sartre
Büyük ozan Nâzım Hikmet'e duyduğunuz saygıya bu mesajla katılmak istiyorum. Yazdıklarının güzelliğini ve güçlülüğünü başkaları benden iyi anlatacak. Ben her şeyden önce onun insan olarak büyüklüğünü ve kabına sığmaz enerjisini hatırlatmak istiyorum. Onu, ağır hastalığı sırasında tanımış, yaşamak ve savaşmak iradesi karşısında şaşıp kalmıştım. Ama beni asıl etkileyen onun hüzünlü ve alaycı uyanıklığı oldu. Eziyetlerden, ölümlerden kaçıp kurtulan bu adam -başkalarının yapacağı gibi- dinlenmiyordu. Biten hiç bir şey yoktu onun için. Dıştaki düşmanla savaşması ve de içteki dostların hatalarına karşı kardeşçe bir savaşı sürdürmesi gerekiyordu. Herkesle birlikte barış uğruna, emperyalizme ve faşizme karşı savaştığı sırada bile, Moskova'da oynanan bir piyesinde, bürokrasinin tehlikelerine karşı arkadaşlarını uyarıyordu. Ne militan disiplininden geçti ne de yazar eleştiriciliğinden. Bu çelişmeyi sonuna kadar yaşadı. Bu sürekli gerginliktir ki, son yıllarda, mahpusluktan arta kalan güçlerini de yedi bitirdi. Ama asıl bu yönüyle bugün bir örnek insan olarak kalıyor aramızda.
Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiç bir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. Biliyordu ki, insan yapılacak bir şeydir ve hiç bir yerde yapılmamıştır. Gerekli olan, durmadan düşmanla savaşarak kendi kendini yaratmıştır; Sözün kısası, Pascal'ın hristiyan için dediği ve bugün militan için, Nâzım Hikmet dolayısıyla aydın militan için denebileceği gibi, 'asla uyumamak' gerekliydi. O asla uyumadı. Harikulade olan şudur ki, ölüm onun ilk ve son uykusu oldu.
Durup dinlenmeden nöbet tutan bir insanın eserleri, ölümünden sonra da, sizin için aynı işi yapıyor."
(age, sayfa 183)


Pablo Neruda ise onun ölümü üzerine bir şiirle şöyle seslenmiştir:

"GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM'A ÇELENK
Niçin öldün Nâzım?
Ne yaparız şimdi biz
şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki
orda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık
acıyla sevinç dolu,
gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?
Kardeşim,
öyle yeni duygular, düşünceler yarattın ki bende,
denizden esen acı rüzgâr
kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir
yaşarken seçtiğin
ve ölümden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düşerler.
Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi döğüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen
yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma
güç veren dostluğundan yoksun.
Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek.
Ne yapayım ben şimdi?
Tasarlanabilir mi dünya
her yana ektiğin çiçekler olmadan?
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için."

(age, sayfa 181)

Tiyatro yazarlığı konusunda Nâzım Hikmet kendisini büyük bir alçakgönüllükle de "üçüncü derecede bir dram yazarından yukarı çıkamayan" biri olarak değerlendirir. (Bkz. Oyunlarım Üzerine, Nâzım Hikmet, Yazılar 1, sayfa 277) Çok iyi bir dram yazarı olduğundan değil, söyleyecek sözü olduğundan ve tiyatro aracını da bu sözleri söylemek için kullandığından dram yazarıdır.
Nâzım Hikmet, roman yazarı olarak, sosyalist gerçekçi romanın Türkiye'de ilk örneğini sunan romancıdır. Kuşkusuz şairliği yanında romancılığı geri plandadır.
Öykülerinde, makalelerinde, diğer düz yazılarında da ustadır. Fakat şairliği yanında bunlar hep geri plandadır.
Sinemacılık daha çok hayatını sürdürebilmek için katıldığı bir alandır, fakat bu alanda da öncelikle senaryo yazımında, ve reji asistanlığında oldukça verimlidir.
Nâzım Hikmet hapiste kurulmasına öncülük ettiği dokuma atölyesi için çizdiği desenlerle, "dinlenmek için" yaptığı resimlerle de, bu alanda da yetenekli olduğunu gösteren bir sanatçıdır.
Fakat şiir dışındaki bütün alanlarda katkıları, şiiriyle karşılaştırıldığında ikinci plandadır.

Nâzım Hikmet devrimin, komünizmin, enternasyonalizmin propagandasını yapan bir şair olarak, Türkiye'de (ve bütün dünyada) işçi sınıfına, sosyalizm-komünizm davasına büyük yararlılıklarda bulunmuştur.
Nâzım Hikmet,

" Yarısı burdaysa kalbimin
yarısı Çin'dedir doktor.
Sarı nehre doğru akan
ordunun içindedir.
Sonra, her şafak vakti doktor
her şafak vakti kalbim
Yunanistan'da kurşuna diziliyor.(...)"

("Angina Pektoris" şiirinden, Nâzım Hikmet, Şiirler 4, sayfa 165)
diyen ve sesini duyurabilen şairdir.
O, İspanya iç savaşında, Madrid önlerinde faşistlerin saldırısına karşı "geçilmez" diyen ordunun saflarında; İkinci Dünya Savaşı'nda dünyanın her yanında -kâh Habeşistan'da, kâh Roma'da, kâh Berlin'de, kâh Moskova'da, kâh Çin'de, kâh Yunanistan'da- antifaşist cephelerde savaşanların yanı başındadır. Demir parmaklıklar, onun yoldaşlarıyla, dostlarıyla aynı saflarda savaşmasını, onlara ulaşmasını engelleyemez.
Bir çok insanın sola, sosyalizme, komünizme yakınlaşmasında adeta bir ilk kapı, köprü rolü oynamıştır ve oynamaktadır. O'nun devrimci iyimserlik dolu, taraflı şiirleri bugün bütün dünyada çok değişik siyasi gruplardan devrimcilerin elinde bir silahtır.
Onun "Zafere Dair" adlı şiirini dünyanın dört bir köşesinde yüzlerce dilden dinlemek mümkündür,
"O duvar,
o duvarınız,
vız gelir bize,
vız"
dizeleri dünyanın dört bir yanında tutsak devrimcilerin dilindedir.
"Güneşe Akın"ını yüzlerce dilden dinleyebilirsiniz.
Onun insan sevgisi, barış isteği dolu şiirleri emperyalist ve gerici savaşlara karşı kitle hareketlerinde dilden dile dolaşmaktadır.
Bu bağlamda, Aziz Nesin'in "Türkiye Şarkısı Nâzım"da aktardığı şu anı Nâzım Hikmet'in okuyucularıyla nasıl buluştuğu konusunda çok iyi bir örnektir.

"BİN TURNACIK
Oraya gidenler, orda yaşayanlar bilirler: Moskova'da çiçek çok pahalı bir nesnedir. Yaz, kış, karda, yağmurda, her ne zaman Nâzım Hikmet'in mezarına gitseniz, o mezara konulmuş bikaç demet çiçek, birkaç dal gül bulursunuz. Öleli onüç yıl oldu, Nâzım'ın mezarı bitek gün bile çiçeksiz kalmadı. Bu çiçekleri koyup saygı gösterenler ve Nâzım'ı ananlar, Nâzım'ı tanıyanlar dostları, arkadaşları değildir. Dostlarının da elbet Nâzım'ın mezarını ziyaret edip oraya çiçek bıraktıkları olur. Ama hergün bikaç çiçek, demeti, hatta saksıyla bir çiçek, bikaç dal gül bırakanların çoğu, Nâzım'ı hiç görüp tanımamış, salt onun şiirlerini okuyup hayranlık duymuş olanlardır. Bu hayranlar içinde çok yaşlılar olduğu gibi, gençler de vardır. Vera, Nâzım'ın mezarını ziyaret eden çiftleri, sevgilileri çok görmüştür. Mezardaki anıtın dibinde bir kutu vardır. Okurları, hayranları, ziyaretle ve çiçek koymakla yetinmezler, bu kutuya mektuplar, yazılar da bırakırlar. Bu mektupları, yazıları her mezarı ziyarete gidişinde Vera ordan alır, evine götürür. Bu yazılarda, hayranlık duyguları anlatılmıştır, iç dökülmüştür, yada bu denli büyük şairin eşi olduğu için Vera'nın mutluluğu anlatılmış, Vera yüceltilmiştir.
Büyük sanatçıların, ölümlerinden sonra da yaşamaları işte budur. Ölürler her ölümlü gibi, ama ölümlerinden sonra da insanlarla ilişkileri sürer, mektuplar alır, kendilerinden sözettirirler. Nâzım'ın ölümünden sonra aldığı en ilginç mektup Japon çocuklarından gelmiştir.
1965'te Nâzım Hikmet'in evine ilk gidişimde, duvara asılmış renk renk kâğıtlardan oluşmuş bir öbek görmüştüm. Dikkati çeken bişeydi. Ama ne olduğunu anlayamamıştım. Yabani arıların oğullarını gördünüz mü hiç? Oğul'da arılar hepsi üstüste bir yığın olurlar. Güneş de vurunca arılar renk renk parlayıp yansır. İşte böyle bişeydi Nâzım'ın evindeki o renkli kâğıt parçacıklarından oluşan öbek.
Vera o zaman, bu renkli kâğıtlardan yapılmış süsün Japon çocuklarından geldiğini söylemişti. Ama ne olduğunu pek anlayamamıştım. Ertesi yıl, Nâzım'ın evini ikinci ziyaretimde de bu kâğıtlardan süsün adını öğrenmiştim: bin Turnacık.
Nâzım'ın evine daha sonraki gidişlerimde "Turnacık"ları yerinde görememiştim, ama ansıyamamıştım da onları unutmuşum.
Eve bu gidişimde Vera,
- Turnacık'ları size vereceğim... dedi.
Moskova'dan ayrılacağım gün onları bana verdi. İstanbul'a getirdim, şimdi evimdedir.
Nedir Bin turnacık?
Nâzım çağında dünyada olan bütün olaylarla şair olarak ilgilenmiş, dünyanın bütün acılarını, dertlerini, sorunlarını kendi içinde, yüreğinde duymuş, bunlar üstüne şiirler yazmıştır. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombalarının doğurduğu toplumsal acı da Nâzım'ın şiirlerinde en etkin biçimde anlatılmıştır. Atom bombasının saçtığı ölüm yağmuru, bombanın atılışıyla bitmedi. Atom bombası atıldıktan sonra da, atom ölümü denilen ölümler yıllar yılı sürdü. Nâzım bu konuda çok şiir söyledi.


KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem,
göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

1956

Nâzım "Bulutlar Adam Öldürmesin", "Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne", "Bir Kız Vardı Japonya'da" gibi konuyu işleyen biçok şiir yazdı.
3 Haziran 1963'te, "Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne" şiirini yazdıktan bir ay bir hafta sonra (39 gün) Nâzım Hikmet öldü. Japon çocukları, kendilerini düşünmüş ve kendileri için şiirler yazmış olan Nâzım Hikmet'in ölüm haberini duyunca çok üzüldüler. Tıpkı, bugün Nâzım'ın mezarına çiçek koyanlar gibi, mezarındaki kutuya mektup ve yazı bırakanlar gibi, Japon çocukları da, ölümünden yirmi gün sonra Nâzım Hikmet'e bir mektup gönderdiler. Niçin ölümünden yirmi gün sonra da, hemen ölümünün arkasından değil? Çünkü Japon çocukları, mektuplarıyla birlikte Nâzım Hikmet'e bir de armağan göndermek ve bu armağanı da kendi elleriyle yapmak istiyorlardı. Bu armağan kalınca renkli kâğıtlardan yapılmış bin tane turnaydı. Japon çocukları renkli kâğıttan bu bin turnayı ancak on-onbeş günde yapabilmiş, ölüm haberini alınca acıyla ağladıkları Nâzım Hikmet'e yollamışlardı. Mektuplarını ve armağanlarını o sırada Japonya'da bulunan İnturist'in bir görevlisiyle göndermişlerdi.
Vera Hikmet'e, Sovyet Yazarlar Birliği Yabancı İlişkiler Komisyonu'ndan gelen 8 Ekim 1963 tarihli mektup şöyleydi:
"Nâzım Hikmet'in ailesine verilmek üzere Japon çocuklarının BİN TURNACIK Derneği'nden aldığımız armağanı gönderiyoruz. Bu hediyeyi İnturist'in Yönetim Kurulu Başkan yardımcılarından Boyçenko Japonya'dayken almıştır."

JAPON ÇOCUKLARININ MEKTUBU
23 Haziran tarihini taşıyan Japon çocuklarının BİN TURNACIK Derneği'nin Japonca mektubunun çevirisi şöyledir:
"Nâzım Hikmet,
Artık sürekli bir rüyaya girdiniz ve artık bir daha kalemi elinize alamayacaksınız. Ve insanlara başka çağrılar gönderemeyeceksiniz. Daldığınız bu sonsuz rüya içindeyken de, biz Hiroşimalı genç kızların sizin şiirlerinizden ne büyük bir coşku duyduğumuzu öğrenmek isteyeceğinizi sanıyoruz. Barış Parkı'nda "Ölen Kadının Çocuğu" heykeli dikiliyor. Bu heykelin adı "Patlayan Atom Bombası Çocukları." İşte bu heykelin yapılması, hazırlanması sırasında patlayan atom bombasının, yani Hiroşima'nın çocukları sizin şiirlerinizden esinlendiler. Atom bombasından hiçbir zarar görmediğiniz halde insanların yüreklerini parçalayan o şiirleri nasıl yazabildiniz! Evet, sizin yüreğinizde de, bizim yüreklerimizi parçalayan aynı duygular vardı. Çünkü siz de bizim gibi, atom ve hidrojen silahlarına karşı duyduğumuz kini duyuyordunuz. O kin ki, hiroşima ve Nagazaki insanlarını hâlâ uyutmuyor. Ve çünkü siz barış istiyordunuz. Bugün, o patlamanın onsekizinci yılında radyoaktivite etkisiyle, suçsuz insanların ölümü hâlâ sürüyor, "Ölmek istemiyoruz!" diye haykıran insanlar hâlâ ölüyorlar. Bunlar bir daha olmasın diye biz barış savaşını sürdürüyoruz. Sesimiz çıktıkça bağıracağız. Nâzım Hikmet'in düşünceleri ve çabaları boşa gitmesin diye, çağrımızı ve eylemimizi sürdüreceğiz. Hiroşima'nın, Nagazaki'nin, Yansu'nun kurbanlarının acıları unutulmasın diye çağırıyoruz, bağırıyoruz ve her türlü eylem ve davranışta bulunuyoruz.
Hiroşimalı çocuklar size saygıyla, sevgiyle ve teşekkürle bin turna gönderiyorlar. Bu bin turna, sizin büyük coşkuyla istediğiniz barışın simgesidir. Nâzım Hikmet, bu armağanımızı lütfen kabul edin. Bu armağanı size, akrabalarınıza ve arkadaşlarınıza yolluyoruz."
23.6.1963
Japon çocuklarının da söylediği gibi, atom bombasının acısını duymadığı, oğlu atom bombasıyla ölmediği, kendisi yaralanıp zehirlenmediği halde, oğlu atomdan ölmüşcesine, kendisi yaralanıp ölüm yoluna düşmüşcesine, hiç tanıyıp bilmediği insanların acılarını yüreğinin en derininde duyarak onların acısını, şarkısını, çağrısını şiirlerinde dile getirmek...
Nâzım bunu yapmış olduğu için ölümünden sonra da yaşıyor, ölümünden sonra Japon çocuklarından mektup, armağan alıyor, mezarına çiçekler konuyor... Daha çok yaşayacak Nâzım... Hey koca Nâzım, sen çok yaşa!

Nâzım'ın 1960'ta yazmış olduğu "Japon Balıkçısı" adlı şiirini de sunarak, dizinin bu bölümüne son veriyorum:

JAPON BALIKÇISI
Denizde bir bulutun öldürdüğü
Japon balıkçısı genç bir adamdı.
Dostlarından dinledim bu türküyü
Pasifikte sapsarı bir akşamdı.
Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür...
Badem gözlüm beni unut.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Üstümüzden geçti bulut.

Badem gözlüm beni unut.
Boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm.
Badem gözlüm beni unut.
Bu gemi bir kara tabut.
Badem gözlüm beni unut.
Çürük yumurtadan çürük,
benden yapacağın çocuk.
Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?
(1956)
(Aziz Nesin, "Türkiye Şarkısı Nâzım", Adam Yayınları, sayfa 30-35)

► Nâzım Hikmet yalnızca genel devrim propagandası ile yetinmeyen, bu propagandayı somut örgütlenme propagandası ile tamamlayan, doğrudan TKP'de örgütlenmeye çağıran, partili olan bir şairdir. O bu tavrıyla kendi döneminin bir çok iyi, ilerici, solcu, insancıl şairinden ayrı bir yere, ayrı bir konuma sahiptir.
Onun "Yapıyla Yapıcılar" şiiri, hem sosyalizmin inşası, hem de parti inşasının zorlukları ve fakat o işi yapanların hayata nasıl yaklaştıklarını gösteren en güzel yapıtlardan biridir:

"YAPIYLA YAPICILAR
Yapıcılar türküler söylüyor,
yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.
Bu iş biraz daha zor.
Yapıcıların yüreği
bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,
ama yapı yeri bayram yeri değil.
Yapı yeri toz toprak,
çamur, kar.
Yapı yerinde ayağın burkulur,
ellerin kanar.
Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli,
her zaman sıcak,
ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,
ne herkes kahraman,
ne dostlar vefalı her zaman.
Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.
Bu iş biraz daha zor.
Zor mor ama
yapı yükseliyor, yükseliyor.
Saksılar konuldu pencerelere
alt katlarında.
İlk balkonlara güneşi taşıyor kuşlar
kanatlarında.
Bir yürek çarpıntısı var
her putrelinde, her tuğlasında, her kerpicinde.
Yükseliyor
yükseliyor
yükseliyor yapı kanter içinde.
Moskova, 1955
(Nâzım Hikmet, Şiirler 6, sayfa 63)

TKP kurucusu 15'lerin burjuvazi tarafından katledilmesi üzerine yazdığı 15'ler için şiirinde ölenlerin ardından yas tutma değil, kavga çağrısı vardır:

"ONBEŞLER İÇİN
Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz,
Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz,
Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını.
Yine fakat bir yıldırım zulmeti yırtsa,
Sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa,
Anıyoruz göğsümüzün son sayhasını.
Eski cihan, yeni cihan önünde eğil!
Aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil,
Her ne yapsan varacağız emelimize!
Karadeniz... bunu duysun derinliklerin:
O ateşli göğüsleri delen hançerin
Kabzasını alacağız biz elimize!

Batum 1922
Nâzım Hikmet-Vâlâ Nurettin
["28-29 Kânûn-ı sâni 1921", Moskova, 1923, s. 22)"
(Nâzım Hikmet, Şiirler 8, sayfa 120)

Nâzım belki bütün dünya üzerinde komünizmin en özlü tanımlarından birini yapan şairdir.
"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşcesine...

► Nâzım Hikmet, "Büyük İnsanlığın" kurtuluşu için mücadele eden bir sanatçıdır. Fakat "büyük insanlığa" yaklaşımı da idealistçe, dalkavukça, halk kuyrukçusu değil; eleştirel, gerçekçi, onu ataletinden kopmaya çağıran, uyandırmaya, aydınlatmaya yönelik bir yaklaşımdır.
Dünyanın en tuhaf mahluku şiirinde bu yaklaşım yansımaktadır:

"DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin
-demeğe de dilim varmıyor ama-
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!

1947
(Nâzım Hikmet, Şiirler 4, sayfa 148)
O fakat aynı zamanda insanın bu isyan etmesi gerekirken isyan etmeyen tavrının gerçek sorumlularını da açıkça adlandırır:


"ELLERİNİZE VE YALANA DAİR
Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin
altında gizleyen elleriniz
Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile
yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
İnsanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik adaları
ve benim memleketlilerim
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa
çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
renk yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

[1949]"
(Nâzım Hikmet, Şiirler 4, sayfa 194-195)
ve

"EN MÜHİM MESELE
Toprak doyurası gözleri doymuyor
çok çok para kazanmak istiyorlar;
öldürmemiz, ölmemiz lazım geliyor
çok çok para kazanmaları için.
Elbet de aşikâre söylemiyorlar bunu:
renk renk fener asmışlar kuru dallara,
yalanları salmışlar yollara,
hepsinin de kuyruğu telli pullu.
Davullar dövülüyor pazar yerinde
çadırlarda kaplan adam, deniz kızı, kesik baş,
pembe donlu canbazlar tellerin üzerinde
hepsinin de yüzü gözü boyalı.
Aldanıp aldanmamak,
İşte mesele.
Aldanmazsak: varız!
Aldanırsak: yok!

1951
(age, sayfa 209)

[Giriş] [Tezler 1] [Tezler 2] [Tezler 3] [Tezler 4]

 

 


mail@guneydergisi.com

GÜNEY Üç Aylık Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi
K Ü N Y E, Abone ve İlan Koşulları

Bu sayfa en son 28.01.2007 tarihinde güncellendi.

Güney dergisinde ve sitesinde yayınlanan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

@