I.
Edebiyatımız tayin edici gelişme anlarından birini yaşıyor. Ülkede yeni bir yaşam
inşa ediliyor. Edebiyatımız, henüz hayal meyal seçilen, istikrarsız karakter özelliğine
sahip bu yaşamı yansıtmaya alışıyor ve dolayısıyla daha üst derecedeki bir göreve,
inşa sürecine belirli bir siyasi ve özellikle ahlaki-sosyal etkide bulunma görevine
geçebilir.
Diğer ülkelere göre çok daha az sınıf karşıtlıkları göstermesine rağmen, ülkemiz
sınıfsal bileşiminde kesinlikle homojen değildir. Köylü ve proleter edebiyatın
eğilimlerindeki kaçınılmaz farklılığı bir kenara bırakırsak, ülkede eski alışkanlık
unsurları varlığını sürdürmektedir: Proletarya diktatörlüğüyle hiçbir şekilde
uzlaşmayanlar, ya da proletaryanın sosyalist inşasının en temel eğilimlerine dahi
ayak uydurmaktan aciz olanlar.
Eskiyle yeni arasındaki mücadele sürüyor. Avrupa'nın etkisi, bir zamanların etkisi,
evvelden beri egemen sınıfların kalıntısının etkisi, Yeni Ekonomik Politika zemininde
belirli ölçüde yayılan yeni burjuvazinin etkisi, tüm bu etkiler hissedilmektedir
ve salt tek tek grupların ve kişilerin egemen ruh hallerinde değil, bunların her
türden karışımında da. Dolaysız, bilinçli düşmanca burjuva akımlardan başka, bundan
daha tehlikeli ve her ihtimalde ondan daha az aşılmış olan bir başka unsur göz
önünde tutulmalıdır: Küçük burjuva dar kafalı yaşam tarzının görüntüleri. Bu küçük
burjuva unsurlar bizzat proletaryanın yaşamının derinliklerine ve hatta oldukça
sık komünistlerin tabiatına dahi işlemiştir. Proletaryanın sosyalist çabalarının
damgasını taşıyan, yeni bir yaşam tarzının inşası için mücadele biçimindeki sınıf
mücadelesi eski hızından bir şey kaybetmeksizin giderek daha ince ve esaslı biçimler
alıyor. Bu koşullar sanat silahını, özellikle de edebiyatı bugün son derece önemli
kılıyor. Ama yine bu koşullar proleter ve ona yakın edebiyatın yanı sıra bize
düşman unsurların edebi yansımalarını da ortaya çıkarıyor, burada kastettiğim,
salt bilinçli ve kesin düşmanlık değil, aynı zamanda örneğin pasiflikleriyle,
karamsarlıklarıyla, bireysellikleriyle, önyargıları, tuhaflıkları ve benzeri biçimlerde
ortaya çıkan bilinçsiz düşmanlıktır.
II.
Bu durumda edebiyata düşen büyük önem, Marksist eleştiriye son derece yüksek bir
sorumluluk yüklemektedir. Kuşkusuz o da, edebiyatın yanı sıra, yeni insanın ve
yeni yaşam tarzının olgunlaşma sürecine yoğun ve enerjik bir biçimde katılmak
zorundadır.
III.
Marksist eleştiri diğerlerinden, her şeyden önce sosyolojik öze sahip olması noktasında
ve elbette Marx ve Lenin'in bilimsel sosyolojisinin ruhuna uygunluk anlamında,
ayrılır.
Edebiyat eleştirmeniyle edebiyat tarihçisinin görevleri arasında ayrım yapmak
moda oldu. Bu noktada ama ayrım geçmişin ve bugünün araştırılması noktasında değil,
daha çok edebiyat tarihçisi için herhangi bir eserin köklerinin objektif olarak
araştırılması, onun toplumsal hayata etkileri, edebiyat eleştirmeni için ise herhangi
bir eserin biçimsel veya sosyal üstünlüğü ve noksanlıkları açısından değerlendirilmesi
hattında olmaktadır.
Marksist eleştirmen için böyle bir ayrım neredeyse tüm geçerliliğini yitirmektedir.
Eleştiri, kelimenin gerçek anlamında elden bırakılamaz bir unsur olarak Marksistlerin
tamamlanmış eserine dâhil olmasına rağmen, bundan daha gerekli temel unsur, sosyolojik
analizdir.
IV.
Marksist eleştirmen bu sosyolojik analizi hangi ruhla yapar? Marksizm, toplumsal
hayatı, tek tek parçaların birbiriyle bağlı olduğu ve en maddi, en temel ekonomik
ilişkilerin, ilk planda da çalışma biçimlerinin tayin edici rol oynadığı bir bütün
olarak ele alır. Örneğin herhangi bir çağın kapsamlı araştırmasında Marksist eleştirmen,
toplumsal gelişmenin tümü hakkında bütünlüklü bir resim sunmaya çalışmalıdır.
Tek bir yazar veya tek bir eser söz konusu olduğu sürece, ekonomik temellerin
araştırılması mutlak zorunluluk değildir. Burada Plehanov ilkesi
(1) olarak tanımlanabilecek
ilke öne çıkmaktadır. Buna göre, sanat eserleri ancak çok az bir biçimde toplumun
üretim biçimlerine bağlıdırlar. Onlar daha çok başka zincir halkalarına, toplumun
sınıf yapısına ve sınıf çıkarlarının yarattığı sınıfsal ruh haline bağlıdır. Bir
edebiyat eseri, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, daima yazarının taşıdığı sınıfın
ruh halini yansıtır. Ya da, ki bu da sıkça ortaya çıkmaktadır, çeşitli sınıfların
yazar üzerinde bıraktığı etkilerin bir karmaşasıdır ve bu da dikkatle analiz edilmek
zorundadır.
V.
şu veya bu sınıfın ya da kapsamlı sosyal nitelikte büyük bir grubun ruh haline
bağlılık, esasen her sanat eserinin içeriği tarafından belirlenir. Düşünceye en
yakın sanat, söz sanatı olan edebiyat, diğer sanat dallarından onda içeriğin biçime
göre daha büyük önem kazanmasıyla ayrılır. Sanatsal içeriğin, yani metaforlarla
soyutlaşan ya da metaforlara bağlı olan düşünce ve hisler akımının bütün eser
için tayin edici olduğu edebiyatta çok daha açıktır. Bizzat içerik belirli bir
biçime yönelir. Öyle ki, her somut içeriğe optimal uygunlukta bir tek biçimin
olduğu söylenebilir. Yazar düşünceleri, olgu ve hisleri en iyi bir biçimde dile
getiren ve eserin hitap ettiği okur çevrelerini saran ifadeler bulabilir.
Marksist eleştirmen böylelikle incelemesinin objesi olarak öncelikle eserin içeriğini,
onda ifadesini bulan toplumsal özü seçecektir. Eleştirmen, eserin şu ya da bu
grupla bağını, etkisini, toplumsal yaşam üzerinde etkide bulunabilecek telkin
gücünü (sügjestyon gücünü) belirler ve daha sonra biçime geçer; öncelikle de biçimin
temel hedefleriyle uyumluluk bakış açısıyla: Söz konusu içeriğe hizmet eden ifade
gücü, okuru sürükleme gücü.
VI.
Edebiyatta biçimleri araştırma görevi de yadsınamaz. Bu göreve Marksistler duyarsız
kalamaz. Bir eserin biçimi salt onun içeriğiyle ölçülemez, bunun ötesinde başka
momentler de dikkate alınmak zorundadır. Düşünme eyleminin psikolojik sınıf alışkanlıkları,
konuşma biçimleri, ilgili sınıfın (ya da eseri etkileyen sınıfsal grupların) yaşam
tarzı dediğimiz şeyler, ilgili toplumun maddi kültürünün genel seviyesi, komşuların
etkisi, tüm yaşam alanlarında görülen eskiye sarılma ve yenileme hırsı, tüm bunlar
biçim üzerinde etkili olan ve onu belirleyen momentlerdendir. Biçim çokça bir
tek eserle değil, bütün bir çağla ve bütün bir ekolle bağıntılıdır. Hatta o içeriğe
zarar veren, onunla çelişen bir güç olabilir; içerikten kopabilir ve tuhaf, hayaletvari
bir karaktere bürünebilir. Bu, sınıfların çıplak yaşam içeriğini, canlı yaşamını
yansıtmaktan çekinen, onun yerine boş gevezelik ve gösteriş oyunlarını koyan veya
açık seçik ve gülünç biçimlerle onu gölgelemeye çalışan edebi eserlerde söz konusudur.
Tüm bu momentler Marksistlerin analizinde mutlaka hesaba katılmalıdır. Okurun
göreceği gibi, "Tüm baş eserlerde biçim tamamen içerik tarafından belirlenir ve
her sanat eseri böylesi bir baş eser olmayı hedefler." şeklindeki formülden kaynaklanan
biçimsel momentler aslında toplumsal yaşamdan hiç de kopuk değildir, Onlar kendilerine
toplumsal yorum bulmak zorundadırlar.
VII.
Buraya kadar esasen edebiyat araştırmasında Marksist eleştiri alanında kaldık.
Burada Marksist eleştirmen, Marksist analiz yöntemlerini özel bir alana, edebiyata
uygulayan sosyoloji bilgini olarak sahneye çıkıyor. Marksist eleştirinin kurucusu
Plehanov, Marksistlerin esas görevlerinin bu olduğunu vurgulamıştır. Plehanov,
Marksistçin "aydınlatıcı dönemin insanı"ndan farkının, "aydınlatıcı" edebiyata
belirli amaçlar, belirli talepler yükler, bunlar hakkında belirli ideallerden
hareketle yargıda bulunurken, Marksistçin ise, bir eserin ortaya çıkışı nedenlerinin
yasalarını açıklamasında yattığını ileri sürer.
Plehanov, eski sübjektivizme veya estetiksel kaprislerin ve lezzet düşkünlerinin
karşısına objektif, bilimsel Marksist eleştiri yöntemini koymak olduğu sürece,
sadece haklı değildi, aynı zamanda o, bunun ötesinde gelecek için Marksist eleştirinin
gerçek yolunu çizme noktasında büyük bir çalışma ortaya çıkardı.
Bununla beraber, dış olgular inşa edip, bunlar içinde kendi yolunu bulmak kesinlikle
proletaryaya özgü bir şey değildir. Marksizm salt sosyolojik bir doktrin değildir.
Bunun ötesinde Marksizm, inşa çalışması için aktif bir programdır. Bu ise objektif
olarak olgular üzerinde bir yön belirleme olmadan düşünülemez. Eğer Marksist kendini
çevreleyen görüntüler arasındaki objektif bağlar hakkında bir duyuma sahip değilse,
o Marksist olmaktan çıkar. Gerçek, tam bir Marksistken biz bunun ötesinde bu çevre
üzerinde belirli bir etkide bulunmasını da bekliyoruz. Marksist eleştirmen, en
büyüğünden en küçüğüne, edebi yıldızların değişmez hareket kanunlarını açıklayan
bir edebiyat astrologu değildir. O bir savaşçıdır, o bir yapı ustasıdır. Bu anlamda
değerlendirme momenti günümüzdeki Marksist eleştiride son derece önemlidir.
VIII.
Bir edebi eserin değerlendirilmesinde temel alınacak kıstaslar nelerdir? Buna
öncelikle içerik açısından yaklaşırız. Bu noktada genelde her şey açıktır. Burada
da temel kıstas, proleter ahlakta olduğu gibi aynıdır: Proleter sınıfın zaferine
hizmet eden her şey iyidir; ona zarar veren her şey kötüdür.
Marksist eleştirmen herhangi bir eserin toplumsal ana eğilimini bulmaya çalışmalıdır:
İsteyerek ya da istemeyerek neyi hedefliyor ya da neye vuruyor? Marksist eleştirmen
genel değerlendirmesini bu toplumsal, içeriksel olarak egemen olana göre yapmalıdır.
Fakat bu, herhangi bir eserin toplumsal içeriğinin değerlendirilmesi alanında
bile hiç de kolay değildir. Marksistlerden bu noktada çok iyi bir birikim ve büyük
bir hassasiyet beklenmektedir. Bu iş belirli bir Marksist eğitimin ötesinde belirli
bir yetenek gerektirir. Bu yetenek olmaksızın eleştiri olmaz. Gerçekten önemli
bir sanat eseri söz konusu olduğunda çok çeşitli yönlerin hesaba katılması gerekmektedir.
Bu noktada işe, termometrelerle ve ecza terazileriyle yaklaşmak çok zordur. Burada
gerekli olan sosyal duyarlılık dediğimiz şeydir, aksi takdirde hatalar kaçınılmazdır.
Örneğin, Marksist eleştirmen salt güncel sorunlara eğilen eserleri önemli göremez.
Güncel sorunların yakıcı önemini yadsımaksızın, ilk bakışta çok genel ya da ilgisiz
görünen, gerçekte ama dikkatle bakıldığında kamusal yaşamı etkileyen problemlerin
ele alınmasının muazzam anlamı da inkar edilmemelidir.
Burada bilimlerde olana benzer bir görünüm söz konusudur. Bilimlerden tamamıyla
pratik görevlere eğilmesini talep etmek çok yanlış olur. Soyut bilimsel sorunların
çözümünün, son derece verimli olduğu işin abecesidir.
Fakat bir yazar, bir şair önüne genel bir görev koyduğunda ve bunu yaparken (eğer
proleter yazar ise) esasen kültürün genel hatlarının yeniden proleterce değerlendirilmesi
üzerine yoğunlaştığında eleştirmen kolaylıkla yolunu şaşırabilir. Biz bu konularda
birincisi, güvenilir kriterlere sahip değiliz, ikincisi burada hipotezler de değerli
olabilir; hem en cesur hipotezler dahi, çünkü sorun nihai çözümler bulmak değil,
problemlerin konulması ve ele alınmasıdır. Bunlar ama, belirli ölçüde saf güncel
edebiyat için de geçerlidir. Eserlerinde, salt programımızın ele alınıp sonuçlandırılmış
tezlerini işleyen sanatçı kötü bir sanatçıdır. Sanatçıyı değerli yapan şey, onun
yeni kıyılara uzanması, tüm sezileriyle istatistiğin ve mantığın girmekte zorlandığı
bir alana girmesidir. Bir sanatçının doğruya sadık kalıp kalmadığını, gerçeği
komünizmin ana hedefleriyle doğru birleştirip birleştirmediğini değerlendirmek
hiç de kolay değildir ve belki de burada doğru bir yargıya ancak tek tek eleştirmenlerin
ve okurların görüşlerinin çarpışması sonucu varılabilir. Tüm bunlar eleştirmenin
faaliyetinin önemini ve gerekliliğini azaltmaz, çoğaltır.
Edebi eserlerin toplumsal içeriğinin değerlendirilmesinde çok ciddi bir sorun,
ilk analizde bize yabancı, bazen bize düşman saflara ait bir eserin bizim için
değerinin ne olduğuna dair ikinci yargıdır. Ve gerçekten de, düşmanının zihniyetini
tanımak çok önemlidir; kendi çevremizden gelmeyen ifadeleri değerlendirmemiz çok
önemlidir. Bunlar bizi çoğu kez esaslı sonuçlara götürebilir ve her ihtimalde
bilgi dağarcığımızı yaşam görüntüleriyle güçlü bir şekilde zenginleştirebilirler.
Marksist eleştirmen hiçbir surette, herhangi bir eser ya da yazar hakkında, mesela
saf burjuva dar kafalılığın görüntüsünü oluşturuyor açıklamasını yaptıktan sonra,
bu şaibeli eseri bir kenara atamaz. Çoğu kez bunlardan oldukça faydalanmak mümkündür.
Bu nedenle, kökeni ve eğilimleri yönünden değil, ama onların inşamızda kullanılma
olanağı yönünden ilgili eserlerin defalarca değerlendirilmesi, Marksist eleştirmenin
doğrudan görevidir. Bu noktada salt bir şart koyuyorum. Edebiyat alanındaki yabancı
ya da düşmanca görünümler, yukarda ifade edilen anlamda belirli bir miktarda faydaya
sahip olmalarına rağmen, çok zararlı olabilirler ve bunlar karşıdevrimci propagandanın
tehlikeli açıklamalarıdırlar. Bu durumda tabii ki devreye Marksist eleştiri değil,
Marksist sansür girer.
IX.
İçeriğin değerlendirilmesinden biçimin değerlendirilmesine geçtiğinde, Marksist
eleştirmenin görevi daha da güçleşir.
Bu görev son derece önemlidir ve bunun önemini Plehanov da vurgulamıştı.(2) Peki
ama biçimi değerlendirmede başvurulacak genel kriter nedir? Biçim içeriğe olabildiğince
uygun düşmelidir: Ona en yüksek anlatım gücünü katmalı, eserin seslendiği okur
kitlesi üzerinde en büyük etkiyi yapmalıdır.
Her şeyden önce, Plehanov'un da savunduğu, o çok önemli biçimsel kriteri anmak
gerekiyor burada: Edebiyat imgelerin sanatıdır ve her türlü çıplak düşünceyle
"kaba" propagandanın egemenliği esere uğursuzluk getirir.(3)
Yinede Plehanov'un
bu kriterinin mutlak olmadığını belirtelim. Nitekim Şçedrin'in, Uspenski'nin,
Furmanov'un bu kriteri pek umursamayan hayran olunası eserleri vardır. Bu demektir
ki, edebiyatla siyaseti birleştiren melez sanat ürünleri olabilir. Buna rağmen,
böylesi bir karışımdan sakınmak gerekir. Elbette, parlak sanatsal bir nitelik
taşıyan siyasal edebiyat en iyi propaganda biçimidir ve sözcüğün geniş anlamıyla
en iyi edebiyat türüdür. Fakat kapsadığı görüşler, ne denli göz kamaştırıcı olursa
olsun, salt siyasal öğelerle doldurulmuş edebiyat eseri okura soğuk gelecektir.
Bu durumda, eleştirmen yazarın içeriği sanatsal yönden yeterince işlemediğini,
içeriğin -iyice eritilmiş bir maden gibi- eserde imgelerle akıp gidecek yerde,
soğumuş kocaman külçeler halinde yüzdüğünü söyleyebilir.
Yukarıda andığımız genel kıstastan çıkan ikinci kıstas, biçimin özgünlüğüyle ilgilidir.
Neyle sağlanır bu özgünlük? Tam da eserin biçimsel yapısının içerikle iyice uyuşup
kaynaşmasıyla. şurası açık, gerçek sanat eserinde içerik yeni olmak zorundadır.
Eğer yazar yeni bir içerik bulamamışsa, o zaman eserin değeri azdır. Bu açıktır.
Sanatçı kendisinden önce anlatılmamış bir şeyi anlatmalıdır. Tekrarlama, ne denli
ince olursa olsun sanat değil zanaattır. (Kimi ressamlar bunu anlamakta güçlük
çekiyorlar.) Bu şekilde bakıldığında, her yeni içerik diğer taraftan yeni bir
biçim de gerektirir.
Biçimin özgünlüğüne hangi görünümler ters düşer?
Birincisi, yeni bir temel düşüncenin gerçekten cisimleşmesini engelleyen şablona
başvurma. Yazar yıpranmış biçimlerin tutsağı olabilir, yeni içeriği eski bir kalıba
dökebilir. Böyle bir kusur görmezlikten gelinemez.
İkincisi, biçim çok zayıf olabilir: Yazar yeni, ilginç bir temel düşünceyi anlatmaya
yarayan biçimsel kaynakların hepsini, örneğin dil, yani sözcük hazinesi, cümle
kuruluşu, anlatının, bölümün, romanın, oyunun mimarisindeki eksikler; ritimde
ve öbür şiirsel deyiş biçimlerindeki güçsüzlükler bulamayabilir. Bütün bu kusurları,
tam eleştirmen tipi olarak Marksist eleştirmen bir bir ortaya koymalı ve özellikle
genç yazarlarla yeni başlayanlar için öğretici, yetiştirici olmalıdır.
Nihayet üçüncü ve özgünlükle ilgili en büyük günah, orijinal biçim peşinde koşmak,
orijinal olmaya çalışmaktır. Bu durumlarda süslemeler ve şekilsel göz boyamalarla
içeriğin boşluğu gizlenmek istenir. Burjuva çürümüşlüğün tipik sözcüleri olan
biçimcilerin serseme çevirdiği kimi yazarlar, önemli ve içtenlikli bir içeriği
türlü hilelerle parlatmaya, süslemeye, yüceltmeye çabalarlar. Ama sonuçta kendi
eserlerini kendi elleriyle mahvetmiş olurlar.
Üçüncü kıstasla ilgili olup yine biçimsel bir özellik taşıyan şu soruna da dikkatle
yaklaşmak gerekiyor: Eserin anlaşılırlığı! Bu konuya Tolstoy çok önem vermişti.(4)
Emek kitlelere, yaşamın esas yaratıcılarına seslenen bir edebiyata ihtiyaç duyan
bizler de, eserlerin anlaşılırlığı sorunuyla yakından ilgileniriz. Marksist eleştiri
her türlü anlaşılmazlıkla, kapalılıkla, çapraşıklıkla, bir avuç estetikçiye seslenmenin
her biçimiyle, yapmacıklık ve gereksiz kibarlıkla savaşmalıdır. Gerçi geçmişte
ve şimdi var olan bu türden eserlerin şu ya da bu olumluluğunu da belirtebilir
ve belirtmelidir; fakat bunu yaparken biçimsel momentlerle sanatçının canlı içerikten
kaçma eğilimini mahkum etmekten de geri durmamalıdır.
Bununla birlikte, az önce de değindiğim gibi, anlaşılırlık ölçütünü ihtiyatla
kullanmak uygun olur. Gerçi basın organlarımızla, propaganda yayınlarımızda çok
güç anlaşılan, okurları çok uğraştıran kitaplardan, dergilerden, gazetelerden,
kolayca anlaşılan popülizme kadar her şey var; ama bütün edebiyatımızı da aynı
biçimde, kültürce henüz zayıf olan geniş köylü, ya da işçi tabakalarının düzeyine
indiremeyiz. Bu muazzam bir yanlış olur. Zor ve değerli bir toplumsal içeriği
milyonlarca insanı etkileyecek bir sanatsal yalınlıkla anlatabilen yazar övgüye
layıktır. Bir oranda basit ve sıradan bir içerikle milyonları coşturan yazarı
da övebiliriz. Marksist eleştirmen böyle bir yazarı da yüceltmelidir. Marksist
eleştirmen sağduyulu ve ihtiyatlı bir tutumla böyle bir yazara yardım etmelidir.
Öte yandan, şimdilik işçi sınıfının üst tabakasıyla partinin bilinçli üyelerine
ve kültürlü okurlara seslenen, henüz her okuryazar için anlaşılır olmayan eserlerin
değeri de yadsınamaz. Sosyalizmin inşasında önemli rol oynayan nüfusun bu kesiminin
karşısına yaşam yakıcı sorunlar çıkarmaktadır. Bu sorunlar henüz geniş kitlelere
ulaşmadı ya da henüz anlaşılır biçimde ele alınamıyor diye sanatça verilecek yanıttan
yoksun bırakılamazlar. Ama ülkemizde sık sık işlenen günah daha çok bunun tersi
yöndedir: Yazarlarımız kolay yolu seçerek kültürlü okurlar için yazıyorlar; oysa
işçi ve köylü kitlelerinin yararlanacağı başarılı ve yetenekli eserlere daha çok
değer verilmesi gereken bir dönemde yaşıyoruz.
X.
Marksist eleştirmenin önemli ölçüde bir öğretmen olduğunu söyledik. Sonuçta olumlu
bir şeye, bir ilerlemeye yol açmayacaksa, eleştirmek boşunadır. Peki ama, eleştirinin
doğuracağı olumlu etki nasıl sağlanacaktır? Birincisi Marksist eleştirmen, yazarın
öğretmeni olmalıdır. Burada, "kimsenin eleştirmeni yazarın üstüne çıkarma yetkisi
yoktur!" vs. şeklinde öfkelenmeler olabilir. Fakat sorun doğru konduğunda, bu
tür itirazlar geçerliliğini yitirecektir. Birincisi, eleştirmenin yazarın öğretmeni
olması tezinden, onun çok sağlam bir Marksist, eşsiz beğenili ve geniş bilgili
bir kişi olması çıkar. Bize, böylesi eleştirmenlerin var olmadığı ya da çok az
olduğu söylenecektir. Ama bunlardan birincisi kesinlikle yanlış, ikinci itirazsa
gerçeğe biraz yakındır. Üstelik buradan bir tek şu sonuç çıkar: Öğrenmenin gerekliliği.
Büyük ülkemizde yetenek ve istek kıtlığı yok, ama dirençle öğrenmek için yapılacak
çok şey var. İkincisi eleştirmen, yazara öğretmekle kalmaz ve kendini ondan üstün
görmez, tersine o da yazardan çok şey öğrenir. En iyi eleştirmen yazara coşkuyla,
hayranlıkla yaklaşabilen ve hiç olmazsa ona kardeşçe, arkadaşça iyi niyet beslediğini
kanıtlayan kimsedir. Marksist eleştirmen iki açıdan yazarın öğretmeni olabilir,
olmalıdır: Birincisi o, yazarlara, özellikle genç yazarlara kapılabilecekleri
biçimsel yanlışları göstermelidir. Söylenenlere bakılırsa, Belinski'lere gerek
kalmamıştır, çünkü yazarlarımızın artık öğüde ihtiyaçları yoktur! Bu söz devrimden
öncesi için belki doğruydu, ama şimdi halkın bağrından binlerce yeni yazarın çıktığı
bir dönemde oldukça gülünçtür. Çünkü sıkı, sağlam yönlendirici eleştiriye şu sıra
çok ihtiyacımız var. Edebiyat uğraşını iyi bilen ve kendini bilinçle işine veren,
her çaptan Belinski'lere ihtiyacımız büyük.
Öte yandan, Marksist eleştirmen kamusal alanda da yazarın öğretmeni olmak zorundadır.
İşçi kökenli olmayan yazar bu konuda çoğunlukla bir çocuk gibidir, toplumsal yaşamın
yasaları hakkında ilkel görüşleri nedeniyle ve çağımızın temel etmenlerini kavrayamadığından
en kaba yanlışlara düşer. Gelgelelim, aynı tehlike Marksist yazarlar, proleter
yazarlar için de söz konusudur. Yazar için bir yergi değildir bu, hatta sıkça
övgüdür. Çünkü yazar gerçekliği hemen ve doğrudan algılayan duyarlı bir yaratıktır.
Ne var ki, soyut bilimsel düşünce için çoğunlukla özel bir ilgi ya da yetenek
taşımaz. Bundan dolayı, o, siyasal eleştirmenin önerdiği yardımı kimi kez sabırsızlıkla
geri çevirir. Fakat bu, yardımın ukalaca sunuluşundan kaynaklanır çoğu kez. Yine
de şurası kesindir: Gerçekten büyük her edebiyat, büyük yazarlarla yetenekli eleştirmenlerin
işbirliğinden doğmuştur, gelecekte de böyle doğacaktır.
XI.
Marksist eleştirmen, yazara yararlı olmaya çalışırken, okurun da öğretmeni olmalıdır.
Okurlara okumayı öğretmek gereklidir. Yorumcu olan, tatlı zehirlere karşı insanları
uyaran, harika bir çekirdeği ortaya çıkarmak için kabuğu parçalayan, karanlıkta
kalmış hazineyi ortaya çıkaran, açıkça, dobra dobra konuşan, sanatsal maddeden
genel geçerli sonuçlar çıkaran eleştirmen: İşte çağımızın ihtiyaç duyduğu kılavuz
budur; işte çok sayıda değerli, ama deneysiz okurun türediği bir zamanda gerekli
yol gösterici budur. Geçmiş edebiyatımız ve dünya edebiyatı karşısında, çağdaş
edebiyat karşısında eleştirmen böyle olmak zorundadır. Bu nedenle, zamanımızın
Marksist eleştirmenden olağanüstü beklentilerini yeniden vurguluyoruz. Kimsenin
gözünü tezlerimizle korkutmak istemiyoruz. Marksist eleştirmen alçakgönüllülükle
işe başlayacak ve bir takım yanlışlıklar yapacaktır, ilk durağa varmak için uzun
ve dik bir merdiveni tırmanmak zorunda kalacaktır. Merdivenin tepesine vardığında
bile, bir çırak olduğunu söylemekle yetinecektir. Bununla birlikte, geniş kültürümüzün
bugünkü devce dalgalanışına bakarak, her yerden fışkıran kaynaklara bakarak yetenekli
edebiyatımıza güvenebiliriz; şu anda durumu pek de iç açıcı olmayan Marksist eleştirimizin
de kısa zamanda toparlanıp gelişebileceğine inanabiliriz.
XII.
Bunun ötesinde iki soruna daha değinmek istiyorum. Birincisi, Marksist eleştirmenler
çoğu zaman muhbirlikle suçlanıyorlar. Ve gerçekten de bugün falan yazarın "yarı
bilinçli" ya da bilinçsiz olarak, karşıdevrimci eğilimler taşıdığını söylemek
epeyce tehlikelidir. Öyle ki, bir yazarın yabancı bir öğe, küçük burjuva bir öğe
olduğu, ya da geçici yol arkadaşı olarak doğru yoldan çok uzağa söylendiği; veya
örneğin, kendi yazarlarımızdan biri şu ya da bu sapmayla kınandığı zaman hiç de
hoş karşılanmıyor. Bize şöyle deniyor: Yazarların siyasal açıdan suçlu ya da kuşkulu,
kusurlu ya da hastalıklı olduğunu ortaya koymak eleştirmene mi kaldı? Eleştirmene
yöneltilen bu çeşit itirazlara şiddetle karşı çıkmalıyız. Kuşkusuz, kendi kişisel
hesapları için ya da kasıtlı olarak, iyice düşünüp taşınmadan bir yazara sözlü
suçlamalarda bulunmak iğrenç bir harekettir. Böylesi alçaklık er geç ortaya çıkacaktır.
Ölçüp biçmeden bu çeşit bir suçlamada bulunan bir eleştirmen düşüncesiz ve özensizdir.
Fakat bilinçle, nesnelce yaptığı toplumsal çözümlemenin sonuçlarını yüksek sesle
söylemekten korkarak, Marksist eleştirinin özünü çarpıtan kimse de politik açıdan
pasif ve düşüncesizdir.
Elbette, "konsüller dikkat!"(5) diye devlet organlarına çağrıda bulunmak eleştirmene
düşmez. Onun yapacağı iş, inşamıza katkısı açısından, şu ya da bu eseri objektif
olarak değerlendirmektir. Bundan gerekli sonuçları çıkarmak, çizgisini düzeltmek
yazara kalmıştır. Genelde de biz, ideolojik mücadele alanında bulunuyoruz. Tutarlı
ve dürüst hiçbir komünist bu kavganın özüne, günümüz edebiyatı meselesine ve onun
değerlendirilmesine ilgisiz kalamaz.
XIII.
Son bir nokta daha: Acı eleştiriyle keskin polemik biçimleri bırakılmalı mı?
Keskin polemikler, okurun ilgisini çekmeleri anlamında yararlıdır. Özellikle eşit
koşullarda yapılan ve karşılıklı hataların ortaya çıkarıldığı polemik yazılarını
kamu daha derinden özümler ve onlardan daha çok etkilenir. Ayrıca, devrimci doğası
gereği Marksist eleştirmenin taşıdığı dövüşken ruh, onu düşüncelerini keskince
belirtmeye götürür. Fakat burada, kanıtların zayıflığının polemiksel süslemelerle
kapatılmaya çalışılmasının eleştirmenin bir zaafı olduğunu belirtmek gerekir.
Belgeler eksik ve kusurlu olunca, onların yerine ince alaylar, eğlendirici karşılaştırmalar
ve anlamlı ünlemlerle hınzırca sorular alınca, bu genelde keyiflendirici de olsa,
kesinlikle ciddiyetini kaybeder. Eleştiri, bizzat eleştirinin kendisine uygulanabilir
olmalıdır, çünkü Marksist eleştiri hem bilimsel ve hem de sanatsal bir iştir.
Öfke, eleştiri için kötü bir danışmandır. Seyrek olarak pozisyonun doğruluğunu
ifade eder.
Bazen eleştirmenin yüreğinden teşhir edici alaylar ve şiddetli sözler fışkırdığı
olur. Fakat bir başka eleştirmenin ya da okurun özellikle de yazarın az çok duyarlı
kulağı, doğal heyecanla bayağı hınç arasındaki ayrımı anlar. Bizim inşamızda diş
bileyen kişisel kin mümkün olduğunca az yer tutmalıdır, ama bu kinle sınıf kinini
birbirine karıştırmamak gereklidir. Sınıfsal kin kararlılıkla vurur, bulutların
yeryüzünün üstüne çıktığı gibi kişisel kinin üzerine çıkar. Marksist eleştirmen
saf olmamalı, hatır gönül tanımamalı -tersi kendisi için büyük bir suç olur- ama
öncelikle olumlu yaklaşmalıdır. Olumluyu ortaya çıkarmaktan ve onu bütün değeriyle
okura bildirmekten sevinç duymalıdır. Onun diğer bir amacı yön vermek ve uyarmak
olmalıdır. şişirilmiş yalancı değerleri söndürüp yok eden eleştiriye emek verirken,
işe yaramaz olanı alayın ve aşağılamanın öldürücü oklarıyla veya yok edici eleştiriyle
mahvetmeye ancak çok ender durumlarda çaba harcamalıdır.
Dipnotlar:
(1) Bakınız G. W. Plehanov: W. G. Belinski'nin Edebi Görüşleri, G. W. Plehanov:
Sanat ve Edebiyat, Berlin 1955, sayfa 393-446'dan alınmıştır. [geri dön]
(2) Bakınız G. W. Plehanov: "Yirmi Yıl" Derlemesinin Üçüncü Baskısına Önsöz'den,
sayfa 219-229. [geri dön]
(3) Bakınız G. W. Plehanov: G. İ. Uspenski. agy, sayfa 557-618.
[geri dön]
(4) Sanat Nedir? adlı incelemesinde Tolstoy şunları yazmıştı:
"Eğer sanat önemli
bir şeyse, bütün insanlar için gerekli bir ruhsal iyilikse, herkesçe anlaşılır
olmak zorundadır." L. Tolstoy, Bütün Eserleri, C. 30, 1951, Almanca, sayfa 84.
[geri dön]
(5) "Konsüller dikkat!" sözü, Roma Senatosunun tehlikeli zamanlarda konsüllere
yaptığı uyarı çağrısıdır. [geri dön]