Lunaçarski, Sovyetler Birliği'nde gerçekleştirilen sanat ve kültür politikasının
belirlenmesinde, örgütlenmesinde, düzenlenmesinde, geliştirilmesinde birinci dereceden
rol oynayan kişilerden biridir.
25 Ekim 1917'de (yeni takvime göre 7 Kasım) Büyük Proleter Ekim Devrimi'nin zafere
ulaşmasının ardından, II. Sovyetler Kongresi tarafından 26 Ekim'de (yeni takvime
göre 8 Kasım), Lenin başkanlığında bir "Halk Komiserleri Konseyi" kurulması
kararı
alınmış, bu konseyde "Eğitim İşleri Halk Komiseri" görevi Lunaçarski'ye verilmiş
ve Lunaçarski, 1929 yılına kadar bu görevi başarıyla sürdürmüştür. Yüksek okullar
da dâhil olmak üzere bütün eğitim kurumlarının, siyasi aydınlatma çalışmalarının,
basın yayın organlarının, sanat ve edebiyat çalışmalarının bu komiserliğe bağlı
olarak yürütüldüğü düşünülürse, Lunaçarski'nin kuruluşundan itibaren Sovyetler
Birliği kültür hayatında oynadığı rol daha iyi açığa çıkar.
Anatoli Vasilyeviç Lunaçarski, liberal bir memur ailesinin çocuğu olarak 1875
yılında Ukrayna'nın Poltava kasabasında dünyaya gelmiştir. Genç yaşlarda devrimci
harekete katılan Lunaçarski, 1897 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi'ne
(RSDİP) girmiştir. Yürüttüğü devrimci faaliyet nedeniyle Çarlık polisi tarafından
defalarca tutuklanan Lunaçarski, 1898-1904 arasındaki yılları Sibirya'da sürgünde
geçirmiştir.
Parti, Bolşevikler ve Menşevikler olarak iki kanada bölündüğünde Bolşeviklerin
safında yer almıştır. Sürgünden sonra yurtdışına çıkan Lunaçarski, bu yıllarda
Fransa, İsviçre ve İtalya, 'da yaşamıştır. Bu yıllarda Lunaçarski, hayatını kazanmak
için Fransa'da kurduğu parka, soyadının ilk iki hecesini vermiş ve böylece Lunapark
doğmuştur. Lunaçarski, sürgün yıllarındaki devrimci faaliyetlerini bu parktan
sağladığı gelirle finanse etmiştir (Büyük Larousse).
Lenin'le ilk defa 1904 yılı Aralık ayında Paris'te karşılaşan Lunaçarski, burada
diğer Bolşeviklerle birlikte "Vperyod" (İleri) ve "Proletari" gazetelerinin çıkarılması
çalışmalarına aktif olarak katılmıştır. Lunaçarski, bu dönemde Lenin'le birlikte
yürüttüğü çalışmaların, daha sonraki siyasi gelişmesinde çok önemli rol oynadığını
belirtmiştir.
RSDİP'nin 1905 Londra Kongresi'nde silahlı ayaklanma üzerine sunulan karar tasarılarından
birini Lunaçarski hazırlamıştır. 1905 Devrimi'nin yenilgisinden sonraki yıllar,
Bolşeviklerle Lunaçarski'nin yollarının belli bir süre ayrıldığı yıllar olmuştur. Lunaçarski, bu dönemde Bogdanov tarafından yönetilen
"tanrı arayıcıları" grubuna
katılmıştır. Lunaçarski'ye yazdığı bir mektupta "Bilimsel Sosyalizm'le din arasında
bir birliktelik arayanlarla bütün yollarımız kesilmiştir" (Lenin, "Mektuplar"
cilt II, Almanca, sayfa 154) diyen Lenin'le Lunaçarski arasındaki mektuplaşmalar
1908 yılında kesilmiştir. Lunaçarski'nin bu yıllarda kaleme aldığı "Din ve
Sosyalizm"
(1908-1911) adlı kitap, Lenin tarafından oldukça sert eleştirilmiştir.
Zamanla Lunaçarski, bu idealist okuldan kopmuş ve 1917 Şubat Devrimi'nden sonra
tekrar Bolşeviklerin safına katılmıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Ekim Devrimi'nden
sonra kurulan ilk hükümette, "Eğitim İşleri Halk Komiserliği" gibi çok önemli
bir görevin Lunaçarski'ye verilmesi, Lunaçarski'nin bu süreçte gösterdiği olumlu
gelişmenin bir işaretidir.
Lunaçarski, Eğitim İşleri Halk Komiseri olarak Sovyetler Birliği'ndeki sanat ve
kültür hayatının oluşması ve gelişmesinde birinci derecede rol oynamıştır. Bu
görevi yerine getirirken Lunaçarski, Lenin tarafından "fütürizminden ötürü
dayağı
hak ediyor" ("Lunaçarski'ye Mektup"tan, Marx-Engels-Lenin "Sanat ve Edebiyat"
Ekim Yayınları, sayfa 349) diye yer yer eleştirilse de, "ender rastlanan yetenekte
biri" (M. Gorki, "Lenin'den anılar", Berlin 1951, Almanca sayfa 237), "sadece
her şeyi bilen ve çok yetenekli değil, aldığı parti görevlerini mükemmel bir şekilde
yerine getiren biri" (Westnik Komünistiçeski Akademi, 1935; aktaran "Vom Proletkult
zum sozialistischen Realismus", Berlin 1981, Almanca, sayfa 6) olarak da övülmüş
ve desteklenmiştir.
Lunaçarski, bu dönemde kaleme aldığı bir dizi makaleyle sanatın değişik
sorunları,
kültür ve eğitim çalışmalarının örgütlenmesi gibi sorunlar üzerine tavır takınmış,
"proleter sanat", "sosyalist kültür" tartışmalarına birinci elden müdahale etmiştir.
Lunaçarski, 1929 yılında Eğitim İşleri Halk Komiserliği görevinden ayrıldıktan
sonra da "Bilimler Akademisi"nin bir üyesi olarak bu alandaki çalışmalarını sürdürmüştür.
Lunaçarski 1933 yılında Büyükelçi olarak İspanya'ya gönderilmiş, bu görevi yerine
getirmek için Madrid'e giderken 26 Aralık 1933'te Mentone'da (Fransa) ölmüştür.
Sovyetler Birliği'nin sanat ve kültür politikasının oluşmasında en önemli rollerden
birini oynayan Lunaçarski'nin görüşlerinin bilinmesi, "Proletkült" ve "sosyalist
gerçekçilik" tartışmalarının daha iyi anlaşılması için büyük önem taşımaktadır.
Bu makalede biz, Lunaçarski'nin sanat ve kültür üzerine bütün görüşlerinin
etraflı
bir dökümünü yapmak değil, onun bu alandaki ana düşüncelerini kısaca vermek istiyoruz.
Bu görevi yerine getirirken dayandığımız temel eser; A. Yermakova tarafından hazırlanan,1975
yılında "Iskusstvo" yayınevi tarafından Rusça olarak Moskova'da basılan, "A. V.
Lunaçarski, Estetik Üzerine Seçme Makaleler" adlı derlemenin, Dietz Verlag tarafından
1981 yılında "A. Lunaçarski, Proletkült'ten Sosyalist Realizme" adıyla Berlin'de
basılan Almancasıdır.
Bu makalede, sayfa (s.) numaralarını belirterek yapacağımız bütün alıntılar bu
kitaptandır. Lunaçarski'nin sanat ve kültür üzerine görüşlerinin kapsamlı bir
Türkçe çevirisi, ne yazık ki bugüne kadar gerçekleştirilememiş olup, bir görev
olarak önümüzde durmaktadır.
Lunaçarski'nin "Lenin ve sanat" adlı makalesinin Türkçe çevirisi, yurtdışında
yayınlanan Güney sayı 13'te vardır. Ayrıca, bu sayımızda Lunaçarski'nin "Marksist
Eleştirinin Görevleri Üzerine Tezler" adlı makalesinin tam çevirisini yayınlıyoruz.
Okuyucularımızdan, bu ve diğer makalelerde dile getirilen görüşler üzerine düşüncelerini,
eleştirilerini ve önerilerini bekliyor, tartışmalara aktif katılmalarını talep
ediyoruz.
***
Sosyaldemokrat sanatsal yaratıcılığın görevleri
Lunaçarski, 1907 yılında kaleme aldığı "Sosyaldemokrat sanatsal yaratıcılığın
görevleri" adlı makalede, sosyal-demokrat hareketle sanat faaliyetlerinin ilişkisini
inceler. Lunaçarski, bu makale için 1925 yılında yazdığı bir dipnotta; o zamanlar
kendilerinin RSDİP'nin sol kanadında yer aldıklarını ve bu makalede sosyaldemokratlar
için söylenenlerin komünistler için aynen geçerli olduğunu belirtir.
Lunaçarski makalenin başında, "Komünist Manifesto yayınlanalı 50 yıl oldu, fakat
görünürlerde hâlâ Marksist bir sanat akımı yok" (s. 50) şeklinde gelen eleştirilere
şöyle yanıt verir:
"Ben, sosyaldemokrat bir yaratıcılığın olması gerektiğini ve olacağını, onun daha
şimdiden görevlere sahip olduğunu gerçekten iddia ediyorum. Parti sanatı üzerine
gevezelikler gereksiz hale gelecektir.
Sosyal-demokrasi, sadece bir parti değil, bilakis büyük bir kültür hareketidir.
Hatta bu zamana kadar var olanlar içinde en büyüğüdür. Sadece en güçlü dinsel
hareketler yer yer onunla karşılaştırılabilirler ve Hıristiyan sanatından bahsedildiğinde
bu kimseye komik gelmemektedir. Ve bazıları, Bilimsel Sosyalizmin yepyeni bir
dünya görüşü ve dünya duygusu olduğunu kavramasa da, bu onların bir
eksikliğidir...
Sosyalizmin kapitalizme karşı mücadelesi, en büyük kültür mücadelesidir. Bu mücadele,
ağırlıklı olarak siyasi ve iktisadi silahlarla sürdürülse de, bu hiçbir şekilde,
muazzam iktisadi mücadelenin ruhsal yansımasının felsefe ve sanatta dev bir rol
oynamayacağı anlamına gelmez.
Felsefe alanında burjuvazi daha şimdiden bir dizi ağır yenilgiler almıştır, sanat
alanında mücadele daha yeni alevlenmektedir. Fakat her büyük kültür hareketi kendi
sanatına sahipti. En büyük kültür hareketi olan işçi sınıfı hareketi de bir sanat
hareketine sahip olacaktır.
Yani birincisi: Hıristiyan, Budist veya Helenist sanatlarda olduğu gibi, aynı
şekilde sosyaldemokrat bir sanat da mümkündür.
Ve bunun ardından ikincisi: Her sınıfın kendi dünya anlayışı ve dünya duygusu
vardır. Tabii ki, üstteki sınıflar için bunu belirlemek ve ifade etmek daha kolaydır,
fakat egemen olan sanat egemenlerin sanatıdır ve bu sanat, güçlü bir şekilde gelişen
ve özgürlük için mücadele eden alttaki sınıfları tatmin edemez ve elbette aristokrat,
burjuva, küçük-burjuva bir sanatın olduğu yerde, proleter bir sanat da olmak zorundadır."
(s. 50-51)
Bu makalesinde Lunaçarski, sınıflara bölünmüş bir toplumda, proleter bir sanatın
oluşmasının şartları ve gelişmesinin zorunluluğu üzerine doğru düşünceler savunmaktadır.
"En büyük kültür hareketine sahip olan işçi sınıfı hareketi"nin, "nasıl büyük
bir sanat hareketine de sahip olacağı", Ekim Devrimi'nden sonra Sovyetler Birliği'nde
yaşanan gerçeklerde ortaya çıkmıştır.
Diğer yandan Lunaçarski'nin bu makalesinde, o zamanlar mensubu olduğu "Tanrı Arayıcıları"
grubunun dinle Sosyalizm'i birleştirme çabalarının etkilerini görmek mümkündür.
Lunaçarski, bu makalesinde Marksist bir sanat akımının mümkünlüğünü gerekçelendirirken,
dini akımların çevresinde oluşan sanat akımlarını kanıt olarak göstermekte ve
bu mümkünlüğü sürekli dini akımlarla paralellikler kurarak açıklamaya çalışmaktadır.
Lunaçarski'nin o dönem "gereksiz hale gelecektir" dediği "Parti sanatı üzerine
gevezelikler"i yapanlardan biri de Lenin'dir. Lenin daha 1905 yılında; "Parti
Yazını ve Parti Örgütü" adlı makalesinde, sanat ve edebiyat üzerine dile getirdiği
görüşler, Lunaçarski'nin iki yıl sonra bu makalede dile getirdiği görüşlerden
çok daha ileri ve berraktır. Lunaçarski'nin bu makalede yaptığı daha çok, Lenin'in
görüşlerinin dinle sulandırılmasıdır. Lenin'in bu makalesinin tam çevirisi, yurtdışında
yayınlanan Güney'in 10. sayısında basılmıştır.
Proletarya ve sanat
(I. Tüm-Rusya Proletkült Konferansı'nda verilen rapor için tezler)
Lunaçarski'nin acil olarak Petrograd'a gitmek zorunda kalması yüzünden katılamadığı
"I. Proleter Kültür ve Aydınlanma Örgütlerinin Tüm Rusya Konferansı", 15-20 Eylül
1918 tarihleri arasında Moskova'da yapıldı. Lunaçarski'nin bu hazırladığı rapor,
konferansta onun yokluğunda okundu ve Lunaçarski "fahri yönetime" seçildi. Lunaçarski'nin
9 tezden oluşan bu rapordaki tezler şöyledir:
"1. İnsanlığın genel hazinesinin tamamlayıcı öğeleri olarak belli çağlarda ve
halklar tarafından yaratılan sanat eserlerindeki değerli olan her şey, tüm insanlığa
ait sanat eserleri olarak adlandırılabilirler.
2. Bununla birlikte, tek tek çağların ve halkların sanatında göze batan değişiklikler,
kimse tarafından reddedilemez.
3. Biz Marksistler bu değişikliklerin, ulusal ruh, dönem, klima gibi berrak olamayan
kavramlarla değil, sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiyle belirlenen toplumsal
düzene bakılarak açıklanabileceğini biliriz.
4. Sanat şu veya bu sınıfın ideolojisinin saf ifadesi olabileceği gibi, bir dizi
sınıfın karşılıklı etkisi altında da durabilir; fakat sanat eserlerinin incelenmesinin
en verimli yöntemi sınıfsal analizdir.
5. Aynı sınıfın sanatı, sürekli aynı kalmaz. Sınıf sanatının evriminin klasik
örneği şöyledir: İlk başlangıç, çabalama dönemi, klasizm, realizm, kararsızlığın
romantizmi, mistisizm.
6. Belli bir sınıfın sanatının tüm evrim basamakları, hiç de az olmayan bir şekilde
bu sınıfın psikolojisi tarafından renklendirilirler.
7. Gelecekteki proleter sanatın karakterini oluşturma denemeleri bu önermelerden
yola çıkmalıdır.
8. Proleter yaratıcılığın bağımsızlığı, kendini hiçbir şekilde sanatsal olmayan
orijinalliklerde göstermez ve geçmiş kültürlerin tüm meyvelerinin tanınmasını
bir önşart olarak kabul eder.
9. İlerici karakterde bir dizi eser yaratarak aydınlar, proleter sanatın oluşmasında
daha şimdiden belli bir rol oynamaktadırlar. " (s. 65)
Proletkült delegeleri arasında o dönem, kültür mirasını reddetme, yepyeni bir
kültür yaratma, bu yeni kültürün sadece işçiler tarafından yaratılabileceğini
kabul etme gibi anlayışlar hâkimdi. Bu yüzden, Lunaçarski tarafından raporda dile
getirilen tezler arasında, geçmiş kültür değerlerine sahip çıkan, geçmişin reddi
temelinde orijinal proleter kültür yaratmayı reddeden, proleter sanatın oluşmasında
aydınların rolünü olumlayan düşünceler, konferansta çoğunluk tarafından reddedildi.
Proletkült ve Sovyet kültür
faaliyetleri üzerine bir kez daha
Ekim Devrimi'nden iki gün sonra, 9 Kasım 1917'de, Lenin ve Lunaçarski tarafından
imzalanan bir kararnameyle, "İşçilerin, askerlerin ve köylülerin kültür ve eğitim
alanındaki bağımsız sınıf örgütlerinin, hem devletin merkezi mevkilerine hem de
belediyelere ait merkezi mevkilere karşı tamamen ve bütünüyle özerk oldukları"
(s. 392) kabul edilmişti.
Devrimden hemen sonra emekçilerin değişik alanlardaki sınıf örgütlerinin, olumlu
bir şekilde bağımsız gelişmeleri için öngörülen bu uygulama, bazı Proletkült yöneticileri
tarafından, yanlış ve yer yer parti karşıtı bir siyaset oluşturulmasına dayanak
olarak kullanılmıştı. Bu dönemde Proletkült örgütleri içinde, geçmişin kültür
mirasını tamamen reddeden ve yepyeni, saf bir sınıf kültürü yaratmak isteyen kişiler
sayıca çok olmasa da etkileri bakımından oldukça güçlüydüler. Bazı Proletkült
yöneticileri, parti siyasetiyle kendi siyasetlerinin çeliştiği noktalarda, bu
kararnamede yer alan "tam özerklik" maddesini sığınak olarak kullanıyor, sosyalist
inşa çalışmasında kendi paylarına düşen görevleri yerine getirmek istemiyorlar
veya bu görevleri kendi düşüncelerine göre çözmek istiyorlardı.
Bu gelişmede parti içinde Proletkült örgütlerinin tamamen dağıtılmasını savunan
görüşler de ortaya çıkmış, Moskova'daki Proletkült örgütünün, Moskova Sovyeti
tarafından tasfiye edilmek istenmesi üzerine, 13 Nisan 1919'da Lunaçarski bu makaleyi
kaleme alarak, bu girişime karşı çıkmıştır. Lunaçarski, bu makalesinde hem Proletkült
içindeki yanlış düşüncelere, hem de Proletkült örgütlerinin tamamen kapatılması
düşüncesine karşı çıkıyordu.
Lunaçarski, kültür mirasını reddeden, saf proleter kültür yaratmak isteyen Proletkült
içindeki düşünce sahiplerine şöyle karşı çıkıyordu:
"... Proletaryanın genel insanlık bilgisinin tümüne sahip olması gerektiğini bininci
defa tekrarlıyorum, o tarihi bir sınıf olarak tüm geçmişle bağıntı içinde ilerlemelidir.
Geçmişin bilim ve sanatını, onlar burjuvaziye ait olduğu için reddetmek, işletmelerdeki
makineleri veya demiryollarını da aynı gerekçeyle reddetmek kadar saçmadır." (s.
68)
"Eğer biz şu an devlet aygıtına, sadece yeni olanı, sadece proleter
olanı yaygınlaştırma
görevi verseydik, o zaman biz proletaryayı barbarlığa sürüklerdik, onu köklerinden
koparırdık..." (s. 69)
Proletkült içindeki yanlış düşüncelere bu şekilde karşı çıkarken Lunaçarski, Proletkült
örgütlerinin dağıtılmasına da karşı çıkıyor ve kendi dar alanında Proletkült örgütlerinin
oynayacağı olumlu role dikkat çekiyordu:
"... Proletkült bütün dikkatini stüdyo çalışmasına; proleterler arasında özgün yetenekler
bulunması ve desteklenmesi, işçi sınıfı içinden her türden yazar, ressam, grafikçi,
genç bilim adamı çevrelerinin oluşturulması, çok çeşitli stüdyoların ve bedensel,
ruhsal kültür çalışmasının her alanında canlı örgütlerin yaratılması, abartmadan
ve önünü kesmeden proletaryanın ruhunda gelişen özgür ve dayatmasız tohumların
desteklenmesi vazgeçilmez görevine yoğunlaştırmalıdır." (s. 69)
Böylece Lunaçarski, hem geçmiş kültür mirasını reddederek saf bir kültür yaratmak
isteyen Proletkült içindeki yanlış anlayışlara karşı çıkıyor, hem de işçi sınıfı
içinde sanat faaliyetlerinde Proletkült örgütlerinin oynadığı olumlu pratik çalışmaları
görmeyen ve Proletkült örgütlerinin tamamen kaldırılması gerektiğini savunan anlayışa
karşı çıkıyordu.
Proletkült'ün bağımsızlığını savunanlarla dağıtılmasını savunanlar arasındaki
tartışmalar devam etti. Lenin, bu tartışmalara "Proleter kültür üstüne" adlı karar
tasarısıyla müdahale ederek, Proletkült örgütlerinin partiye karşı bağımsızlığı
görüşünü reddetti ve Proletkült örgütlerinin özerk değil, "Eğitim İşleri Halk
Komiserliği'ne bağlı yardımcı organlar olarak çalışmaları gerektiğini" savundu.
Kitabın özgürlüğü ve devrim
Lunaçarski, 1921 yılında kaleme aldığı bu makalesinde devrimle birlikte anılan;
demokrasi, diktatörlük, şiddet, sansür, kardeşlik, eşitlik ve özgürlük gibi
kavramları
ele alarak, devrimden sonra bu kavramların anlamını ve sınırlarını tartışır. Devrimci
şiddet konusunda şunları söyler:
"En son hedefi olarak devlet iktidarının sönmesini ve tüm savaşlara son verilmesini
açıklayan sosyalist devrim bile, ilk zamanlarda kendine has militarizm ruhunu
güçlendirmek, devlet iktidarının diktatörlüğünü, hatta onun polisiye karakterini
güçlendirmek zorundadır.
Gerçek bir devrimci için, bir hamkafa için değil, bilakis gerçekten profesyonel
bir devrimci için, gerici bir hükümetin elinde iğrenç olan şiddetin, devrimcilerin
eline geçince kutsal ve gerekli olması gayet açıktır." (s. 82)
Lunaçarski, burada dile getirdiği görüşlerde, özgürlük, kardeşlik, eşitlik gibi
kavramların sınıfsal içeriğine dikkat çekerek, bu kavramlar üzerine soyut tartışmanın
boş gevezelik olduğunu belirtir.
Makalenin devamında Lunaçarski, "Rusya'da yaratıcı bireylerin haklarının korunmadığını"
iddia eden küçük-burjuvaları şöyle yanıtlar:
"Ama her şeyden önce şu sorulmalıdır: Devrimci hükümet, ilkesel olarak bireysel
yaratıcılığın haklarını korumak zorunda mıdır?
Bu soruya kıvırmadan şu yanıtı veriyorum: Evet o zorunludur. Kautsky, bugün de
oldukça dikkat çekici ve öğretici olan «Sosyal Devrimden Sonraki Günler» adlı
kitabında; «Üretimde en büyük düzen ve planlı yönetim, sanat alanında ise tam
anarşi» derken tamamen doğru bir formül öne sürüyordu.
Burada bahsi geçen «anarşi»den sıradan darkafalıların anladığı gibi düzensizlik
değil, bir iktidarın olmaması, şu ya da bu biçimden esinlenilmesini şart koşan
bir hükümetin var olmaması anlaşılmalıdır." (s. 83)
Sanat alanında sosyalist bir devletin yerine getirmesi gereken görevler konusunda
Lunaçarski, bu makalede şunları söyler:
"... Devrimci kültür devleti, ülkede bir bütün olarak sanatın, hem hayat sevinci
veren, hem de yaşanılan zamanın duygularını berrak bir biçimde tasvir eden sanatın
gelişmesiyle ilgilenmelidir.
O, kendine uygun düşen sanatı, özellikle selamlamak ve desteklemek zorundadır.
Ama o, herhangi bir nedenden dolayı kendine uzak gördüğü veya kendi ideallerine
tam uygun görmediklerine yapmacık bir şekilde çiçek uzatmamalı ve zevksiz şarlatanlara
ve yaltakçı taklitleri sanat olarak satmak isteyen dalkavuklara göz yummamalıdır.
Bundan başka, şuna dikkat çekilmek zorundadır: Plakatlar, plakativ ajitativ parçalar,
devrimci marşlar vs. vb. yaratmak devletin hakkı ve görevidir." (s. 84)
Lunaçarski, ülkenin içinde bulunduğu duruma göre sanatın yeri ve önemi konusunda,
şunları söylemektedir:
"Her şeyden önce askeri gerilim ve devrimci hükümetin (bu arada bizim de) elindeki
araçların kısıtlılığı, ülkenin kaynaklarının en gerekli alanlarda kullanılmasını
zorunlu kılmaktadır. Bu durum göz önüne alındığında, ona nasıl yaklaşırsak yaklaşalım
sanat her şeye rağmen ikinci sırada gelen bir ihtiyaçtır.
Birisi belki şöyle diyor: En yüksek, ama buna rağmen ikinci sırada. Romalılar,
«önce yemek, sonra felsefe» diyorlardı." (s. 85)
Lunaçarski, sansür konusunda şunları söylemektedir:
"Eğer devletin kendisi, sanatsal bir propaganda yaratmak ve desteklemek istiyorsa,
o zaman o aynı zamanda sanatsal karşı propagandayı da yasaklamak zorundadır."
(s. 86)
Lunaçarski devamla, emekçilerin sanat adı altında zehirlenmesini engellemek için
sansürün gerekli olduğunu savunmaktadır.
Bu makalede dile getirilen görüşler bütünlük içinde ele alındığında; bir yandan
biçimde esinlenmeye sınır koymayı reddetme anlamında sanatta "anarşizm"den yana
olan Lunaçarski'nin, diğer yandan kendine uygun bir sanat anlayışını geliştirip,
desteklemeyi, devrimci devletin sadece hakkı olarak değil, görevi olarak da gördüğü
açığa çıkmaktadır.
Sanat ve onun en yeni biçimleri
Lunaçarski, 1923 yılında kaleme aldığı bu makalesinde, o zamanlar moda olan belli
başlı tüm sanat akımlarının detaylı bir analizini yapmaktadır. "şeylerin kendisini
değil, o şey karşısında bir sanatçının, bir anlık izlenimini" (s. 117) veren empresyonizmi,
yeni empresyonizmi, sanatta dekadanlığı, dekadan sembolizmi, "şeylerin kendisi
veya bıraktıkları izlenimleri değil, kendi iç dünyasındaki duyguları" (s. 126)
çıkış noktası alan ve "bir başkaldırı sanatı" (s. 131) olma iddiasındaki ekspresyonizmi,
"yeni doğayı, yeni renkler ve biçimlerde yaratmak isteyen" (s. 134) pürizmi ve
"var olanı yıkarak geleceğin sanatını yaratmak isteyen" (s. 139) fütürizmi incelediği
bu makalede Lunaçarski, bu sanat akımlarının ortaya çıkış şartlarını ve gelişmelerini
incelemektedir. Gerçeğin kendisini değil, bu akımlara sebep olan dürtülerden biri
olan "keşfedilmemiş yeni"yi arama konusunda Lunaçarski şunları söylemektedir:
"Pazar bugün artık sınırlıdır, tabloları veya müzik eserlerini veya bu alandaki
herhangi bir eseri satmak artık zordur, yaşlı ustaların yeteneğiyle rekabet etmek
de zordur ve bütün pazar yaşlı ustaların eserleriyle doldurulmuştur. Bu yüzden
gençler başka türlü yapmak zorundadırlar. Genç sanatçı kendini herhangi bir şekilde
ayırmak, yeni temeller, yeni iyiler bulmak zorundadır, fakat melankolik şahısların
dediği gibi bütün iyiler keşfedilmiş olduğundan, gerçekte yeni iyinin aslında
yeni kötü olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde zevkler bozulmaktadır. Onlar gerçekten
iyi olanı değil, tersine alışılmamış yeni olanı aramakta, böylece doğal olarak
içsel değerler taşımayan komik düşüncelere varmaktadırlar." (s. 110)
Bu sanat akımlarının ortaya çıktıkları iktisadi ve siyasi şartları inceleyen Lunaçarski,
bu akımları sınıf temellerine oturtmaya çalışmaktadır. Lunaçarski, bir sanat eserine
"sırf yeni olduğu için iyi veya sırf eski olduğu için kötü" damgası vuran biçimci
anlayışı eleştirmekte, yeni ortaya çıkan sanat akımlarının, kullandıkları biçim
ve tekniklerle bir dizi olumlu gelişmeye katkı yapmakla birlikte, bu yöntemlerin
mutlaklaştırılmasının yanlışlığına dikkat çekmekte, gerçekten büyük sanatın yaratılması
için bu biçim ve tekniklerin, içi boş ve gerici emeller için değil, proletaryanın
hizmetinde kullanılması gerektiğini belirtmektedir.
Bu bağlamda Lunaçarski, işçi sınıfının durumunu şöyle anlatmaktadır:
"...Proleter edebiyat ve proleter sanat oluşma aşamasındadır, fakat bu gelişme yavaş
olmaktadır, çünkü proletarya hâlâ oldukça zayıftır ve onun kültürü şimdilik esas
olarak aydınlar arasından proletaryanın safına geçenler tarafından belirlenmektedir.
Marx, Engels, Lenin de aydınlar arasından gelmediler mi? Ve onlar, proletarya
içinde muazzam bir örgütleyici rol oynadılar; aydınlar arasından proletarya safına
geçen sanatçılar da aynı şekilde rol oynayabilirler ve aydınlar şüphesiz bu örgütlenmeyi
desteklemektedirler. Proleterler arasından da büyük sanatçılar çıkabilir, fakat
bu hedefe yıllardır sanat atmosferi içinde yaşamış ve tekniğe hâkim olanlar daha
kolay erişecekler; ve onlar proleter sanata doğru giden yolda birinci basamağın
inşasına yardım edeceklerdir.
Bu süreç bizde yavaş gerçekleşmektedir, çünkü aydınlar kendi içinde düzensizdirler;
aydınlar, rüzgarda sallanan kamış gibi tüm yönlere doğru yalpalamaktadırlar, bununla
birlikte onlar için tek doğru yol proletaryaya doğru yönelmektir. O zaman pürizmle
ekspresyonizm, gerçek anlamlarını bulacak ve birbirleriyle doğal biçimde kaynaşacaklardır;
o zaman, muazzam bir sınıfın duyguları onların ruhunda yoğunlaşarak komünist esinlenme
doğal bir biçimde gerçekleşecektir. Ve o zaman, muhtemelen bu zamana kadar yaşanmamış
büyüklükte birleşik büyük bir sanat ortaya çıkacaktır." (s. 140-141)
Lenin ve sanat
Lunaçarski, Lenin'in ölümünden sonra 1924 yılında kaleme aldığı bu makalesinde,
kendi anılarına dayanarak Lenin'in sanat anlayışını aktarmaktadır. Lunaçarski'nin
bu makalesinin tam çevirisi, yurtdışında yayınlanan Güney'in 13. sayısında vardır.
Lunaçarski, makalenin girişinde Lenin'in sanat anlayışı üzerine şunları söylemektedir:
"Lenin'in hayatı boyunca, ciddi bir şekilde sanatla uğraşmak için çok az
zamanı
oldu ve o her türlü amatörlüğe yabancı olduğu ve bu tür davranışlardan nefret
ettiği için sanat sorunları üzerine görüş belirtmeyi pek sevmezdi. Ama buna rağmen
onun zevki belirgindi. O, Rus klasiklerini; edebiyatta, tiyatroda ve resimde vs.
gerçekçiliği severdi." (s. 142)
Lunaçarski, makalenin devamında devrimden önce ve sonra Lenin'e birlikte yaşadığı
sanatın sorunlarıyla ilgili bir dizi anısını dile getirerek Lenin'in sanat anlayışının
doğru bir biçimde kavranılmasına çalışmaktadır. Lenin'in fütüristlere ve Proletkülte
nasıl yaklaştığını örnekleriyle anlatmakta; kişi olarak Lenin'in "fütürizme
karşı
hep reddedici tavır takındı"ğını (s. 145) aktarırken, aynı Lenin'in "hiçbir zaman
kendi estetik sempatisinden ya da antipatisinden yola çıkarak yön verici düşünceler
geliştirmedi"ğine dikkat çekmektedir. (s. 146)
Lunaçarski, makalenin sonuna doğru, 1920 yılında yapılan Proletkült konferansı
sırasında, Lenin'den aldığı ağır eleştiriler konusunda da tavır takınmaktadır.
Lunaçarski, o konferansta Lenin'in kendinden istediği açıklıkta tavır takınmadığını
belirterek, yaptığı konuşmanın "epeyce kaçamaklı ve uzlaşıcı" olduğunu belirtmektedir.
(s. 147) Lunaçarski, buna gerekçe olarak "orada toplanan işçileri yaralamak bana
hiç doğru görünmedi" demektedir. (Güney 13, sayfa 31)
Yaklaşık 400 bin üyesi olan Proletkült örgütlenmesi, o yıllarda bütün ülke çapına
yayılmış olup, yirmiden fazla dergi çıkarmaktadır. (s. 390) Lenin, Lunaçarski'yi
konferansta yaptığı bu uzlaşıcı ve oldukça kaçamak konuşma yüzünden oldukça sert
eleştirir. Lunaçarski, Proletkült örgütlenmesinin zamanla Lenin'in direktifiyle
yeniden yapılandığını aktardıktan sonra "şunu tekrarlamak istiyorum, o (Lenin)
kesinlikle onu (Proletkültü) dağıtmak istemedi. Tersine onun (Proletkültün) saf
sanatsal hedeflerini anlayışla karşılıyordu." (s. 147) demektedir.
Lenin'i endişelendiren, Proletkültün sanatsal faaliyetlerinden çok, onun içinde
yuvalanan Bogdanov gibi burjuva unsurların Proletkült üzerinden kendi yanlış siyasi
hedeflerini yayma tehlikesiydi.
Lunaçarski'nin aktardığı anılardan, Lenin'le kendi arasında, ülkenin sahip olduğu
kaynakların kullanılmasında bazı kültürel faaliyetlerin yeri konusunda fikir ayrılıkları
olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bolşoy Tiyatrosu'na süren devlet desteğinin devam etmesini savunan Lunaçarski'ye
karşı Lenin, "Köylerde en basit okullar için bile araçlarımız yoksa, lüks bir
tiyatro için büyük paralar harcamamız olacak iş değildir" diyerek bu desteğe
karşı
çıkmaktadır. Lunaçarski'yle Lenin arasında benzer bir tartışma, Mayakovski'nin "150
milyon" adlı eserinin basılması konusunda da yürümüştür.
Lunaçarski, ülke kaynaklarının kullanılmasında, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin
en önde gelmesini vs. savunmamaktadır. Daha önce "Kitabın özgürlüğü ve devrim"
adlı makalenin incelenmesi sırasında gördüğümüz gibi, "yemeğin",
"felsefeden"
önce geldiğinin bilincinde olan Lunaçarski için, ülke kaynaklarının kullanımında
sanat ikincil derecede bir önem arz etmektedir.
Lunaçarski, "Devrim esnasında oluşan yeni sanatsal ve edebi yaratıcılıklar ve
örgütlenmeler, büyük ölçüde Lenin'in görüş alanının dışında kaldılar. O'nun bunlarla
uğraşacak zamanı da yoktu" (s. 147) demekte ve Lenin'in artık "devrim üzerine
daha sonra oluşan ve daha olgun edebi eserler üzerine fikir belirtecek durumda
olmamasının üzücü olduğu"nu (s. 147) belirtmektedir. Bu anlamda, Lenin'in devrim
esnasında ortaya çıkan yeni örgüt, akım, kişi ve onların sanat eserleri üzerine
yaptığı -zaten oldukça kısa olan- değerlendirmeleri bu çerçevede ele alınmalıdır.
Lenin, bu alanda dile getirdiği kimi düşüncelerini, konunun uzmanı olarak değil,
bir dizi iş arasında tavır takınmak zorunda olan biri olarak dile getirmiştir.
Lenin, Lunaçarski'nin yukarıda belirttiği gibi kendi beğenilerini çıkış noktası
almamıştır. Lenin, sanat alanında fikir belirtmek zorunda kaldığında, sürekli
bu alandaki yetersizliğini vurgulamış ve alçakgönüllü davranmıştır.
Lunaçarski, bu makalesini şöyle bitirir:
"Vladimir İliç'in sinema sanatına karşı gösterdiği büyük ilgi, herkes tarafından
da bilinmektedir." (s. 147)
Hiç kuşkusuz, zamanımızdaki sinema sanatının önemiyle, 1920'lerin başındaki sinema
sanatının önemi arasında büyük fark vardır.
Sanat biliminde biçimcilik
Lunaçarski, 1924 yılında kaleme aldığı bu makalesinde, burjuvazinin sanat alanındaki
son silahı olan biçimciliğin ortaya çıktığı koşulları, sanat dünyasındaki etkileri
ve biçimciliğe karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini tartışmaktadır. Lunaçarski,
makalesine şöyle başlamaktadır:
"Biz Marksistler için, saf biçimci bir sanatın var olduğu tartışma götürmezdir.
Uzun zamandan beri halk dilinde bu saf biçimci sanata, şatafatlı olmamakla birlikte
oldukça anlamlı ve isabetli bir ad takılmıştır: İçeriksiz sanat." (s. 148)
Lunaçarski, sınıflar arasında süren mücadelenin bir yansıması olarak sanat tarihindeki
gelişmelerin biçimciliği nasıl doğurduğunu ve sanatın değişik alanlarında biçimciliğin
nasıl ortaya çıktığına değindikten sonra, siyasi olarak ilericilik barutunu çoktan
tüketmiş olan burjuvazinin sanat alanındaki tavrını şöyle açıklamaktadır:
"Bugünün burjuvazisi sadece içeriksiz ve biçimci sanatı sevebilir. O (burjuvazi),
bunu (içeriksiz, biçimci sanatı) tüm halk katmanlarına enjekte etmek istemektedir."
(s. 155)
Lunaçarski, biçimciliğin hâkim olduğu yerlerde sanat alanında ortaya çıkan durumu
şöyle tanımlamaktadır:
"Biçimci sanat egemen olduğunda, suratsız maskeler taşıyan bir çapulcu takımı
gibi, edebiyat dâhil olmak üzere sanatın bütün alanlarına girdiğinde, o zaman
o çok değişik bir rol oynamaya başlayacak; o genel olarak insanları eğlendirecek,
daha açık ifade etmek gerekirse onları yanıltacaktır..." (s. 154)
Burjuvazinin elinde kültür ve sanatın günümüzdeki işlevi, kitleleri uyutup yanıltıp
kendi siyasi emellerine alet etmekten başka nedir ki?
Biçimciliğin, devrim sonrası Rusya'sında oynadığı rol üzerine Lunaçarski şunları
söylemektedir:
"Kadetlerin komünizme karşı açıktan bir mücadelesini düşünmek bile mümkün değildir,
fakat biçimciliğin Marksizm'e karşı açıktan mücadelesi pekala mümkündür ve bu
çok iyi bir şeydir. Bu alanda Marksizm oldukça gençtir, bu mücadele onun sadece
güçlenmesine hizmet edecektir."(s. 157-158)
Rusya'da biçimciliğin o dönemdeki teorisyenlerinden biri olan Eichenbaum'la polemikte
Lunaçarski, şunları söylemektedir:
"... Bay Eichenbaum'un sürekli başvurduğu şu açıklama onun için karakteristiktir:
«Bu eski, bu yıpranmış!». Moda peşinde koşmak ve yenilik ihtirası, biçimciliğin
kaçınılmaz yol arkadaşlarıdır." (s. 164)
Marksist eleştirinin görevleri
üzerine tezler
1928 yılında kaleme aldığı bu makalesinde Lunaçarski, Marksist bir sanat eleştirisinin
nasıl olması gerektiği; eleştirmen, yazar, sanatçı ilişkisinde nelere dikkat edilmesi
gerektiği ve eleştirmenin görevleri, sorumlulukları üzerine çok değerli görüşler
dile getirmektedir. Bu yüzden bu makalenin tamamının çevirisini bu sayımızda yayınlıyoruz.
Okuyucular bu makaleyi dikkatle incelemelidirler.
Lenin ve edebiyat bilimi
Lunaçarski; ilk defa 1932 yılında yayınlanan bu kapsamlı çalışmasında, Marx ve
Engels'in eserinin sürdürücüsü ve geliştiricisi olarak Lenin'in, genel ve özel
olarak kültür sorunlarındaki yaklaşımının etraflı bir tahlilini yapmaktadır. Bu
çalışma, bir yönüyle Lunaçarski'nin 1924 yılında, Lenin'in ölümünün ardından kaleme
aldığı "Lenin ve sanat" adlı makalesindeki görüşlerin oldukça genişletilmiş biçimidir.
Makalenin girişinde yer alan "Sorunun konuluşu" adlı bölümde Lunaçarski, Marx
ve Engels'ten sonra proletarya ideolojisinin asıl geliştiricisi olarak Lenin'i
tanıtmakta, daha sonra gelen "Lenin'in felsefi anlayışı" adlı bölümde, Lenin'in
felsefe alanındaki görüşlerine, katkılarına geçmektedir. Bu bölümün bitiminde
Lunaçarski, "Lenin'in felsefi mirasında yer alan her şeyin, edebiyat bilimi için
muazzam bir öneme sahip olduğu" (s. 266) tespitini yapmaktadır. Ondan sonra gelen
"Lenin'in kültür öğretisi" adlı bölümün girişinde ise, "Lenin'in kültür öğretisi
temelde tabii ki, Marx ve Engels'inkiyle aynıdır" (s. 266) tespitini yaparak,
ardından Lenin'in bu alandaki görüşlerini tarihi gelişimi içinde ve örnekleriyle
aktarmaktadır.
Makalenin "Lenin ve bugünkü Marksist edebiyat bilimi" adlı bölümünde Lunaçarski,
Lenin'in 1905 yılında kaleme aldığı "Parti örgütü ve parti yazını" adlı makalenin
detaylı bir tahlilini yapmaktadır. Lunaçarski, "Bu makale, partinin siyasi yazınını,
gazeteleri, bilimsel yayınları vb. bir düzene koymak için duyulan ihtiyaçtan yazıldı"
(s. 320) tespitini yapmakta, hemen ardından şunları söylemektedir: "Fakat doğal
olarak bu makalenin objektif önemi, bu çerçeveyi aştı ve Lenin'in fikirleri, mükemmel
bir biçimde o zamanın tüm güzel ruhlu edebiyatını açıklamak için de uygundular."
(aynı yerde)
Lunaçarski, daha sonra bu bölümün tümünde Lenin'in bu makalesinin, edebiyat ve
sanat alanında taşıdığı tarihi derslere dikkat çekerek şu tespiti yapmaktadır:
"Bu makalenin yazılmasının üzerinden çeyrek yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, bugüne
kadar o, sahip olduğu oldukça derin anlamdan bir harf bile kaybetmemiştir." (s.
324)
Yazılma amacı o olsa da, Lenin'in sadece yazın alanındaki örgütsel düşüncelerini
değil, bunun ötesinde sanatın sınıfsal içeriği, kapitalizm ve sosyalizmde sanat
ve sanatçının rolü ve konumu üzerine programatik düşüncelerin yer aldığı bu makalenin
tam çevirisi yurtdışında yayınlanan Güney'in 10. sayısında; bu makale üzerine
geniş bir yorum Güney'in 11. sayısında, bu yorum üzerine tartışmalar Güney'in
13. ve 14. sayılarında yer almaktadır. İlgilenen okuyuculara bu sayılara bakmasını
ve bu tartışmalar üzerine düşünce ve eleştirilerini bize iletmesini tavsiye ederiz.
Sosyalist gerçekçilik
Lunaçarski'nin, 12 Şubat 1933 tarihinde, SSCB Yazarlar Birliği Örgütleme Komitesi'nin
2. Plenumuna sunduğu bu rapor, daha sonra Sovyetler Birliği'nin resmi sanat çizgisi
olarak kabul edilecek olan "sosyalist gerçekçilik" üzerine çok önemli düşünceler
içermektedir. Lunaçarski, rapora şöyle başlamaktadır:
"Sanat, her zaman toplumun üstyapısının bir parçasıydı ve sınıf mücadelesinde
aktif bir rol oynadı. Egemen sınıflar onu kendi çıkarlarına uygun bir toplum yaratmak
için kullandılar; tarihsel gelişme içinde egemen sınıfların karşısına çıkan sınıflar
tarafından da o, bu mücadelede silah olarak kullanıldı. Sözüm ona sanat için sanat
-yaşamdan kaçan, gerçek yaşam sorunlarına oldukça uzak duran ve onu açıkça aşağılayan
bir sanat, aktif veya pasif, bilinçli veya bilinçsiz toplumsal güçlere uzak duran
bir sanat- her şeye rağmen, oldukça berrak ve belirli bir şekilde belli sınıf
çıkarlarına hizmet eden toplumsal bir güçtür.
Marksist sanat ve edebiyat bilimi, sanatın toplumsal yaşamdan gerçek bir kopuşunu
mümkün sayan yalancı teoriyi reddetti. Biz, toplumsal hayata sırt çevirmenin,
bu toplumsal hayata karşı belli bir tavır almak demek olduğunu ortaya çıkardık."
(s. 326)
Lunaçarski, sanatın toplumsal temeli ve rolü üzerinde durduktan sonra proletaryanın
nasıl bir sanattan yana olması gerektiği sorusuna geçmektedir:
"... Proletaryanın ve onunla ittifak içindeki grupların sanatı esasında sadece gerçekçi
olabilir. Ve niçin? Daha Plehanov, alışıldığı üzere tüm aktif sınıfların gerçekçi
olduklarının altını çizmişti. Marx, bizim dünyayı kavramak değil değiştirmek zorunda
olduğumuzu söylemişti. Ama insanın kendini sadece gerçeğin bilinmesiyle sınırlaması
durumunda bile o bir gerçekçidir." (s. 328)
Lunaçarski, proletaryanın sanatta gerçekçilikten yana olması gerektiğini belirttikten
sonra, tarihte toplumsal hareketin öncüsü olduğu dönemlerde burjuvazinin de gerçekçi
bir sanattan yana olduğunu aktarmaktadır. Lunaçarski, daha sonra proletaryanın
hizmetinde yeni bir aşamaya yükselen gerçekçiliğe, sosyalist gerçekçiliğe geçmektedir:
"Sosyalist gerçekçilik neden oluşmaktadır?
Her şeyden önce o da gerçekçidir, gerçeğe bağlıdır." (s. 331)
"Biz gerçeği kabul ediyoruz, biz onu statik olarak kabul etmiyoruz, -onu statik
olarak tekrar tanımak mümkün olur muydu?- biz onu her şeyden önce görev olarak,
gelişme olarak kabul ediyoruz." (s. 331)
"Sosyalist gerçekçi gerçekliği, zıtların sürekli mücadelesi içindeki gelişme olarak,
hareket olarak kavramaktadır." (s. 332)
"Gerçekten devrimci sosyalist gerçekçi, gerilimli heyecanların insanıdır ve bu
durum onun sanatına renklerin ateş ve ışık gücünü katar.
Sosyalist gerçekçi statikçi olamaz, kaderci olamaz, o tamamen tutkulu, mücadeleci
olmalıdır." (s. 332)
Gerçeğin durağan, statik ve kaderci değil, hareket halinde, gelişme halinde kavrandığı
bir sanat anlayışının ifadesi olarak gerçekçiliği savunan Lunaçarski, burjuva
ideologları tarafından bunun nasıl çarpıtıldığını aktarmaktadır. Burjuva
ideologları,
örneğin Sovyetler Birliği'nde o an yaşanan hayattan olumsuz bir parça göstermekte,
bu olumsuz parçayı öne çıkararak insanlarda tüm Sovyetler Birliği üzerine karamsar
düşüncelerin oluşmasına sebep olmakta ve buna gerçekçilik demektedirler. Bu yapılan,
belli bir anlamda, olumsuz anlamda gerçekçiliktir. Bu kullandıkları yöntemle burjuva
ideologları, Sovyetler Birliği'ndeki hayatı, gelişmesi ve hareketi içinde değil,
bu gelişme ve hareketten kopararak ve bir parçayı öne çıkararak açıklamaktadırlar.
Bu anlamda bu yöntem, gerçek hayattan bir parça alınarak da yapılsa, gerçekliği
doğru olarak yansıtmamaktadır.
Lunaçarski, daha sonra sosyalist gerçekçiliğin anlamı, yöntemi, niteliği ve hedefleri
üzerine şu geniş tanımlamayı yapmaktadır:
"Sosyalist gerçekçilik, oldukça geniş bir programdır; o bizde şu an var olan ve
gelecekte edineceğimiz çok değişik yöntemleri kapsamaktadır; o, son derece mücadeleci,
son derece yapıcıdır; o insanlığın komünist geleceğinden emindir ve o proletaryanın,
partisinin, önderinin gücüne güvenmektedir; o, dünya çapındaki sosyalist inşanın
bizim ülkemizde gerçekleşen birinci perdesinin ve ilk esas mücadelenin büyük önemini
kavramaktadır." (s. 338)
Bu tanımdan sonra Lunaçarski, sosyalist gerçekçiliğin değişik sanat akımları içindeki
gelişimini anlatmaktadır. Daha sonra Lunaçarski, sosyalist gerçekçiliği benimseyen
sanatçıların görevleri ve çalışma biçimleri üzerinde durmakta; onlardan mutlaka
Marksizm-Leninizm bilimini, diyalektik materyalizmi kavramaya çaba ve özen göstermelerini
talep etmektedir.
Sonsöz yerine
Lunaçarski, ilk kez 1933 yılında yayınlanan bu makalesinde, sosyalist gerçekçilik
ve biçim sorunu üzerinde durmakta, sosyalist gerçekçiliğin belli bir biçimi olup
olmadığı sorusuna yanıt vermektedir:
"«Biçim» kelimesi, hem esasen Avrupa sanat bilimi yazını içinde, hem de bizde,
kesin olarak tespit edilmiş bir anlama sahip değildir. Buna rağmen ben, «sosyalist
gerçekçilik» sloganının biçim belirlenmesi olarak görülmesine karşıyım. «Sosyalist
gerçekçilik», belli bir çağ boyunca egemen olacak olan (ve belki de sosyalist
insanlığın, yani insanlık sanatının nihai, en yüksek biçimlerini karakterize edecek
olan) bir öğretinin tamamıdır. Fakat gerçekçilik, klasisizm, romantizm gibi öğretiler
de çok çeşitli biçimlere sahiptiler." (s. 359)
"Parti, proletarya edebiyatı sorununu ele aldığı yerlerde, hiçbir zaman
proleter edebiyatın biçiminin ne olması gerektiğini belirlemeye
kalkışmadı...
Genel olarak biz, bu sorunda da yolun sonunda değil, bilakis başında bulunuyoruz.
Biz, herhangi bir şekilde şimdi, teorik olarak proleter biçimin ne olduğunu belirleyecek,
bunun ardından ona sadık kalmaya çalışacak, ona uymayanları kesecek veya cezalandıracak
durumda değiliz. Biz, tiyatro yazarlarımıza (ve yazarların hepsine) biçim aramada
en geniş özgürlüğü tanımak ve onların bu arayışından, onların başarı ve başarısızlıklarından,
sosyalist sanat yaratımının ana biçimleri için örnekler türetmek zorundayız."
(s. 361)
Lunaçarski'nin bu makalede biçim üzerine dile getirdiği görüşler, nüve olarak
daha önceki yazılarında ve "sosyalist gerçekçilik" üzerine raporunda mevcuttur.
Lunaçarski, sosyalist gerçekçiliğin biçimi ne olmalıdır diye çok ateşli yürütülen
tartışmaların ortasında, belli bir biçimin sosyalist gerçekçiliğin biçimi olarak
ilan edilmesine karşı çıkmakta, bu alanda daha yolun başında bulunulduğuna işaret
etmekte, ileride oluşacak ana biçimlere örnek teşkil etmeleri için sanatçılara
biçimde tam özgürlük verilmesini talep etmektedir.
Ne yazık ki, Sovyetler Birliği'ndeki gelişmeler Lunaçarski'nin talep ettiği yönde
olmamış; klasik gerçekçi biçimler sosyalist gerçekçiliğin asıl biçimi olarak kabul
edilerek, biçimsel yeni denemelerin gelişmesi önemli ölçüde frenlenmiştir. Biçimdeki
bu yeni yön, Sovyetler Birliği'ndeki sanatın gelişmesini uzun sürede oldukça olumsuz
etkilemiştir.
Sovyetler Birliği'nde, sosyalist gerçekçiliğin biçiminin belirlenmesi konusunda
yapılan bu hata üzerine yurtdışında yayınlanan Güney'in 11, 12, 13 ve 14. sayılarında
geniş tavır vardır. Merak eden okuyucular bu sayılara bakabilirler.
Toparlarsak...
Lunaçarski, Sovyetler Birliği'nde gerçekleştirilen sanat ve kültür politikasının
belirlenmesinde, örgütlenmesinde, düzenlenmesinde, geliştirilmesinde birinci derecede
rol oynayan kişilerden biridir. Lunaçarski, zengin bilgi birikimiyle komünist
partinin saflarına katıldığı andan itibaren, özellikle kültür sorunları üzerine
en yoğun çalışmaları yürüten insanlardan biridir.
Lunaçarski, Bolşevik-Menşevik ayrılığında safını Bolşeviklerden yana belirlemiştir.
Lunaçarski'yle Bolşeviklerin yolu, 1905 Devrimi'nden sonra, Lunaçarski "tanrı
arayıcıları"nın safına geçmesi yüzünden ayrılmıştır. Bu dönemde, dinle Sosyalizm'i
birleştirmeye çalışması yüzünden Lenin tarafından oldukça sert bir biçimde eleştirilen
Lunaçarski, zamanla bu hatalı yaklaşımını terk etmiş, 1917 Şubat Devrimi'nden
sonra yeniden Bolşeviklerin safına katılmıştır.
Lunaçarski, bu dönemde gösterdiği olumlu gelişme yüzünden Ekim Devrimi'nden sonra
kurulan hükümette, "Eğitim İşleri Halk Komiseri" görevine getirilmiştir. Bu görevi
1929 yılına kadar başarıyla yerine getiren Lunaçarski, bu dönemde Sovyetler Birliği'nin
sanat ve kültür hayatının oluşturulmasında, geliştirilmesinde birinci derecede
rol oynamıştır. Lunaçarski, felsefe ve sanat alanında bir zamanlar sahip olduğu
yanlış görüşleri terk etmişse de, Ekim Devrimi'nden sonra bu görüşlerin sürdürücülerine
karşı verdiği mücadeleyi, yer yer yeterli kararlılıkta yürütmemiş, bu yüzden Lenin'in
sert eleştirilerine hedef olmuştur.
Lunaçarski'nin hataları, onun tüm mücadelesi içinde önemli bir yer tutmamaktadır.
Lenin tarafından yer yer sert bir şekilde eleştirilse de, aynı Lunaçarski, "sadece
her şeyi bilen ve çok yetenekli değil, aldığı parti görevlerini mükemmel bir şekilde
yerine getiren biri" olarak övülmüş ve desteklenmiştir.
Lunaçarski, sanat ve kültür alanında bir dizi makale kaleme alarak, değişik sorunlarda
insanların aydınlatılması görevini yerine getirmeye çalışmıştır. Marx, Engels
ve özellikle Lenin'in kültür, sanat alanındaki görüşlerinin yaygınlaştırılması
ve güncel sorunlarla bağ içinde kavranması için çaba göstermiştir.
Sanat için sanat safsatalarına karşı çıkarak, sanat faaliyetlerini sürekli olarak
yeni bir dünya kurma mücadelesinin silahlarından biri olarak görmüştür. Proletkült
hareketinin yanlışlarına karşı çıkarken onu yanlış bir zamanda tamamen ortadan
kaldırmak isteyenleri de eleştirmiştir.
Proletaryanın sanat alanındaki tercihi olarak sosyalist gerçekçiliğin oluşmasına
büyük önem vermiştir. Sosyalist gerçekçiliğe belli bir biçim belirlenmesine haklı
olarak karşı çıkmış, bu alanda sanatçılara tam bir serbestlik verilmesini talep
etmiştir.
Lunaçarski'nin bıraktığı eser, sosyalist bir dünya kurulması mücadelesinde proletaryanın
elinde, özellikle de sanat ve kültür alanında oldukça değerli bir silahtır.
15.10.1997