Helene Weigel
Paris'te sahnede
ANNA SEGHERS
1938
Uykusuz bir gecede, ya da Paris'te dolu bir meydanın orta yerinde belleğe takılıp
kalan bir sürü duyu algısı -Almanca kırıntıları, yüzler, bayraklar, sözcükler,
şeyler, kokular- içinde bir de şunları söyleyen ya da söylemek için hareketlenen
bir ses var: "Ben anayım. Bu benim oğlumdur. Son dönemde epey kilo kaybetti o."
Bu rolde bu sözcüklerle Weigel tam da canlandırmak istediği şeyi canlandırır konumdaydı.
Şimdi o istediği şeyi oynayabiliyordu, bizim de istediğimiz buydu. Şimdi o kendi
kendisiyle barışıktı, kendisiydi. Onun çizdiği kişinin profili, canlandırılan
kişinin profili ile birebir örtüşüyordu denebilir. Böylece ortaya tek, net ve
kesin bir profil çıkıyordu. Bunun kötü fotoğraflarda var olan, hani şu rötuşlanan
ve böylece her türlü şarlatanlığın yapılabileceği falcıların fotoğraflarına dönen
fotoğraflardaki titrek profillerle hiçbir benzerliği yoktur. Yalnızca bu tek yorumlu,
net oyun, bizde sarsılmaz tek yorumlu, net etkiyi yapabilir. Hani şu tüm gerçek
sanat edimlerinden tanıdığımız: "Bu böyledir mutlaka, başka türlü olması mümkün
değildir" etkisi. Fakat böyle bir etki için Weigel'in doğru bir plana sahip olması,
seyircisini çok iyi tanıması ve doğru planını da, yetenek ve mesleki bilgisi sonucu,
doğru bir biçimde hayata geçirebilecek durumda olması gerekiyordu. O bütün bunlara
bizim için sahipti ve bizim için oynadı. Sonra diğer bir sürü sesle birlikte bu
ses de sustu.
Biz, hepimiz herhalde oldukça uzun süre çok yorgunduk, çok güç kaybetmiştik, öyle
ki, örneğin Bergner'in Londra'da oynama imkânının olması, buna karşı ama Weigel'in
imkânının olmaması konusunda düşünecek halimiz bile yoktu. Olsaydı aslında yalnızca
onun için bile bir sahne kurup, onu zorla sahneye çıkarmak gerektiğini düşünebilirdik.
Nihayet bu kış Weigel yeniden oynama imkânına kavuştu. Her şey yerli yerinde duruyordu.
Bilgisinden, yeteneğinden yitip gitmiş hiçbir şey yoktu. Yine hâlâ şu tam, tek
ve değişmez bir sonuç dışında hiçbir sonuca izin vermeyen ses: "Tanrı insanlara
mesleklerini verdi; benim oğlum balıkçıdır."
Oğul: "Eğer işler benim istediğim gibi olaydı..." diye söze başladığında Weigel
her biri çakılan birer çivi gibi etki yapan sözcüklerle yanıtlıyor onu: "İşler
senin istediğin gibi olmaz!"
Weigel'in oynayabilmesi, yalnızca onun ve Brecht'in değil, aynı zamanda bütün
kolektifin kazanımıdır: Oyunda istenenin ne olduğunu bütünüyle anlamış olan o
birkaç genç yoldaşın; kapı, pencere ve fırını sanki "Reinhardt'ın kendisi için"miş
gibi yapmış olan Lohmar'ın kazanımı.
Brecht bu akşam için "Carrar Ananın Silahları" isimli oyununu yazmıştı. Bu kadın
Asturya savaşlarında vurulup ölen kocasının evin bir yerinde saklamış olduğu silahları
çıkarıp vermek istememektedir. Bütün analar gibi o da, doğmuş olanın öldürülmesine
karşıdır. Ne erkek kardeşine silahları vermek istemekte, ne de oğullarını Franco'ya
karşı savaşa göndermek istemektedir. Ta ki, öldürmekten alıkoyup balığa gönderdiği
en büyük oğlu, diğerleri tarafından balık avında, hem de yalnızca karşı taraf
için onun "düşman" olduğunu gösteren aptalca bir şapka giymiş olması nedeniyle
öldürülene dek...
Peki şimdi Weigel'in sesi ne yapıyor? Öyle bir ses ki binlerce gazete, onbinlerce
bildiri ya da birkaç vagon dolusu kurşun kadar değerli. Bu ses iyice körelmiş
silahları bileyebilir, düşmanları korkutabilir ve bizimkilere güç katabilir. Burada
onun sesinden söz ediliyor, çünkü bu sesi uzun yıllar sonra yeniden duymak ancak
şimdi mümkün oldu. Çok ses var kuşkusuz, ama yine de hovardaca harcayacak, uğraşmaya
değer olmayacak kadar çok değil!
Eğer Alman göçmenler, herhangi bir biçimde bir Alman tiyatrosu kurmayı becerebilseler,
eğer Alman oyuncular bizim için oynayabilseler, bu sağlanabilse, önemli bir iş
başarılmış olurdu. Böylece yalnızca sadece bizim kendi ihtiyacımız ve isteğimiz
olan bir şey başarılmış olunmakla kalınmazdı: Almanca dilinde bir oyuna, başka
türlü bize gelmeyecek olan bir sürü Almanca bilen insan da gelirdi.