SİBEL ÖZBUDUN
“Özgürlükleri
üretmek yetmez,
paylaşmak gerekir.”
Söze bir “itiraf”la başlamak
istiyorum. 8 Mart’lar bana “ağır” gelmeye başladı. Birden fazla nedenden
dolayı.
Nedenlerden ilki, 8 Mart’a ilişkin
algıların giderek absürd bir düzleme kaymakta oluşuna ilişkin
gözlemlerim. “Ne gibi” mi diyorsunuz?
Bu duyguya ilkin -hangi yıldı
hatırlamıyorum, ama MHP iktidar ortağıydı ve AB üyeliği konusunda
ülkedeki hava şimdiki gibi karamsar değildi. Bir 8 Mart günü MHP’lilerin
İstanbul’da Bakırköy meydanında kadınlara karanfil dağıttığını gördüm
ekranlarda! Sert bakışlı delikanlılar ellerindeki çiçekleri yoldan geçen
kadınlara mekanik bir hareketle uzatıyor, kadınlar da hafif bir
irkiltiyle kabulleniyorlardı bu “armağanı”, galiba “ne olur ne olmaz”
diye geçirerek içlerinden.
Gerisi çorap söküğü gibi geldi: uzağa
gitmeyelim, TBMM önünde ilginç bir görüntü oluşturan, sandıklarından
yeni çıkmış şapkaları başlarında Cumhuriyet kadınları; Zübeyde Hanım’ın
mezarını ziyaretler; “devletlû”lardan “Türk kadınının şefkat ve
rikkatine ilişkin açıklamalar; “Atatürk’ün biz kadınlara verdiği
haklar”a ilişkin dokunaklı nutuklar…
Ha, tabii bir de kadınlara alınacak
hediyeler için bir günlüğüne yeniden düzenlenen vitrinler; gazetelerde
çarşaf çarşaf “O’nu şıMARTın” ilanları; en güzeli de, bir bankanın 8
Mart’ta kadınlar için piyasaya sürdüğü, “yalnız alışverişlerde değil,
makyaj tazelerken de kullanılabilecek” aynalı kredi kartı…
Sizce de bu görüntüler, 8 Mart’ları
“Ekmek, Gül ve Hürriyet” uğruna canlarını vererek bizlere armağan eden
kadınların kemiklerini sızlatmıyor mu?
Ama diyorum ya, bu, işin yalnızca bir
yönü.
KADINLIK DURUMU…
Bir başka yönü ise, 8 Mart arefesinde
ekranlardan ve gazete sayfalarından üzerimize boca edilen “kadın
verileri”. Kadınlığın eğitimde, istihdamda, siyasal temsilde, sağlıkta
ne denli geri, dayakta, tecavüzde, yoksullukta ve acılarda ne denli
“ileri” olduğunu gösteren veriler.
Bu vesileyle bunlardan bazılarını
anımsayalım mı?
● Dünyamızda günde 1 doların altında
gelirle geçinmek zorunda kalan 1.2 milyar yoksulun yüzde 70’ini kadın
ve çocuklar oluşturuyor.
● Ücretsiz aile işçilerinin yüzde
61’i, ama dünyadaki yöneticilerin (kamu ve özel sektör) yalnızca yüzde
21’i kadın.
● Yeryüzünde 700 milyon kadın,
beslenme, içme suyu, sağlık hizmetleri ve eğitim olanaklarından yoksun.
● Dünyada okuma-yazması olmayanların
yüzde 67’sini kadınlar oluşturuyor.
● Her yıl 1.5 ilâ 3 milyon arası kadın
dayak yediği, şiddete uğradığı ya da ikinci sınıf muamelesi gördüğü için
yaşamını yitiriyor.
● Kadınlar dünyanın her yerinde
şiddetin hedefi.
Örneğin: Almanya’da Her beş kadından
biri, eşinden fiziksel ve cinsel taciz görüyor. Avustralya’da prematüre
ölümlerin başta gelen nedeni aile içi şiddet. Avustralyalı kadınların
yüzde 36’sı, ilişkilerinde eşleri tarafından şiddete maruz kalıyor.
Fransa’da Her dört günde bir, bir kadın eşi tarafından dövülerek
öldürülüyor. Bu kadınların yarısından fazlası daha önce de aile içi
şiddete maruz kalmış. Hollanda’da polis kayıtlarına göre yılda 500 bin
aile içi şiddet vakası meydana geliyor. Her beş kadından birine partneri
şiddet uygulamış. Genç kızların yüzde 15’i, 16 yaşına gelmeden aile
üyelerinden biri tarafından cinsel tacize uğramış. 2005’te rapor edilen
425 kadın ticareti vakası var ve bu kadınların çoğu hayatını seks kölesi
olarak sürdürüyor. Güney Kore’de 2002’de yapılan araştırmaya göre,
göçmen kadınların yüzde 12’si işyerinde cinsel şiddete uğruyor, çoğu
işini ve statüsünü kaybetme korkusundan ihbarda bulunmuyor. İngiltere’de
aile içi şiddet, her hafta iki kadının ve yılda otuz erkeğin hayatına
mal oluyor. Ülkenin üçte biri, kadınların tecavüze uğramalarında en
büyük faktörün kısmen ya da tamamen gene kadınların olduğunu düşünüyor.
Her 12 kişiden biri de, tecavüzün, kadının çok partnerli olmasından
kaynaklandığını düşünüyor. Gana’da 10-18 yaş arası kızların çoğu cinsel
taciz tehlikesi altında. İspanya’da 2005 yılında 60’tan fazla kadın aile
içi şiddet vakalarında hayatını kaybetti. 2004’ün ilk yarısında 47 bin
şikâyet kayda geçti; bu, 2003 dönemine göre yüzde 24 artış demekti.
Paraguay’da her on günde, bir kadın öldürülüyor. Aile içi şiddetin
failleri para cezasıyla paçayı kurtarıyor. Sırbistan-Karadağ’da 2003’te
1456 kadınla yapılan ankete göre, yüzde 24’ü fiziksel ve cinsel şiddet
görmüş, vakalardan sadece yüzde 4’ü polise rapor edilmiş. İsveç’te
kadına yönelik şiddet 2003’te 22.400 şikayetle artışta ve bu konuda
yerel yönetimlerin çoğu sorun yaşıyor.[2]
Kız çocuklara yönelik kırımın anne
karnında başladığı Hindistan’da ise, “her yarım saatte bir kadın
tecavüze uğruyor ve her 75 dakikada bir kadın, genellikle yeteri kadar
çeyiz getirmediği için yakılarak öldürülüyor.”[3]
● Dünya çapında şiddete uğrayan
kadınların yüzde 70 kadarı bundan kimseye söz etmiyor, resmî makamlara
başvuruda bulunmuyor. Neden bulunsun ki? Örneğin Avusturya’da 1990’lı
yıllardaki tecavüz davalarının yalnızca yüzde 20’si mahkûmiyetle
sonuçlandı.
● Dahası, örneğin Bolivya, Kosta Rika,
Etiyopya, Lübnan, Peru, Romanya, Uruguay ve Venezüella’da yasalar
tecavüz kurbanı kadınların tecavüzcüleriyle evlenmeleri durumunda fiili
suç saymamakta.
● Ve de hâlâ pek çok ülkede (Peru,
Bangladeş, Arjantin, Ekvator, Mısır, Guatemala, İran, İsrail, Lübnan,
Suriye, Ürdün, Venezüella…) “namus” gerekçesi kadınlara yönelik şiddet
suçlarında hafifletici neden sayılmakta.
● Kadınlara yönelik şiddetin en yoğun,
savaşlar sırasında yaşandığı bilinir. Günümüzde milyonlarca kadın ve
çocuk dünyanın 34 bölgesinde süregiden çatışmalarda kapana kısılmış
durumda. Bunlar ölüm, açlık, salgın hastalıklar, evinden barkından
olmanın yanı sıra, erkeklerin başına pek gelmeyen bir şey, tecavüzle de
karşı karşıyalar. “Bosna’da, savaşın daha ilk aylarında 20 bin kadın
tecavüze uğradı. Sonraki yıllarda Balkan Savaşı sırasında, toplam 50 bin
dolayında kadın ve kız çocuğu aynı akıbete uğradı. 15.000’den fazla
kadın ve çocuk tecavüze uğradı... Burundi ve Ruanda’da Tutsilerle
Hutuların kavgasında, ilk öldürülenler kadınlar ve çocuklardı. Yalnız
Ruanda’da bir yılda 15.000’den fazla kadın ve kız çocuğu tecavüze
uğradı. Yine son yıllarda, Kamboçya, Liberya, Peru, Somali ve
Uganda’daki silahlı çatışmalarda kadınların ırzına toplu hâlde geçildiği
ortaya çıktı. Daha iki yıl önceydi: Uluslararası Af Örgütü, Sudan’ın
Darfur bölgesinde yüzlerce kadının; Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde
binlerce kadının tecavüze uğradığını, Kolombiya, Nepal, Hindistan,
Çeçenistan ya da Salomon Adaları’ndaki tüm çatışmalarda yine kadınların
tecavüz kurbanı olduğunu belirtiyordu.”[4]
Irak’ta “2003’ten beri işgal kuvvetleri, milis ve polis güçlerinin
gerçekleştirdiği 1053 kayıtlı tecavüz vakası yaşandığı” belirtiliyor.[5]
● Konuyla ilintili bir nokta daha:
Bilmem biliyor musunuz; BMÖ yakın zaman önce Liberya’da görevli erkek
personelini geri çekerek yerine kadın görevliler gönderdi. Neden mi?
“Geçen yıl çocuklara yardım örgütü Save the Children, Liberya’da
faaliyet gösteren yerel ve uluslararası yardım kuruluşu görevlilerinin
gıda karşılığında çocukları cinsel olarak sömürmeyi sürdürdüğünü
açıklamıştı. Örgüt, polis, öğretmen, yardım görevlisi ya da barış gücü
askerleriyle cinsel ilişkiye giren kız çocuklarının yaşının sekize kadar
düştüğünü de belirtmişti. Karşılığında kızların genelde yiyecek aldığı,
bazen de sadece otomobille bir tur atmak ya da bir film izlemek gibi son
derece masum ‘ödüllere’ rastlandığı açıklanmıştı. Örgüt, 12 yaşından
büyük kızların yarısının düzenli olarak bu yola başvurduğunu
belirtiyordu.
Vakaların çoğuna iç savaş nedeniyle
evinden olmuş çocukların barındığı kamplarda rastlansa da, bir kısmı da
bunu bir ‘geçinme yöntemi’ olarak kullanan, evlerine dönmüş ailelerden
oluşuyordu.”[6]
YA TÜRKİYE?
Türkiye, “kadınlık durumu”na ilişkin
verilerde dünya “trend”lerini yakından takip etmekte.
Kadınların genel ortalamada yüzde
45.3’ünün, kırsal kesimdeyse yüzde 69.4’ünün ücretsiz aile işçisi olduğu
ülkemizde “tarım dışı sektörde ücretli çalışan kadın oranı, son derece
düşüktür. 2002 araştırmalarına göre kadınların yoksulluk düzeylerinde
giderek bir artış söz konusudur. İstihdam, özellikle yüzde 57.4 oranında
kadının çalıştığı tarım sektöründe, geniş ölçüde mevsimsel özellik
taşımaktadır. Tarım sektöründen kaynaklanan işsizlik ise kadınlar için
yüzde 18.2, erkekler için ise yüzde 11.3’tür. (…) İstihdama katılım,
aynı zamanda bir eğitim sorunudur. Ancak kadın eğitimi yönünden yeni
verilere baktığımızda, tüm eğitim düzeylerinde toplumsal cinsiyet
eşitliği ilkesinin açıkça ihlal edildiği görülmektedir.
Türkiye’nin güneyinde ve doğusunda,
6-14 yaş arasındaki kız çocuklarının yüzde 50’sinden fazlası okula
gidememektedir. Kırsal kesimlerde ise 11-14 yaş arası kızların yüzde
60’ından fazlası okula kayıtlı değildir.”[7]
Bir başka deyişle, Türkiyeli
kadınların yüzde 19’u okur-yazar olmadığı, yüzde 21’inin okur-yazar
olmakla birlikte bir okuldan mezun olmadığı, yüzde 37’sinin ise,
yalnızca ilköğrenim diplomalı olduğu göz önünde bulundurulduğunda,
yüzde 77 gibi bir oranın ilkokulun üzerinde öğrenim görmediği ortaya
çıkmaktadır. Tarım dışı kadın istihdamı yüzde 24 düzeyinde seyretmekte,
bu kadınların büyük çoğunluğunu (yüzde 70) ise, yüksek öğrenimliler
oluşturmaktadır!
Dahası var; hem tarımda hem de
tarım-dışında “kayıtdışı” en çok, kadınları sevmektedir: “Türkiye
İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan ekim dönemi hanehalkı
işgücü araştırmasına göre tarım sektöründe istihdam edilen 100 kadından
yalnızca biri, bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı.” Her iki
çalışandan birinin sosyal güvenlikten yoksun olduğu ve 11 milyon 79
kişinin “kayıtdışı” çalıştığı ülkemizde, “tarım sektöründe çalışan
erkekler arasında kayıtdışı istihdam oranı yüzde 79’ken kadınlar
arasında yüzde 99. Bu, tarım sektöründe çalışan her 100 kadından
yalnızca birinin bir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olduğunu
gösteriyor. Türkiye’de istihdam edilen 5 milyon 931 kadın toplam
istihdamın yüzde 26’sını oluştururken kadınlarda kayıtdışı istihdam
oranı yüzde 66.”[8]
Türkiye’de kadınların siyasal temsili
konusunda fazla söz etmeye gerek var mı? Biz “dünyada seçim yapılan ve
kadın parlamenteri bulunan 173 ülke arasında Türkiye’nin yerinin
160’ıncı sıra” olduğunu, kadın milletvekili oranları açısından Mozambik,
Burundi, Tanzanya, Uganda, Surinam, Etiyopya, Bolivya, Türkmenistan,
Bangladeş, Kazakistan, Kongo gibi ülkelerin oranları”nın Türkiye’yi
“bazen ikiye, bazen de beşe”[9]
katladığını anımsatıp geçelim.
Ve cinsel şiddet… Ka-Der’in 2003
“Kadın Sorunlarına Çözüm Arayışı Kurultayı” na sunulan raporlar,
Türkiye’de tüm kadınların dörtte birinin şiddete uğradığına ve şiddete
uğrayan kadınların dörtte üçünde failin, kadının eşi olduğuna işaret
ediyor. Her 4 kız çocuktan ve her 7 erkek çocuktan birinin cinsel
şiddete uğradığı ülkemizde, 5-10 yaş arası çocukların yüzde 55’i, 10-16
yaş arası çocukların yüzde 40’ı ensest mağduru.”
[10]
Bu kadarı yetmez mi?
SORUN “GELENEKÇİLİK” Mİ?
Ancak hemen vurgulayayım: Ne denli acı
verici olursa olsun, bu rakam ve oranları art arda dizmek gerçekte fazla
bir anlam ifade etmiyor. Sorun bunları anlamlandırabilmek/
yorumlayabilmek. Yani hangi koşulların kadınların tüm dünyada ve her
alanda böylesi bir muazzam ayırımcılıkla yüzyüze kalmasına yol açtığını
kavrayabilmek… Çünkü çözüm önerileri bu “teşhis”le bağlantılı olarak
formüle ediliyor.
Son dönemlerde kadınların uğradığı
ayırımcılığa ilişkin, birbiriyle bağlantılı iki tahlil çerçevesi öne
çıkmış gözüküyor; özellikle Batı dünyasında.
Bunlardan ilki, kadınlara yönelik
ayırımcılığı “modernlik-gelenekçilik” çerçevesine yerleştirmekte.
Yeryüzünde mağdur ve madûn durumdaki, yani eğitimsiz, ücretli
istihdamdan dışlanmış, eğitimsiz, cinsel şiddete uğrayan, dayak yiyen,
sünnet edilen, siyaset alanından dışlanan vb. kadınların büyük
çoğunluğu, Batı dışındaki, gelenekselliğin ağır bastığı ülkelerde
yaşamaktadır, bu görüşe göre. Ve koşulları gelenekçi/dinsel vb.
baskılardan kaynaklanmaktadır.
Teşhis bu olunca, tedavisi de
“modernleşme” olacaktır. Modernleşme ilerledikçe, bu ülkelerde kadınlara
yönelik yasal çerçevede düzeltimler yapılacak, kadınların eğitim
düzeyleri yükselecek, çalışma yaşamına daha fazla katılacaklar, ekonomik
bağımsızlıklarını kazandıkça özgüvenleri artacak, siyasette daha fazla
temsil edilecekler… vb.’dir.
Yani kadınlar feodal/ataerkil/dinsel
vb. geleneklerden sıyrıldıkça, özgürleşecekler ve kadın “sorunu”
çözümlenecektir.
Ancak bu görüşün sahipleri, “modern”
dünyadaki kadın görüntülerinin neden pek de iç açıcı olmadığını
açıklayamamaktadır. Örneğin “gelişmiş” ülkelerde kadınların büyük
çoğunluğunun neden düşük ücretli, yarı ya da esnek zamanlı işlerde
çalıştığını; kadın ve erkek ücretleri arasındaki farkın neden yüzde
15-20 arasında seyrettiğini; neden sayıları gün geçtikçe artan
yoksulların büyük bölümünün kadınlar olduğunu; kadınlara yönelik
şiddetin azalmak bir yana, yıl be yıl arttığını; ya da neden bu
ülkelerden sözgelimi Güneydoğu Asya ülkelerine, 8-9 yaşındaki kız
çocuklarla ilişki kurmak üzere seks safarileri düzenlendiğini…
açıklayamamaktadır.
YOKSA “AZGELİŞMİŞLİK” Mİ? -
“MİKROKREDİ” Mİ DEDİNİZ?
Modernleşmeci görüşle bağlantılı bir
başka tahlil çerçevesi ise, kadınlık durumunu daha iktisadî terimlerle,
yani az gelişmişlik ve yoksullukla açıklayan yaklaşımlardır - ki bunlar,
Dünya Bankası, BM ve bağlantılı kuruluşlar, Kuzeyli STÖ’ler vb.nin
literatüründe sık sık görülmektedir. Bu görüşe göre öncelik, kadınların
eğitilmesi ve piyasa ekonomisine katılımlarının sağlanmasıdır. Kadınlar
piyasa aktörlerine dönüştükçe, yoksulluk koşullarından kurtulacak,
insanî gelişim endeksleri yükselecek, hatta bu yolla piyasayı da
canlandıracaklardır. Bir başka deyişle kadınlara karşı ayırımcılık
sorununu çözecek mekanizmalar, bizzat piyasada mevcuttur!
Ülkemizde “Haydi kızlar okula”, “Baba
beni okula gönder”, “Kardelenler” gibi büyük holdinglerin desteğiyle
yürütülen projelerin gerisindeki mantık budur; ve en çarpıcı örneğini,
“yoksulluğa mucize çözüm” olarak allanıp pullanan ve Bangladeş’li
yaratıcısı Muhammed Yunus’a 2006 Nobel Barış Ödülü’nü kazandıran
“mikrokredi” uygulamasında bulmaktadır.
Türkiye’ye AKP Diyarbakır milletvekili
Aziz Akgül eliyle getirilen ve pilot uygulamaları bir süredir devam eden
projenin hedefi, biliniyor, yoksullara, özellikle de yoksul kadınlara
100-150 USD dolayında küçük miktarlarda kredi dağıtılarak “iş sahibi”
olmalarını sağlamaktır. Böylelikle krediden yararlanan yoksulların,
kendi olanaklarıyla yoksulluğu yenecekleri söylenmektedir. Ancak kazın
ayağı, farklı.
Yunus’un kurucusu olduğu Grameen
Bankası’nın uyguladığı hâliyle “mikrokredi”den yararlanmak isteyen
yoksul kadınların, üyeleri birbirine kefil olan kooperatifler
oluşturmaları istenmekte, böylece borçların geri ödenmesi, kolektif
baskı aracılığıyla güvence altına alınmaktadır. Kredi faizleri, normal
banka faizlerinin kat be kat üzerindedir: yüzde 45-50 dolaylarında.
Krediler genellikle STÖ’ler eliyle dağıtılmakta, genellikle krediden
yararlanan kooperatifin ürünlerinin pazarlamasını da yapan STÖ, aynı
zamanda bankaya karşı kredinin geri ödenmesi konusunda garantör
pozisyonunu üstlenmektedir. Kredilerin geri ödemeleri, banka
ödemelerinden çok daha sıktır; haftada bir, hatta kimi zaman iki kez.
Böylelikle, yüzde 95’lerde seyreden
geri dönüş oranı ve yüksek faiz getirisiyle mikrokredi, finans
devlerinin de ilgisini çekmeye başlamış, Citygroup, Deutsche Bank
şimdiden alana el atmışlardır. Türkiye’de ise, yalnızca mikrokredi
alanında faaliyet gösterecek bir banka kurulmasına ilişkin yasa
tasarısı, Meclis gündemine geleceği günü bekliyor.
Yoksulluğun “neo-liberal” çözümü
mikrokredi, serbest piyasa sistemi açısından da “ballı” getiriler
sağlamakta. Yoksulların yoksulluktan kurtulabilme “ihtimali”nin
maliyetini yoksulların sırtına yükleyen sistem,bu yolla üretken hâle
gelebilecek marjinal kesimleri -yine çok düşük maliyetlerle- piyasaya
dahil etmiş oluyor. Bu kesimler genellikle hane temelinde, çok düşük
gelirlerle çalışmaya razı olduklarından, ürünlerini ucuza kapatıp yüksek
bir kâr marjıyla pazarlanması, işin cabası… [Bu durum özellikle organik
tarım, yerel el sanatları vb. alanlarda gözlemlenmekte; pek çok STÖ, bu
gibi “alternatif” ürünleri pazarlarken bir yandan “çevreci”, “yerli (ya
da kadın) hakları savunucusu” görüntüsünü kimseye kaptırmazken, bir
yandan da tatlı kârlar devşirebiliyorlar.]
Peki mikrokredinin hedef kitlesine,
yani yoksullara getirisi ne?
Bir yoksullukla mücadele programı”
olarak sunulsa da, mikrokredi projelerinin hedefleri arasında tüm sosyal
güvenceleriyle birlikte düzenli bir istihdam yaratmak gibi bir kalem
bulunmuyor. Proje, daha çok enformel sektörü düzenlemeyi hedeflemekte.
Küçük kredilerle “belini
doğrultabilen” az sayıdaki yoksul girişimci ise, piyasanın
dalgalanmaları karşısında en savunmasız kesimi oluşturuyorlar. Örneğin
ürünlerine talep düştüğünde, geçimlik üretimlerini de çoğunlukla terk
etmiş olduklarından, açlık sınırının gerisine düşmeleri işten bile
olmuyor.
Ve nihayet mikrokredi, kadınların iş
yükünü ve borcunu arttırırken, elde ettiği geliri bağımsızca tasarruf
edebilmelerini güvence altına almıyor. Kredi dağıtımında kadınlara
öncelik tanındığından, erkekler karılarını ya da kızlarını borç yükü
altına sokup iş yüklerini arttırırken, gelire pekala el koyabilmekteler.
Bu “dahiyane” fikrin toplumsal cinsiyet rollerini dönüştürmede etkili
olabileceğini öne sürmek, zor.
Geriye kalıyor bir “Kül Kedisi”
masalı… İnşaat işçisinden türkücü, varoş delikanlısından futbol yıldızı,
köylü kızın manken, mahalle bıçkınından Mafya babası yaratan türden…
Oysa dünyada yoksulluğu alt
edebilmenin çok daha dolambaçsız bir yolu var. Bugün Kuzey ülkeleri
Afrika, Latin Amerika ve Doğu Asya ülkelerinin dış ticareti karşısında
uyguladıkları korumacı tedbirlerden vaz geçseler, ya da borç faizlerini
silseler, dünya yoksulluğu büyük ölçüde giderilebilir. Günümüzde Güney
ülkelerinin ihracatındaki yüzde 1’lik bir artışın, 128 milyon kadın ve
erkeği açlıktan kurtaracağı hesaplanmakta.
Özetle, “mikrokredi gibi uygulamalar,
kamusal çözümlerin yerine bireysel çözümlerin öne çıkmasının araçları
ve/veya göstergeleri. (…) Dünya malının yarısının nüfusun yüzde 2’sinin
elinde olduğu, diğer taraftan insanlığın yarısının dünya servetinden
aldığı payın yüzde 1 olduğu bir düzende, meseleyi mikrokredi ile mi
çözeceksiniz? Dalga mı geçiyorsunuz?”[11]
PEKİ YA NEDEN?
Evet, “yoksullukla mücadele” söylemi,
neo-liberal kapitalizmin elinde dünya yoksulluğunun gerçek nedenlerini
gözlerden gizleyen ideolojik bir araca dönüşmüştür. Şu hâlde gelin, ne
modernleşmecilere, ne de “yoksullukla mücadele edenlerin” söylemlerine
prim vermeden, yeryüzü kadınlarının yaşamakta olduğu acıların, şiddetin,
kırımın, yoksulluğun, ayırımcılığın gerçek faillerini ortaya çıkartmaya
çalışalım.
Öncelikle, birbirleriyle bağlantılı
iki saptama yapalım. Kadınların eşitsizliği bugünün, yani kapitalizmin
ürünü değil, kökleri tarihin derinliklerine inen, izi atayanlı kabile/
aşiret toplumlarına dek sürülebilecek bir görüngüdür. Çoğunlukla
dışevlilikçi olan bu tip toplumlarda kadınlar hem soyun sürdürümünde,
hem de kabilenin geçimi açısından asli önem taşıyan faaliyetlerin
gerçekleştirilmesinde (tarımsal görevler, hayvancılık) hayatî bir rol
oynamaktadır. Kabilenin denetimi yaşlı erkekler grubunun elindedir; ve
soy/nesep toplumun sürdürülmesinde kritik bir işlev gördüğünden, kadın
cinselliğinin denetimi önem kazanmaktadır. Böylelikle kadınlar
üzerindeki tahakkümün henüz “sınıflı” olarak nitelenemeyecek atayanlı
kabilelerde biçimlendiği ileri sürülebilir.
İkinci saptama ise şu: Tarihte
tahakküm ve sömürüye dayalı tüm toplumsal ilişki türleri, bir sınıflı
toplum biçiminden diğerine, biçim değiştirerek de olsa devredilir. Yani
Asyatik, köleci, yarı-feodal ya da feodal tüm sömürü sistemleri, kabile
toplumlarının bağrında biçimlenmiş olan bu eşitsizlik biçimini
devralarak yeniden biçimlendirmişlerdir. Ama kadınların eşitsizliği
sorunu en çapraşık biçimini kapitalizmde edinecektir.
Şu hâlde yeniden vurgulamalı,
kadınların eşitsizliği kapitalizmin bir ürünü değil, deyim yerindeyse,
bir “girdi”sidir. Kapitalizm kendisini önceleyen sistemlerden devraldığı
diğer eşitsizlikler -kır-kent eşitsizliği, etnik-dinsel azınlıklar,
bölgeler arası eşitsizlikler, yöneten-yönetilen eşitsizliği…- gibi,
kadın-erkek eşitsizliğini de kendi işlerliği doğrultusunda dönüştürerek
içselleştirmiş/ işlevselleştirmiştir.
Yükselen kapitalizmin devraldığı
kadınlık manzarası, kadınların ikinci sınıf varlıklar olarak
konumlarının dinsel buyrultularla tescil edildiği, kamusal alandan, yani
iktisadî, siyasal, toplumsal karar alma süreçlerinden dışlandıkları,
beden ve cinsellikleri üzerinde ağır bir denetim ve tahakkümün
sürdürüldüğü bir sahnedir. Ve “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” şiarıyla
tarih sahnesine çıkan burjuvazi, kadınların aklî ve fiziksel
kapasitelerini bizzat Aydınlanma filozoflarının kaleminden inkâr
etmektedir.[12]
Kapitalizm boyunca kadınların her
türlü kazanımı, kanları, canları pahasına elde ettiklerinin, taşlanan,
hakaretlere uğrayan, hapislerde sürünen İngiliz Sufragette’ler,
giyotinde can veren Fransız Olympe de Gouge tanığıdır…
Ne ki kapitalist sistem içerisinde
kadınların kazandığı her hak, yeni ve farklı eşitsizliklere
dönüşecektir. Böylelikle, örneğin mülk edinme, eğitim görme, çalışma,
sosyal güvence, seçme ve seçilme gibi hakları kazanmış olmaları,
kadınların dünyadaki mülklerin yalnızca yüzde 4’üne sahip olmalarına,
eğitim düzeylerinin erkeklerin gerisinde seyretmesine ve “kadınca”
alanlara yöneltilmesine, en düşük gelir ve prestijli işlerde
yoğunlaşmalarına, erkeklerle ücret farklılığının en iyi koşullarda
yüzde 15-20 düzeyinde seyretmesine, siyasal karar mekanizmalarındaki
temsillerinin vitrin değerinin üzerine çıkamamasına, eril şiddete
uğramalarına, ev işleri ve çocukların bakım yükünü hemen tümüyle
üstlenmelerine engel oluşturmamıştır.
Bir başka deyişle sistem, devraldığı
eşitsizliği boyutlandırarak sürdürmektedir. Çünkü öncelleri gibi
kapitalizm de bir kaynak aktarma rejimidir: emekçilerden patronlara,
azınlıklardan hakim gruplara, Güney ülkelerinden Kuzey’e, kadınlardan
erkeklere aktarılan kaynakların giderek azalan sayıda elde yoğunlaşması,
bir sistem mantığıdır.
Kadınların özgürleşmesi ise, öncelikle
bir “kaynak” sorunudur: Kadın emeğine vasıf kazandırmak, eğitimi
gerektirir. Çocuk, yaşlı ve hastaların bakımı ve ev işlerini bedelsiz
üstlenen kadınların bu işleri yapmaması, sosyal harcamaların artması
anlamına gelecektir. Çünkü bunlar piyasanın üstlenebileceği işler
değildir: yaygın bakımevleri, çamaşırhaneler vb., yani ev içi
hizmetlerin sosyalleştirilmesi kâr mantığıyla “rantabl” gözükmemektedir.[13]
Kadınların, tüm kadınların insan
onuruna layık bir gelir düzeyi ve çalışma koşullarıyla istihdamı,
serbest piyasa ekonomisine aykırıdır: hem istihdamın genişletilmesi, hem
ücretler düzeyinin yukarı çekilmesi, hem de emek kesimine yönelik diğer
sosyal harcamaların (sosyal güvenceler) katlanmasını getirir. Bu
nedenle, hatırlayın, SSCB’nin tasfiyesi sürecinde ilk vazgeçilen sosyal
alanlardan biri, kadınların istihdamına sağlanan destek olmuştu…
Kadınların simgesel değil de, gerçek
anlamda her düzlemde (yerel, bölgesel, ulusal, uluslar arası) siyaset
sahnesinde boy göstermesi, siyasal rantın paylaşımında paydaş sayısını
arttıracağı için her yerde dirençle karşılanmaktadır: Fransa’da bir
kadının, Segolene Royal’in Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasının
kendi partisi (Sosyalist Parti) dahil olmak üzere yarattığı fırtınalı
tartışmalar, hatırlarda…
Dahası, topyekûn bir kadın kurtuluşu
perspektifi, tüm bir zihniyet sisteminin dönüşümünü gerektirmektedir.
Bu, tüm bir toplumun rehabilitasyonu anlamına gelir. Bu ise, en
basitinden kadın bedenlerini metalaştırmaktan çıkarmaya yönelik bir
girişimi gerektirecektir. Örneğin otomobil lastiği reklamında kadın
bedenlerini kullanmaktan vazgeçilmesini… mankenlerin, artistlerin
medyanın ilgi odağı olmaktan çıkartılmasını… devasa pornografi ve fuhuş
sektörünün sökülüp atılmasını…[14]
Topyekûn zihniyet dönüşümünün bir
başka ayağı ise, tüketim toplumu tuzağının birincil hedefi olan
kadınların tüketim köleliğinden çıkartılması olacaktır.
Evet, evet; kadın bedeninin her
santimetre karesi, kozmetik firmaları tarafından sömürgeleştirilmiş
durumda. Tenimizin, saçlarımızın her bir milimetre karesi için yüzlerce
marka dolaşıyor piyasada: kırışık giderici, nemlendirici, besleyici
kremler, inceltici ürünler, far, rimel, eye-liner, dudak parlatıcı, ruj,
dudak kenarı çizici, şampuan, saç kremi, jöle, oje, tırnak cilası, oje
silici, yaldız, tüy dökücü, nasır giderici…
Ve de kadınları en iyi aşçı, en süper
temizlikçi, en titiz anne, en baştan çıkartıcı yosma… olmaya çağıran
milyonlarca ürün… Çok değil, 20 yıl öncesinde bir torba arap sabunu, bir
kalıp beyaz sabunun gördüğü işi, günümüzde yüzlerce ürün karşılıyor:
deterjanlar, yağ sökücüler, halı şampuanları, parlatıcılar, kireç
gidericiler, koku vericiler, koku gidericiler, cilalar…
Özetle, çağımız kapitalizminin, yani
tüketim kapitalizminin hedef tahtasında “önce kadınlar ve çocuklar”
yazılı… Hâl böyle olunca, sistemin kadınlar adına sahiplenebileceği tek
“özgürlük projesi”, tüketmek, daha çok, daha sınırsız tüketmek
olabilmektedir ancak…
Günümüz kapitalizminin bir avuç
Çok-uluslu Şirketin tüm yeryüzü üzerinde, hem doğal hem de insanî
kaynaklar üzerinde sınır tanımayan bir yağmaya dönüştüğü biliniyor. Neo-liberal
kapitalizm, bırakın kadınlar için yeni sosyal harcamaları göze almayı,
emekçilerin kazanılmış haklarını sıfırlamak, özelleştirmeler
aracılığıyla istihdamı daraltmak, çalışmayı esnekleştirerek,
örgütsüzleştirerek ve informelleştirerek maliyetini daha da düşürmek
peşindedir. Kıran kırana rekabet, güvencesizleştirme, yerinden etme,
köksüzleştirme üzerine kurulu ethosunu tüm dünyaya dayatırken,
kadınların toplumsal konumuna ilişkin dayanışmacı, eşitlikçi bir
zihniyeti biçimlendirme misyonunu nasıl üstlenebilir?
Töre cinayetlerine dertlenen
ikiyüzlülük, kadınların 10 YTL’ye bedenlerini satışa çıkartmasını,
gencecik kızların cep telefonu kontörü karşılığında fuhuş yapmalarını
edepsiz bir suskunlukla karşılıyor.
Kadınların dayak yemesine yanıp
yakılan utanmazlık, 8-12 yaş arasındaki kız çocukların sipariş üzerine
eve teslim edileceği katalogların internetten yayınlanmasına ses
çıkartmıyor. Hatta buna “serbest piyasa gereği” diye alkış tutuyor!
Kadınlar bedenlerinin her bir
santimetre karesini, emek güçlerinin son katresini, bilinçlerinin her
köşesini sömürgeleştiren böyle bir sistem içerisinde mi özgürleşecek?
“Haydi canım, sen de!…”
“BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!” KADINLAR
İÇİN DE…
Demek ki sorun, geleneklerden
sıyrılma, modernleşme, okuma-yazma seferberlikleri, mikrokredi
destekleri vb. ile üstesinden gelinebilecek gibi değil. Kadınların
özgür, eşit bireyler olarak yaşamın her alanında varolabilmesi,
toplumsal karar alma mekanizmalarına katılabilmesi ancak başka bir
toplum tasarımında mümkün olabilecektir. Ancak yeryüzündeki yaşamın
sürdürülebilirliği, farklılıklar ve çeşitliliğin meşruluğu, gerçek ve
eşitliğe dayalı bir barış, insanlar arasında kör rekabete değil de
kardeşlik ve dayanışma fikrine dayalı bir sosyalizm, kadınların
potansiyellerini sınırsız ölçüde geliştirme olanağı sağlayabilecektir.
Umarım bu sözlerimden, sosyalizmin
kadınları otomatik olarak kurtaracağı, ya da kadın mücadelesinin
sosyalizme dek ertelenmesi gereği sonucu çıkartılmaz. Erkeklerin
binlerce yıllık iktidarın (“ataerki”) kendilerine sağladığı konforlardan
kendiliğinden vazgeçmesi beklenmemeli. Çünkü iktidar yalnızca devlet
düzleminde gerçeklenen makro ölçekli bir görüngü değildir; iktidar
ilişkileri gündelik yaşamımızın kılcal damarlarına sinmiştir. Onları
içselleştirdiğimiz için, farkına varmayız çoğunlukla.
Örneğin gecenin yarısında, bebek
ağladığında kalkması için karısını dürtükleyen bir erkek, sosyalist de
olsa, bir iktidar uygulayıcısıdır. Kız arkadaşının lafını sürekli ağzına
tıkayarak onun kendisinin sessiz hayranlığına mahkûm kılan solcu
delikanlı da öyle.
Ya da yemek zamanında önüne
konulmadığı için hır çıkartan koca; yanından geçen kadının kalçasına
çimdik kondurmayı kendine hak bilen mahalle bıçkını; yan dairede oturan
bekar kadının eve erkek misafir kabul etmesine bozulan “namus bekçisi”
bakkal; kendisi gün boyu toplantı, eylem, afişleme, miting koştururken
kadından evi temiz, yemekleri hazır, çocukları tok tutmasını bekleyen
militan…
Bunların hepsi, ataerkil iktidarın
paydaşlarıdır. Ve toplumsal iktidardaki paylarını elden çıkartmada hiç
de istekli değildirler.
Toplumsal muhalefet organlarına, sol
partilere, derneklere, sendikalara bir göz atın. Hemen hepsinin yönetim
organlarında kadın temsili, acınacak düzeyde.[15]
Bir yandan erkekler bu pozisyonları kadınlara kaptırmada gönülsüz
davranıp kadın adayların önünü kesmekte. Ama daha da önemlisi, iş ve ev
yükü arasında kısılmış kadınlar, bu tip faaliyetlere zaman ayıramamakta,
politika yapmanın eril tarzına ayak uyduramadığından özgüven eksikliği
duymakta, sendika, parti, dernek vb. faaliyetlerine ayırdığı vakti ev
işlerinden, çocuğundan çaldığı düşüncesiyle suçluluk hissetmekte…
vb.dir.
Dolayısıyla, kadınların ataerkinden
özgürleşmesi sorunu, salt kadınlara yönelik toplumsal desteklerin
arttırılması sorunu değil, aynı zamanda erkeklerle kadınlar arasındaki
mikro-iktidar ilişkilerinin tasfiyesi, gündelik ilişkilerde, mahrem
hayatta köklü bir dönüşümün yaşanması sorunudur.
Bu, tahakkümde kadınlar bir tarafı
oluşturduklarından, kadınlar tarafından yürütülecek bir uğraştır - bir
başka deyişle bir kadın hareketini gerektirir. Hayatın her alanında
maruz kaldıkları ayırımcılık ve eşitsizliğe karşı duran tekil kadınlara
destek olabilecek ve topluca karşı durmaya zemin oluşturabilecek bir
kadın hareketini…
Böyle bir hareket, kadınların devasa
boyutlardaki sorunlarına, kuşkusuz bugünden yarına köklü çözüm
getiremez; ama bizlere ev hapsinin, toplumdaki ikincil konumumuzun bir
yazgı olmadığını kavratacak, zedelenmiş özgüvenimizi kazanmamızın önünü
açacak, yalnız olmadığımızı gösterecek ve toplumsal mücadele
süreçlerinde kadınların konumu sorununu sürekli gündemde tutmayı
olanaklı kılacaktır.
Hiç kuşku yok ki kadın hareketi,
kadınların içerisinde tecrit olacağı bir “kadın varoşu” değildir.
Hedefi, kadınların hayatın her alanına aktif ve dönüştürücü, kendilerine
güvenen özneler olarak katılmalarını sağlamaktır.
Sözümü şöyle tamamlayayım: Kapitalizm
bir yanda sömürülenlerin, ezilenlerin, bir yanındaysa sömüren ve
ezenlerin yer aldığı dinamik bir denge(sizlik) hâlidir. Adına ister
“demokratikleşme” denilsin, ister “sosyal haklar”, ister “kadın hakları”
ya da “toplumsal devrim”, ezilen-sömürülenler lehine biçimlenecek her
durum, onların örgütlü g,ç ve mücadelelerine bağlıdır…
11
Mart 2007 09:37:35, Ankara.