- Basın metnini yazan: Mehmet
BAKIR, 10.05.1963 doğumlu, gazeteci (Berlin/ Almanya’dan gazeteci),
beş yıldır Türkiye’de yurtdışı yasaklı.
- Davanın başlangıcı:
09.07.2002, İzmir
- Konu: “Silahsız Terör Örgütü
üyesi olmak”, “manevi cebir”.
- Madde: TMY 7/2 maddesi
- Yargılanan örgüt ve kişiler:
Bolşevik Parti Kuzey Kürdistan/Türkiye, 5 kişiye üyelik ve 3 kişiye
yardım ve yataklık suçlaması
- Davanın sonucu: 25.12.2006
tarihinde Yargıtay 9. Dairesi kararı
- Ceza türü: 2 yıl 6 ay hapis,
1.666’ar YTL para cezası, kamu haklarından men ve yurtdışı yasağının
onanması.
- Şu andaki durum: Yakalama
kararı çıkarılmış durumda.
Beklenen haber nihayet geldi…
Şubat 2007’den bu yana İnfaz Savcılığından verilen hapis cezasının
tarafıma tebliğ edilmesini bekliyordum. 25 Aralık 2006’da verilen onama
kararını Şubat 2007’nin başında öğrendiğimizden beri ben ve diğer
yargılananlar kamuoyunu bilgilendirmeye çalıştık. Hızlı gelmesi beklenen
karar bir türlü gelmez oldu.
Şu andaki genel durum
Yargılananlardan Maksut Karadağ ilk hapse alınan oldu. Normalinde
oturduğu Adana’daki adrese tebligatın ulaştırılması ve kendisine 10 (on)
süre tanınması gerekiyordu. Öyle yapılmadı. Kendisine “Muhtarlığa kadar
gel” diye yapılan bir telefonun ertesinde oraya giden Maksut Karadağ
polis tarafından hazırlanan senaryo sonucu apar topar alınarak hapse ilk
konan kişi oldu.
Hüseyin Habip Taşkın ve Metin Özgünay
aylardır bekledikleri tebligat gelmeyince kendileri gidip başvuruda
bulundu. Orda alınmadılar. Bürokrasi onları daha sonra “kabul” edebildi.
Şimdi Urla Hapishanesi’ndeler. Şerafettin Parmak da durumunu ancak takip
ederek öğrenebildi. 2.000.-YTL kefalet ve 1.666.- YTL para cezasını
yatırarak 6 (altı) ay erteleme “izin”ini aldı.
Mehmet Desde Alman vatandaşı olduğu
için ayrı bir zorluk yaşıyor. Verilen hapis cezası nedeniyle değil ama
verilen para cezasını yatırmadığı gerekçesiyle hakkında yakalama
çıkarılmış durumda. Alman vatandaşlığı durumundan dolayı evraklar oradan
oraya gidip geliyor. Artık Mehmet Desde de bu duruma son vermek için
Haziran başında hapse girme inisiyatifini kendi eline alacak ve
muhtemelen Urla Hapishanesinde olacak.
Ergun Yıldırım ve Ömer Güner İzmir’de
yakalanmayı bekliyorlar.
Ben, Mehmet Bakır açısından durum şudur:
Verdiğim adrese bir türlü tebligat gelmediğinden kendi
olanaklarımızla, avukat aracılığıyla Bakırköy/İstanbul İnfaz
Savcılığından sorup bilgi almaya ve süreci hızlandırmaya çalıştık.
Bundan 4 yıl önce Bayrampaşa Özel Tip Cezaevinden İzmir Kırıklar F Tipi
Hapishanesine 3 (üç) gün süren özel işkence gibi nakil yolculuğunu dava
konusu yapmıştım. Nihayet Mayıs 2007 ayı ortasında bu konuya ilişkin bir
takipsizlik kararı verildiği adresime bilgi geldi. Ancak nedense aynı
adrese bu kez hapis cezasıyla ilgili yapılması gereken tebligat “adreste
bulunmadığı”m gerekçesiyle tebligat; davanın görüldüğü İzmir’e geri
gönderilmiş durumda. Bu arada neden böyle olmuş olabilir diye sorulursa:
Çok basit! Yakalama kararı çıkarmaya bahane oluşturabilmek için… Şu anda
ve bu yüzden hakkımda yakalama kararı çıkmış durumdadır. Kimlik
kontrolüne denk gelmem halinde veya polisin “özel çabası” sonucu aranıp
bulunmam sonucunda apar topar hapse konacağım. Bu da başka bir
haksızlığı gündeme getirmiş olacaktır.
Şimdi bürokratik işlemler yeniden
başlıyor. Ancak ben bu süreci hızlandırmak ve yatacağım hapishaneye
gitmek üzere bir çaba içindeyim. Eğer daha öncesinde gerçekleşmezse, en
geç bu ayın (Mayıs 2007) sonunda hapiste olacağım kesindir.
Verilen hapis cezası; 30 aydır.
Yargılama sürecinde beni 6 ay hapiste tutmuşlardı. Bu süre ve infazda
düşecek süre çıkarıldığında yaklaşık 18 ay (onsekiz) hapiste kalacağım.
Hakkımda verilen parası olan 1.666.- YTL tarafımdan ödenmeyecektir. Bunu
için ödeyecek param yok. Bunun yerine de hapis yatacağım.
Hapse girmek kuşkusuz kötü bir şeydir. Bunun haksız
yere olması olacak türden değildir. Ama maalesef Türkiye’de olağan
sayılmak zorundadır. Hapse girmek yerine kaçmak, sürekli aranır durumda
olmaktır, illegal yaşamak demektir. Hırsızlara, hortumculara tanınan
zaman aşımı “terörist” suçlamasıyla karşı karşıya olanlara
tanınmamaktadır. Haksızlığı yapanların yanına kar bırakmamak üzere hapis
yatmaya karar vermiştim. Bu kararım şimdi de devam ediyor. Hukuksuzluğu,
adaletsizliği kamuoyuyla paylaşıp buna karşı mücadeleyi gündemde tutup
karşı koymayı düşünüyorum. Hapisteyken de bunu yapmaya devam edeceğim.
Haksızlığa karşı durmayı hapse girerek de sürdüreceğim. Gazeteciliğimi
orada da sürdüreceğim.
Hepsi bu mu?
Hayır. İki yıla yakın bir süreden beri çalıştığım GÜNEY
Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi’nin yazarlarından olan bir arkadaşa
yapılan hukuk dışı muamele ve tehdit duruma yeni bir boyut daha
kazandırdı. Hakkımda çıkarılan yakalama kararının ertesinde bu
gelişmenin yaşanması tesadüf gibi görünmemektedir.
28 Mayıs Pazartesi günü saat 15:30 civarında
İstanbul/Kadıköy’de bir bankada yaptığı işleminin ardından, sivil
giyimli iki polis kimliklerini göstererek yazarımızı resmi olmayan bir
şekilde, hukuk dışı bir sorgulama yapmak üzere İstanbul/Kadıköy
Sahilindeki karakola götürerek benimle ve dergiyle olan irtibatı
nedeniyle tehdit edilmiştir (ilgili kişinin iznini alamadığımdan burada
adını belirtemiyorum).
Sürecin arka planı hakkında biraz bilgi…
25 Aralık 2006 tarihinde Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin verdiği cezayı
onama kararının üzerinden 5 ayı aşkın bir süre geçti.
Savcının beraat iddianamesine ve bilirkişilerin suç
unsuru bulunmadığı şeklindeki raporunun aksine verilen kararı onaylayan
9. Ceza Dairesi Hrant Dink davasından bilinmektedir. “301. Madde’den
‘Türklüğe hakaret ettiği” sonucuna varıp katledilmesine kadar varan olay
bilinmektedir. Şemdilli’deki kitapevinin bombalamasının sanıklarına
verdiği ‘kollama’ ve ‘aklama’ anlamına gelen kararı veren de aynı
dairedir.
Beni ve diğer sanıkları yargılayan; eski adıyla
DGM, yeni adıyla İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi de baştan beri bizzat
davayı açan savcının davanın düşmesini istemine rağmen cezayı vermesine
ne demeli? Bize ilişkin kararından önce ve bize ilişkin kararından sonra
benzer davalarda beraat/davanın düşmesi şeklinde karar veren bu
mahkemenin bizim davada bambaşka davranmasını nasıl yorulmalı?
Gerek İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, gerekse
Yargıtay 9. Ceza Mahkemesi’nin 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın
yürürlükten kalkmış olan 7/2nci maddesine dayanarak ceza vermesi veya
onaylamasına ne demeli? Yürürlükte olmayan bir maddeden ceza verilir mi?
Verildi bile…
Bunların “hukukun üstünlüğü, yargının/hukukun
bağımsız” olduğu bir ülkede olduğu söylenebilir mi? Elbetti ki hayır…
Bütün bunlar, bu ülkede yaşanan birçok benzer
durumlar “adalet”e , “demokratikleşme”ye dair edilen lafların ne kadar
kandırmaca olduğunu göstermiyor mu? AB Uyum Yasaları’nın uygulamamasına
ne demeli? İç hukuka göre üstünlüğü ve önceliği olan uluslar arası
anlaşmalara uymamalarına dair hangi yorum yapılabilir?
Yeni terörle mücadele yasası silahlı EYLEM, yani
fiil ararken; “silahsız terör örgütü” tanımına oturan TMY 7/2nci maddesi
yürürlükten kalkarken nasıl olur da hala öyle bir suçlama yapılabilir
dersiniz? “Silahsız terör örgütü” tanımı ve suçlamasının kendisi zaten
yeterince hayret vericiyken, buna bir de “manevi cebir” suçlamasını
ekleyip hapis istenmesi daha da hayret vericidir.
Dikkat ediniz: Ne bir terör eylemi var
(mahkemelerin de zaten söz konusu örgüt hakkında ve bizlerin hakkında
böyle bir iddiası yok), ne bir suçüstü var! Sanıkların hepsi örgütle
bağlantılarının olduğuna dair suçlamaları ret ettiler. Ortada başkaca
“suç” unsuru teşkil edecek bir şey mi vardı? Hayır, o da yoktu.
Muhtemelen sol olmak, muhalif olmak, muhtemelen
devrimci/komünist olmak tehlikeli olmaya yetmiş gibi görünüyor. Hukukun
temel bir ilkesi; somutluktur, suç denen şeyin işlenmiş olması
gerektiğini öngörür. Normalinde… Yargıya tanınan “kanaat” veya “takdir”
hakkı; “olmayan bir suçu olmuş gibi göstermek değildir” dense de
aslında, tam da öyledir demek gerekiyor. Bizim dava örneğinden
görüleceği üzere tam da öyle yapıldı, yapılıyor. Buna da hukuk ve adalet
deniyor!
Bu gelişmeler; değerlendirmesini bilene bir gerçeği
gösteriyor aslında: Gerçekte iktidar olduğunu düşünenler, yani devlet
olmaktan gelen gücü elinde bulunduranlar kendileri gibi düşünmeyen,
bazen kanaat ile kendileri gibi düşünmediğini varsayan kesimlere;
düşünceyi açıklama ve örgütleme hakkı tanımadığını, tanımak istemediğini
gösteriyorlar.
Bütün bunlar; bizim dava somutunda da ve 301.
Maddenin pratik uygulamasının eski 141 ve 142nci maddelerin geri
getirilmesi, daha beter yasa ve uygulamaların hayata geçirilmesi
anlamına gelmektedir.
Bu yüzden duyarlı olan herkes; sorunun sadece
benimle veya davada yargılanıp hapis ve para cezası alan diğer
insanların sorunuyla sınırlı olmayacağını bilir. Bize yapılanların,
alınan kararların “emsal/örnek” teşkil etmesi istenmektedir.
Uluslar arası Af Örgütü gibi çeşitli kuruluşların
bu davada yargılanan ve hapis cezası alan sanıklar olarak bizleri
“düşünce suçu” kapsamında değerlendirip raporuna koyması, protesto
etmesi, kampanya düzenlemesi bu yüzdendir. Gereklidir, doğrudur.
Bizim hapis yatmamızı önlemesinden bağımsız olarak;
uygulanan “hukuk”suzluğa ve “adalet”sizliğe karşı durmak gerekmektedir.
Yarın başka mağdurlar yaratılmasının önüne geçmek ve karşı durmak
açısından gerekliliktir.
Ben kaçmıyorum, karşı duruyorum! Hapis cezasını
yatacağım ama suçlu olduğum için değil! Beni “terörist” ilan eden,
haksız yere defalarca gözaltına alan, işkenceye ve kötü muameleye tabi
tutan, basit hukuk kurallarından uzak bir şekilde yargılayıp ceza
vererek, asıl suç işleyenleri suçlamak ve bu militarist, faşizan
zihniyete karşı mücadele etmek için hapis yatacağım. Susmayacağım,
sinmeyeceğim! Hapiste olsam da, fiilen “tek başına” olsam da gerçekte
tek başına olmayacağımı biliyorum.
Ne yapılabilir?
Açıktır ki bu karar sadece bana yönelik bir karar değildir, olamaz.
Daha demokratik, daha özgür düşünce ifadesinin ve örgütlemesinin
engellenmesine yöneliktir. Bu karar muhakkak ki başka insanlara karşı da
uygulanacaktır.
Buna karşı durmak; bu ve benzeri uygulamaların son
bulması, daha yaşanabilir bir ülke için karşı durmak anlamına
gelecektir. “Susma, sustukça sıra sana gelecek!” şiarı hatırlanmalıdır.
Saygılarımla
31 Mayıs 2007, İstanbul
Mehmet BAKIR (Gazeteci)
Not: Bilgi için:
Av. Eylem Yıldız: 0090-532–582 98 49 / Büro: 0232-441 43 67
(İzmir)
Av.: Deniz: 0090-536-954 1240 (İstanbul)
Bu basın açıklamasından bir
önceki basın açıklamam,
daha geniş bilgi edinme açısından, aşağıdadır:
Önce kısa bir
giriş: Türkiye’de neler oluyor?
AB Uyum Yasaları çerçevesinde demokratikleşme,
iyileşmeler yapıldı, yapılıyor derken son zamanlarda yaşanan birçok
örnek gelişmelerin hiç de o yönde olmadığını gösterdi.
Devletin bürokratik idarecileri olan kolluk,
yasama ve yürütme organları içinde kökleşmiş kesim hala ipleri elinde
tutuyor. Değişimin olmaması için direniyor, gerekli gördüğünde ve rüzgâr
kendisinden yana estiğinde fırsatı kaçırmayıp ısrarla bildiğini okuyor
ve kendisini haklı çıkaracak sebeplere sarılmak istiyor. İşkence, haksız
gözaltılar, haksız dava ve yargılamalar hızını kesmiş değil. Bilakis
eskiyi aratır nitelikte gelişmeler yaşanıyor. Öyle ki ülkenin asıl
egemen sınıfı olan TÜSİAD gibi sermaye kuruluşlarının ve onların siyasi
partilerinin istemlerini hiçe sayacak kadar askeri militarist bürokrasi
kafa yapısına sahiptir. Toplumun muhalif kesimleri üzerinde despotizmi
vazgeçilmez iktidar biçimi olarak görüyor ve uyguluyor.
Nazım Hikmet’e ve Yılmaz Güney’e komplo
düzenleyip onları yıllarca hapis tutanlar, sürgün edenler, yasaklayanlar
hala iktidarda. Madde 301, Terörle Mücadele Yasası… insanlar hala basit
hukuk kurallarına uymayan yargılamalara ve cezalara çarptırılıyorlar.
Hrant Dink örneğinde görüldüğü gibi 301’in yol açtığı cinayetler de
işleniyor. Hala harıl harıl çalışıyorlarsa değişen ne olabilir ki?
Hukuksuzluk, adalet yerine militarist niyet ve takdir yetkisi, keyfilik
dava sorgu ve dava sürecini belirlemiştir. Tarafsız, bağımsız hukuk ve
yargı zaten şüphe götürür de, “bu kadarı da olmaz ki!” denecek durumlar
bilerek ve kasten yaşatılıp olağanlaştırılmak isteniyor.
Ben ve benimle birlikte yargılan diğer 7 kişinin dava süreci de bu
çerçevededir. 5 yıldır süren dava nihayet sonuçlandı.
Davaya ilişkin gelişmeleri ulusal ve uluslararası basın yayın,
Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar üzerinden geçen süreçte takip
etmek mümkündü. Uğradığım haksızlıkları ve davadaki usulsüzleri
kamuoyuyla paylaştım.
Dava duruşmalarını insan hak ve özgürlüklerini savunan kuruluşlar
gözlemci olarak izlediler.
Karar sürecine kısa bakış
16 Mart 2006 tarihinde, İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde en son
duruşma yapıldı. Yapılan yargılamada savcı yine tüm sanıklar hakkında
beraat talebinde bulundu. Mahkeme heyeti “yasadışı örgüte üye oldukları”
iddiasıyla Mehmet Desde, Mehmet Bakır, Maksut Karadağ, Hüseyin Habib
Taşkın ve Şerafettin Parmak hakkında 2 yıl 6 ay hapis ve 1.666’er YTL
para cezası verdi. Diğer sanıklar Metin Özgünay, Ömer Güner ve Ergun
Yıldırım’a ise 10’ar ay hapis, 833’er YTL adli para cezası verildi.
Mahkûmiyet kararının temyiz edilmesi sonucu dosya 18 Mayıs 2006
tarihinde dosya yeniden Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı 05.10.2006 tarihinde görüşünü ortaya koydu. Başsavcılık,
“hükümden sonra 18.07.2006 tarihinde yürürlüğe giren, 29.06.2006 tarih
ve 5532 sayılı kanunun 7. maddesinin tümüyle değiştirildiğinin göz önüne
alınarak, sanıkların hukuki durumlarının belirtilen değişiklik
karşısında yeniden tayin ve takdiri zorunluluğu, yasaya aykırı
bulunduğundan hükmün CMUK’un 321. maddesi uyarınca BOZULMASI”
şeklindeki görüşünü daireye bildirdi.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi 25.12.2006 tarihinde
verdiği kararla, İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği mahkûmiyet
kararını onadı. 9. Ceza Dairesi, verdiği kararın gerekçesini yazmayı
gerekli görmemiştir.
Bu dosya bağlamında şunların bilinmesi özellikle
önemlidir:
Bu dava eski Terörle Mücadele Kanunu’nun 7.
maddesine göre açılmıştır. Bu 7. madde “silahsız terör örgütleri” için
uygulanan bir madde idi. Bu madde 18.07.2006 tarihinde yapılan
değişiklikle tamamen ortadan kaldırıldı. Ben ve diğer sanıklar bugün
yürürlükten kaldırılan bir yasaya dayanılarak mahkûm edildik. Hukuken
eski yasaya dayanılsa bile bu karar verilemez.
9. Ceza Dairesi’nin bu kararı, 301. maddenin
uygulaması kadar kötü sonuçların doğmasını beraberinde getirmiştir. Bu
maddelerin pratik uygulamaları keyfi yorumlar eşliğinde yeni
adaletsizlikleri doğurmaktadır.
Terörle Mücadele Kanunu’nun değiştirilen 7.
maddesinin daha ağır hükümler içerdiğinden yola çıkılarak karar
onanmıştır. Eski yasada “silahlı” ve “silahsız” örgüt ayrımı
yapılıyordu. Yeni yasada bu ayrım ortadan kaldırıldı. Bir örgütün
“terör” örgütü olabilmesinin temel ölçütü olarak, cebir ve şiddetin
eylem/fiil olarak kullanılmasını zorunlu görüyordu. Buna rağmen aynı
davada yargılanan sanıklar hakkında böyle bir iddia getirilmedi. “Manevi
cebir” kavramıyla “olsa da olur, olmasa da olur”, “dedik ve
oldu” tarzında karar verilmiş ve yazılı hukukun dışına çıkılmıştır.
Yani, cebir ve şiddet kullanımının somut ve
maddi olması gerekir. Yani uygulanmış olması gerekir ki ispat
edilmiş olabilsin.
Mahkeme heyeti de adı geçen dosya da “cebir ve
şiddet” kullanımının olmadığını kabul etmektedir. Ancak mahkeme yine de
“manevi cebir” kavramını üreterek olmayan bir şeyi varmış gibi yaparak
karar vermiştir.
İzmir’deki yerel mahkemenin verdiği hükümden
sonra Terörle Mücadele Kanunu değiştirilmiştir. Gerek yerel mahkemenin
savcısı beraat istemiş ve gerekse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu
değişikliği dikkate alarak verilen hükmün bozulmasını talep etmiştir.
Gerek yerel mahkemenin, gerekse Yargıtay’ın benzer davalarda beraat
kararı verdikleri “emsal” kararları olmasına rağmen ceza verme yolu
seçilmiştir.
Açtığım işkence ve kötü muamele davalarına
takipsizlik verilmiştir. Bazılarının sonuçları bana veya avukatıma
tebliğ dahi edilmedi.
Yurtdışına kaçmak veya gelmemek gibi bir durum
olmamasına rağmen, yurtdışı yasağı konarak mağdur edildim. Altına imza
atılan uluslararası sözleşmelere somut örnekler vererek uyulmadığını
vurguladık ancak aldıran olmadı.
Cezalandırılmamız gerektiğine aslında önceden,
hukuk süreci başlamadan karar verilmiş görünüyordu. Dosyanın tarafsız ve
delile dayalı incelenmediği her duruşma ertesinde yeniden görüldü.
Davalarda asıl olan bireyin masumiyeti ve delil durumu temel alınmadı.
İtirazımıza rağmen ve savunmamız alınmadan, yazılı kararla birlikte 21
yıl önce kurulmuş örgüt bizimle birlikte yeniden kurduruldu ve önce
örgüt kurmaktan ceza verildi. Bozulacağı belli olan bir karar verilerek
davanın uzaması istendi.
Şahsım adına somut iddia bile edilecek hiçbir
kanıt yoktur, olmamıştı. 9 Temmuz’da gözaltına alındığımız anda, ben ve
Mehmet Desde’nin bulunduğu arabada en ufak bir suç aleti bulunmaz ve
bunlar arama tutanağında böylece yer almasına rağmen, polisin mahkeme
için düzenlediği fezlekede “arabada örgütsel malzeme bulundu” diye yazıp
uyduruk da olsa hiçbir somut iddia bile ileri sürmemişti. Bu ve buna
benzer birçok düzmece karşısında yine de mahkemenin aleyhimize karar
vermesi için yeterli dayanak varsayılmıştır. Polisteki sorgunun kötü
muamele ve işkenceli geçmesi mahkemeyi hiç ilgilendirmemiş, “susma
hakkı”nın kullanılması, istenen düzmece suçlamaların kabul edilmemesi
polis fezlekesine “örgüt tavrı” olarak lanse edilmiş, bu da mahkeme için
dayanak sayılmıştır. Baskı ve işkence ile alınan kimi aleyhteki polis
ifadelerinin mahkemede tümden ret edilmesine, mahkemedeki ifadeler temel
alınması gereken bir hukuk ve kanun öngörüsü olmasına rağmen dayanak
yapılmıştır.
Cezalandırılmamdaki “dayanaklar” bunlardır.
Benim şahsımla ilgili hiçbir somut kanıt, suç
unsuru olmamasına rağmen dava dosyasında yargılanan ve hüküm alan biri
olmam ibretlik bir durumdur. Hukuk ve adalet adına skandallardan biri
daha yaşanıyor.
Bir gazeteci olarak hukukun ve uygulamaların
nasıl işlememesi gerektiğinin tanığı oldum. “Terör”, “terörist”
paranoyası üzerinden cezalandırılıyorum. “Kanaat” üzerinden
cezalandırılarak hukukun somut delil üzerinden işlemediğini somut olarak
yaşadım. Suçlama konusu “terör” olmasına rağmen temeli olmayan bir ceza
aldım, sorgu ve cezaevi sürecinde, yurtdışı yasağıyla birlikte devletin
birçok uygulamalarla terörize edildim.
Önümüzdeki birkaç gün içinde hapishaneye konulacağız. Kaçmıyorum,
kaçmamak gerekir. Ben ve Mehmet Desde kaçma yolunu seçmedik. Haksızlığa
ve hukuk dışı uygulamalara karşı mücadele ettik, edeceğiz.
Bu yüzden dava uluslararası bir boyuta, AİHM’e taşındı.
Yurt içi ve yurt dışında gazete, radyo ve televizyonlara konu oldu.
Uluslararası Af Örgütü Eylül 2006 yılında yayınladığı Türkiye raporunda,
bu davaya geniş yer verdi.
Hakkımız da verilen kararın onanması, benim ve bizim ‘suçlu’ olduğumuz
anlamına gelmiyor.
Suçlu olanlar bana ve diğer sanıklara işkence yapanlardır. İşkence
davalarını zincirleme takipsizlikle sonuçlandıranlardır. Haksız
suçlamalarda bulunup, delil olmaksızın hüküm verenlerdir. Maddi ve
manevi olarak mağdur edenlerdir. Adil bir şekilde yargılamayanlardır.
Bu dava bağlamında, bugüne dek çok şey yazıldı ve bundan sonra da
yazılacak.
Beni ve benim durumumda olan tüm insanları hapishaneye koyabilirler.
Tecrite tabi tutabilirler. Pes etmemi isteyebilirler. Dünyayı ve
Türkiye’yi yorumlama ve değiştirmeyi içeren dünya görüşüm hep olacak.
Hapishanede de olsam, yaşam ve mücadele devam edecek. Nazım’ın sözünü
ettiği “sol memenin altındaki cevahir”i düşüneceğim.
Şimdi dayanışma zamanıdır. Sadece benim için, bu davadaki diğer kişiler
için değil; özellikle son aylardaki gelişmeler dikkate alındığında,
herkes için dayanışma zamanıdır. Dayanışma bu ülkede iyi şeylerin
yaratılmasına, biraz daha yaşanabilir bir ülke yaratılmasına hizmet
etmelidir. Mağduriyet ve haksızlık benimle başlamadı, benimle
bitmeyeceğine göre dayanışma; benim açımdan bir vesile olarak
algılanacaktır.
Mehmet BAKIR
3 Şubat 2007